Erol Elmas

Köşe Yazısı

Erol Elmas

buulkem@gmail.com


20 Ocak 2013
font boyutu küçülsün büyüsün

Hz. Yahya’nın (as) Kol ve Kafatası Kemikleri ile Stefan’ın Kılıcı


EMİR YILDIZ'DAN 14. Bölüm

Hz. Yahya’nın (as) Kol ve Kafatası Kemikleri ile Stefan’ın Kılıcı

Hz. Yahya’ya ait olduğu iddia edilen kol ve kafatası kemikleri gerçekte kimin?

Yüzyıllardır süregelen gizli savaşın perde arkası…

Hak tecelli eyleyince her işi âsân eder,

Halk eder esbâbını bir lahzada ihsân eder.

İbrahim Hakkı Hazretleri

Araya yine uzun bir ayrılık girmişti. Yaz gelip geçmiş, Osman Baba ile en ufak bir irtibatım olmamıştı. En son güzel bir bahar sabahında Bursa’da bir araya gelebilmiştik. Aradan yaklaşık üç ay geçmesine rağmen ondan hiçbir haber alamamıştım.

Birkaç sefer arasam da kendisi ile görüşememiştim. Artık yavaş yavaş umudumu kaybetmeye başlamıştım. “Herhalde benimle buraya kadar,” dedim kendi kendime. Demek ki, yaptığım hizmetlerde bir kusur vardı. İyice evhamlanmaya başlamıştım.

Acaba neden irtibat kesilmişti? Yoksa Osman Baba’nın başına bir şey mi gelmişti? Yavuz Selim de olumlu olumsuz bir şey söylememişti en son ki konuşmamızda. “Abi ben de epeydir görüşemedim.” demişti, hepsi o kadar.

Bu nasıl bir şey, anlatmak çok zor. İnsanın etleri sanki lime lime oluyor. Bütün dünyası alt üst oluyor. Kafesteki kuş gibiydim. Küçücük demir parmaklıklar arasındaydım. Beni özgürlüğüme kavuşturacak el’i bekliyordum.

Araya aylar girmişti. Araya hasret girmişti. Araya kelimeler, sözler, saatler, mesafeler girmişti… Araya dünya girmişti.

Hani bir şairin de dediği gibi: “Araya giren yıllar olmasa… Hasretin olmasa…”

Bu neydi? Alışkanlık mı, beklenti mi, beklemek mi, özlemek mi?

Halimi hangi taşlara anlatsam. Hangi dağa çıksam bağırsam…Acaba Osman Baba beni duyar mı?

Kıvrıla kıvrıla giden yollara bakıyordum. Sanki kıvrılan her yol, içimde düğümlenip kalıyordu. Yollar, bende başlayıp bende bitiyordu.

İbrahim Hakkı Hazretleri’nin de dediği gibi: “Hak tecelli eyleyince her işi âsân eder, Halk eder esbâbını bir lahzada ihsân eder .” Esbab bekliyorduk. Yani sebep. Ey sebep, neredesin?

Osman Baba’nın hediye ettiği, Osmanlı kehribarı tespihi elimden düşmüyordu. Her çekişte özlemimin azalacağını umuyordum. Onun verdiği ile ona yakın olmak…

Geçen ay İstanbul’a bir vesile ile gitmiştim ama yine görüşememiştim Osman Baba’yla. Boynu bükük dönmüştüm Ankara’ya. Ankara’ya ilk defa bu kadar zor dönüyordum. İstanbul’dan bir sevgiliden ayrılır gibi ayrılıyordum….

Artık umudum iyice azalmıştı. Acaba neler oluyordu? Neden beni yalnız bırakmışlardı? Neden bir haber yoktu?

İş yerimden bir grup arkadaş ile iş için yine İstanbul’a gidecektik. Gerekli hazırlıklar yapıldı ve İstanbul’a doğru yola çıktık.

Yazın sıcak günleri kaybolmuştu. Sonbahar bütün güzelliği ile İstanbul’u sarmıştı. İş yerimiz ile anlaşması olan, Üsküdar’da, denize bakan muhteşem manzarası olan bir otele yerleştik heyet olarak. Odam çok güzeldi. Camdan bakınca İstanbul Boğaz’ı bütün güzelliği ile karşımdaydı. Bu manzaranın muhteşemliği karşısında kelimeler yetersiz kalıyordu. Böyle bir otel de benim kalmam maddi imkânlarımın dışındaydı. Ama iş yerimizin otel ile özel anlaşması olduğu için uygun fiyata kalabiliyorduk. Ne diyelim:

“ Allah Devletimize zevâl vermesin!”

İstanbul’a iner inmez, Osman Baba’ya iletilmek üzere, “İstanbul’da olduğumu, iş için geldiğimi,” bildiren bir mesaj attım Yavuz Selim’e.

O geceyi otelde geçirdikten sonra sabah iş için erkenden İstanbul yollarına düştük. Ankara’daki trafiğe göre, İstanbul’un trafiği çok daha yoğundu. Bu yüzden bazı randevularımıza heyetimiz hep geç kalıyordu. Ankaralı alışkanlığı, İstanbul’a uymuyordu.

Akşam olunca yorgun argın otele kendimizi zor attık. Görüşmelerimiz oldukça yoğun geçmişti.

Odama çekildim. Boğaz, gece de bir başka güzeldi. Işıklandırılmış Boğaz Köprüsü bir başka güzel görünüyordu.

Saat 22.30 gibiydi. Odamın lambalarını söndürmüştüm. Penceremin perdelerini açmış, Boğaz’ı seyrediyordum. Cep telefonumun ışığı yanıp sönmeye başlamıştı. Bir mesaj gelmişti. Telefonu elime alıp, mesaja baktığımda, Yavuz Selim’den geldiğini görünce, kalbim küt küt atmaya başladı.

“Eren Abi, Osman Baba müsaitsen seni evinde bekliyor şimdi...”

Mesaj aynen böyleydi. Defalarca mesajı okudum. Çok şükür nihayet haber gelmişti. Hemen gerekli eşyalarımı yanıma alıp, kendimi dışarı attım. Hızla otelden çıkıp, Üsküdar Vapur iskelesine ulaştım. Eminönü vapuruna bindim. Mesajı almamla, vapura binmem arasında 15 dakika bile geçmemişti. Bir an evvel Osman Baba’nın yanında olmak istiyordum.

Vapurda dışarı oturdum. Denizin esintisi yüzümü yalıyordu. Çay içerek bu muhteşem manzaranın tadını çıkarıyordum.

Kız Kulesi’nin yanından geçerken el salladım bu güzel mekâna. Çevremdekiler garip garip baktılar; “Bu adam da ne yapıyor?” gibisinden. Onlar bilmezlerdi ki bu güzel mekânın sırrını…



Vapur, Eminönü iskelesine yaklaşınca hemen inip, bir taksiye bindim. “Eyüp’e, abi” dedim taksi şoförüne.

Osman Baba’nın evine 500 metre kala taksiden indim. Eve doğru hızlı hızlı yürümeye başladım. Nihayet o eski ahşap evin önündeydim. Tek katlı, küçük bir bahçesi olan bu evi dışarıdan bir müddet öylece seyrettim. Evin ışıkları yanıyordu. Kalbim duracak gibiydi. Kendimi toparlayarak kapının tokmağını çaldım. Kapı ağır ağır açıldı. Kapının açılma süresi sanki bana saatler sürmüş gibi geliyordu. Nihayet Osman Baba’nın yüzü gözüktü, gülümsüyordu. Gür bıyıkları, siyah saçları, siyah gözleri ile işte karşımdaydı. Kollarını uzatarak;

“Hoş geldin Eren evladım, hoş geldin, geç içeri.” dedi.

Ben ise hemen Osman Baba’nın elini öptüm ve ona sarıldım. Bu “hasretlik” bir sarılmaydı. Ne kadar sürdü bilmiyorum. Ağlamış mıydım, bilmiyorum…

İçeri girdik. Yine o her yeri kitap ve evrak dolu olan odadaydım. El yazması eserler, hat yazıları, tablolar… Sanki tarihin başka bir zamanına geçmiş gibiydim bu odada.

Osman Baba :

“Nasılsın bakalım evladım. İyisindir inşallah görüşmeyeli? Mesajlarını aldım, meraklanma, seni bırakmış değiliz. Bizim de bazen böyle inzivaya çekildiğimiz dönemler olur…” dedi ve gülümseyerek bana baktı. Ben ise:

“Efendim size ulaşamayınca benimle irtibatınızı kestiniz sandım. ‘Bir hata yaptım’ diye kendi kendimi suçluyordum. Gerçi yaptığımız hiçbir çalışma size, erenlere, onların hizmetine layık değil ama…” diye sözlerime devam edecektim ki Osman Baba sözümü keserek:

“Hayır hayır evladım. Dedim ya, bazen böyle inzivaya çekiliriz. Senden ve hizmetlerinden memnunuz. Hangi taşları oynattığınızı bir bilseniz. Allah razı olsun.” dedi ve derin bir nefes alarak tekrar yüzüme baktı:

“Yavrum, bizler artık yaşlanıyoruz. İnşallah bizlerin yerlerini sizler alacaksınız. Bu emanetler böyle böyle devredecek. Bizler bir mücadelenin içindeyiz. Bu iyi ile kötünün mücadelesi. Hak ile Batılın mücadelesi. Bu topraklar, sıradan topraklar değil. Bu ülke, sıradan bir ülke değil. Bu millet asil bir millet. Resûlü zişân (SAV) Efendimiz boşuna İstanbul’u işaret etmedi. Bak biz bugün çok şükür O’nun (sav) işaret ettiği yerdeyiz. O’nun (sav) ev sahibinin komşusuyuz…” dedi.

Osman Baba ayağa kalkarak; “Çay demlemiştim, içeriz değil mi?” dedi. Ben ise hemen atılarak: “Siz durun efendim, ben hazırlar getiririm,” diyerek başka şey söylemesine fırsat vermeden hemen küçük mutfağa girdim.

Mutfağa girdiğimde aslında her şey hazırdı. Buharı tüten çaydanlıktan bardaklara çayı doldurarak odaya getirdim.

Osman Baba: “Allah razı olsun evladım. Hakkını helâl et.” dedi. “Estağfurullah Osman Babacığım, ne yaptım ki, esas sizden Allah razı olsun, siz hakkınızı helâl ediniz. Bizlere bu kadar vakit ayırıyorsunuz, bilmediklerimizi öğretiyorsunuz…” dedim.

Osman Baba ile hem çay içiyor hem de sohbet ediyorduk. Osman Baba, boşalan bardağını sehpanın üzerine koyarak ayağa kalktı. Eski dolabın kapağını açtı ve bazı notlar, gazete kupürleri çıkararak:

“Ee ne dersin, biraz çalışalım mı, yorgunsan başka zaman da yaparız?” diye sorunca ben bu fırsatı kaçıramazdım, hemen atıldım: “Hayır, Osman Baba, yorgun değilim, size zahmet olmazsa çalışalım.” dedim. Osman Baba’nın yüzüne belli belirsiz bir gülümse yayıldı. Yerine oturarak notlarını karıştırmaya başladı. Ben boşalan bardakları tekrar çay doldurarak getirdim. Osman Baba notlarını gözden geçirirken, ben de o sırada not defterimi çıkarıp beklemeye başladım. Osman Baba anlatmaya başladı:

Hz. Yahya’nın Kafatası, Kol Kemiği ve Stefan’ın Kılıcı

Hz. Yahya’nın Kafatası, ve kol kemiği ile Stefan’ın Kılıcı dedik ama, gerçekte bunlar onlara ait değil. Bu saydıklarımın hepsi Topkapı Sarayı’nda sergileniyor. Bugün inşallah yüzyıllardır sürdürülen bir yalanı bozalım. Konu biraz karışık, dallanıp budaklanmış ama bizim için işin özü önemli.

Bak evladım. Öncelikle baştan tekrar söyleyelim. Bugün Topkapı Sarayı’nda Mukaddes Emanetler bölümünde sergilenen ve Hz.Yahya’ya (as) ait olduğu iddia edilen kafatası ve kol kemiği ona ait değil! Düpedüz uydurma bu. Bu anlatacaklarımızın özeti. İşin aslı bu. Ha, bu iş nasıl buralara gelmiş, şimdi ona bakalım.

Bazen Saray’ı ziyaret ettiğimde, bizim milletin Peygamber Hz. Yahya’ya ait olduğuna inanılan kafatasının ve kol kemiğinin önünde durup Fatiha okuduklarını görünce, üzülüyordum. Acaba oradaki kemikler gerçekte kime aitti de, bizim millete onlara Fatiha okutuyorlardı. Millet bilmiyor, orada yazılanlara bakıyor, ne yapsın?

Bir defa mantıklı olmak lazım evladım. Osmanlı Padişahları aynı zamanda İslâm Halifesi olarak kabul görürler. İslam Halifesi, Müslüman bir Padişah, bir Peygamber’e ait bir kafatasını veya kol kemiğini öyle muhafaza eder mi? İslâm inancına göre hemen defnetmesi gerekmez mi? Bırakın bir Peygamberi, herhangi bir Müslüman’a ait olan beden parçaları bile hemen toprağa kavuşturulur. İslâm inancında bu vardır.

Bir Peygamberin kafatası öyle duracak, bu kafatasına mücevher çakılacak. Bu İslâm ahlak ve edebi ile bağdaşmaz. Demek ki, orada sergilenenler, asla bir Peygambere ait olamaz!”



Osman Baba’nın anlattıkları oldukça ilgimi çekmişti. Hafif bir uyku halim vardı ama bu anlatılanları duyunca, tüylerim diken diken olmuştu. Uykudan eser kalmamıştı. Bu konu gerçekten de çok önemliydi. Yıllardır bu milleti nasıl da kandırıyorlardı. Ben de bugüne kadar öyle biliyordum, anlatılanlara inanıyordum. Ama şimdi işin rengi değişmişti.

Osman Baba’ya: “İyi ama orada sergilenen kafatası ve kol kemiği kime ait efendim?” diye sordum.

Osman Baba yeni doldurduğum çayından bir yudum alarak, anlatmasını sürdürdü:

“İşte işin mihenk noktası o. O kafatası ve kol kemiği parçaları kime ait ve bazılarınca neden önemseniyor? Konu biraz karışık dedim amma bizim açımızdan değil. Çünkü bu meseleyi o kadar girift hale getirdiler ki...

Seni daha fazla meraklandırmayayım; o kafatası Voyvoda III. Vlad’a yani meşhur Kazıklı Voyvoda’ya ait!”

Ben bunu duyunca şoke oldum. “Nasıl yani? Mukaddes Emanetler bölümünde sergilenen ve Hz. Yahya’ya ait olduğu söylenen kafatası, Kazıklı Voyvoda’ya mı ait? Ama nasıl olur?”

Osman Baba bir yandan elindeki notları karıştırıyor, bir yandan da beni izliyordu. Hayretimi görünce:

“Evet evladım. Durum gerçekten de söylediğim gibi. Bu gerçekten şaşırılacak bir durum. Ben de ilk öğrendiğimde oldukça şaşırmıştım. Yıllardır bu sırrı taşıyordum. Ama artık vakti geldi. Üstelik bugün çok daha şaşırtıcı bilgiler öğreneceksin. Artık bazılarını deşifre etme zamanı geldi. Daha yeni başladık.” diyerek tebessüm etti. Anlaşılan bugün oldukça ilginç, şaşırtıcı şeyler öğrenecektim.

Osman Baba konuşmasına devam etti: “Hz. Yahya Peygambere ait değil o kafatası, dedik. Peki nasıl oldu da ona atfedildi. Bunun için tarihi kaynaklara baktığımızda şunları görürüz:

Birçok vahşete imza atan bu Voyvoda Vlad’ın Osmanlı’ya karşı bir kini vardı. Bunun sebebi ise babasının, küçük Vlad’ı Osmanlılara rehin vermesidir. Yani bir esir olarak büyüdü Vlad.

III. Vlad, daha sonra Eflak Beyliği’nin voyvodası (prensi) oldu. Bu beyliğe karşı Voyvoda, Fatih Sultan Mehmet’e her yıl vergi ödeyecekti. Başlarda her şey iyi gidiyordu. Voyvoda bu görevini 1456'dan 1462'ye kadar sürdürdü. Ancak Voyvoda bir canavar haline geliyordu. Rakiplerini, esirleri kazığa oturtması ile ün salmaya başlamıştı. 1459 yılından sonra da Fatih’e vergi vermeyi reddettiği gibi, Fatih’in elçilerini de kazığa oturttu, elçilerin başlarındaki kavuklarını başlarına çiviletti. Dedim ya artık tam bir canavardı bu Voyvoda. O kadar yaşattığı vahşet var ki, anlatmaya dilim varmıyor.

Fatih Sultan Mehmet bu olayları duyunca Osmanlı ordusu ile 1462 yılında Eflak voyvodasına karşı sefere çıktı.

III. Vlad'ın ordularının yenilmesiyle Eflak yeniden Osmanlı Devleti'ne bağlanmıştı. Vlad bu saldırı sırasında Macaristan'a bağlı bir beylik olan Erdel'e kaçtı.

Macar kralı Osmanlı’dan korktuğu için Vlad’ı korumadı, hapishaneye attı. Ancak Vlad’ın bu hapis ve sürgün dönemi 1474 yılında sona erdi. 1476 yılında kuzeni Stefan Cel Mare (Büyük Stefan) ile birlikte Eflak'a döndü ve voyvoda ilan edildi.

Şimdi burada bu Stefan’ı unutma Eren evladım. Daha sonra ondan da bahsedeceğim. Vlad'ın kuzeni Ştefan'ın cel Mare (Büyük Stefan) Türk mahkumları 1473 yılında birbiri üzerine göbeklerinden çaprazlama olarak şişlediği bilinmektedir. Ve ardından kutsal bir kişi olduğu ilan edilmiştir. Şimdilerde övülen işte bu Stefan.

Neticede Kazıklı Voyvoda 1476 yılında kellesini kaybeder. Burada Voyvoda’nın başı, kendi kılıcı ile kesilir ve kesik başı İstanbul’a getirilir. Voyvoda’nın kellesini uçuran bu kılıç, kuzen Stefan’a geçer. Stefan’ın kılıcı olarak anılmaya başlanır. Kılıç meselesini birazdan anlatacağım. Şimdi konumuza devam edelim.” dedi Osman Baba.



Ben ise anlatılanları pür dikkat dinliyor, bir yandan da anlatılanları not alıyordum. Osman Baba hem elindeki notlarını karıştırıyor hem de anlatmasını sürdürüyordu:

“Halkının, 'Şeytan' anlamına gelen 'Drakul' adını verdiği Voyvoda’yı, yazar Bram Stoker, Dracula adlı romanı ile –kendilerince- ölümsüzleştirmişlerdir. Böylece Vlad, meşhur vampir Kont Drakula'ya dönüşerek birçok efsane türetildi, sinema filmi yapıldı.

Eren evladım, Kazıklı Voyvoda’nın başı İstanbul’a getirildi, dedik. Aradan yıllar geçiyor. İşte burada bir rivayet devreye sokularak, Drakula’nın yani Kazıklı Voyvoda’nın başı Hz.Yahya’nın başı oluyor. Güya Fatih’in üvey annesi Sırp Prensesi Mara Despina, ülkesine dönerken bu kafatasını yanında götürmüş. Kafatası bir müddet de Ayanaroz’da Vaftizci Yahya’ya atfedilen Dionisis Manastrı’nda muhafaza edilmiş. İşte bu Vaftizci Yahya hikayesinden sonra Voyvoda’nın kafatası oluyor Peygamber Hz. Yahya. Yani Yahya’lar karıştırılıyor.

Bu baş çalınarak Kıbrıs, Rodos gibi yerlerde Kutsal eşya olarak dolaştırılıyor ve nihayetinde de Cezayirli Hasan Paşa vasıtası ile tekrar İstanbul’a getiriliyor ve sonraları tekrar Saray’a intikal ediyor. Hatta bu kafatasının mahfazalığında Sırpça yazılar var. Hz Yahya’nın kafatası olsa, Sırpça o yazıların orda işi ne?

Şimdi gelelim kol meselesine. Mukaddes Emanetler bölümünde Hz. Yahya’nın kol kemiği diye altın mahfaza içersinde sergilenen bir kol parçası vardır. Bu kol parçası kimindir?

O kol parçası da Papa’nındır. Neden Papa’nın kolu kesilmiştir? Bunun sırrı da Cem Sultan ile alakalı.” deyince Osman Baba, benim gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Bu bilgiye de oldukça şaşırmıştım. Ama benim bildiğim kadarı ile kolu kesik bir Papa yoktu. Kadın Papa Joan’ı biliyordum ama kolu kesilen Papa kimdi? Ve neden hiç kaynaklarda geçmiyordu?

Topkapı Saray’ında, Mukaddes Emanetler bölümünde benim de daha önce gördüğüm, Hz. Yahya’ya atfedilen bu kol, oldukça ilgimi çekmişti. Mahfazalığın elin üst kısmına küçük bir pencere açılmıştı ve bu küçük yerden de, kemikler görülüyordu. Hz. Yahya’ya ait olduğunu sandığım bu kol, meğer Papa’nın imiş. Aman Allah’ım yıllardır bizler nasıl da uyutulmuşuz. Ben bunları düşünürken Osman Baba anlatmaya devam etti:

“Fatih Sultan Mehmet vefat edince iki şehzade taht kavgasına giriştiler. 2. Beyazıd Cem’i yenince, tahta 2. Beyazıd oturdu. Daha sonra Cem Sultan birkaç defa daha iktidar kavgasına girişti. Sonra da Rodos Şövalyelerine sığındı. Daha sonra Fransa’ya oradan da Roma’ya gitti. Papa, Şehzade Cem’i Osmanlı’ya karşı kullanmak istiyordu.

Papa VIII. Innocentius, Cem Sultan'ı bahane ederek Osmanlılara karşı bir haçlı seferi düzenlenmesini istiyordu. Ancak bunda başarılı olamadı. Cem Sultan'a Hıristiyan olması yönünde teklifte bulundu. Ancak Cem Sultan bunu kabul etmedi. Cem Sultan bu teklife karşılık: "din-i mübin-i İslâma ihanet edemeyeceği ve dinini cihan saltanatına değişmeyeceği,” söylediği rivayet edilir. Hatta böyle bir teklife karşı, Cem Sultan’ın sinirlenerek Papa’nın kolu kestiği de rivayetler arasındadır. Papa’nın kolunu Cem Sultan mı, başkası mı kesti bilemiyoruz. Ancak kesin olan Papa’nın kolunun kesildiğidir.



Papa’nın bu kesik kolu da İstanbul’a getirilir. Cem Sultan’a karşı Papa’nın kolu kullanılır. Bir de VII Konstantin zamanında Antakya’dan gelen Vaftizci Yahya’nın kolu vardır. Bu kollar karıştırılarak Papa’nın kolu bir anda oldu Yahya Peygamberin kolu. 

Bu el kemiklerini korumak için yapılmış bir mahfaza vardır. İşaret parmağında, "Tanrı'nın sevgilisi" ibaresi var. Bileğinde ise "Bu vaftizcinin elidir" yazısı net bir şekilde okunmaktadır.

Bütün bunlardan sonra bu kafatası ve kol kemiği Hz. Yahya’nın olarak sergilenmeye kadar gidiyor. Vaftizci Yahya söylentisi Hz. Yahya’ya dönüşüyor. Burada şunu özellikle vurgulamak lazım evladım. Hıristiyanlığın da kendilerince kutsal emanetleri vardır. Ancak burada emanetler ve rivayetler iç içe geçerek, bugünkü karışıklık ortaya çıkıyor.

Hatta Papa’nın kolunun kesilmesinden yıllar sonra kinayeli bir şekilde konu şöyle gündeme geliyor:

İnebahtı’da Osmanlı donanmasının büyük bir kısmının yok edilmesi üzerine, Sokullu Mehmed Paşa Venedik elçisine şu tarihi cevabı vermişti: “İnebahtı muharebesinden sonra cesaretimizin sönmediğini görüyorsun. Sizin zayiatınızla bizimki arasında fark vardır. Biz sizden bir krallık yer (yâni Kıbrıs adasını) alarak kolunuzu kestik. Siz ise, donanmamızı yok etmekle sakalımızı traş etmiş oldunuz. Kesilmiş kol yerine gelmez. Lâkin traş edilmiş sakal daha gür çıkar.”

Hatta bu arada bir not ekleyelim, iskambil kağıtlarında dikkat çekici bir şey vardır. Kağıtlarda bulunan karo papazının kolu neden kesiktir?



Şimdi gelelim bu işin günümüze kadar olan yansımalarına: Papa’nın kolunun kesilmesini Vatikan hiçbir zaman hazmedememiştir. Bu olayı kendilerince gizlemişlerdir.

4 Haziran 1876 sabahı haremdeki kadınların çığlıklarıyla Sultan Abdülaziz’in vefât ettiği, hatta intihar ettiği söylenir. Abdülaziz intihar etmemiştir. Abdülaziz, Baryan ailesinin de içinde bulunduğu bir tertiple öldürülmüştür. Niye? Çünkü Vatikan, Abdülaziz’den Padişahlığı döneminde Saray’da saklanan Papa’nın kolunu istemiştir. Hatta sadece kolu istemesi şüphe uyandıracağı için kafatası ve kolu beraber istemiştir. Padişah Abdülaziz Vatikan’a red cevabı verince, onlar da onu öldürerek intikam almışlardır.

Şimdi burada yine bir tarihi sırrı daha ifşa edelim: Papa’nın koluna karşı, Vatikan Abdülaziz’in kolunu kesmiştir! Sonra da bileklerini keserek intihar ettiği yalanını uydurmuşlardır. Abdülaziz’in kolu yoktur. Vatikan, Osmanlı’nın bu zayıf döneminde Papa’nın intikamını almıştır!

Kuru Kafa ve Kemikler örgütü, Topkapı Sarayı’ndaki Voyvoda’nın kafatasını Turgut Özal’dan da istemiştir. Özal’ın “dostum Bush” dediği kişi bizzat istemiştir. Özal Voyvoda’ya ait bu başı Kuru Kafa ve Kemikler örgütüne vermemiş, onların koleksiyonuna katkıda bulunmamıştır. Yıllar sonra bu örgüt de değişik bir şekilde intikam alacaktır!

Vatikan daha sonraları da defalarca bu kolu istemiştir. Ancak Vatikan Abdülaziz döneminde yaptığı gibi yine sinsice hareket ederek, kafatası ile beraber kolu da istemiştir. Vatikan için önemli olan kol’dur. Kafatasını paravan olarak kullanıyor Vatikan.

Vatikan kol’un peşinde, Kuru Kafa ve Kemikler ise kafatasının… Romanya’da kafatasının peşinde. Onların ki, akrabalık. Kuru Kafa Kemikler örgütünün bu ısrarı niye?

Şimdi gelelim şu Stefan’ın kılıcı meselesine. Bir iki gün evvel o kılıç yine gündeme geldi. Topkapı Sarayı Müzesi'nde 1/2676 envanter numarası ile kayıtlı olan Stefan Cel Mare'nin kılıcı ki, bu kılıç gerçekte Kazıklı Voyvoda’nın kılıcıdır. Voyvoda’nın başının kesildiği kılıçtır,’ dedik. Az önce söylediğimiz gibi bu kılıç Stefan’a geçince, Stefan’ın kılıcı olarak anılmaya başlanıyor. Voyvoda bu kılıç ile çok Türk’ün kafasını kesmiştir. Bu övülen Stefan’da binlerce Türk’ü işkence ile öldürmüştür! Şimdi de dostluktan bahsediyorlar.

Moldova Başbakanı Vladimir Filat, Başbakanımız Erdoğan’dan o kılıcı yani Voyvoda’nın, yani Stefan’ın kılıcını tekrar istedi. Başbakanımız da Büyük Stefan'a ait Topkapı Sarayındaki kılıcın replikasını hediye etti. Moldova Başbakanı ise kılıcı öperek aldı.



 
      

Peki daha önce kimler istemişti bu kılıcı:

Kılıcı daha evvelde, Romanya devleti 1992 yılında istedi. Yine eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 1994’te Romanya’yı ziyareti sırasında Stefan’ın kılıcı gündeme gelmiş ve Demirel’den kılıcın iadesi istenmişti. Hatta kılıca karşılık, Türkiye’ye bir Osmanlı eseri bile teklif edilmişti Romanya daha sonra 2001’de, dönemin TBMM Başkanı Ömer İzgi’nin Romanya seyahati sırasında resmi olarak kılıcı istemişti.

2002’de dönemin Romanya Başbakanı Adrian Nastase , Türkiye ziyaretinde dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’ten Stefan’ın kılıcı istedi. Bu konuda çok ısrarlı olunca, 2004 yılının Mayıs ayında Başbakan Erdoğan kılıcın imitasyonunu yaptırarak Romanya Başbakanına hediye etmişti. Ama bu replikası yaptırılan kılıç, Romenleri memnun etmemiş olacak ki, bu sefer aslını istediler.

Sonuçta, Temmuz 2004 tarihinde de ‘Stefan'ın 500. ölüm yıldönümünü’ nedeniyle düzenlenen anma törenlerine katılan Cumhurbaşkanı Sezer, Stefan'ın Topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunan kılıcının aslını geçici bir süre için Romanya'da sergilenmesi için götürmüştür. Bu sergi Romenler tarafından da oldukça ilgi görmüştü. Kılıç bir ay sergilendikten sonra Türkiye'ye getirilmiştir.

Kılıcın aslının o sergiye götürülmesi hatalıdır evladım. Götürülmemeliydi.

Görüyorsun yıllardır bu Stefan’ın kılıcını istiyorlar. Bu konuda yıllardır bir mücadele sürüyor. Bu kılıcı isteyenler, Voyvoda’nın şimdiki akrabalarıdır.”

“Anladın mı evladım?”

“Anladım efendim. Allah razı olsun, bugün tarihin sırlı kapılarından birini daha açtınız.”

Erol Elmas  13 Kasım 2012

buulkem@gmail.com

NOT 1: Bu yazıdan sonra Vatikan herhalde kolu kesilen Papa'yı açıklar...

NOT 2: EMİR YILDIZ'DAN ROMANIN SON İKİ BÖLÜMÜ YİNE YUKARIDAKİ GİBİ ÇARPICI İKİ KONUYU GÜNDEME TAŞIYACAKTIR. BU BÖLÜMLER SİTEMİZDE YAYINLANMAYACAK OLUP, İLK DEFA KİTAPTA YER ALACAKTIR.

Birinci bölümü okumak için:

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=45

İkinci bölümü okumak için :

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=211

Üçüncü bölümü okumak için:

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=237

Dördüncü bölümü okumak için:

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=401

Beşinci bölümü okumak için :

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=489

Altıncı bölümü okumak için :

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=954

Yedinci bölümü okumak için

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=1020

Sekizinci bölümü okumak için

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=1230

Dokuzuncu bölümü okumak için

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=1320

Onuncu bölümü okumak için

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=1332

 








Bu yazı 11,379 defa okundu.







Yorum ekleYorum ekle
Yorumlar (2)
  • emre osmanoglu / 21 Eylül 2014 20:44

    baryan ailesi

    Dolmabahce sarayi mimarligini yapan balyan ailesinden mi bahsediliyor, baryan ailesi diye?
  • Tolga AKIN / 4 Şubat 2013 13:29

    KOL

    Muhafaza edildiği söylenen kolun parmaklarının durduğu şekil çok ilginç.Bana meşhur bir hareketi andırıyor.




Bu yazarın diğer yazıları







ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara