En Sıcak Konular

Atatürk’ün Dış Politikası: Yurtta Töre Cihanda Türk

15 Mayıs 2020 17:25 tsi
Atatürk’ün Dış Politikası: Yurtta Töre Cihanda Türk Ali Erim Yazdı:Atatürk’ün Dış Politikası: Yurtta Töre Cihanda Türk

          Atatürk’ün Dış Politikası: Yurtta Töre Cihanda Türk

“Türk’ün sözü, Türk’ün haklı ve yerinde sözü Türk’ün kendisidir. O’na riayet etmemek, O’nu tanımamak, O’nu hiçe saymak, buna cesaret gösterenlerin düşünmedikleri akıbetle karşılaşacaklarına asla şüphe etmemelidir.” Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

1. BÖLÜM: TÖRE’NİN EMRİ: SAVAŞ

Büyük Türk ,1933 yılında Balıkesir Lisesinde Tarih Öğretmeni Kamil Su’nun Tarih dersine girip dersi izlemiş ve dersin sonunda Öğretmenler odasında Kamil Su Bey’e:

“Muallim Bey, derste bir öğrenciye Gök Türk Devleti’nin kuruluşu ile ilgili bir soru sordunuz. Öğrenci bu soruyu cevaplandırırken ,  Altaylarda yaşayan Türkleri egemenliği altına almış olan Cücen İmparatorunun, bunların başında bulunan Bumin adlı kahramanın kızını istediğinden, Bumin’in bu isteği red ettiğinden, bunun üzerine İmparatorun, haddini bildirmek için Bumin Han üzerine kuvvet gönderdiğinden, ama bir şey yapamadığından, buna karşılık Bumin Han’ın İmparatora karşı büyük bir zafer kazanarak Cücen İmparatorluğunu yıktığından ve imparatorluğa ait toprakları da ele geçirip Gök Türk Devletini kurduğundan bahsetti. BU CEVAP YERİNDE DEĞİLDİR. Bir milletin özgürlüğünü kazanmak için, savaşması, bir kız alışverişine bağlanmamalıdır. Türkler, bir kız yüzünden değil, fakat ESİRLİĞE DAYANAMADIKLARI, ÖZGÜRLÜKLERİNE KAVUŞMAK İÇİN, CÜCENLERE KARŞI AYAKLANMIŞLAR ve sonunda büyük bir başarı kazanarak Gök Türk Devleti’ni kurmuşlardır. Bu, milli bir harekettir.”

“Muallim Bey, Türk Tarihinde, destan kahramanı Oğuz Han’a tekabül eden bir hakan vardır. Bunun kim olduğunu söyler misiniz?”

“Mete’dir, Efendim.”

“Tamam” dedi ve Atatürk anlatmayı sürdürdü:

“Mete, babasının yerine Hun-Türk Devletinin başına geçince, komşu imparatorlardan biri elçiler göndererek ondan, çok sevdiği atını istemiştir. Kurultay toplanmış. Tüm Kurultay üyeleri, bunun onur kırıcı bir istek olduğunu söyleyerek red edilmesini, gerekirse bunun için savaşılmasını önermişlerdir. Mete, Kurultay üyeleri gibi düşünmemiştir. At, O’nun kişisel malı olduğu için, bu yüzden savaşa girilmesine ve kan dökülmesine razı olamayacağını söyleyerek atını İmparatora göndermiştir.

Bir süre sonra İmparator yeniden Mete’ye elçiler gönderip bu kez ondan karısını istemiştir. Bu, düpedüz savaş açmak için vesile aramaktı. Kurultay, toplanmış ve üyeler böylesine onur kırıcı bir isteği kabul etmektense savaşarak ölmeği yeğ tutacaklarını bildirmişlerdir. Ama Mete, yine onlar gibi düşünmemiştir. İstek, ağır ve onur kırıcı olmakla beraber kişiseldi, kendisini ilgilendirirdi. Bu nedenle İmparatorun bu isteğini de yerine getirmiştir. Kurultay karşı çıktığı halde, savaşmayı, kan dökülmesini kabul etmeyerek karısını İmparatora göndermiştir.

İmparator, üçüncü kez elçiler gönderip Mete’den sınırda bulunan küçük bir toprak parçasını istemiştir.  Bu istek üzerine, memleketin büyükleri, yeniden bir araya gelmişlerdir. İstenilen küçük, önemsiz, kıraç bir toprak parçası idi. Devlete, Ulusa hiçbir yararı yoktu. Bu isteği geri çevirip savaşa sebep olmak anlamsızdı. Herkes, bu kıraç toprak parçasının verilmesinden yana idi. Ama Mete, bu kez de Kurultay üyeleri gibi düşünmemiştir. “Toprak, kimsenin kişisel mülkü değildir, MİLLETİN MALIDIR. MİLLET MALINI, HİÇ KİMSE, BAŞKASINA VERMEK HAK VE YETKİSİNE SAHİP DEĞİLDİR. İMPARATOR, BU İSTEĞİNDE DİRENECEK OLURSA, BU YÜZDEN ONUNLA SAVAŞILIR.” demiştir.

Nitekim bu sebepten komşu İmparatorla savaş yapılmış, sonunda Türkler büyük bir zafer kazanmışlardır.”

Başbuğ Atatürk, Nutuk’ta Kurtuluş Savaşı’nın gerekçesi ve yöntemini 'TÖRENİN EMRİ' gereğince şu şekilde ifade eder:

“TÜRK ATAYURDUNA TÜRK’ÜN BAĞIMSIZLIĞINA SALDIRANLAR KİMLER OLURSA OLSUN BÜTÜN ULUSÇA SİLAHLI OLARAK KARŞI ÇIKMAK VE ONLARLA SAVAŞMAK GEREKİYORDU.”

7. asırda ‘Türk Töresi’ne itaatin önemini Bengü Taşlara kazımıştı Türk Bilge Kağan:

“Türk Kağanı Ötüken dağlarında hüküm sürerse ülkede sıkıntı çıkmaz.” (Kül Tiğin Yazıtı Güney Yüzü 3)

“Ötüken’de yaşarsan kurduğun son ülke sonsuza değin ayakta kalacaktır.” (Kül Tiğin Yazıtı Güney Yüzü 8)

 

2.BÖLÜM: BAŞBUĞ ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI

1920 �" 1938 İki Dünya Savaşı arası dönem Atatürk dönemidir. Tevfik Rüştü Aras (1925-1938) dönemin değişmez Dışişleri Bakanıdır. 1908 yılında İttihat ve Terakki Partisi’nin ikinci olağan kongresinde Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki’nin dış politikasını çok sert bir şekilde eleştirmiş ve kongreyi terk etmişti. Öfkeliydi. O sırada yanında bulunan Tevfik Rüştü Bey’e dönerek: “Gün gelecek bu dış politikadaki yanlışları bu doktora düzelttireceğim.” dedi. Yıllar sonra Tevfik Rüştü Bey’inde bulunduğu Çankaya sofrasında o günü hatırlattığında “O gün bana inanmamıştı” diyerek gülmüştü. Tevfik Rüştü Bey aslında askeri doktordur. Diplomat deneyimi var mıdır? Cevap: Hayır. Tevfik Rüştü Bey dış politikada uygulayıcı bakan konumundadır. Atatürk iç politikayı hükümete, orduyu Fevzi Çakmak Paşa ve Kurtuluş Savaşı komutanlarına bıraktı. İç politika ve ordu üzerinde denetleyici ve gerekli gördüğü anlarda müdahaleci bir rol üstlendi. Ama dış politikayı sıkı sıkıya kendisine bağlamıştır. Türk Bilge Kağanı’nın bilgeliğini, Atilla Han’nın ruhunu, Türk Atalarının Töre’ye bağlılığının en güzel örneklerini kuruluş dönemi dış politikasında görmekteyiz. Peki Atatürk’ün diplomatik bir deneyimi var mıdır? Birincisi, O’nun inanılmaz bir meşruiyeti vardı. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu ve Türk İstiklal Savaşı’nın muzaffer Başbuğ’udur. Şüphesiz bu başarısında Atatürk’ün yüksek kurmay yeteneklerinin ve politik dehasının en mükemmel örneklerini görmek mümkündür.

Aşağıda işgal yıllarındaki gizli telgrafı dikkatinize sunarım:

İstanbul’da İngiliz Genel Karargâhından (General Harrigton’dan) İngiltere Savunma Bakanlığına şifre tel no.1.9821 GİZLİ)

Mustafa Kemal Paşa’nın kişiliği hakkında derlenen bilgiler:

“Selanik ve Manastır’daki okullarda çalışkandı. Harbiye’de hararetli Milliyetçi oldu. Arkadaşları arasında asi yaratılışı ile sivrildi. Parlak kurmaylık sınavı verdi. Suriye’den Selanik’e atanınca, 1907’de İttihat ve Terakki’ye girdi. Yetenekli bir kurmay ve yurtseverdi. Çanakkale Savaşında Liman von Sanders’e itaatsizlik,  Enver Paşa’yla kavga etti. Veliaht Vahdettin’le Avrupa’ya gitti. Mayıs 1919’da Anadolu’ya gönderilirken kendisine 40.000 lira verildi. İTTİHATÇILAR ARASINDA YOLSUZLUK İLE SUÇLANMAMIŞ HEMEN HEMEN TEK LİDERDİR. İYİ BİR HATİP VE ZEKİ BİR POLİTİKACIDIR, AMA BELKİ ÇOK EGOİSTTİR. AVRUPA’YA MEYDAN OKUMA UMUTLARINA LİDERLİK ETMEYE TAMAMEN LAYIKTIR.”

İstanbul’da  işgal günleridir. General Harrigton ve işgal kumandanları Pera Palas salonunun bir köşesine otururlar ve nedense Mustafa Kemal Paşa dikkatlerini çeker. Kim olduğunu soruştururlar.  ‘Mustafa Kemal’ olduğunu öğrenirler. Çanakkale Savaşının ünlü komutanını masalarına davet ederler. Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı keskin bir sesle: “Burada ev sahibi olan biziz. Kendileri misafirdirler. Onların bu masaya gelmeleri gerekir.” Türk Başbuğu’nun dış politikada bu asil, bağımsız ve eşit egemenlik prensiplerindeki tavizsiz duruşunu Kurtuluş Savaşı’nın en zorlu günlerinde dahi görmekteyiz:

12 Ağustos 1920

Mustafa Kemal, İzzet Paşa’nın, İngilizlerle tutsak değişimi için görüşme istediğini bildiren 5 Temmuz tarihli mektubuna cevap verdi. “MÜSLÜMAN VE TÜRK SÖZ KONUSU OLUNCA İNSAN HAYATINA ZERRE KADAR ÖNEM VERMEYEN İNGİLİZLERİN, BİRKAÇ İNGİLİZ YAKALANDIĞINI GÖRÜNCE TELAŞLANIYORLAR”, diye yazan Mustafa Kemal, tutsak değişimi için Londra Hükümeti’nin Ankara Hükümeti’ne başvurması gerektiğini, İstanbul Hükümeti, Malta’dan İstanbul’a getirilecek kişileri asarsa, Ankara’nın elinde bulunan İngiliz tutsaklarının TÜMÜNÜN DERHAL İDAM EDİLECEĞİNİ bildirerek, bunun İngiliz karargâhına duyurulmasını istedi.

Atatürk döneminde Avrupa hala dünyanın başat bölgesi konumundadır. Ama bu ‘başat bölge’ olma durumu kendi gücünden kaynaklanmamaktatır. Aslında başat bölge olamayacak kadar güçsüzdür çünkü 1. Dünya Savaşı’nda muazzam derecede yıpranmıştır. ABD yalıtımcılık politikası, SSCB önce iç savaş sonra iç yapısındaki sorunlar nedeniyle Avrupa’dan çekildikleri için Avrupa zoraki başat bölge olma durumunu korumaktadır. İşte bu dönemde Türk Devleti’nin karar alma mekanizmasının son derece bağımsız olduğunu görmekteyiz. Uluslararası konjoktür,  Avrupa devletleri arasındaki rekabet yeni Türk Devleti’nin bu devletlerin birbirlerine karşı  politika geliştirmesine ve aralarındaki anlaşmazlıklardan yararlanmasına son derece müsait bir ortam sağlamaktadır. Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç döneminde çok yoğun bir şekilde revizyonist (Misak- ı Milli çerçevesinde bizim için tasarlanan sınırlara karşı çıktık.)  bir politika izlendi. Soyvet Rusya ile askeri, mali ve diplomatik ilişkiler geliştirilerek ‘emperyalizm ve kapitalizme karşı ortak cephe’ söylemiyle önemli bir destek sağlandı. 25 yıllık dostluk ve saldırmazlık anlaşması imzalandı. Sovyetler Birliği açısından sınırlarımız doğumuz güvence altına alındı. Bu önemlidir çünkü ‘en önemli hedef, en yakın tehlike’ durumunda bulunan batı cephesindeki Yunan ordularının yokedilmesi için doğu cephesinde güven şarttı. Atatürk bir yandan İngiltere’nin, Fransa’nın, Avrupa’nın  ama bilhassa İngilizlerin besleyip destekleyip  saldırttığı Yunan orduları ile savaşırken bir yandan da İngilizlerin ve Avrupalıların Yunan ordusuna desteğini çekmek için diplomatik etkinlik gösteriyor aralarındaki rekabetten azami ölçüde faydalanıyordu. Nitekim Sakarya Savaşı zaferi ile Türk süngüsünün gücünü, Türk’ün kararlığını, yenilmezliğini ve mutlak zaferin yaklaştığını gören Batılıları ikna etmek zor olmadı ve bir takım anlaşmalar imzalandı.

Büyük Taktikçinin, Sovyet Rusya ile ‘emperyalizm ve kapitalizme karşı ortak cephe’ söylemi Kurtuluş Savaşımızın başında bir gereklilikti.

‘Türk Milli Hareketi antiemperyalisttir ama hiçbir zaman sistem karşıtı bir revizyonizm olmayacaktır. Türkiye antikapitalist değildir.’  vurgusu Lozan görüşmeleri döneminin siyasetidir. Lozan görüşmelerinin birinci turunun kesildiği gün alınan ‘İzmir İktisat Kongresi kararları’ ile yeni Türk Devleti’nin ‘sistem karşıtı bir revizyonizme’ dönüşmeyeceğinin Avrupa devletleri farkındadır.  Lozan görüşmelerinin ikinci turunda özellikle Fransa ve İtalya ile daha kolay anlaşılmasının temel sebebi budur. O dönemi birlikte hatırlayalım. Atatürk, hem Avrupa’ya ‘Türkiye’de sistem karşıtı revizyonizm’ olmayacağı vurgusu ile Lozan’da netice almak için mesaj gönderiyor hem de Türk Ordusuna ‘Savaşa hazır ol!’ emri veriyordu. Türk Dehası, barışı ve savaşı elinde tutan taraftı:

 

Lozan Müzakerelerinin kesildiği gün Türkiye’de yalnız İzmir İktisat Kongresi kararı alındı ve hazırlıklarına hemen başlanmadı; aynı gün, İzmir ve İzmit körfezlerinin hemen mayınlanması, düşman donanmalarının yapması beklenebilecek çıkarmalarına engellenmesi emri de Orduya duyuruldu.

Böylece Gazi Paşa, bir yandan İktisat Kongresi hazırlıkları ile Dünyaya savaşın bittiğini haber veriyor; öte yandan bu mesajı algılamamalarına karşı körfezi mayınlatıyordu.

Gazi geziden 10 Şubat’ta İzmir’e döndü.

10 Şubat’ta, İktisat Kongresinin başladığı 17 Şubat arasında geçen günlerde ne ile ilgilendiğine ilişkin bilgilerimiz çok azdır. 13 Şubat’ta, Bölge Sanat okuluna gittiğini biliyoruz; hepsi o kadar! Öteki günlerde ne yaptıklarına her halde İktisat Kongresi’nin aldığı karardan ve kararın  kullanılmasından öğreneceğiz.

Kongre Başkanlığına, Kazım Karabekir Paşa seçildi.

Gazi Paşa uzun bir konuşma ile kongrenin çalışmalarını başlattı.

Kongrede bütün illerden seçilmiş 1135 delege vardı. Kongrenin Divan Katibi Ahmet Hamdi Başar’ın anlattıklarına göre:

“Delegeler; sanayici, çiftçi, tüccar ve işçilerden oluşuyordu. Özellikle işçiler ve tüccarlar hazırlıklı gelmişlerdi. Tüccarlar liberal politika izlenmesini isteyen konuşmalar yapıyorlar; işçiler, Bolşevik bir sistemden yana ağırlıklarını koyuyorlardı. Ama sonra garip bir şey oldu; Bolşevik toplum yapısını savunan işçiler oy vermeye gelince, liberal ekonomiden yana olan tüccarlarla aynı istikamette oy kullandılar!

Şimdi bana: “Nasıl olur, nasıl oldu?” diyeceksiniz! Kongre başkanlığı kürsüsünden görünen bir şey vardı. Sivil giyinmiş kalpaklı kimselerin, işçiler arasında yer değiştirerek gezindikleri fark ediliyordu! Hele, söz alıp Bolşeviklikten yana konuşanlar, kürsüden iner inmez, bu kalpaklıların eline düşüyordu. Ne konuşuyorlardı bilmiyorum ama, en koyu Bolşevik bile oy vermeye gelince liberal kesiliyordu!

Hele yabancı sermayeye karşı çıkılmaması kararının ittifaka yakın yandaş bulması içinden hala çıkılamayan bir muammadır!

 

İzmir İktisat Kongresinden çıkan ‘piyasa ekonomisi uygulanacaktır.’ kararının Sovyetleri hayli üzdüğünü biliyoruz. Atatürk, uyguladığı diplomatik bir takım etkinliklerle hem Sovyetler Birliği’nin daha fazla Türkiye’ye kızgınlık duymasını önlerken hem de batılı ülkelerin Lozan Konferansına koşarak gelmelerini netice de Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası tanınmışlık sağlamasını ortaya çıkaran Lozan Barış görüşmelerinin sonuçlanmasını sağlamıştır.

 

Bu noktada şunu belirtmeyi gelecek kuşaklara ödev bilirim: Türk Devleti ve Türk Başbuğu devletlerarası çıkar çatışmalarından yararlanarak ve gerektiğinde Türk’ün gücünü göstermekten çekinmeyerek çok zor olan hedefe giderken, büyük güçlerin bu dönemde bizden çıkarlarının ne olduğu hatırlamak gerekir. SSCB bu dönemde diplomatik, askeri ve mali destek verirken hedefi Türkiye’de kendisine uydu bir bolşevik hükümet meydana getirmek niyetindeydi. Bu amaçla Kurtuluş mücadelemizde hükümet içinde ‘halk zümresi’, ordu içinde ‘yeşil ordu’ gruplarını desteklemekteydi. Atatürk, erken dönemde, bu iç tehlikeyi ustaca ortadan kaldırdı. ABD gerek basın yoluyla gerekse diplomatik tüm kanallarla en başından beri Türk Kurtuluş Savaşı’na düşman oldu. Türk Ordusu, ABD Başkanı Wilson sözde büyük Ermenistan sınırlarını çizdiği ve onayladığı gün, Ermeni ordusunu yok etti ve Türkiye, Sovyet Rusya ile anlaşarak ‘ABD’nin desteklediği Ermenistan’ ortadan kaldırıldı. Lozan sürecinde de ABD hükümeti ve basını Türk hükümetine, Türk’ün bağımsızlığı ve yurt bütünlüğüne aleni düşmanlık gösterdi. Büyük Atatürk bu kapitalist düşman devlete onların hoşlandığı yönden yaklaştı ve diplomasi de ‘Turan Taktiği’ kullanarak Lozan sürecinde bu sorunu ortadan kaldırdı:

 

Lozan görüşmeleri sırasında ABD basını, Mustafa Kemal Paşa’ya her gün hakaretler yağdırıyor ve Ankara Hükümetini yerden yere vuruyordu. Fakat birdenbire Amerikan basını 180 derecelik dönüş yaptı! Türk Milliyetçilerini alkışlamaya başladı! Ne olmuştu ki ABD basını birdenbire Türksever kesilmişti!

Sorunun cevabını Lozan’daki gizli görüşmelerde buldum!

Lozan’da kayda geçmeyen bir 'Chester İmtiyazı' vardır. 23 Kasım 1922 tarihli New York Times gazetesinden bir alıntıyla başlayalım:

“Lozan’da konferans salonunun kapısında asılı bulunan bir yaftada, ‘Amerikalıları istemiyoruz.’ yazılıydı. Yaftanın altında İsmet Paşa’nın imzası vardı.”

Lozan’da İsmet Paşa, Amerikalıları işin içine karıştırmak istemiyordu. Fakat İngiltere ile görüşmeler kilitlendikçe, Ankara Hükümeti ile ABD arasında buzlar eriyordu. Daha önce Mustafa Kemal ve Türk Milliyetçilerine hakaretler yağdıran New York Times gazetesi, birdenbire tavır değiştiriyor ve 17 Temmuz 1923 tarihli sayısında şöyle diyordu:

LOZAN’DA AMERİKA BİR ZAFER KAZANDI. ISRARLA ÜZERİNDE DURDUĞUMUZ ‘AÇIK KAPI-HERKESE EŞİT İMKAN’ İLKESİ KABUL EDİLDİ. İTİLAF DEVLETLERİ TÜRKİYE PETROL ŞİRKETİ İLE İLGİLİ İMTİYAZLARIN ANTLAŞMA DIŞI KALMASINI VE GELECEKTEKİ TÜRK İMTİYAZLARI İÇİN KENDİLERİNE ÖNCELİK VERİLMEMESİNİ KABUL ETTİ. TÜRKLER VE AMERİKALILAR AYNI SAFLARDA ÇETİN BİR MÜCADELE VERDİ.”

Peki Amerikalıları Türklerin yanına iten neydi? Amerikalılar Türkiye’den ne koparmıştı?

Amerikalıların birdenbire bu kadar Türk yanlısı kesilmesini sebebi, Devlet Bakanı Refet Bele’nin gizlice imzaladığı Chester imtiyazı antlaşması idi.

Chester adı, Amiral Chester’den geliyordu. 1899 yılında Sultan Abdülhamit ile yakınlık kuran Chester, Bağdat demiryolunun inşası karşılığında, daha önce Almanlara verilen imtiyazın bir benzerini istiyordu. Almanlara verilen imtiyazda, İstanbul’dan Bağdat’a kadar, demiryolunun sağındaki ve solundaki 200’er metrelik şerit, Alman kullanımına bırakılmıştı.

Amerikalılar ise 2 bin kilometrelik demiryolu hattı boyunca, her iki yanda 20’şer kilometrelik şeritte bulunan tüm yer üstü ve yer altı servetlerin imtiyazını istiyordu. Refet Bey, işte bu imtiyaz anlaşmasını gizlice onaylıyordu.

Refet Bey’in imzasından sonra, Amerikalıların desteği ile Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalanıyordu.

20 Aralık 1923 tarihinde, Cumhuriyetin ilanından hemen sonra, bütün Amerikan basınında şu haber manşetlere çıktı:

“Türkler Chester imtiyazını iptal etmek istiyor…”

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA, REFET BELE’NİN İMZALADIĞI GİZLİ ANTLAŞMAYI TBMM’YE GÖTÜRMÜŞ VE REDDETTİRMİŞTİ. TÜRKİYE CUMHURİYETİ, CHESTER İMTİYAZINI TANIMAMIŞTI…

ABD İSE MUSTAFA KEMAL PAŞA’YA CEVABEN 18 OCAK 1927’DE LOZAN’IN ONAYLAMASI İLE İLGİLİ TASARIYI ABD SENATOSUNDA REDDETMİŞTİ.

 

Mustafa Kemal Paşa, ABD’nin Lozan görüşmelerini kilitlemesini, basın yoluyla kamuoyuna Türk düşmanlığı yapmasını önlemek için gizlice Refet Bele’yi görevlendirmişti. Türk Dehası önce ABD’ye ‘Chester İmtiyazı’ ile ağzına bir parmak bal sürmüş istediğini aldıktan sonra ‘Türk Tokadı’nı indirmişti.

 

1881, Büyük Türk doğdu. Atatürk’ün doğduğu yıl, Osmanlı Devleti Düyunu Umumiye denilen uluslararası kuruma esir oldu. Mustafa Kemal, tüm gençliğinde bu esaretin Devletin bağımsızlığını zedelediğini, Türk toplumunda siyasi, ekonomik ve sosyolojik yıkımlara neden olduğunu bizzat gördü. Lozan görüşmelerinde en büyük tartışma şüphesiz kapitülasyonlar meselesinde çıkmıştır.  En küçük bir imtiyazı bile koparabilmek için Lozan görüşmeleri aylarca sürmüş ve savaşın eşiğinden dönülmüştür. Türk Devleti’nin sadece ‘ekonomik sistemdeki politika söyleminin’ devletlerarası ittifakı nasıl etkilediğini, Lozan görüşmelerinde barışın hızlanması sürecine nasıl katkıda bulunduğunu örneklerle açıkladık. Hâlbuki Türkiye, biraz da koşulların zorunluluğu sermaye birikiminin olmamasından, ‘devletçi ekonomi modeli’ uygulanmıştır. Piyasa ekonomisi modeli tercih edilseydi Türkiye yabancı şirketlerin sömürgesi haline gelecek 1838’den sonra Osmanlı’nın başına gelenler Türkiye’nin de başına gelecekti. Türk, zorunluluklara karşı kendi yolunu çizmesini bilendir:

“…Kurtuluş yolu arayanlar, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemeyi düşünüyor. Bu devletlerden yalnız biriyle başa çıkılamayacağı tüm kafalarda yer etmiş.

…Büyük devletler, şimdiye kadar bize şu ve bu sorunlarla gösterişli yardımlarda bulunuyor görünüyorlar, oysa ekonomik tutsaklıkla bizi felce uğratıyorlardı. Öteden beri, bize bazı şeyleri vermiş gibi, bizim haklarımızı tanımış gibi bir durum alırlar, gerçekte ekonomide elimizi kolumuzu bağlarlardı. Bu tutsaklığa katlanan devlet ileri gelenleri hoşnuttu. Çünkü görünüşte azametli bir istiklal sağlamışlardı. Fakat gerçekte Ulusu manen yoksulluk çukuruna atmışlardı. Bunlar, ekonomik mahkûmiyeti kavrayamamış bedbahtlardı.

… Milletimizin temel yararı ile ilgili konularda, yabancıların bizce hiçbir önemi yoktur. Biz gidişimizi, yabancıların görüşlerine uydurma güçsüzlüğünü kötü görenlerdeniz.

…ULUSUMUZUN KABAHATİ, EFENDİLER, MERKEZİ HÜKÜMETİN İCRAATIYLA AVRUPA’NIN NAMUSUNA AŞIRI GÜVEN GÖSTERMİŞ OLMASIDIR. İŞTE BU KABAHATTEN DOLAYI KENDİ KIYMETİNİ, NİTELİĞİNİ, ERDEMLERİNİ UNUTTURMAK DERECESİNE DÜŞMÜŞTÜR.

… Tazminat döneminden sonra, devlet ecnebi sermayesinin jandarmalığını yapmaktan başka bir şey yapmamıştır. Artık her uygar devlet gibi yeni Türkiye de bunu kabul edemez. BURASI EMİR ALMA ÜLKESİ DEĞİLDİR.

…EĞER 'YABANCI DÜŞMANLIĞI'NDAN, O KADAR PAHALI ELDE EDİLEN BAĞIMSIZLIĞA GÖLGE DÜŞÜREBİLECEK HER ŞEYDEN NEFRET ETMEK ANLAMI ÇIKARILIRSA, EVET BİZİM YABANCI DÜŞMANI OLDUĞUMUZ SÖYLENEBİLİR…"

 

Başbuğ Atatürk döneminde izlenen dış politikada yurt bütünlüğüne karşı’ bir tehdit, ‘Türk bağımsızlığına karşı’ en küçük bir ima göze alınmayacak sonuçlara katlanmak demektir. Birinci bölümde belirttiğimiz gibi yurt bütünlüğü ve Türk bağımsızlığı söz konusu olduğunda Törenin emri: SAVAŞ’tır. Başbuğ Atatürk, Atilla Han’ın üzerinde hala kan duran savaş baltasını İtalyanlara, Cengiz Han’ın engebeleri kafalarla düz yol yapıp ilerleyen ordusunu Ruslara ve tüm dünyaya hissettirmekten çekinmedi:

Antalya bölgesine göz diken İtalyan Diktatörü, hazırladığı büyük donanması ve hava kuvvetlerini bölgeye göndermiş gövde gösterisi içindedir. Atatürk, Mussolini’nin blöfünü gördü ve karadan Antalya bölgesine yapılan yığınakla beraber, Hava Kuvvetlerimizi o bölgeye kaydırdı ve Türk Donanması’nı da Antalya civarına intikal ettirdi. Kendisi de ‘Gülcemal Vapuru’  ile hemen Antalya’ya gitti.  Orada da durmadı, bir muhribimize geçti ve denize açıldılar. Türk Başbuğu,  seyir esnasında kaptan köprüsüne çıktı ve gemi komutanına sordu: “İtalyan Donanması ile karşılaşırsak ne yapmayı düşünüyorsunuz?” Cevap: “Rota değiştiririz.” şeklinde verilince, öfkelendi ve kumandana şu emri verdi: “HAYIR EFENDİM. EN BÜYÜK HARP GEMİSİNE TAM YOLLA ÇARPACAKSINIZ.”

O akşam, Gülcemal’deki sofrada bu konuyu açtı, çevredekilerle konuyu derinlemesine değerlendirirdi ve tartıştı. Hepsi ‘Canlı Çarpma’ konusunda birleşti.

İşte bu sırada her Türk pilotunun şahsına ‘Kişiye Özel’ bir zarf geldi.

İçerisinde Komuta makamlarının ‘ATATÜRK’ün, İtalyan harp gemilerine ve uçaklarına emrinizde ve kullandığınız uçakla çarpıp çarpmayacağınızı sormakta olduğu  şeklinde emir vardır. Cevaplar hemen alınır ve tasnif edilir. Hepsinde bir tek cümle ‘Evet, çarpacağız.’yazılıdır.

Tasarlanan hareket tarzı, daha sonra denizden  havaya geçti ve şöyle bağlandı: “MUSOLİNİ’NİN ÇOK GÜÇLÜ VE ÜSTÜN DONANMASINA VE HAVA KUVVETLERİ’NE CANLI CANLI ÇARPMAYA AZMETMİŞ BİR TÜRK BAHRİYESİNİN VE HAVACILIĞININ MEVCUDİYETİNİ MUSSOLİNİ’YE VE DÜNYAYA HİSSETTİRMELİYİZ.”

 

1934 yılında Mussolini, iyice şımardı, Antalya’nın İtalyanlara verilmesi gerektiğini söyleyerek tehditler savurmaya, palavra atmaya başladı. Ayrıca İtalyan öğrencilerine Roma’daki Türk Elçiliği önünde gösteri yaptırtıyor. “Antalya’yı istiyoruz” diye avaz avaz bağırttırıyordu.

Atatürk, o günlerde bir akşam İtalyan Büyükelçisinin Ankara Palas’ta yemek yemekte olduğunu duyunca, onun yanındaki masayı kendisine hazırlamalarını emretti ve birkaç dakika sonra oraya gitti. Büyükelçi ile selamlaşıp yerine oturdu, fırsatı kaçırmadan, herkesin duyması için tercüman aracılığı ile yüksek sesle ona hitap etti:

“Antalya’yı istiyormuşsunuz. Antalya, bizim İtalya’da ki Elçimizin cebinde değil ki, çıkarıp size versin. Antalya buradadır, Anadolu’da… Niçin gelip almıyorsunuz? Ekselans Duce’ye (Mussolini’ye) bir teklifim var: Ordusunu göndersin, dövüşelim. Kim kazanırsa, Antalya onun olur.”

Büyükelçi: “Bu bir savaş ilanı mı ekselans?” diye sordu.

“Hayır. Ben burada herhangi bir vatandaş gibi konuşuyorum. Türkiye adına savaş ilanına sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi yetkilidir. Ama şunu da hatırlatayım: Büyük Millet Meclisi, zamanı gelince, benim gibi basit yurttaşların duygularını da göz önüne alır.”

Büyükelçi yemeğini bitirmişti. Atatürk’ü selamlayıp, tek kelime söylemeden Ankara Palas’ı terk etti.

Mussolini’nin hala aynı saçmalıklara devam ettiği görülmekte idi. Sanki Atatürk’ün o sözlerine cevap vermek istiyormuşçasına, Rodos Adası’na asker yığmaya başladı. Birkaç ay sonra da İtalyan Büyükelçisi, Cumhurbaşkanı Atatürk ile görüşmek üzere randevu istedi. Belki hükümetinin bir notasını, bir ültimatomunu O’na vermek niyetinde idi. Atatürk, elçiyi günlük kostümü ile kabul etti. Fakat konuşmasına fırsat bırakmadan:

“Bana on dakika müsaade etmenizi rica ederim” diyerek yandaki odaya geçti.

On dakika sonra Türk Başbuğu, tepeden tırnağa Mareşal üniformasını ve çizmelerini giymiş olarak elçinin yanına döndü ve:

“Buyurun, şimdi sizi dinliyorum” dedi.

İtalyan Büyükelçisi, afallamış gözlerle O’na baktıktan sonra, kekeleye kekeleye şunları söyleyebildi:

“Ekselanslarına, Duce’nin selamlarını ve iyi dileklerini takdim etmek için rahatsız etmiştim.”

Başka tek laf etmeden çıktı, gitti. Ertesi gün Mussolini, Rodos’daki askerlerini geri çekmiş bir daha da Antalya’nın adını ağzına almamıştır.

 

Stalin’in, Sovyetler Birliği’nin başında olduğu dönemler. Sovyetlerin Ankara Büyükelçisi’de ünlü diplomat Karahan’dır. 1917 Ekim devriminin yıldönümlerinden birinin sabahında Stalin, son derece sivri, anlamsız ve onur kırıcı bir demeç verdi. Bu demecinde aynen şunları söyledi:

“Herkes bilsin ki Rus milleti; Boğazlarla Ardahan’ı ele geçirmekten asla vazgeçmiş değildir. Ve asla vazgeçmeyecektir. Çok yakın bir zamanda bu davalarımızı halletmiş olacağımızı şimdiden müjdeliyorum…” Aynı gece Ankara’da, Sovyet Büyükelçiliğinde de ihtilalin yıldönümünün kutlama törenleri yapılıyordu. Cumhurbaşkanımız ve Türk Milletinin her şeyi olan Mustafa Kemal Atatürk, gece yarısına doğru Stalin’in bu densiz demecinden haberdar oldu ve maiyetine emretti: “Arabaları hazırlayın, gidiyorum.” “Paşamız bu saatte nereye gidecekler?” “Sovyet Sefaretine.”  Maiyeti telaşlandı çünkü olayı kavradılar. İçlerinden birisi Atatürk’e: “Paşa hazretleri nasıl olur? Protokolsüz mü? Siz devlet başkanısınız, protokolsüz nasıl gidersiniz?”

“Ben protokol falan dinlemiyorum çocuk. Stalin, vatanımın topraklarına göz dikmiş, sen bana protokolden bahsediyorsun. Hazırlayın arabaları…” diye cevap verdi. Hiç kimse karşı çıkamazdı ve arabalar hazırlandı. Atatürk ve maiyeti Sovyet Sefaretinin kapısına dayandı. Atatürk yüzü asık bir şekilde yukarı çıktı ve o sırada sefarette büyük bir balo vardır. Atatürk kendisini karşılayan büyükelçi Karahan’ı görünce, “Merhaba Karahan” dedi ve aynı sert ifadeyle devam etti. “Rahatsız ettik ama sen benim şahsi dostumsun, kusuruma bakmazsın. Bir hususu esasında anlamaya geldim.” “ Emredin Sayın Başkan”

“Ajanstan öğrendiğime göre başbakanınız Stalin, Ardahan’la Boğazları istemiş. Kararı katiymiş. Pek yakın bir gelecekte de bu kararını uygulayacakmış. Tam böyle söyleyip söylemediğini bilemem. Ama buna benzer şeyler söylemiş. Tabii ki bu nutkun bir suretide sende vardır. Getir bakalım şunu da işin aslını, faslını iyi anlayalım.”

Stalin’in nutku getirildi. Atatürk, metnin o kısmını yanındakilere kelime kelime tercüme ettirdi. Nutuk, ajanstan geçen metin ile aynıdır. Atatürk sordu:

“Karahan sefaretin telsizinden derhal Stalin’i bulduracaksın. Bu beyanatından vazgeçip vazgeçmediğini soracaksın. Başbakanın tükürdüğünü yalayacak. Yalamazsa, ben ne yapacağımı bilirim. Bu cevap bu gece gelecek. Çünkü benim, senin başbakanından daha önemli bir kararım var. İstediğim cevabı almadan sefaretinizden dışarı adım atmam. Eğer cevap istemediğim şekilde gelirse bil ki, buradan çıkıp doğru Rus sınırına gideceğim…”

Karahan, çaresizlik içinde telsizin başına koştu ve Atatürk’ün söylediklerini aynen nakletti. Stalin’den gelen cevap Atatürk’ü tatmin etti. Çünkü cevapta aynen şöyle söylenmekteydi:

“Stalin sürçü lisan eylemiştir. Boğazlarla Ardahan’ı almak gibi bir arzusu katiyetle yoktur…” Atatürk, cevabı okuduktan sonra Rus Büyükelçi Karahan’a hitaben: “Karahan, seni yarın çağırırlar ve yaşatmazlar. Uzun süredir tanışıyoruz, istersen bize iltica et.” Karahan bu teklife olumsuz cevap verdi. Ve cevabi telgraftan hemen sonra gelen bir telgrafla geri çağrıldığını açıklayarak: “Teşekkür ederim. Sizi tanımış olmam bile kâfidir. Ancak memleketinizdeki vazifem sona ermiştir. Yarın hareket edeceğim.” Atatürk fazla ısrar etmedi ve Çankaya’ya döndü. On gün sonra şöyle bir haber geldi: “ Sovyetler Birliği’nin eski Ankara Büyükelçisi Karahan fırında yakılmak suretiyle idam edilmiştir…”

 

Türk Bilge Kağan’ı Ankara’da oturuyor, Töre ile yönetilen Türk, dizlilere diz çöktürüyor, başlılara baş eğdiriyordu. Adriyatik’te Türk’ten izinsiz hiçbir ittifak kurulamazdı. Kafkaslarda Türk’e rağmen hiçbir devlet yaşayamazdı. Ortadoğu’nun barışı ve kurtuluşu Türk’ün lutfuna bağlıydı. Balkan Antantı ve Sadabat Paktı ile Türkiye cihanın ‘üçüncü başat bölgesi’ konumuna yükseldi. Paktlara katılan ülkeler var olabilmek için yüksek Türk hakimiyetini kabul ettiler:

Meslekten yetişmiş bir yüksek değerli diplomatın, Ankara’da vazife görmüş eski İtalyan Büyükelçilerinden Baron Ponpea Aloisi’nin bir kısım hatıralarına göz atalım. Bunlar arasında Atatürk’ün dünya çapındaki kudretli şahsiyetini belirten bir hadise de dikkatle kaydedilmiş bulunuyor. Mussolini’nin ‘Küçük dağları ben yarattım’ dediği günlerde, Habeşistan’ı zapt ettiği, orta Avrupa’da nara attığı günlerde Atatürk’ün nasıl çalıştığını, Mussolini’ye üstünlüğünü nasıl anlattığını hatıralardaki şu satırlar açıkça gösteriyor:

12 Nisan �" Mussolini dörtlü pakt üzerinde (Almanya, İtalya, İngiltere, Fransa) çok dikkatle duruyor. Küçük Antant (Yugoslavya, Çekoslovakya, Romanya) ise Avrupa’da beşinci bir büyük devlet olmak iddiasındadır. Mussollini bu iddiayı sert bir makale ile karşıladı: “Beşinci büyük devlet mi? Ne palavra Küçük Antant devletleri el ele tutuşup yeşil çuha örtülü bir masa üstüne çıkmışlar, büyük devlet olduklarını sanıyorlar…” Bu makale, Yugoslavları, Çekleri ve Romenleri fena halde sinirlendirdi. Bu sırada Türkiye’nin Roma Büyükelçisi Vasıf Çınar İtalya Dış İşleri Genel Katibini ziyaret ederek Mussolini’nin dörtlü pakt teşebbüsü hakkında malumat talep etti. Genel Katip bunu rapor edince Mussolini alaylı alaylı güldü:

“Dünya politikamızı Ankara’dan talimat alarak mı göreceğiz?”

17 Nisan �" saat 11.50’de Tevfik Rüştü Bey beni görmeye geldi. Ankara’nın dörtlü pakta karşı cephe almasının doğru olmadığını, hadisenin Ankara’ya her halde yanlış aksetmiş olduğunu söyledim. Tevfik Rüştü Bey bana şu cevabı verdi:

“Bizi bir oldubitti karşısında bıraktığınız için, bize hiçbir malumat vermediğiniz için bizde yalnız kendi imkânlarımızla bu işi incelemeye mecbur olduk.”

21 Nisan �" Türk Hükümetinin Kan’da bulunan Rumen Dış İşleri Bakanı Titulesko’yu telgrafla Ankara’ya davet ettiğini haber aldık. Türk Hükümeti, İtalya’nın dörtlü pakt teşebbüsüne karşı küçük antantı destekleyeceğini ilan ediyor. Şu halde Türkiye bize karşı cephe almak üzere… Bütün bunlar, hiç şüphesiz, Gazi’nin Türkiye’yi büyük devletler safında bulundurmak ve Türkiye’siz hiçbir siyasi tasavvura imkân bırakmamak arzusundan doğmaktadır.

5 Mayıs �" Cenevre’deyim. Fransız delegesi Massigli’ye dedim ki:

“Eğer dörtlü paktı yapmaksak silahsızlanma konferansı bir adım dahi ileri gidemez. Elli üç devletle birlikte hedefe ulaşmak kolay mı?”

6 Mayıs �" Beneşin gelmeyeceği anlaşılıyor, silahsızlanma konferansında Tevfik Rüştü ile Titulesko durmadan manevralar çeviriyorlar. Durum güçleşiyor.

7 Mayıs �" Sabah on bir buçukta Tevfik Rüştü Bey’i resmen ziyaret ederek Mussolini adına kendisine şu tebliği yaptım: “Ekselans; bundan sonra İtalya, bütün siyasi teşebbüsleri tam zamanında Türkiye Hükümeti’nin bilgilerine arz edecektir.”

Türkiye Dış İşleri Bakanı tebliğden memnun kaldığını söyledi. Bunun üzerine kendisine şu ricada bulundum: Hükümetiniz, herhangi bir şekil ve surette, Büyük Millet Meclisinde Türkiye ve İtalya arasındaki siyasi münasebetlerin her zamandan daha iyi bir halde bulunduğunu beyan edebilir mi?

Tevfik Rüştü Bey olumlu cevap verdi. Bunun üzerine ikinci bir arzumuzu bildirdim: “Arnavutluk’taki elçinize de Kral Zogo’ya Türk �" İtalyan münasebetlerinin iyi olduğuna dair lütfen telgraflar mısınız?”

Bundan maksadımız Arnavutluk Kralının da Roma’ya karşı manevralara girişmesini önlemekti. Tevfik Rüştü Bey buna da muvafakat edince derhal Roma’ya hareket ettim. (Saat 12.50)

Mussolini’nin bu işe ne kadar telaşlı bir surette ehemmiyet verdiğini izaha lüzum var mı?

Niçin Kral Zogo’ya, haber verecek Türk Elçisi: ÇÜNKÜ ARNAVUTLUK KRALI DA ANKARA’YA BAĞLI.

BÜYÜK TÜRK, ANKARA’DA OTURUYOR AMA ADRİYATİK POLİTİKASI AVUCUNUN İÇİNDEDİR.

 

1933 Türk Devleti gücünün zirvesindedir. Atatürk bu toprakların gerçek sahibinin kim olduğunu, ‘kurtarımcılık politikasını’(Misak-ı Milli'ye dahil toprakları geri alma) Amerikan Genelkurmay Başkanı General Mac Arthur’a deklare eder: “Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük ve adaları geri alacağım. Selanik de dahil Batı Trakya’yı Türkiye hududları içine katacağım.” General Mac Arthur Atatürk’ün kafasında ‘Büyük Türk Devletler Birliği’ fikrini yaşattığını söylüyor. Türk Başbuğu bu dönemde özleşen Türkiye’nin temellerini nasıl sağlamlaştırmaya çalışıyorsa, Türk Birliği’nin kaçınılmaz tarihsel süreç içindeki yerini oluşturmaya o kadar dikkat ediyordu. (bkz. Atatürk ve Türk Birliği https://www.onaltiyildiz.com/?haber,7725)

Türkiye bir yandan el altından ‘Turan Birliği’ çalışmalarını yürütürken, 1934 yılında kurulan Balkan Antantı (Türkiye, Yugoslavya, Yunanistan, Romanya) 1937’de kurulan Sadabat Paktı (Türkiye, İran, Irak, Afganistan) ile Türkiye cihanın ‘üçüncü başat bölgesi’ konumuna yükselmişti. Balkan Antantı Avrupa’nın değişen dengeleri içinde caydırıcı güç konumundadır. Atatürk’ün vefatından sonra dağılan Balkan Antantı devletleri birer birer Nazi Almanya’sının işgali altında kaldı.

Sadabat paktında kilit ülke İran’dır. Atatürk, İran’ı ikna etmek çok ilginç yöntemler kullanmıştı. İran Şahını Türkiye’ye çağırmış Türkiye’de uzun süre ağırlamış Türkiye'de üretilen bir uçağı satın alarak hediye etmiştir.

Türk Dehası hiçbir işini rastlantıya bırakmıyor, herşeyi ince ince hesaplıyordu. İran Şahına Atatürk’ün de bizzat yazım sürecine katıldığı, ana hatlarını verdiği Özsoy Operası seyrettirildi. Özsoy operasında İran’lıların meşhur destanı Şehname’den bir bölüm vardı. Operanın sonunda Öz ozan şöyle haykırdı: “Eğer Ir ve Tur’un torunları yani Türkiye ve İran bir olursa, kardeş olursa başlarına felaket gelmez; ama eğer ayrı kalırlarsa ve hele birbirleriyle uğraşırlarsa felaketten kurtulamazlar.” Türkçe bilen Rıza Şah çok etkilendi. Opera içinde anlatıcı Öz Ozan devam etti: “şimdi nerde ır ve nerde tur” şeklinde soru sordu. Önde oturan Atatürk’ü kastederek “İşte Tur burada” sonra O’nun yanında oturan Rıza Şah’ı göstererek “İşte Ir burada” dedi. Rıza Şah o kadar heyecanlanır ki ağlaya ağlaya Atatürk’e sarılır.

Rıza Şah, Mareşal Fevzi Çakmak ile görüşmesinde kendisine: “Ne zaman siz İran ve Türkiye Birleşik Ordularının Başkomutanı olacaksınız ne zaman onları yöneteceksiniz.” dedi.

Hatay meselesinin çözülmesi için yapılan görüşmelerde hem Balkan Antantı’nın hem de Sadabat Paktı’nın büyükelçileri çağrıldı. İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, Avrupa’da, etrafı düşmanlarla sarılan Fransız Hükümetinin temsilcisi karşısında Büyük Türkiye’yi gördü.

 

 

 

1937… Gündemde Hatay konusu var. Öncelikle belirtmem gerekir Sabiha Gökçen Atatürk’ün manevi kızıdır. Atatürk, Sabiha Gökçen’i, Türk Töresine göre, özel olarak yetiştirmiştir:

Bir akşam üzeri Çankaya Köşkü’nde Atatürk beni aşağıya çağırttı. Önemli bir karara vardığı yüzünün hatlarından, bakışlarından iyice farkediliyordu. Yanına vardığımda derhal konuya girdi:

“Bu Fransızlar gerçekten de bazen neyi niçin yaptıklarını bilmeyecek kadar kör oluyorlar! Tabii gelecekteki çıkarlarını düşündükleri muhakkak ama, Hatay işinde mandaterliğin yasalarına da karşı çıkmayı göze almaları, bu toprakları Suriye’nin malı gibi göstermeleri ilerideki planlarını açıklamaya yeter de artar bile… Şurada burada başlayan gösterilerin giderek çatışmaya dönüşme ihtimali var… Ben Hataylılara söz verdim. Onların hakkı olan sözü verdim. Bu topraklar bizimdir. Orada bizim bayrağımız mutlaka dalgalanacaktır. Bildiğin, izlediğin gibi konuyu barışçı yollardan halletmek için elimizden geleni yapıyoruz, yapacağız da… “ÇATIŞMA KAÇINILMAZ HALE GELİRSE BUNU BİZDEN ÖNCE FRANSIZLAR DÜŞÜNSÜN DERİM. NEZAKET HUDUTLARINI AŞAN BU DAVRANIŞLARINI KENDİLERİNE PAHALIYA ÖDETİRİZ.”

Sustu. Bir sigara yaktı. Ayağa kalktı ve konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Yemekten sonra üniformanı, askeri üniformanı giy. Tabancanı beline tak ve buraya gel. Bu akşam çok önemli bir görev vereceğim sana. Tarihi ve ilginç bir görev. Fransız dostlarımız kimin ne dereceye kadar neyi göze alabileceklerini öğrenmeliler.”

Meraklanmıştım doğrusu. Bana verilecek görevin Hatay’la ilgisi olduğunu Atatürk’ün konuşmalarından çıkarmıştım ama, akşamın bu saatinden sonra askeri üniformamı giyip silahımı kuşanarak ne yapabilirim ki? Bu soruyu sormak doğru olmayacağı için, her zaman olduğu gibi:

“Emredersiniz Paşam!” dedim. “Askeri üniformamı giyer, silahımı alır ve yanınıza gelirim.”

Yüzüme dikkatle bakarak sordu:

“Peki ne yapacağını öğrenmek istemiyor musun bu kıyafet ve silah kuşanmış olarak?”

“Hayır. Ben sadece sizin vereceğiniz talimatı, emirleri yerine getirmeyi düşünüyorum.”

“Hatay konusunda senin görüşün nedir?”

“Eskiden Girit için söylenen bir marş vardı. Annemden dinlemiştim bunu. Girit bizim canımız, feda olsun kanımız! Aynı şeyi ben Hatay için düşünüyorum Paşam! Hatay bizim canımız, feda olsun kanımız!”

Şimdi Atatürk’ün gözleri bir ateş gibi parıldıyordu:

“Aferin Gökçen… Güzel, çok güzel, Hatay bizim canımız feda olsun kanımız. Mükemmel, mükemmel. Bu akşam görevini tahminimden de daha iyi bir şekilde başaracağına bir kere daha iman ettim. Hatay bizim canımız, feda olsun kanımız ha? Bunu Fransız dostlarımızın kulaklarını dört açarak dinlemelerini istiyorum.”

Yemekten sonra Atatürk’ün emrettiği gibi askeri üniformamı giyerek silahımı alıp yanına indim. O da giyinmişti. Bana küçük masanın yanındaki sandalyeyi işaret ederek oturmamı söyledi. Önünde küçük bir kağıt ve bu kağıdın üzerinde bir takım isimler vardı. Bu isimlerin arasında kendi adımı, kardeşi Makbule Atadan hanımefendinin adını ve Samiha İnanç hanımın adını okuyabildim. Sonra bunları karalayarak bana döndü:

“Şimdi seninle birlikte Karpiç’e (Fransız Büyükelçisi) gideceğiz.” dedi. “Orada, sana söyleyeceklerimi harfi harfine yerine getireceksin.”

Ve planı uzun uzun, en ufak ayrıntılarına varıncaya kadar bir bir anlattı. Tekrar ettirdi. Kalkıp Karpiç’e gittik. Büyük salon bir hayli kalabalıktı. Yüksek rütbeli subaylar, Bakanlar, milletvekilleri ve eşleri göze çarpıyordu. Bizim masamızda benden başka Şükrü Kaya, Kılıç Ali, Recep Zühtü beyler; Kazım İnanç Paşa ve eşi Semiha hanım ile Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Atadan hanımefendi vardı. Hemen yanımızdaki masada da o zamanlar Diyarbakır Milletvekili olan eski generallerden Kazım Sevüktekin ile birkaç arkadaşı oturuyorlardı. Girişin hemen önündeki büyücek masayı ise zamanın Fransız Büyükelçisi M. Ponceau ile elçilik erkanı işgal ediyordu.

Bir ara emekli general Kazım Sevüktekin ayağa kalkarak orada bulunanlara hitaben şu konuşmayı yaptı:

“Son günlerde Hatay meselesi hem bizim kamuoyu hem de Fransız kamuoyunu fazlaca işgal etmektedir.  Bu toprak parçasının kaderi giderek iki dost ülkenin arasına kara kedi sokmuştur. Biz meseleyi soğukkanlıkla ele almayı tercih ettiğimiz halde, Fransa işi inada bindirerek, Hatay’ı Suriye’ye ilhak etmek istiyorlar. Bunun çözümü şurada burada demeçler vermekle, kamuda heyecan yaratmakla olmaz. Bir masaya oturup konuşmalı, iki uygar devlet olarak anlaşmaya varmalıyız. Ben öyle umut ediyorum ki Fransız dostlarımız da bizim tutumumuzu, sabrımızı, soğukkanlı davranışlarımızı takdir ederek görüşmelere yanaşacaklar, hakkımız olanı bize teslim edeceklerdir. Dünyanın şu ya da bu şekilde kana bulanmasına rıza göstermek yanlış bir davranış olacaktır. Biz Yeni Türk Devleti olarak her zaman ve her yerde barıştan yanayız. Bunu bir kere daha burada tekrar etmeyi görev biliyorum.”

Sevüktekin’in konuşmasını özellikle Fransız Büyükelçisi ve yanındakiler, ayakta ve alkışlarla karşıladılar. O sandalyesine otururken ben derhal yerimden fırlayarak salonun tam orta yerine geldim ve daha önce Atatürk’ün bana ezberlettiği şu konuşmayı sert bir eda ile yaptım:

“Sayın Generalim, sözlerinizi can kulağı ile dinledim. Savaşın içinden çıkmış, barış özlemi içinde yaşamayı arzu eden bir Ulusun bireyine yakışır şekilde konuştunuz. Nezaketiniz gerçekten takdire layıktır. Ancak Fransız dostlarımızın bu çok nazik konuşmamızı değerlendirebileceklerini sanmıyorum. Biz Türkler Tarihimiz boyunca insanlığın gereğini yerine getirmeğe çalıştığımız halde, daima dost görünen düşmanlarımız tarafından aldatılmış, ihanete uğramış, bu yönden bahtsız ama çok şerefli ulusuz. Türkiye Cumhuriyeti artık yeni kuşaklardan oluşuyor. Dostun da düşmanın da kim olduğunu görüyor, biliyor, ona göre davranması gerektiğini hissediyor. Hayır, sayın Generalim, biz gençler sizin kadar sabırlı olamayız ve olmayı da istemiyoruz. Bu sabrın sonunda selametin geleceği inancını da taşımıyoruz. Fransa bir oyun içine girmiştir. Bu oyunun sonunda bizim olan toprakları Suriye’ye vermeyi planlamıştır. İş işten geçtikten sonra sizin arzu ettiğiniz sabrın değeri kalmayacaktır. Demir tavında dövülür. Sayın Generalim, şayet sizler işi daha fazla uzatmak niyetinde iseniz, ben bütün Türk Gençliği adına diyorum ki: Hayır! Beklemeyeceğiz. İşi uzatmayacağız. Fransa’nın oyununa gelerek Hatay topraklarını başkalarına bırakmayacağız. Biz gençler gerekirse bu işi silahlarımızla halledebiliriz. Hatay bizim canımız feda olsun kanımız!”

Ve sözlerimi tamamlar tamamlamaz hemen silahımı çekerek havaya üç el ateş ettim. Ortalık bir anda karıştı. Herkes neye uğradığını şaşırmıştı. Silah sesleri panik yaratmış durumdaydı. Saniye sektirmeden içeriye resmi ve sivil polisler doluvermişlerdi. Ben elimde silahım olduğu halde kıpırdamadan pistin ortasında duruyordum. Çevremi saran polisler “Gökçen hanım!..” diye mırıldandılar. Ve öylece Atatürk’ün yüzüne bakmaya başladılar. Şimdi koskoca salonda çıt bile çıkmıyordu. Hani saç düşse duyulur derler ya, işte tıpkı öyle. Polisler bu kararsız durumlarını, hareketsiz kalmalarını gören Atatürk sert bir sesle:

“Ne bekliyorsunuz orada öyle?” dedi. “Görüyorsunuz ki; Gökçen silahını çekerek kapalı yerde herkesin huzurunu kaçırarak ve ortalığı heyecana sevkedecek bir şekilde havaya ateş etti. Göreviniz neyi gerektiriyorsa derhal onu yerine getirin!”

Bu sözlerden sonra etrafı bir uğultu kapladı. Her kafadan bir ses çıkıyordu; “Gökçen niçin bunu yaptı?” “Bu da ne demek oluyor?” “Buraya neden üniformalı ve silahlı geldi?” “Sayın General ortalığı yatıştırıcı bir konuşma yaparken O’nun böyle davranması doğru mu?” “Şimdi Fransızlar bu konuyu ele alarak işlerine geldiği gibi kullanacaklar.” “Belki de Fransız Büyükelçisine suikast girişimi bile diyecekler!” “Atatürk’ün bulunduğu bir mecliste buna düpedüz skandal derler!” “Hele durun canım acele etmeyin. Gökçen’in bunu yapması için elbette ortada bir neden vardır.”

Daha neler söylüyorlardı bilemiyorum. Polisler elimdeki silahı alarak:

“Bizimle beraber geleceksiniz.” dediler.

“Nereye?” dedim.

“Soruşturma için Adliye’ye!” dediler.

O güne değin Adliye nedir, karakol nedir bilmezdim. Hiçbir zaman olaya meydan vermediğimden, bu yerlere de şu veya bu şekilde yolum düşmemişti. Buraya getirildiğim sırada aklıma hep Atatürk’ün bana söyledikleri geliyordu: “Konuşmanı yaptıktan sonra havaya ateş ettiğin için polisler gelip seni alacaklar. Bunun sonunda doğal olarak yasalarımız gereği hapis cezasına da çarptırılacaksın. Bütün bunları göze alıyor musun Gökçen?” Yanıtım tabii: “Evet Paşam!” olmuştu. Büyük İnsan her şeyi o kadar iyi, o kadar güzel planlamıştı ki. Nitekim işte Yargıcın huzurundayım.

“Niçin silah çektiğinizi bana söyler misiniz?

“Ulusal hislerim galeyana geldiği için Efendim. Hatay meselesinin askıda kalması beni galeyana getirdi. Sayın General Sevüktekin güzel bir konuşma yaptı ama, bu bence yeterli değildi. Fransızlar bizim nezaketimizden anlamıyorlardı. Onların istedikleri herhalde bir silah görmektir diye düşünerek silahımı çektim ve havaya birkaç el ateş ettim.”

“Kapalı yerlerde silah çekilmeyeceğini, havaya ateş edilmeyeceğini bilmiyor muydunuz?”

“Yasalarımızın hemen çoğunu bildiğim gibi bunu da biliyordum.”

“Üstelik bulunduğunuz yerde Atatürk’te vardı.”

“Evet efendim. Atatürk’te vardı.”

“Ve buna rağmen ateş etmekte tereddüt göstermediniz.”

“Hayır, göstermedim. Göz göre göre bir Türk toprağının haraç mezat satılır gibi bir başka ülkenin topraklarına katılması karşısında biz gençlere düşen görevin bu olduğuna inanıyorum. Başka bir yerde de olsam, başka bir zaman da böyle davranmam gerekse yine de silahıma sarılıp ateş etmekten çekinmeyeceğimi itiraf ederim. Hem bu itirafı gurur duyarak yaparım.”

“Sizi böyle davranmaya sevkeden başka nedenler var mı?”

“Hayır.”

“Bunu yapmanız için herhangi bir kimseden emir aldınız mı?”

“Asla.”

Sorgu böyle sürüp giderken bir de ne göreyim; bulunduğumuz salona Atatürk’ün kardeşi Makbule Atadan hanımefendi ve Semiha İnanç hanım da polis nezaretinde getirilmesinler mi? Bu da ne demek oluyordu? Onların Adliye’de, yargıcın karşısında ne işleri vardı? Az sonra mesele anlaşıldı. Benden sonra, Atatürk kendilerine dönerek şu soruyu sormuş: “Siz gençler de aynı fikirde misiniz? Yani Gökçen gibi mi düşünüyorsunuz bu konuda? Sizler de Sabiha gibi silahlarımızı ateşler misiniz?” Ve onların yanıtı şöyle olmuş: “Evet Paşam. Bizler de O’nun gibi düşünüyoruz ve gerektiğinde işte böyle silahlarımızı çekerek ateşleyebiliriz!” diyerek silahlarını havaya boşaltmışlar. Boşaltır boşaltmaz da soluğu Adliye’de almışlar. Olayın baş yaratıcısı bendim. Onlar benim gibi çıkıp konuşma yapmamışlar, sadece Atatürk’ün bir sorusu üzerine yanlarında bulundurdukları tabancaları çıkartarak ateş etmişlerdi. Sorgumuz sabaha kadar sürdü. Yargıç, bana “bu işi daha başka nedenlerle yaptığımı” söyletmeye çalışır gibiydi. Ya da bir başka şey arıyordu işin içinde. Onu en çok şaşırtan husus silahı üçümüzün de Atatürk’ün huzurunda çekip ateşlememiz olmuştu. Ancak bizlerden aldığı yanıt hep aynı idi: “Ulusal hislerimiz galeyana geldiği için.” Sorgum sırasında bunları söylememi Atatürk tembih etmişti bana. Böyle söylediğim takdirde cezamın hafif olacağını da hatırlatmıştı. Suç ortaklarım da tıpkı benim gibi ifade veriyorlardı: “Biz Ulusal hislerimiz galeyana geldiği için Atatürk’ün sorusuna silahlarımızı ateşlemek suretiyle cevap verdik.”

Yargıç üçümüzün de yüzümüze bakıyor, kafasını sallıyor, dudaklarını kemiriyor, ama bu garip işin içinden haklı olarak her türlü çıkamıyordu. Nihayet karar vermek üzere konuştu:

“Yasalarımız karşısında hiç kimseye ayrıcalık tanınmayacağını biliyorsunuz değil mi?”

Hep birlikte:

“Biliyoruz efendim!” dedik.

“O halde cezanızı çekeceksiniz!”

Yine aynı şekilde hep birlikte:

“Evet efendim. Çekmeğe hazırız cezamızı!” dedik.

Ve yasanın ilgili maddesi gereği 24 saat hapis cezasına çarptırıldık. Ulusal duygularımızın galeyana gelişi sonucunda işlenmiş bir suç olduğundan, cezamız da böyle hafif tutmuş olacaklardı, Atatürk’ün dediği gibi. (Sabiha Gökçen, Atatürk’ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti kitabından…)

 

Hatay işi çözüm yolunda iken, sömürgeci takımın yeni bir fesadı ile, Fransa verdiği sözden dönerek güçlük çıkarır gibi oldu. İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Atatürk’ün canı pek sıkılmıştı:

-Bize Park Oteli’nde bir sofra hazırlatınız, emrini verdi. Otel lokantasındaki sofrada bir müddet avunduktan sonra, yaverine:

- Yarın sabah Adana’ya gideceğim. Bize bir tren hazırlamaları için lazım gelenlere hemen telefonla söyleyiniz, dedi.

Öfkeli idi. Biraz sonra yaverini yeniden telefona yolladı:

-Ankara’ya haber veriniz. Mareşal Fevzi Çakmak’la İsmet İnönü Eskişehir’de bana katılsınlar, dedi.

-İsmet İnönü o zaman başbakan değildir. Ertesi sabah trenle yola çıktı. Ankara’dan gelenler Eskişehir’de kendileri için hazırlanan kompartımana girdiler. Bir telaş havası da vardı: Fransa ile harbe mi tutuşacağız, diye…

KONYA YOLUNDA LONDRA BÜYÜKELÇİMİZ FETHİ OKYAR’DAN ACELE BİR ŞİFRE GELDİĞİNİ HABER VERDİLER. BÜYÜKELÇİ, AŞAĞI YUKARI; “DIŞİŞLERİ BAKANI EDEN (İNGİLTERE DIŞİŞLERİ BAKANI) BENİ UYKUDAN UYANDIRDI. AMAN ATATÜRK’E YAZINIZ, HİTLER’LE BAŞIMIZ DERTDE, FRANSA’YA İHTİYACIMIZ VAR, YOLCULUĞUNU DURDURMASINI RİCA EDİNİZ, SÖZ VERİYORUM, BEN FRANSA’YA VADETTİKLERİMİ YAPTIRACAĞIM.” DİYORDU.

ATATÜRK:

İSTENİLEN OLMUŞTUR, DÖNELİM, DEDİ.

Sonra yanındakilere dedi ki:

-Niçin Dolmabahçe Sarayı’ndan kalkıp da Park Oteli’ne giderek bir yolculuk hazırlığı yaptığımı merak etmediniz. Ben Park Oteli’nin casuslarla dolu olduğunu, her yaptığımın ve söylediğimin hemen yerine yetiştirileceğini bilirdim. Onun için Otel’e gitmiştim. Yakınlarından biri dayanamadı:

Olur ya Paşam, İngiltere Dışişleri Bakanı Eden araya girmezdi, Fransa da dediğinden dönmeyebilirdi. O vakit ne yapacaktınız? diye sordu.

Atatürk:

HA, DEDİ, BAKIN SİZE HABER VEREYİM, BENİM TÜRKİYE’Yİ FRANSA İLE HARBE SOKMAYA HAKKIM YOK. EĞER BU NETİCEYİ ALMASAYDIM HEM DEVLET REİSLİĞİNDEN, HEM MİLLETVEKİLLİĞİNDEN ÇEKİLECEKTİM. HATAY İÇİN HAZIRLADIĞIMIZ KUVAY-I MİLLİYE’NİN BAŞINA GEÇEÇEKTİM. CUMHURİYET HÜKÜMETİ BANA KARŞI ASKER YOLLAYACAKTI. ONLAR DA BANA KATILACAKLARDI.

 

Ankara’da Türk Bilge Kağanı, Suriye Başbakanı’ndan Hatay’ı istiyor ve Fransa’ya meydan okuyor:

14 Aralık 1937’de Cumhurbaşkanı Atatürk’ün başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, güney sınırlarında alınacak askeri önlemlerle ilgili bir kararnameyi kabul ederek hazırlıklara  başlamıştı. Bu gelişmeler yaşandığı bir sırada Suriye Başbakanı Cemil Mardam’da Ankara’ya gelmiş ve 21 Aralık 1937’de Atatürk tarafından kabul edilmiştir.

Bu görüşmede, Suriye ile olan dostluğun önemine değinen Türk Cumhurbaşkanı “Tüm İslam Dünyası gibi, Suriyelilerinde bağımsız olması gerektiğini ancak Fransa’nın buna niyetli olmadığını” belirterek şunları söylemişti:

“…FRANSIZLAR BUNA ENGEL OLURSA, FRANSIZLARA DA SÖYLEYECEK SÖZLERİMİZ VARDIR. ONA DA KEFİL OLUYORUM. SURİYELİLERİN ORDUSU YOKTUR. FAKAT BİZİM ORDUMUZ YETERLİDİR. SÖZ VERİYORUM. GEREKİRSE GİRERİM VE SONRA YİNE GERİ ÇIKARIM. TEMENNİ EDERİM Kİ BUNA MECBUR OLMAYALIM. KESİNLİKLE BIRAKMAM.”

Atatürk Hatay konusunda da; “Bu sorun benim için bir namus sorunudur. Biz orayı savaşta kaybetmedik. Bize verin demiyorum. İhtiyacımız yoktur…

BU SORUNU ÇÖZECEĞİZ. BU NAMUS SORUNUDUR. BUNUN İÇİN EN BÜYÜK TEHLİKEYİ BİLE GÖZE ALDIM.”

 

Bırakmadı Hatay’ı. Hastaydı. “Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk milletine canımı vereceğim.”dedi ve öylede yaptı. Hatay için, Türk Milleti için, hastalığını hiçe saydı. Şehit oldu. Uçmağa vardı Türk Bilge Kağan.

“İlahi göğün yarattığı Türk Bilge Kağan bu devirde tahta çıktım.” (Kül Tiğin Yazıtı Güney Yüzü 1)

“Türk budunu için geceleri uyumadım gündüzleri oturmadım.” (Kül Tiğin Yazıtı Doğu Yüzü 27)

“Türk Kağanı Ötüken dağlarında hüküm sürerse ülkede sıkıntı çıkmaz.” (Kül Tiğin Yazıtı Güney Yüzü 3)

“Ötüken’de yaşarsan kurduğun son ülke sonsuza değin ayakta kalacaktır.” (Kül Tiğin Yazıtı Güney Yüzü 8)

 

Kalperen Ocağında sabah olmak üzere… Çağları delen Büyük Türk, uzaya Türk Sancağını dikmeye yemin etmiş Türk balalarına muhteşem ‘Türk Çağını’ müjdeliyordu:

“Turanı kuracağız. Türk Töresini dünyaya hakim kılacağız. Burada da durmayacağız. Sancağımızı uzaya taşıyacağız.

9 Tuğ gezegenine gideceğiz orayı da düşmanlardan temizleyip Töre’nin bayrağını dikeceğiz. Orada da durmayacağız.

Anayurt Ilduzyurda gideceğiz. Orayı da düşmanlardan temizledikten sonra daha ileriye Kızıl Gezegene gideceğiz. Kızılelma’yı ele geçireceğiz.

Daha da ileride Peygamber Efendimiz ‘aguşunu açmış’ bizi bekliyor. Şehitlerimiz bizi bekliyor. Fatih Sultan Mehmet bizi bekliyor. Sonra bana döndü dedi ki:

Mustafa Kemal Atatürk bizi bekliyor.

Hep beraber Kızılelma’yı Tengri’ye sunacağız. Kızılelma’yı Tengri’ye sunarken düşünün hepimiz oradayız, Peygamber Efendimiz orada. O muhteşem manzarayı düşünün.”

Sarsılarak içimden dedim ki: Evet, Başbuğ Atatürk kendi söylemişti:

 “Ben öldükten sonra Türk Milleti yüzbinlerce Mustafa Kemal çıkaracaktır. Bir Atatürk’ün cihan karşısında yarattığı mucizeler yaman olmuştu. Fakat yüzbinlercesinin yapacağı şeyler daha azametli olacaktır…”

Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

 


Ali Erim

2. Yazım: Başbuğ Atatürk ve Türkçülük Siyaseti https://www.onaltiyildiz.com/?haber,7809

1. Yazım: Atatürk ve Türk Birliği https://www.onaltiyildiz.com/?haber,7725



Bu haber 4,305 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    11,772 µs