EMİR YILDIZ'DAN : Davud Boynuzunun Sırrı

EMİR YILDIZ'DAN : Davud Boynuzunun Sırrı

Emir YILDIZ'DAN : Davud Boynuzunun Sırrı. Erol Elmas'ın kurgu romanının ilk bölümü On Altı Yıldız'da başladı...


19 Haziran 2010 10:58
font boyutu küçülsün büyüsün


 

 

 

1. BÖLÜM

 

 

 

DAVUD BOYNUZU’NUN SIRRI

 

 

 

- Vefat mı etti? Ne zaman?

 

-İki hafta oldu abi. Bana, sana iletilmek üzere bir zarf verdi. Bir adres verirsen postayla göndereyim ya da yakında İstanbul’a geleceksen, yayınevine uğrayabilir misin? Ben hep buralardayım…

 

Bu telefon görüşmesi beni 1994’lü yıllara götürmüştü. Zekeriya Bey; İstanbul’da yayıncılıkla uğraşıyordu. Zaman zaman da çeşitli dergiler çıkarıyordu. İşte bu çıkardığı dergilerden birisinde, ben de görev almış, aynı zamanda dergide makaleler yazmıştım. Tanışmamızın en kısa hikâyesi buydu. Ancak son dört yıldır birkaç telefon görüşmesi yapmıştık. Yüz yüze görüşme imkânı bulamamıştık. Ya da görüşmek istememiştik…Her neyse.. Zaten kendisi de yaşı iyice ilerlediği için, yayıncılık faaliyetlerini oğluna  bırakmıştı. Aldığım haberlere göre, uzun zamandır evden bile çıkmıyordu. Yaşlılığın getirdiği sağlık sorunları ile boğuşuyordu.

 

Dergi çıkardığımız dönemde, Zekeriya Bey ile oldukça yoğun bir mesaimiz olmuştu. Çok sık bir araya geliyor, saatlerce sohbet ediyor, çeşitli konular ile ilgili tartışmalar yapıyorduk. Dergimiz’de ise; Türkiye gündemi ile ilgili, en çok tartışılan konuları ele alıyor ve olaylara ‘yerli’ bir bakış açısı ile yaklaşıyorduk. Dergimiz, özellikle bürokrasi ve devlet erkânı tarafından dikkatli bir şekilde takip ediliyordu.

 

 Zaman zaman da derginin adı altında; panel ve konferanslar tertip ediyorduk. Bu işleri organize ederken Zekeriya Bey, beni birçok insan ile tanıştırıyor ve onlarla görüşme imkânı yaratıyordu. Bunlar içersinde; milletvekilleri, bakanlar, parti liderleri, bürokratlar, sivil toplum kuruluşların liderleri, aydınlar, yazarlar vs. yani kısacası her kesimden insan vardı. Onun sayesinde oldukça geniş bir çevrem olmuştu…

 

Demek ki, Zekeriye Bey vefat etmiş… Ve bundan benim haberim olmamıştı. Son zamanlarda bazı konularda görüş ayrılığımız olmuştu. Bir olay yüzünden de, ben kendisine gönül koymuştum. Eskisi gibi sık görüşmüyorduk. Ama onun beni sorduğunu, yani bir anlamda takip ettiğini ve haberlerimi aldığını biliyordum.

 

Zekeriya Bey Ankara’ya geldiği zaman, bana telefon eder ve Hacı Bayram Camii’nde buluşurduk… Her niyeyse ilk buluşmamızı burada gerçekleştirirdi. Eğer namaz vakti ise namazımızı kılar, sonra  türbe kısmına geçer burada dua ederdik.

 

Gözümde tekrar o günler canlandı… Eski günlere gittim…

 

Zekeriya Bey, “Acaba bana ne yazmıştı? Bunu öğrenmenin en iyi yolu İstanbul’a gitmekti. Hem ailesine taziye ziyaretinde bulunur hem de bana bıraktığı mektubu alırdım…

 

Üç gün sonra, bir cumartesi günü, İstanbul’daydım. Avrupa yakasına geçip, yayınevine vardım. Zekeriya Bey’in oğlu Gökhan karşımdaydı. Taziyede bulunduktan sonra genel konularda sohbet ettik. Gökhan, benimle ilgilenirken bir yandan da, yayınevinin işleri ile uğraşıyor; matbaayı arıyor, dağıtım şirketi ile tartışıyor… Kısacası oldukça yoğun bir şekilde işleri yürütmeye gayret gösteriyordu.

 

Ben de daha fazla Gökhan’ı meşgul etmemek için babasının bana bıraktığı mektubu istedim. “Abi kusura bakma, senle fazla ilgilenemedim. Buradaysan akşam yemeğe gidelim” dedi. Ben ise Gökhan’ın ne kadar yoğun çalıştığını gördüğüm için bu teklifini kabul etmedim. “ Başka bir gün gideriz Gökhan” dedim. Kendisini daha fazla meşgul etmenin bir anlamı da yoktu.

 

Gökhan, kilitli bir çekmeceden mektubu çıkardı, bana uzattı ve tekrar işlerine devam etti.

 

Küçük beyaz bir zarf, ağzı kapatılmıştı. Zarfın üzerindeki Zekeriya Bey’in el yazısını hemen tanımıştım. “ Eren Berk’e” yazılmıştı. Zarfı orada açıp, okumaya başladım:

 

 

“Eren evladım,

 

Seni görmeyi çok arzu ediyordum ama sanırım nasip olmayacak. Görüşememe ihtimaline karşı bu mektubu yazdım. Doktorlar, hastalığım ile ilgili olarak pek ümit verici konuşmuyorlar. Alacak nefesimiz varsa görüşürüz inşallah.

 

Biz vazifemizi yaptık, artık sıra sizlerde evladım.

 

Seninle bunca yıl mesaimiz oldu. Sonra, biz bilerek geri çekildik. Ama sık sık haberlerini alıyordum. Hatta senin işle ilgili girişimlerinde, bazı kapılardan geri çevrilmeni sağladık. Şimdi çalıştığın yere de referans olduk. Biz, senin orada çalışmanın daha uygun olduğu kanaatine varmıştık.

 

Senin kendini geliştirmen için önüne imkânlar koyduk. Evladım, biz senden memnunuz, her işini layıkıyla yaptın. Ayrılmamıza sebep olarak gördüğün olayın arka planı, senin bildiğin gibi değil, biz bilerek kendimizi öyle gösterdik. Çünkü senin görevin başkaydı. Senin talip olduğun yere diğer arkadaşı uygun görmüştük. Sen, bize kızarak bizimle ilişkilerini kestin ama biz seninle ilişkimiz kesmedik… İnsan ancak böyle böyle yetişiyor evladım.

 

İlerde beni daha iyi anlayacaksın. Ama unutma ki Türk Devleti’nin sizin gibi gençlere ihtiyacı var.  Bu mektubu Gökhan’a vereceğim sana iletilmek üzere. Ayrıca Gökhan’a sana ileteceği bir şey daha söyleyeceğim. Mektubu okuduktan sonra Gökhan’a sana iletilmek üzere söylediğim bilgileri al ve gereğini yap.

 

Gözlerinden öperim evladım. Allah’a emanet ol. Hakkını helâl et!

 

 Zekeriya.”

 

 

Mektubu okuduktan sonra gözlerim nemlendi, Gökhan’ın yüzüne baktım.

 

-Hayırdır Abi, önemli bir şey mi var?

 

-Baban bana bir not ileteceğini yazmış.

 

-Not mu? Ne notu abi? Ha evet! … Camii’nde tuvalet bekçisine uğrayıp, babamın selâmını söyleyecekmişsin.  Abi bu ne demek? Senin tuvalet bekçisi ile ne işin olur? Babamın hastalığı ilerleyince, ben de herhalde sayıklıyor sandım. Ama birkaç kez tekrar edince, o zaman aklımda kaldı.

 

Ben de bir anlam verememiştim bu mesaja. Ancak mektubu okuyunca bilmediğim pek çok olayın olduğunu anlıyordum. Gökhan’a döndüm:

 

- Bu camii nerde?

 

Gökhan Camii’nin yerini bana tarif etti….

 

Gökhan ile vedalaşıp ayrıldım yayınevinden.  Bir taksiye binerek  …..Camii’ne gitmek istediğimi söyledim.

 

Camiinin önüne gelince taksiden indim. Şimdi camiinin avlusundaydım. Zekeriya Bey, beni buraya niçin göndermişti? Buradaki bekçi ile benim ne ilgim olabilirdi? Zekeriya Bey mektubunda söyledikleri ile ne demek istiyordu? Evet, ben onlara kızıp ayrılmıştım güya. Ama meğer hep onlarla berabermişim. Girdiğim işi bile onlar ayarlamış. İyi ama niye? Zekeriya Bey’in gerçek görevi neydi? Bizimle neden bu kadar ilgilenmişti?

 

Kafamda bir sürü soru uçuşuyordu…Bunların cevabı için herhalde bu camiden başlamam gerek….

 

Yürüdüm tuvalete doğru. Namaz vakti olmadığı için etraf oldukça tenhaydı. Tuvalet ve abdesthanenin bulunduğu yere geçtim. Kapının girişinde bulunan camekânlı kulübeye yanaştım; 70 yaşlarında bir ihtiyar, yarı uyur yarı uyanık bir vaziyette duruyordu. Acaba aradığım kişi bu muydu? Selâm vererek camekânın küçük penceresine doğru eğildim.

 

-Amca, adım Eren, beni Zekeriya Bey gönderdi, dedim.

 

İhtiyar amcaya, sanki birden can geldi. Gözlerini açtı, gülümsedi. Gözlerinin içi gülüyordu. Siyayla-beyazın karşımı sakallarını sıvazlayarak ayağa kalktı.

 

-Hoş gelmişsin evlat. Demek beklediğimiz misafir sensin… Zekeriya Baba’yı uğurladık. Cenazede göremedim seni ?

 

Başımı, utanarak önüme eğdim. Ne cevap vermeliydim ki?

 

-Haberim olmadı Bey Amca. Duymadık vefatını, duyamadık…

 

Bey Amca’nın yüzü hep güleçti. İnsan yüzüne baktıkça, hep mutlu bir tebessümle karşılaşıyordu. Gözlerini kısarak bakıyordu. Yaşlılığın verdiği kırışıklıklar özellikle göz çevresini kaplamıştı. Amca’nın neredeyse ağzında dişi kalmamıştı. Ancak, önde dört uzun diş göze çarpıyordu.

 

Yaşlı Amca, ayağa kalktı, kulübenin içinden çıktı ve yanıma gelerek:

 

- Evlat, sen şimdi git işlerini gör, yatsı namazından sonra tekrar bana uğra. Konuşacaklarımızı o zaman konuşuruz, dedi.

 

-Peki, Bey Amca, dedim. Birbirimize sarıldık, sırtımı sıvazladı. Sanki çok uzun yıllardır tanıdığım bir büyüğüm gibiydi. Tavırları o kadar samimiydi ki…

 

Oradan ayrıldım.

 

Bey Amca ile buluşacağımız saate kadar sağda solda oyalandım. Güzel bir yemek yedim. Nihayet buluşma vakti geldi çattı. Yatsı ezanı okunurken buluşacağımız Camii’nin avlusundaydım. Etraf oldukça tenha sayılırdı. Camii’nin cemaati bu saatte galiba pek azdı. Bey Amca, namaz için camiye giriyordu, hemen koştum yanına selâm verdim, birlikte namaza kıldık.

 

Namaz bitince dua ettik, hoca efendi, camiinin ışıklarını söndürmeye başlayınca kalktık avluya doğru yürüdük.

 

Bey Amca:

 

- Evlat,  sen biraz beni bekle, ben işlerimi halledip geleyim, dedi.

 

Yanımdan ayrıldı, durduğu kulübenin kapısını kapattı. Abdesthane ve tuvaletlerin olduğu bölüme geçti. O gözden kaybolunca ben de avluda küçük adımlarla yürüyor ve nelerin beni beklediğini tahmin etmeye çalışıyordum. Bu amca kimdi? Zekeriya Bey ile nasıl bir bağı vardı? Beni bildiğine göre, demek ki daha önce hakkımda konuşmuşlardı. Zekeriya Bey, ‘biz’ derken kimleri kastediyordu.  Ben bunları düşünürken Bey Amca geldi.

 

-Neler yaptın evladım, sıkılmadın inşallah?

 

-Yok, İstanbul’u gezdim amca.

 

-İstanbul gezmekle biter mi evlat? Gezmek var, gezmek var. Görmek var, görmek var. İstanbul’un her köşesi bir sır saklıyor. Daha çok azı ifşa edildi. Allahu Alem yakında daha ne sırlar ifşa edilir. Vakti geliyor, vakit ilerliyor. İstanbul, ilk şehrimiz…

 

Bey Amca, bunları anlatırken durdu, yüzüme baktı. Gözlerinin içi mütemadiyen gülüyordu. Tefekküre daldı. Bakışlarını sabit bir noktaya dikmişti. Hem yürüyoruz hem de Bey Amca anlatıyordu:

 

-İstanbul sırların içinde bir sır. İstanbul, şehrin içinde bir şehir. Zamanın içinde bir zaman, mekânın içinde bir mekân. İstanbul’u en iyi aşıklar bilir… İstanbul kim evlat?

 

İstanbul bizim için çoook önemli evlat, bunu sakın unutma!

 

Cami’den çıktıktan sonra 15-20 dakika kadar yürümüştük ki, bir nargile kıraathanesinin önünde durduk. Bey Amca bana;

 

- Evladım, sen az bekle ben geliyorum, dedi.

 

İçeri girdikten 5 dakika kadar sonra 35-40 yaşlarında genç bir arkadaş ile birlikte geldiler.

 

- Eren evladım, bu arkadaş seni gideceğin adrese götürecek inşallah. Buralara geldiğinde bana da uğra. Hadi Allah’a emanet ol!

 

Ben, hemen uzandım Bey Amca’nın elini öpmeye, ama öptürmedi. Sırtımı sıvazladı. Ben, tam olarak duymuyordum ama dudakları kıpırdıyordu, sanırım dua ediyordu. “Hadi evladım bir YILDIZ ol!” dedi…

 

Sonra sırtını döndü, gitti.

 

Genç arkadaş ile baş başa kalmıştık. Bana:

 

- Abi hoş geldiniz. Ben Yavuz Selim, sizi gideceğiniz yere götüreceğim, dedi.

 

-Tamam, dedim.

 

Birlikte yürümeye başladık. Biraz yürüdükten sonra bir araba parkına geldik ve arabaya bindik. Dışarısı soğuktu. Ve ben tam da hazırlıklı değildim bu soğuğa. Arabaya binince, dışarıda ne kadar üşüdüğümü fark ettim.

 

Yavuz Selim Bey’in saçları az kırlaşmış, gözleri renkliydi. Oldukça iri yarı, ‘dalyan gibi adam’ derler ya, tıpkı öyleydi. Nereye gittiğimize dair bir şey söylemiyordu. Havadan sudan şeyler konuşarak, trafikte ilerlemeye başladık

 

Biraz sonra Çemberlitaş civarında bir parka girdik. Arabayı tekrar park ettik. Yavuz Selim bana: “Eren Bey, minibüse binelim” diyerek volkswagen bir minibüse geçtik.

 

Bana sürgülü kapıyı açarak; “ siz buraya buyurun” dedi. Kendisi öne geçti, minibüsün arka kısmı ile ön kısmı arasında siyah sürgülü bir cam vardı. Arabanın içinden dışarısı hiçbir şekilde görünmüyordu. Yani kısacası nereye doğru gittiğimiz göremiyordum. Benim oturduğum yerde karşılıklı iki tane büyük koltuk ve ortada küçük bir masa vardı. Özel olarak böyle yaptırılmıştı sanırım. Biraz heyecanlanmıştım ve hafif bir tedirginlik de yok değildi. Sanki bir film senaryosu içersindeydim. Kendi kendime kızmıyor da değildim. “ Senin ne işin var buralarda” diye söylenip duruyordum. Yaklaşık 35-40 dakikalık bir yolculuktan sonra araba yavaşladı. Demir bir kapının çekildiğini duydum. Sonra araba yavaş yavaş dönerek aşağı indi ve durdu. Arabayı kullanan arkadaş, benim tarafımdaki kapıyı açtı. “Buyurun Eren Bey, geldik” dedi. Arabadan indim. Burası kapalı bir garajdı. Garajdan bir asansöre bindik, bindiğimiz yerdeki asansör düğmesinde -2 yazıyordu. 2. Kat düğmesine bastı Yavuz Selim. Burası sanki bir işyerine benziyordu. Yanılıyor da olabilirim. Kapısında isim levhası olmayan bir dairenin ziline bastı Yavuz Selim. Kapıyı 30 yaşlarında, oldukça saygılı bir genç açtı. Uzun bir koridordan geçerek bir odaya geldik. Beni getiren arkadaş, kapıyı vurarak içeri girdi.

 

Ben kapının önünde bekliyordum. Yavuz Selim bana işaret ederek; “buyurun!” dedi.

 

Odaya girdim.

 

Oldukça geniş bir oda. Çok geniş bir masa, deri koltuklar… Duvarda büyük bir  dünya haritası, karşısında  ise Asya ve Ortadoğu bölgesini içine  alan başka bir harita… Karşı duvarda ise Osmanlı Devlet Arması vardı. Arma, bir tablo içersine yerleştirilmiş, renkli metallerden yapılmış gibiydi. Geniş masanın üzerinde 16 Türk Devleti’nin flamaları vardı. Başka da dikkat çekecek özel bir şey yoktu. Tipik bir büro havasındaydı burası.

 

Masada oturan kişi 65-70 yaşlarındaydı. Bu büroyla arasında hiçbir bağ gözükmüyordu. Sanki o da benim gibi misafirdi. Yanılıyor muydum? Gür bıyıklı, siyah saçlı, siyah gözlü olan bu kişi gülümseyerek ayağa kalktı ve beni kucaklayarak; “hoş geldin Eren evladım” dedi.

 

Ben de, yaşlı amcanın eline sarıldım, öptüm. Yaşlı Amca, konuşmasına devam etti: “yolculuk nasıl geçti?” Ben ise; “çok şükür iyiydi” diye cevap verdim. Bir yandan da; “bu amca benim şehir dışından geldiğimi nerden biliyor” diye düşünüyordum. Amca devam etti: “Bugün de İstanbul’a sanki kış geldi, havalar çok soğudu” dedi.

 

Hatır sorma faslından sonra bir süre sessizlik oldu. Bize kapıyı açan genç arkadaş, elinde tepsiyle içeri girdi. Tepside ıhlamur vardı.

 

Yaşlı Amca: “Eren Bey, sizi bize Zekeriya Bey ısmarladı. Zekeriya Bey, sizi, bize emanet etti. Her ne kadar siz, bizi bilmeseniz de biz, sizi yıllardır biliyor ve tanıyoruz. Sizin her kitabınızı ve internet sitelerinde yazdığınız yazılarınızı arkadaşlar takip ediyordu. Zaman zaman da ben bazılarını okudum. Maşallah aradan geçen zaman zarfında, kendinizi epeyce geliştirmişsiniz. Biz bundan büyük memnunluk duyduk”

 

“Yazdıklarınızın,  bizim düşüncelerimizle, aynı olmasından doğal bir şey yok.. Aynı şeyleri söylüyoruz. Türk Milleti’nin üzerinde oynanan oyunları biliyorsunuz. Bu ülkeyi seven, ülkesinin ve milletinin ilerlemesi, gelişmesi yönünde en küçük çaba gösteren herkesi takdir ederiz. Türk Devlet’i,  tarihin ilk gününden beri dünya sahnesinde yer almaktadır. İnşallah kıyamete kadar da yer almaya devam edecektir. Ama tarih boyunca, bu milleti, tarih sahnesinden atmak isteyenler oldu. Bu yüzden 16 defa Devlet kurduk.”

 

Yaşlı Amca,  bunları anlatırken bir anda sandım ki, Zekeriya Bey konuşuyor. Anlattıkları ve olaylara bakış açısı tıpkı Zekeriya Bey gibiydi. Amca konuşmasına devam etti:

 

“İnternet sitenizde yazılan bir yazı var;  bizim için çok önemli ve ehli için çok güzel mesajlar içermektedir. O yazıda, şöyle bir cümle vardı; 2.Abdülhamid’in Derviş’e söylediği : “Koca Derviş, yıllar önce bana ; ‘seni tahta padişah olarak oturtmuyoruz. Seni buraya yeni kurulacak Cihan Devleti’nin temellerini atman, Osmanlı’nın yıkılışını uzatman ve dünyayı oyalaman için Hakan olarak oturtuyoruz’ demiştiniz” diye. İşte bu cümle aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin de doğum müjdesidir. Gazi Paşa’nın geleceğinin haberidir… Bak evladım, biz 16 kere Devlet kurduk, yeryüzünde bizim gibi başka bir millet yok. 16 kere bizi sahne dışına atmaya kalkanlara, 16 kere cevap verdik.Son cevabımızı ise bildiğin gibi Gazi Paşa ile oldu….

 

Konuşma bu minval üzerinde 2 saate yakın sürdü. Tarihten, siyasetten, bölgemizden, dünyadaki gelişmelerden, hükümetten…. Söz edildi.

 

Ben ise hâlâ neden burada olduğum sorusunun cevabını arıyordum. Zekeriya Bey ile bu amca nerden tanışıyorlardı? Tuvalet bekçiliği yapan Bey Amca beni neden buraya göndermişti? Zekeriya Bey, bana bu kişilerden neden söz etmedi? Ya da anlattı da ben mi hatırlamıyorum, ya da anlamadım mı? Daha önce neden karşılaşmadık?  Tuvalet Bekçisi olan  ihtiyar ile şu anki  Amca arasında nasıl bir ilişki var?

 

Yaşlı Amcanın, anlattığı konular aşağı yukarı her gün tartıştığımız ve bunlar üzerine kalem oynattığımız konulardı. Türkiye’yi ve Türk Milleti’ni ilgilendiren her konu benim ilgi sahamdı. Türk Milleti’nin ‘geleceğe yürüyüşü’ ile ilgili olarak önüne birçok tuzakların kurulduğu, bu tuzakların normal hayatın seyri içersinde çoğu zaman fark edilmediği ve fark edildiğinde de; “ atı alan çoktan Üsküdar’ı” geçmiş olduğu biliniyordu. Bu tuzaklar o kadar çeşitliydi ki, işin içersinden çoğu zaman ehil kişiler bile çıkamıyorlardı. Bu tuzaklar zaman zaman sanki milletimizin ve ülkemizin menfaatine en uygun yol/yöntem olarak bizlere sunuluyordu. Sağlıkta, ekonomide, tarımda, askeri alanda, eğitimde… Bu tuzakları görmek mümkündü…

 

 Yaşlı Amca, “bana bunları anlatmak için çağırmış olamaz” diye düşündüm. Ben içimden bunları geçirirken:

 

-Eren  evladım, sanırım niçin burada olduğunuzu merak ediyorsunuz? Dedi.

 

Ben ise “evet” manasında başımı salladım.

 

-Tamam, o zaman, hadi şimdi gidelim, dedi.

 

Ben içimden, “ Allah Allah şimdi de başka yere mi gidiyoruz” diye geçirdim.

 

 İkimiz beraber dış kapıya doğru giderken, başka bir oda da bulunan, Yavuz Selim hemen kapıya doğru koştu ve büyük bir saygı içersinde kapıyı açtı ve asansörün düğmesine bastı. Hep birlikte tekrar araba garajına indik.

 

Yavuz Selim az önce beni getirdiği aracın sürgülü kapısını açtı. Önce amca, sonra ben bindim.

 

Yavuz Selim’e :

 

-Hadi yavrum, bizim fakirhaneye gidiyoruz, dedi amca.

 

Yavuz  Selim:

 

- Başüstüne Osman Baba.

 

Demek Yaşlı Amca’nın ismi Osman’mış. Araba hareket etti camlar kapalı olduğu için ne yana gittiğimizi göremiyordum. Osman Baba ile sohbet ederek 20-25 dakika kadar yolculuğumuzu sürdürdük. Araba durduğunda Yavuz Selim, arabanın sürgülü kapısını açtı. Önce Osman Baba indi, sonra ben.

 

İndiğimde gördüğüm ilk şey, Eyüp Sultan Camii’nin üsten görünüşüydü. Sokak’ta genel de eski tip evler vardı. Ahşap eski bir evin önünde durmuştuk. Tek katlı, küçük bir bahçesi olan bir evdi. Osman Baba, anahtarları çıkardı, ilk önce demir kapıyı açtı, kapı açılınca bir kapı daha vardı. Bu ahşap kapıyı da açınca küçük bir koridorda bulduk kendimizi. Yavuz Selim, hemen ışıkları yaktı ve odalardan birinin kapısın açtı, oranın da ışığını yaktı. Bu oda da, her yer kitap ve evrak doluydu. Eski bir kütüphanenin içersinde ise tamamen el yazması eserler göze çarpıyordu. Değişik hat yazıları, tablolar vs duvarları süslüyordu. İçerisi oldukça havasızdı. Bütün pencereler ise kapalıydı.

 

 Oda da oldukça eski bir büfe vardı. En alt gözleri çekmeceli, çekmecelerin üst bölümünde cam kapaklar ve en üstte ise kitaplar yığılıydı.

 

Osman Amca, Yavuz Selim’e seslendi:

 

- Evladım, bize yiyecek bir şeyler hazırla.

 

- Peki Osman Baba, diyerek odadan çıktı Yavuz Selim.

 

Osman Baba, üzerinde post olan büyük ve eski bir koltuğa oturdu, bana da diğer koltuğa oturmam için işaret etti.

 

Osman Baba, bana Zekeriya Bey’den ve kendilerinden bahsetti. Anlatılanları duyunca üzüntüm bir kat daha arttı. “Ah Zekeriya Bey, neden bana bunları daha önce anlatmadınız, şimdi görüşemediğimiz o dört yıl için o kadar pişmanım ki…”

 

Osman Baba, benim üzüntülü halimi görünce;

 

- Her şeyin bir vakti var evlat. Vakti saati gelmeyince olmuyor. Demek ki nasip bugüneymiş. Zekeriya Bey’i uğurladıktan sonra, onun evlatlarını biz aldık. Ömer Efendi, bugün senin geldiğini bana iletti. Ben de yeğenimin bürosuna geldim, yeğenimi, seni alması için Ömer Efendi’nin oraya gönderdim. Sen bakma, Ömer Efendi’nin öyle tuvalet bekçiliği yaptığına. O, manevi âlemin sultanlarından biridir. Kendini öyle gizler. İnsanlar O’nun kim olduğunu bilseler, orada kuyruklar oluşur, Ömer Efendi diğer vazifelerini yapamaz. Sen de Ömer Efendi’nin sırrını ifşa etme! Manevi âlemde büyük sorumlulukları var onların. Ama gördüğün gibi insanlara nerede hizmet ediyor. Hizmet deyip geçme evladım. Halka hizmeti Hakk’a hizmet bilir erenler. Artık sen de hizmet ehli olacaksın inşallah…

 

“İnşallah” dedim içimden.

 

Osman Baba’nın anlattıkları bana bambaşka dünyaların kapılarını aralamıştı. Anlatılanlardan kendimce manalar çıkarmaya çalışıyor, bir yandan da, meraklı gözlerle sanki eski zamandan kalma bu evi inceliyordum. Oda insana müthiş bir huzur veriyordu. Osman Amca, “bu kadar eski kitapları ve eşyaları nerden bulmuş” diye içimden geçirdim. Çünkü oda da bulunan eşyalar gerçekten çok orijinaldi. Sanırım birçoğu antikaydı.

 

Ben bunları düşünürken Osman Baba, çevik bir hareketle koltuğundan kalktı. Eğilerek büfenin en alttaki çekmecesini açtı. Bir obje çıkardı. Boynuzları olan bir obje ve korkunç bir yüz şekli, altta yılan en üstte kartal gibi bir şey… Şekli görünce şaşırmıştım. Çünkü daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim. Şekle bir anlam vermeye çalışıyordum…

 

Osman Baba, beni daha fazla merakta bırakmadı.

 

- Eren evladım, bu meşhur “Davut Boynuzu.” Siz bakmayın öyle ortalıkta dolaşan Davut Boynuzlarına. Davut Boynuzu’nun gerçeği budur! İşte hakkında o kadar söylentiler dolaşan ve Yahudilerin kendilerince, büyük önem atfettikleri Davut Boynuzu bu. Bu boynuzu bir yerlerden hatırladınız değil mi?

 

 

-Evet, bu Davut Boynuzu… Başbakanımıza ABD’de Yahudilerce, 2004 yılında verilen Davut Boynuzu değil mi? Cesaret Ödülü demişlerdi o zaman. Hatırladığım kadarıyla Başbakan da bu ödülü kabul ettiği için çok eleştiri almıştı. Hatta ödülü geri iade etmesi için çağrılar yapmıştı…

 

 

-Hatırladıklarınız doğru  evladım.. Sanırım Sayın Başbakanımız ‘nezaketsizlik olmasın’ diye bu ödülü geri çevirmedi. Ama biz, Yahudilerin düşündüğü gibi anlamlar yüklemiyoruz bu boynuza. Onlar, bu boynuzla bize bir mesaj vermek istediler. Burada Yahudilerden kasıt hepsi değil, Kabala ile uğraşan (Siyonistleri) kastediyorum. Biz de kendilerine bir mesaj verelim değil mi? Bak, görüyorsun ya, Siyonistler, o önemli gördükleri, Davud Boynuzu’na bile sahip çıkamıyorlar. Gördüğün gibi bu Boynuzun aslı bizde. Zaten Siyonistlerden de, üstteki birkaç kişi hariç diğerleri bunu görmemişlerdir bile. Duymuşlardır ama şekli bilmiyorlar. Ama biz onlara da bir iyilik yapalım, inşallah siz yayınlayınız da Yahudilerden görmeyenler de görsün. Dedim ya, bu boynuz öğle sıradan bir boynuz değil. Bak şu şekle, neye benziyor evladım?

 

- Böyle korkunç bir yüz kimde olabilir. Şeytan mı?

 

 

-Öyle de denilebilir. Bak bu altta ağaca sarılmış yılanı görüyor musun? Neyi hatırlattı sana?

 

 

-Sağlığı temsil eden amblemi değil mi?

 

- Evet…

 

Osman Baba, heykelin boynuzları arasında yer alan Şahin Horus’u işaret etti. Kökeni eski Mısır’a dayanan bu kuş ile ilgili çok özel bilgiler anlattı…

 

 

Kısa bir sessizlik oldu. Osman Baba, elindeki Davut Boynuzunu tutarak çekti. Ben ise Osman Baba’nın bu hareketini şaşkınlıkla izliyordum. Şekil iki parça oldu ve parçanın içerisinden bıçak çıktı. Bildiğimiz bir bıçak, şeklin içersine gizlenmişti. Ama niye?

 

 

 

 

 

Osman Baba, gözlerini kapatarak, derin bir tefekküre daldı. Yüzüne bakan bir insan onu uyuyor sanabilirdi. Etraf oldukça sessizdi. Bu sessizliği sadece, oda dışında bulunan Yavuz Selim’in çıkardığı sesler bozuyordu. Bir süre sonra Osman Baba gözlerini açtı ve konuşmasına devam etti:

 

-Gördüğün gibi evlat, onlar kendilerince gizli bir tehdit yolluyorlar bize. Bu devlet, bu tür tehditlere pabuç bırakacak bir devlet değildir. Onlar kendi dünyalarında yaşıyorlar.  Hedefleri ve emelleri peşinde koşuyorlar. Bizim de hedefimiz/hedeflerimiz  var…Dedim ya, daha bir boynuza bile sahip çıkamıyorlar…Var sen düşün diğer hedeflerini…

 

 

Osman Baba, yazılmamak şartıyla bana bu boynuzla ilgili müthiş bilgiler verdi. Ağzım açık kalmıştı, duyduklarıma oldukça şaşırmıştım. Birçok sırlar öğrenmiştim bu konuyla ilgili olarak…

 

-Resmini çekebilir miyim? diye sordum.

 

-Evet, ama şimdi yayınlama. Ben sana bilgi veririm. Siyonistler bu boynuzun aslının peşinde. Sen, benden haber bekle. Bu emaneti başka bir eve nakledelim ondan sonra yayınlarsın inşallah evladım, olur mu?

 

-Peki, dedim.

 

Osman Baba, bana daha birçok şey anlattı. Daha doğrusu kendilerini anlattı. Bunları tanıdıkça gerçekten Türk Devleti’nin büyük bir devlet olduğunu bir kez daha anladım. Bizim Devlet’in müthiş gelenekleri ve tevarüs yöntemleri olduğunu gördüm. Bana anlatılanların çoğu sır olarak kalacak. Biz gündelik gelişmelere bakarak olayları değerlendiriyoruz. Oysa hiçbir şey göründüğü gibi değil ve tabiri caizse kelle koltukta mücadele veren nice “Bu Ülkenin Güzel İnsanları” vardı.

 

Kafama bu şekil ile takılan bazı sorular vardı. Osman Baba’ya sordum:

 

-İyi ama Osman Baba, bu dünya çapında bir gazetecilik haberi. Bana vererek, bir anlamda daha dar bir çevrenin duymasına razı olacaksınız. Daha büyük medya kuruluşlarına versek daha iyi olmaz mı? diye sordum.

 

Osman Baba cevap verdi:

 

-Merak etme, bizimkiler senin yazdığın siteyi çok iyi takip ediyorlar. Aynı şekilde başkaları da takip ediyor. Herkesin bilmesine ve okumasına gerek yok. Bu haber ile sizi takip edenler zaten mesajı almış olacaklar... Bizim amacımız, moda deyimle reyting almak değil. Mesajı alacaklar zaten almış olacaklar. Bunun yanında artık sen bizim evladımızsın. Bizim için önemli olan bu…

 

Ben bu kadar geniş bilgileri yer ve tarihler vererek anlatan birini daha tanımadım. Osman Baba, bana daha pek çok bilgiler verdi. Başka dosyalar gösterdi.

 

Gece’nin ilerleyen saatlerinde, Yavuz Selim’in hazırlamış olduğu, kahvaltı türü şeylerden yiyip, çay içerken bir yandan da sohbeti sürdürdük.

 

Bu minval üzere sohbetimiz sabaha kadar sürdü. 

 

Sabah ezanının okunmasına az bir zaman kala evden çıktık, Eyüp Sultan’ın huzuruna vardık, Fatihalar okuduk ve sabah namazını kılmak için camiye girdik.

 

Emir Yıldızdan 

 

 buulkem@gmail.com

 

 








Bu haber 39,598 defa okundu.





Yorum ekleYorum ekle


Yorumlar (43)
  • Uzaks / 24 Temmuz 2014 03:23

    Caminin adresini isteyen arkadas!

    Bu yaziyi okuyupda hala adres istemenize sasirdim.. Gonul gozu ile degilde merakla olaylara bakmis olmaniz sabir hikmeti ne nail olmayanlarin Boyle kisilere ulasilamiyacagini bilmediginizin gostergesi oldugu gozukmekde.. Genc kardesim, hayatinizda kendinize tipki benimde sordugum su soruyu sormanizi tavsiye ederim. "bir hikmeti hakedicek ne yaptim..."
  • Balkanlarin Osmanli Torunu / 21 Temmuz 2014 19:45

    ISLAM-ISTANBUL-INSAN

    Alelmerin Rabbi,yaradani olan ALLAH,,Yeryuzunde onemli olan deger iceren mekan,isimlere, harflerle insanogluna ogreti olarak vermistir,ornek.. kitalarimizin A harfi ile baslamasi dinimiz islam,, turk islam alemi ve dunya var oldugundan beri insanoglunun merkezi sehri Istanbul ve yaratilmislarin en serefilisi insanoglu, Hakanimiza ak sakalin gondermis oldugu mektup,bugun var olan hukumet ve gelecekteki Turk Hakanlarin tamami gunun,yilin,yuzyilin gereksimlerine gore gonderilmis secilmis insanlardan olduguna inananlardanim,dinimizde sans ve tesaduf yoktur neokoncularin sionistlerin,kabala veya tapinakcilarin kisaca seytanin ogullari plan proje icindeler ama bizimde kadim erenlerin aksakallarin dervislerinde allahin inayeti ve yardimi ile alimler olarak plan ve projeleri vardi ve var olacaktir evel allah,, her zaman deriz GUN OLA HARMAN OLA diye Allah bizi dogru olanlarla gercek erenlerle Turk Miletine ve Islam alemine hizmet etmeyi nasip eylesin,Bu yazi roman veya kurgu gibi algilanmamali tam tersi ders niteligi varligimizin gucumuzun nekadar buyuk olusu ile alakalidir,biz uyanik olmali derinden dusunup tefekurle ani beklemeli gerisi yaradanin isidir, ne diyor OSMAN BABA bunlar daha DAVUDUN BOYNUZ heykeline bile sahip cikamazken dunya duzenine nasil comak sokacaklar?? sanirim bu cevaptan alinacak cok guzel ney kisalar vardir,ey turk varligindan kimliginden,sahsiyetinden, yarinlarindan korma cunku seni yaradan bu gunler icin yatarmistir,,! hepinize uzak dogudan selam olsun,iyi ramazanlar.B,O,TORUNU..!!
  • mahmut / 7 Ocak 2014 02:01

    2.abdulhamid'in büyük sirri

    Simdi anliyorumda sultanin eline gecen mektupda anlam veremediği ve dervişi anlattirdigi konu bu yani gerçek tek devlet değil türk devletleri bu milletlerin bekasini korumaya And içmiş olan erenler ne güzel böle göreve laik olanlara
  • Mürüvvet Oba / 8 Kasım 2012 14:07

    Erol Bey Kaleminize ve Gönlünüze saglik Muhtesem bir yazi Dizisi olmus inanin dün gece uyumadan tümünü büyük bir haz la okudum ...yazinizda adi gecen "Eren" Oktan bey in ilk yillarini anlatmis sanki....olabilirmi ?
    Konularda gecen Osman Babanin mekani Tipki Oktan Keles beyin Söylesilerinden Tanidigim ( özellikle Bab i sir Program sunucu hanimefendi ile evinde yaptigi bir söylesi canlandi karsimda) Mekanini anlatmis sanki, yiginla Kitaplar olan Ahsap Raflar,Tarih ten günümüze gelen birbirinden degerli Türk kültürüne dair nesneler, Ziyaret etmeyene bile izlediginde Huzur veren bir Ortam tabi birde Saatler vardi yanlis animsamiyorsam :)...Kurgu demissiniz adina ama Kurgu ne Gercek nedir diyorum kendi kendime...
    Oktan Bey in Büyük Pirler den Himmet ve Ders aldigi kesin sanirim bu yüzden Erenle kiyaslama yapiyorum Kendimce...:)
    Selam ve Saygilarimla
  • mystafa / 9 Mayıs 2012 19:32

    masonlar ve lucifer

    yazılar cok güzel.bidaha şu amerikalı rothschild ve rockfeller ailelerini de araştırmanızı dileyeceğim.asıl öğrenilmesi gerekenler onlarda var.
  • alihsan güler / 28 Şubat 2012 08:10

    sayın erol bey lütfen bu camiin en azından semt olarakta yazsanız rica ediyorum en azından bi cevap yazın lütfen
  • alihsan güler / 23 Şubat 2012 22:36

    sayın erol bey rica etsem bu caminin ismini verirmisiniz lütfen böyle erenlerin elini öpmek nasip olur inşaallah sizin sayenizde
  • Abdulvahap / 5 Şubat 2012 02:24

    Asya Büyük TÜRK Gücü!

    ALLAH C.C. Türkü Korusun ve Yüceltsin.
  • TURANCI / 4 Eylül 2011 03:06

    YAŞASIN TURAN

    SAHABE DEN SONRA KAYYUM OLAN ALLAH IN YERYÜZÜNDEKİ ORDUSU OLAN TÜRKLER KIYAMETE DEK ALLAH IN ORDUSU OLACAKTIR...VE BU ORDU GÖRÜNEN VE GÖRÜLMEYENDİR... HESABI VE ÜLKÜSÜ NEFERİ BİTMEYENDİR...OSMAN BABA NIN DEDİGİ GİBİ ŞEYTANLARIN BİR PLANI VARSA KAYYUM OLAN ALLAH INDA BİR PLANI VARDIR...ORDUYU HAREKETE GEÇİRMESİ YETERLİDİR...GERİYE KALAN TÜRKÜN ALLAHU EKBER DEMESİ...
  • BAHADIR UZ / 18 Aralık 2010 13:24

    ETKİLEYİCİ

    On altı yıldız verdiğiniz bilgiler çokgüzel bu yazıdizisinin devamını kısa zaman da yayılarsanız memnun olurum oktan bey saygılarımla
  • ALTAR KUMAN YABGUOGLU / 19 Kasım 2010 01:27

    BOZKURTLAR DİRİLİYOR

    savaş başlamış aldığım her nefes alacağım her nefes Hak için olsun. Alperenlerin torunlarına bu Hak için yaşamak yakışır.
  • Bir dost / 8 Eylül 2010 11:28

    İstiklal marşımız "KORKMA" ile başlar, Allah'tan gelen İLK Emir: "OKU"... Cesaret ve bilgiyi birleştiren, gençlere örnek olan sizlere teşekkürler...
  • kemal pamuk / 2 Ağustos 2010 17:01

    davut boynuzu

    sayın site yöneticileri artık 2. bölüm yayınlansa diyoruz. çok ara verildi diye düşünüyorum.
  • Alp EREN / 26 Temmuz 2010 22:31

    Sayın site yetkilisi
    Romanın ikinci bölümün yayınlanması ile ilgili bir beklentimi var.Yaklaşık 1.bölümün yayınlandığı günün ertesinden beri hergün takip ediyorum 2.bölüm yayınlandımı diye ama hayal kırıklığına uğruyorum.Yayınlayacağınız tarihi belirtsenizde takibimiz daha kolay olur.Haa yanlış anlamayın tarih verirsek sitemizin ziyareti azlır diye düşünmeyin bilakiz sitedeki başka konulara ve yazı dizilerine bakmak için zaten sürekli takip ediyorum.Bizahmet yayınlayın.Çalışmalarınızda başarılar dilerim.Kandiliniz Mübarek olsun.İyi geceler

    NOT: DEVAMI YAZILMAKTA OLUP, BİR KISMI SİTEDE YAYINLANACAK BİR KISMI KİTAPTA YER ALACAKTIR. BELLİ BİR TARİHİ YOKTUR. (ON ALTI YILDIZ)
  • mahmud / 4 Temmuz 2010 21:49

    iyi tamamda

    bu davud boynuzu nedir biri izah etse...
  • berk / 3 Temmuz 2010 00:43

    tashih hatası

    bazı yerlerde davud D ile bazı yerlerde T ile yazılmış.
  • murat acar / 2 Temmuz 2010 22:05

    Kurtlar Vadisi Orjinal Bölüm

    Bu sayfadaki hikayeyi baştan aşağı okudum.
    Çok sürükleyici ve ilginç.
    Daha önce hiç duymadığım,kulağa mantıklı gelen şeyler yazılı.
    Ama en ilginci,anlatılanların çoğu birebir kurtlar vadisiyle aynı.
    bu yazımı diziden esinlenmiş,yoksa dizi bu yazıyı yazan merciiler tarafındanmı destekleniyor....!!!!
    kafam karıştı..
  • hamit kaya / 2 Temmuz 2010 18:14

    şaşırtıcı ve gizemli

    tabi yorumyapması kolay değil diğer bölümleride okumamız gerekir.ama şunu söylemeliyimçok etkilendim özellikle t.c. devletinin kurulması konusu.
    ALLAH ümmeti MUHAMMED ikorusun.
  • Serdar A. / 1 Temmuz 2010 10:03

    Başı boş değiliz, hiç de olmamışız....

    Yüksek teknolojiye, dünyanın finans kaynaklarına sahip olanlar, kendi derdine düşmüş görünen Türkiye'ye bir mesaj veriyorlar....Demek ki zekalarına muhatap gördükleri künhüne eremedikleri bir muhatapları var, Allah Razı Olsun....
  • onur oner / 28 Haziran 2010 20:23

    parcalar birlesiyor

    burada anlatilanlari daha once anlatilan, yazilanlarla ve bir takim kitap ve dizilerde verilen mesajlarla birlestirince, parcalar birlesiyor aslinda.
  • beyza kosem / 27 Haziran 2010 06:28

    ALLAH RAZI OLSUN

    sızlerın sayesınde seytanılerı daha da ıyı tanımaya calısıyoruz devamını beklıyoruz sıyonıstlerın ayınlerı gercekte bu gercek degıl mıdır umarım hepımızın kalp gozlerı acılır
  • beklenen / 26 Haziran 2010 13:03

    bu yazının devamı ne zaman gelecek da ?
  • arif duman / 25 Haziran 2010 15:54

    tşk

    Erol abiye bu yazı dan dolayı çok tşk ediyoruz inş. devamını bekliyoruz. bir de sanki erol abinin anlattığı oktan abi gibi geldi bana birazda bir meczübün rüyasına devam ediyormuş gibi hissettin kendimi yazıyı okurken.. Rabbim hepsinde razı olsun..
  • ibrahim Keleş / 25 Haziran 2010 09:43

    bekle

    Dünya Hayatı Bir Oyundan Eğlenceden İbarettir..Gerçek Yurt Ahiret Yurdudur..Bütün İnsanlar Rabbimin kulu ve eşsiz bir yaratılışla yaratılmış..Sadece bir ortak düşmanları var iblis..Cehennemin bir haddi var oraya girmek için o haddi aşman gerek..Yani insanlığını bırakıp İblisleşeceksin..Allah(c.c) iblise sen vakit verilenlerdensin demedimi..öyleyse insanı yandaşlarınada bir vakit verildi..Vakit gelince açar goncadaki güller sen goncaları beslemeye bak..
  • akd / 24 Haziran 2010 13:06

    enteresan

    böyle yapıların olmasını isterdik,ama bir tv dizisi gibi geldi bana.madem öyle "güçler" var neyi beklediler şimdiye kadar?
    hiç kimse demesinki zamanı değildi.zannedersin ki memleket hep güllük gülistanlıktı?!
  • muhammed derviş / 23 Haziran 2010 16:31

    sır içinde sır oluyoruz

    sevgili kardeşim, Allah razı olsun istifadeyi bize verilen kadar almaya gayret ediyoruz..Kimi zaman her şey yerine oturuyor ve manevi aleme uzanıyor ve ruhlarımız yıkanıyor az çok ama yeni kurulan TC devletimize kutsiyet atfedilmesi beni sırr alemde zorluyor daha geçen 1930 yıllarda İslam tarihi ve bir takım el yazısı notlar gördüm İslam tarihinde ise ifade edilmeyecek yalanlar ve garabetler var ve yazan yazdıran malum bir isim. Arzu ederseniz size mail atabilirim.Bizleri şifa niyetine cevaplar verin.Allah razı olsun
  • Caner Çetin / 22 Haziran 2010 14:59

    'Kurgu Romanı'..

    Çoğu şeyler'de hep 'kurgu' deniliyor Alp kardeşim.
  • ercan kocak / 21 Haziran 2010 08:30

    kehf suresi ve ataturk..

    Bu siteyi acanlardan Allah razi olsun ve kolayliklar versin insaAllah..
    merak ediyorum..kehf suresindek i hizir a.s in gemiyi delmesiyle...mustafa kemal ataturkun inkilaplari bu yazi dizisinde birbiriyle ili$kilendirilecekmi diye..
    birazda bu konudaki sirlari acarsaniz cok sevinecegim..
    selamlar..
  • alp aleren / 20 Haziran 2010 23:07

    Yorum yazan arkadaşlar yazının başında kurgu romanı diyor siz gerçek bir olay gibi yorum yapıyorsunuz.Süper bie roman devamını enkısa sürede bekleriz.Çalışmalarınızda başarılar.
  • Caner Çetin / 20 Haziran 2010 20:59

    Teşekkürler

    Tüm ON ALTI YILDIZ ekibine teşekkürlerimi sunarım.

    Allah sizden razı olsun, yine çok güzel bir çalışma.

    İnşAllah yakında Davud Boynuzu hakkında bir kaç sır açarsınız, çok merak ettim siz öyle deyince.
  • salih Aydoğan / 20 Haziran 2010 11:06

    Erol bey Allah razı olsun,öncelikle bizlere bilgilerinizi açtığınız için.
    Nasıl olurda böyle ucube bir sion madalyasını önemserler demekki,bilmediğimiz bir tılsımı var.
  • utku / 20 Haziran 2010 05:18

    hayal dunyasinda yasiyomusuz biz oysaki gzlerimizin onunde neler olup bitiveriyomuss...
  • Orhan Tekin / 20 Haziran 2010 03:26

    düzeltme

    direkt Oktan abi diye atlamışım ama sonra uyanabildim kusura kalmayın,Erol abiye de teşekkürü borç biliriz,saygılar..
  • Orhan Tekin / 20 Haziran 2010 03:25

    Teşekkür ederiz

    Oktan abi size o boynuz hakkında verilen bilgileri,öğrenebilmek için neler vermezdim :) çok şanslısınız,inşaAllah diğer yazılarınızda bu boynuz ile ilgili bir iki ekstra şey daha çıtlatırsınız bizlere,Allah yolunu açık etsin Oktan abi..
  • S3 / 19 Haziran 2010 23:34

    ?

    yeryüzü Allah’ın hüccetleriyle kâim olan kişilerden mahrum
    kalmaz… Böylelerinin sayısı azdır ama değerleri pek yücedir
    Davud yıldızının sırları...
  • beklenen / 19 Haziran 2010 22:46

    "muhafız "tadında bir başka eser. sanırım bu daha gerçekçi. ve hayalden biraz daha gerçeğe yakın ve bizler motive eden bir anlayışa sahip. Teşekkürler bay yıldız
  • Ozkan / 19 Haziran 2010 19:31

    Kilic

    Erol abi cok muthis bir yazi Allah sizleri basimizdan eksik etmesin ve her arastirmanizda Allah sizlere yardimciniz olsun, dualarimiz sizinle
  • ahmet zeki / 19 Haziran 2010 18:44

    Dikkatli okuyalım ''başbakana verilen sadece temsili davut boynuzu,burdaki ise gerçeğidir.''
  • Ali Rıza Yılmaz / 19 Haziran 2010 14:15

    SELAMUN ALEYKÜM

    Erol abicim gerçekten muhteşem bi anlatım uzun zamandır beklediğim yazı dizisinin başlamış olması beni gerçekten çok mutlu etti Allah Razı Olsun başarılarınızın ve araştırmalarınızın devamını diler verdiğiniz bilgilerin Ümmet-i Muhammed evladına hayırlı olmasını niyaz ederim
  • ESMA / 19 Haziran 2010 13:43

    NEDEN BAŞBAKANIMIZ BU NİŞANI GERİ VERMİYOR?
  • Buket ELMAS / 19 Haziran 2010 13:33

    ..

    vayy bee inanamıyorum çok ilginç
  • faruk / 19 Haziran 2010 11:51

    sayın başbakanımız derhal bu ödülü geri iade etmelidir.
    israil ve sionizmin sonu geliyor inşaallah.
  • UYGUR / 19 Haziran 2010 11:39

    KORKUNÇ BİRŞEY.






ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

En Çok Okunanlar