En Sıcak Konular

Başbuğ Atatürk ve Türkçülük Siyaseti

16 Nisan 2020 10:27 tsi
 Başbuğ Atatürk ve Türkçülük Siyaseti Ali Erim Yazdı: Başbuğ Atatürk ve Türkçülük Siyaseti


                           Başbuğ Atatürk ve Türkçülük Siyaseti

“Türkçülük öyle şerefli bir bayraktır ki; O’nu vatanın her köşesinde dalgalandırmak her Türk’ün ilk ve milli vazifesidir.” Başbuğ Gazi Mustafa ATATÜRK   

1.BÖLÜM: TÜRK’ÜM VE DÜŞMANIM SANA KALSAM DA BİR KİŞİ

1923 Konya, Başbuğ Atatürk Türk Ocağında Türk Gençlerine hitap ediyor:

   “Arkadaşlar!     

Bizim halkımız çok temiz kalpli, çok asil ruhlu, ilerlemeye çok yetenekli bir halktır. Bu halk, eğer bir defa karşısındakilerin içtenlikle kendilerine yardımcı olduklarına inanırsa her türlü hareketi derhal kabule hazırdır. Bunun için gençlerin her şeyden önce millete güven vermesi lazımdır.  Bunun için ülkümüzü açıklıkla ifade etmeliyiz. Onu imanla duymalı ve onu hiç yılmadan takip etmeliyiz. Kişisel çıkarlarımızdan, alçak emellerimizden vazgeçmemiz ancak böyle canlı ve alevli bir ülkü ile başarılacaktır. Gençlerin kardeşleri ile babaları ile tecrübeli ihtiyarları ile İslamiyet’in ruhunu bilen gerçek şerefli bilginleri ile beraber çalışmasında başarıya sahip olacağı muhakkaktır.

Fakat bütün iyi niyete, gösterilen bütün sabıra, kararlılığa ve dayanıklılığa, gösterilen bütün birlik ve dayanışmaya rağmen yine en güzel, en yanılmayan, en doğru düşünceleri ve ülküleri bozmağa çalışacak insanlara rastlanılacaktır. Öylelerine karşı bütün millet fertleri çok şiddetli karşılık vermelidir. Hepimiz için öylelerine karşı ezici bir birlik kitlesi olarak ortaya çıkmamız en gerekli bir vicdan görevimizdir. Zira bu konuda bozgunculuk yapacak insanlara hoşgörü göstermek, büyüklük göstermek terbiye eseri değil, belki bir milletin mutluluğuna şerefine, namusuna göz dikmiş insanlara hoş görüdür ki, hiçbir vakit, hiç bir birey buna izin veremez. Hiç kimse buna izin vermek hakkına sahip değildir ve siz de olmamalısınız.

Arkadaşlar!

Bir milletin namuslu bir varlık, saygıya değer bir mevki sahibi olması için, o milletin yalnız alim ve fen bilgini bulunması yeterli değildir. Her ilmin, her şeyin üstünde bir niteliğe sahip olması lazımdır ki, o da o milletin belli ve olumlu bir karaktere sahip bulunmasıdır…  Benim bildiğime göre memleketimizde çok yıllardan beri açılmış olan ve hala kutsal ateşlerle yanan ve alevi her taraflar olan, kalp ve vicdanları aydın kılan Türk Ocaklarının temel amacı millete böyle olumlu bir huy vermektir. Türk Ocakları milletin kültürü üzerine önemli etkiler yapmalıdır. Zaten bunu yapıyorlar ve daha fazla yapacaklardır… Kuvvetimizin zayıflığa uğradığı anda bizi küçük gördüler. Anladık ki, kusurumuz kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak öncelikle biz, kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı hissen, fikren, fiilen bütün çalışma ve hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki milli benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır.

Milli varlığımıza düşman olanlarla dost olmayalım. Böylelerine karşı bir Türk şairinin dediği gibi,

(Bozkurt, kurt bakışları ve eliyle karşı duvardaki levhayı işaret ederek:)

“Türküm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi” diyelim.

2.BÖLÜM: ATATÜRK DÖNEMİ TÜRKÇÜLÜK FAALİYETLERİ

BAŞBUĞ Atatürk'ün manevi kızı olan Afet İnan Hanım, üniversitedeki doktora tezinin konusunun, hocasının: "Milletini anlat, Türkler'i anlat" demesiyle birlikte belli olmasının ardından, tezini hazırlamaya başlamış, tezini hazırladıktan sonra da göstermek için Atatürk'e götürmüştür, Atatürk de onlarca sayfalık tezi görünce, Türk'ü bir kaç cümleyle kısa ve öz olarak şöyle anlatmıştır:
"Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik, en aşağı bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela, korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır. Kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”

ATATÜRK'ün kendisinin kurduğu ‘Türk İzci Ocağı’nın kendisine yaptığı ‘Başbuğ’luk teklifini, Atatürk'ün bu teklifi büyük bir memnuniyetle kabul ettiğini bir telgrafla bildirmiştir: "Vatana yüksek seciyeli ve metin ruhlu gençler yetişmesini temenni eylediğim İstanbul Türk İzci Ocağı’nın, BAŞBUĞ’LUĞUNU BÜYÜK BİR HİSSİ İFTAHARLA KABUL EDİYORUM. Genç arkadaşlarıma teşekkür ve selamımın tebliğini rica ederim."

(Biz Türk Milliyetçileri, Atatürk’e eski Türklerde  ‘Başkomutan’ anlamına gelen ‘BAŞBUĞ’ dediğimiz zaman bundan rahatsız olan (!) Türklük bilincini, Ötüken Tasavvufu’ndan değil de başka ideolojilerden alan yeni tip sözde Atatürkçülere (!) yukarıdaki telgraf bir cevaptır. Türk Başbuğ’unun “TÜRK GENÇLERİ, DIŞARIDAN SOKULACAK İDEOLOJİLERDEN HER ZAMAN ŞÜPHELENMEDİR.” uyarısını kendilerine hatırlatmaktan geri durmayacağız. Biz devam edelim.)

Soldaki resimde Atatürk’ün hazırlattığı altı oklu CHP bayrağını, sağdaki resim ise 10. Yıl dolayısıyla hazırlanan CHP’nin kuruluş tamgası. Bu damganın hazırlanışı esnasında Atatürk “Öz be öz Türk Sembolü olan bozkurdu eklemeyi unutmayın.” demiştir.  Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’nin Türklük’te yani Bozkurt’ta vücut bulmasını, birleşmesini simgelemektedir. Diğer resimlerde altı ok ve bozkurt simgelerinin iç içe geçtiği görülmektedir.  


MİLLİ mücadeleye öncülük eden ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Başbuğ Atatürk gerçek anlamda bir Türk Milliyetçisi idi ve Türk Birliğine de yürekten inanmaktaydı. bu görüşünü şu ölümsüz sözleri ile ifade etmiştir: “Ben her şeyden önce bir TÜRK MİLLİYETÇİSİYİM. Böyle doğdum. Böyle öleceğim. Türk Birliğinin, bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. TÜRK BİRLİĞİNE İNANIYORUM, ONU GÖRÜYORUM. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk birliği ile açacaktır. Dünya sükûnunu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk’ün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek o zaman görülecektir.”

(Cumhuriyet Halk Fırkasının altı oku tüm Turan Coğrafyasını işaret etmektedir. En uzun çeltikli ok, savaş okudur. Bu ok kırılmaz. Savaş okunun, ‘Devletçilik’ ilkesi ile temsil edilmesi tesadüf değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş kodlarının Türk Töresine dayandığını, Türk Irkının kutsal kadim başkentini işaret etmektedir: Ötüken. Başkent Ankara ‘kalp’se kadim başkent Ötüken ‘yürektir’.)

  Atatürk, Türk Dili’nin yabancı sözcüklerden arındırılması ve zenginleştirilmesini istiyordu. Bunun için Türk Dil Cemiyeti kuruldu, bu daha sonra Türk Dil Kurumu oldu. Ayrıca Atatürk, 1931’de Türk Tarih Tetkik Cemiyet’ini kurdurdu, bu cemiyet sonradan Türk Tarih Kurumu oldu. Başbuğ Atatürk, ortak bir konuşma ve ortak bir yazı dili oluşsun istiyordu. Bunun için dil kurultayları tertip ediyordu, yabancı devletlerden Türkologlar davet ediyordu. Bu arada 1935 yılında da Atatürk’ün önerdiği Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi kuruldu. 

Bir gencin Atatürk’e, “Gençliğin İdealine ne olacak?”sorusu üzerine Atatürk:

“Türklükten büyük ideal olur mu? Bugün sınırlarımız dışında bunca Türk yaşıyor. Bunların arasında bir Kültür Birliği kurmalıyız. Aynı tarihten geliyoruz, geçmişimizi yeterince bilmiyoruz. Aynı dili konuşuyoruz, birbirimizi anlamıyoruz. İstanbul’da konuşulan Türkçe, burada yayınlanan dergi; Kırgız’da, Kıpçak’ta, Özbekistan’da, Azerbaycan’da bizim anladığımız gibi anlaşılmalıdır. Her tarafta İstanbul lehçesi konuşulmalıdır. Hunlar, bütün Türk Âleminde, bizim anladığımız gibi anlaşılsın. Niçin ben Türkiye Reisicumhuru olarak Türk Dili ve Tarihiyle bu kadar yakından ilgileniyorum? İstiyorum ki, menşeimizle (kökenimizle) ilgili bilgiler birbirine eş ve sağlıklı olsun. Temiz Türkçemiz, her tarafta aynı biçimde konuşulsun.”

YABANCILARIN kendisi hakkında yazdıkları övgüler karşısında Mustafa Kemal Atatürk: “Bunlar hep beni övüyorlar. Türk Milletinden, Türk Milletinin büyüklüğünden, insanlık değerlerinden, dört bin yıl boyunca cihanın her tarafında bıraktığı medeniyet izlerinden hiç bahsetmiyorlar. O’nu hala nereden çıkıp geldiği bilinmeyen, dili yok, kültürü yok, tarihte yeri yok, bir aşiret sanıyorlar, ya da öyle görmek istiyorlar. Türk Milleti’ni bu sui-zandan kurtarmak, Onu medeniyet âlemine gerçek hüviyetiyle tanıtmak kutsal bir görevdir ve garibi şu ki, bu kutsal görevi bizden önce her soydan, her dilden birçok Avrupalı Türkologlar, oryantalistler yerine getirmiş; Türklerin 7. Yüzyıldan beri Kök-Türk yazısı diye bir alfabesi olduğunu, bunun 12 yy ile 13.yüzyıla kadar eski Kırgızlar ve Yeniseyliler tarafından kullanıldığını, ellerindeki reddolunamaz ilmi belgelerle ispatlamış bulunuyor.”

Atatürk okumaktan çok zevk aldığı ve defalarca okuduğu bize bugünkü Türkçeye çevirdiği Orhun Kitabelerinden parçalar okur ve devam eder: “7. Yüzyılda Dünyanın ne tarafında hangi hükümdar Devlet İdaresi ve Halk Sevgisi anlayışını, bizim Bilge Kağanımız veya Kül-Tekinimiz gibi güzel ve akıcı bir dille ifade edebilirdi.”

Türkiye'de ilk olarak 1924 yılında başlayan antropolojik çalışmaların mimarı olan Başbuğ Atatürk, "Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi"ni kurdurmuştur. Türk Irkı'nın fiziksel özellikleri, ilk kez bu şekilde incelenmeye başlanmıştır. 1937 yılına gelindiğinde ise, Ulu Başbuğ'un isteği üzerine yurt genelinde Türk Irkı'nı karakterize eden tüm fiziksel özellikleri incelenirken, kafatası ölçümleri de yapılmıştır. 

Ord. Prof. Şevket Aziz Kansu anlatıyor: “1932 yılı 19/20 Ağustos gecesi Yalova… Bana emir verdi. Yanına yaklaşıyorum. Elimde bir çap pergeli var. O’nun milyarlarca nöronlarının normalin üstünde bir fonksiyon ve konstiksiyonlarına sahip beynini saklayan Asil ve Kahraman başını ölçüyorum ve Atatürk dedi ki: “FIRTINALARIN ORTASINDA, UÇURUMLARDAN ATLAYARAK KARANLIKLARDAN KAÇTIM. BUZLU DAĞLARIN SERİNLİĞİNİ VE SERTLİĞİNİ SİZE GETİRDİM. DİRİLİM ALANINDA BEN; GÜLEN, YARATAN VE GÜNEŞ ALTINDA KARTAL GİBİ SÜZÜLEN TÜRK NESİLLERİNİ SELAMLIYORUM. TÜRK DAĞLARINDAN, KAYALARINDAN OYULAN KAYA ANITLARI GİBİ SERT VE DİK TÜRK ADAMLARI BEN SİZİ GÖRDÜM, BEN SİZİ KUCAKLADIM, BEN SİZİ ÖZLEDİM…”

1933 ANKARA, Atatürk’ün Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’e gönderdiği telgrafı dikkatinize sunarım:

“Yüksek Cumhuriyetimizde bilgi işlerini değerinde görmeye çalışmak, Türk Budununun ilerisi için üzerinde çok durulacak bir prensiptir. Bu prensibin ülkede yaptırılması savaşını doğrudan doğruya elinde bulundurmak ülküsü, bunun yüksekliğini anlamış her yurttaş için benzeri olmayan bir değerdir. Bugün Cumhuriyet Hükümetinin bu değerli işi üzerinde bulunarak, çalışmakta olduğunuz için kutlanmalısınız.

Türkiye bilgi ordusunun durmadan yükselen canlı bir kuruluş olduğunu, ülkemizin her yerindeki Türk Yavrularının, Türk Gençlerinin alınlarında açık okudum. Sevindim. Cumhuriyet, kendilerine emanet edilmiş olan bugünkü Türk Gençleri, yarının muhakkak büyük adamlarıdır. Yalnız Türkiye’nin büyük adamları değil, onların, bütün medeni beşeriyette büyük adam olacaklarına inanmakta kendimi haklı görüyorum. Benim haklı olduğumu, bu Türk Gençlerinin henüz ben yaşarken dünyaya göstereceklerinden eminim. Çünkü onlar, kendilerine söylediğimin manası üzerinde nasıl çalışmak lazım geldiğini anlarlar. BÜTÜN DÜNYANIN BİLGİ ALEMİNDE, YÜKSEK AHLAKLI, DİSİPLİNLİ, EFENDİ VASIFLARIYLA TAŞARAK YÜKSELMEK İSTİDADINDA BULUNAN TÜRK ÇOCUKLARININ, TÜRK GENÇLİĞİNİN GÖKTÜRKLÜK İŞİNİ İDARE ETMEKTE OLDUĞUNUZDAN DOLAYI, siz Maarif Vekilini tebrik ederim ve bunda sizin için yüksek muvaffakiyetler dilerim.”

Türk Başbuğu’nun, Maarif Vekâleti’nin (Milli Eğitim Bakanlığı) girişine koydurduğu ve Atamız'ın uçmağa varışından sonra İnönü'nün kaldırtmış olduğu ‘Ergenekon'dan Çıkış Tablosu’ da, Atatürk'ün Türkçü olduğunu yadsınamaz bir şekilde gözler önüne sermektedir.

        
   ATİLLA’ya atfedilen bir söz vardır: Atilla, Şark İmparatoruna elçiler göndermişti. Şark İmparatoru elçilere atalarının adlarını saymış “Ben onların soyundanım.” demiş. Bunun üzerine elçiler de Atilla’nın kim olduğunu söylemişler. Fakat atalarının adlarını saymamışlar, yalnızca: 

“ATİLLA BÜYÜK BİR IRKIN, TÜRK IRKININ EVLADIDIR.”

Bu söz Atatürk’ün çok hoşuna giderdi. Bir çok kereler tekrarladığını duydum.(Hikmet Bayur, Ulus Gazetesi 16 Kasım 1938 s.7)

1937 yılında Anadolu’da bir ilkokul sınıfı. Duvarda hem Göktürk alfabesi hem de Latin alfabesi ile ‘Tanrı Türk’ü Yaşatsın.’ yazıyor. Sağ üst köşede ise Atilla’nın resmi yer alıyor.


        1931 yılında Tarih ders kitaplarının ilk cildinin 45. Sayfasındaki görüntü:     


“Efendiler! Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel; Türkiye’nin istiklaline, kendi benliğine, milli ananelerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.” 

"Milletleri yükselten bu hususa bir amil daha ilave edelim; Milletlerin kalbinde intikam hissi olmalı. Bu alelade bir intikam değil, hayatına, istikbaline, refahına düşman olanların zararlarını dermeyi hedef tutan bir intikamdır."

Atatürk’ün Mondros Mütakeresi ile ilgili söylevi: 

“Bu mütarekeyi baştan nihayetine kadar tetkik ettikten sonra bende hasıl olan kanaat şu oldu: Osmanlı Devleti bu mütareke ile kendisini kayıtsız şartsız teslim etmeğe muvafakat etmiştir.”

Bayanlar Baylar,

Mondros mütarekesi ile Türk Milletinin bileklerine kelepçe ayaklarına bukaı vuruluyor, gözleri açık, bir kurban gibi sürüklene sürüklene arsıulusal mezbahaya götürülüyor.

FAKAT ŞİMDİ GÖRECEKSİNİZ: O, ÖLMEYECEK VE BİLEKLERİNDEKİ KELEPÇEYİ, AYAKLARINDAKİ BUKAIYI BÜTÜN BİR DÜŞMAN DÜNYASININ BAŞINA VURA VURA KIRIP DAĞITACAK, O BAŞI KANLI SAÇLARINDAN TUTA TUTA ATACAKTIR.

27 Ağustos 1919, Erzurum’da Mustafa Kemal ve yanındakiler bütün gece Amerikan mandası konusunu görüştüler. Mustafa Kemal, manda konusunda yazışmaların bulunduğu dosyadaki Vasıf Bey, Ali Fuat Paşa, Halide Edip ve Selahattin Bey’den gelen mektupları okuttu ve şöyle konuştu: “İstanbul bir Amerikan mandası tutturmuş gidiyor. Bu olmayacaktır. Türkiye İstiklal bütünlüğüne sahip olacaktır. Bunu istemekte devam edeceğiz. Amerikalılar bizim kara gözlerimize aşık olacaklar? Bu ne hayal, bu ne gaflettir. Amerikan mandası diye çırpınanlar, düşman işgali altında bulunan, sinirleri ve zaafları ile bu millete ve bize inanmayanlardır. Bizim hayal ve macera peşinde koştuğumuzu sananlardır. Hâkimiyet-i Milliye esasını ve Meclis-i Milli kararını ifadelendirmeyen hiç bir anlaşmayı, hiç bir taahhüdü kabul etmeyecek ve tanımayacağız. Tek ve değişmez parolamız şudur: TEK TEPE, TEK KURŞUN KALINCAYA KADAR MÜCADELE.

O zorlu Kurtuluş Savaşı günlerinde dahi elinden düşürmediği kitabının kenarına Ziya Gökalp’ın ‘Türk Oğullarına’ şiirinin şu dizelerini yazdı:

   
Medeniyet deme, duymaz o sağır; 

Taş üstünde taş kalmasın durma kır:

Kafalarla düz yol olsun her bayır

Atilla’nın oğlusun sen unutma! (Ziya Gökalp)

Şiirin sonuna şu cümleyi kendi ekledi:

KALBİNDEKİ İNTİKAMI UYUTMA! (Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK)     

ATATÜRK’ün ‘Fikirlerimin babası’ dediği Ziya Gökalp, Atatürk’ü ‘Türkçülüğün en büyük adamı’ olarak görüyor:

''Türkçülüğe dair bütün hareketler sonuçsuz kalacaktı, eğer Türkleri Türkçülük mefkûresi etrafında birleştiren ve büyük çöküş tehlikesinden kurtarmayı başaran büyük dâhi ortaya çıkmasaydı! Bu büyük dâhinin ismini söylemeğe hacet yok, bütün dünya bugün 'Gazi Mustafa Kemal Paşa' ismini mukaddes bir kelime sayarak her an hürmetle anmaktadır. Evvelce Türkiye'de, Türk milletinin hiç bir mevkii yoktu. Bugün, her hak Türk’ündür. Bu topraktaki hakimiyet Türk hakimiyetidir, siyasette, harsta, iktisatta hep Türk halkı hakimdir. Bu kesin ve büyük inkılabı yapan zat Türkçülüğün en büyük adamıdır. Çünkü düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat yapmak ve bilhassa başarıyla sonuçlandırmak çok güçtür.'' (Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s.18-19)

ZİYA GÖKALP, Atatürk'ün Türkçülük Ülküsüne resmilik verdiğini ve uyguladığını söylüyor:


“Türkçülerin ortaya attıkları Türkçülük fikri genç bir topluluğa has bir tasavvurdan ibarettir. Bu küçük topluluğun kafasındaki tasavvuru Türk milletine yayarak onu bir ülkü durumuna getiren Trablusgarp, Balkan Savaşlarıyla, 1. Dünya Savaşındaki felaketler olmakla birlikte, bu ülküye (Türkçülük) resmilik veren ve onu gerçekten uygulayan da ancak Mustafa Kemal oldu.'' (Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s.62)

BÜYÜK TÜRK, Türklüğü ilgilendiren ne varsa onunla ilgilenmiştir. "Mu Kıtası Teorisi" bunun en uç örneklerinden biridir. Meksika'lara kadar bilim adamı gönderip, acaba Türkler'in atalarıyla ilgili bir belge bulunabilir mi diye düşünüp; bu konuda, her türlü ipucunu önemseyerek, araştırmalar yaptırmıştır.

BAŞBUĞ Atatürk için ‘Bozkurt ve Bozkurt sembolü’ çok önemliydi. 1927 yılında Namık İsmail Bey tarafından hazırlanan Türkiye Cumhuriyeti Devleti armadası ki Kurt, Türk’e Ergenekon’da yol gösterendi.



ATATÜRK, Adliye Eski Vekili Mahmut Esat'a ‘Bozkurt’ soyadını verirken; ilk yolcu gemisine ‘Bozkurt’ ismini verirken;

(İlk ‘Bozkurt’ isimli yolcu gemimiz, Fransızların ‘Lotus’ isimli gemisiyle 2 Ağustos 1926 gecesi Ege açıklarında çarpışması olayı. Olayın ardından Türk mahkemelerince Lotus gemisinin kaptanı 80 gün hapis cezasına çarptırıldı. Fransızlar daha sonra davayı Lahey Sürekli Adalet Divanı'na (bugünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) götürdü. Mahkeme, 7 Eylül 1927'de Türkiye’nin hukuka aykırı davranmadığına karar vererek Türk heyetine, Atatürk’e verilmek üzere tunçtan 'Bozkurt' heykeli hediye etti. Bu davadan dolayı dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat'a Atatürk tarafından 'Bozkurt' soyadı verildi.)

Petrol Ofisi’nin arması ‘Bozkurt’  koyarken; 1935 yılında üretilmeye başlanan sigaraya ‘Bozkurt’ adını koyarken ve bu sigaranın kapağındaki ongunun/amblemin ‘Bozkurt’ resimli olmasını isterken;

  

Türk’ün milli simgesi olan ‘Bozkurt’u, yeni Türk Devleti’nin paralarının ve pullarının üzerinde kullanmıştır.

1927'de piyasaya çıkarılan 5 ve 10 liralık kâğıt paralar üzerine bozkurt resmi koydururken;

    
 

Atatürk,1922’de ‘Bozkurt’lu pul çıkarmış ve ardından da farklı bozkurtlu pullar piyasaya sürülmüştür.               


 Türk bayrağını, "Mavi fon üzerinde yeşil bir kurt başı" şeklinde olan Göktürk Bayrağı olarak değiştirmeyi düşünürken;

(Muzaffer Kılıç (Atatürk’ün yaveri) ve Celal Bayar anılarında Başbuğ Atatürk’ün ‘Mavi zemin üzerinde yeşil Kurt Başlı Gök Bayrak’ın yeni Türk Devleti’nin resmi bayrağı olmasını istediğini anlatmaktadır.) 

‘Türk İzci Ocağı’ bünyesindeki çocuklara ‘Yavru Kurt’ adını verirken, ‘Bozkurt’a ve ‘Türk Tarihi’ne olan özel ilgisini göstermiştir.

Ord. Prof. Dr. Fuat Köprülü’nün BAŞBUĞ ATATÜRK’e Türkiyat Enstitüsü’nün ambleminin nasıl olması gerektiğini sorduğunda BAŞBUĞ ATATÜRK şu cevabı vermiştir:

“Karlı Tanrı Dağları’nın önünde elinde meşale tutan bir BOZKURT olsun, bu meşale genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilminin ifadesi olsun. Ergenekon’dan çıkmamızda kılavuz olan BOZKURT, TÜRK’lüğün Anadolu topraklarındaki yeni devletinin kuruluşunu ifade etsin.”

    
 

Başbuğ Atatürk'ün kendi eşyalarının arasında da bozkurt motifli olanları zaten her şeyi anlatmaya yetmektedir. Aşağıdaki resimde Atatürk’ün çalışma masasında tunçtan ‘Bozkurt’ heykeli görülmektedir. ‘Bozkurt’ heykelini çağırma zili olarak kullanmaktaydı. 

    
    
 1936’da Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle Kahramanmaraş’a yapılan ‘Bayrak Tutan Bozkurt Anıtı’ Bu anıttaki ‘Bozkurt’ İnönü döneminde kaldırılmıştır. 


 1939 Kitap Sevenler Kurumu logosu. Göktürkçe yazının anlamı: ‘Irkların üstünde Türk Irkı!’         


Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de ölümünün üzerine 11 Kasım 198 yılında Cumhuriyet Gazetesinin attığı manşet:

O FITRATIN BAŞKUMANDAN OLMAK İÇİN YARATTIĞI DAHİ BİR ŞEFTİ; BÜTÜN ASKERİ HAYATINDA, HİÇ YENİLMEZ VE DAİMA MUZAFFER BİR BAŞBUĞ OLMUŞTUR!

10 Kasım 1938 Atatürk’ün ölümüyle ilgili Ulus Gazetesinin manşeti:

ATATÜRK BAŞKUMANDAN: BAŞBUĞLAR YETİŞTİRİLMEZLER, ONLAR BAŞBUĞ HASLETLERİYLE DOĞARLAR!

 1932 Diyarbakır Gezisi, Atatürk:       

Ben, Türk Elinin kahraman bir bucağındanım. Yazık ki, oraya Bekir diyarı diyorlar, fakat özünde Türk Diyarı idi. Bekir, sonradan ona âlem olmuş. Fakat biz öz diyarımızın ne olduğunu biliriz, bizim diyarımız Oğuz Türk’ün has konağıdır, biz de bu yüce konağın çocuklarıyız.       

Buraya konduğumuzdan beri ne olduğumuzu anlatmaya çalıştık ve anlatıp duruyoruz ki: TÜRK ELİ BÜYÜKTÜR VE YERYÜZÜNDE YALNIZ O BÜYÜKTÜR. HER YERİ DOLDURAN TÜRK’TÜR. VE HER YANI AYDINLATAN TÜRK’ÜN YÜZÜDÜR.        

Diyarbekirli, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır. Bizim yeni işimiz budur: Bu damarlar, birbirini duysun ve birbirini tanısın… Bu dediğim şey hakikat olacak; çünkü hakikattir. Bu dediğim şey olduğu zaman, başka bir alem görülecek ve bu alem, dünyaya hayret verecek, nur ve feyzi insanlığa saçacaktır. HAKİKAT GÜNEŞİ DURMAZ DAİMA YÜKSELECEKTİR, TÜRK’ÜN VARLIĞI BU KÖHNE ALEME YENİ UFUKLAR AÇAÇAK, GÜNEŞ NE DEMEK, UFUK NE DEMEK O ZAMAN GÖRÜLECEK.”       

3.BÖLÜM: ATATÜRK’ÜN TÜRKÇÜLÜK İLE İLGİLİ SÖZLERİ VE TÜRK MİLLETİNE VASİYETİ        

 “Benim hayat yolum şu düstur olacaktır. “TÜRKLÜK VE TÜRKLER EN YÜKSEKTE!”        

“TÜRK VE TÜRKÇÜLÜK ALEYHİNDE BULUNANLARI EZECEĞİZ!”       

 “Silahlarımızı büyük Türk Ulusunu ezmek isteyenlerin gözlerine gezleyelim. Bunda amaç, düşman olsun. Bu amaca giden kurşun Türk’ün Ülkü Kurşunudur.” (Atatürk’ün Ordu’ya hitaben Fahrettin (Altay) Paşa’ya "onun ağzından- bir söylev dikte etmesi)                                               

"İstanbul'da çıkan bir gazeteyi Kaş gar’da ki Türk de anlayacaktır."                    

"Türkiye Türklerindir."   

""Bir gün, ressamlar Türk'ün simasını kaybederlerse, yıldırımı alsınlar, yapıversinler."                               

 "Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağımdır."            

 "Evvela, millete tarihini, asil bir millete mensup bulunduğunu, bütün medeniyetlerin anası olan ileri bir milletin çocukları olduğunu göstermeliyiz."            

 "TÜRK çetin işler başarmak için yaratılmıştır!"    

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki ASİL kanda mevcuttur!"      

 "Bir Türk, cihana bedeldir!"                      

 "Türk Milleti yüzyıllardan beri hür ve müstakil yaşamış ve istiklâli yaşamak için şart saymış bir kavmin kahraman evlatlarından ibarettir. Bu millet istiklalsiz yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır."  

"Millet sevgisi kadar büyük sevgi yoktur. Kurtuluş Savaşı'nda benim de milletime ettiğim birtakım hizmetler olmuştur zannederim. Fakat bunlardan, hiçbirini kendime mal etmedim. Yapılanın hepsi milletin eseridir dedim. Aranacak olursa doğrusu da budur. Mazide sayısız medeniyet kurmuş bir ırkın ve milletin çocukları olduğumuzu ispat etmek için, yapmamız lazım gelen şeylerin hepsini yaptığımızı ileri süremeyiz. Bugüne ve yarına bırakılmış daha birçok büyük işlerimiz vardır. İlmi araştırmalar da bunlar arasındadır. Benim arkadaşlarıma tavsiyem şudur: Şahsınız için değil fakat mensup olduğumuz millet için elbirliği ile çalışalım. Çalışmaların en büyüğü budur." 

"Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır."  

"Türkiye bir maymun değildir ve hiç bir milleti de taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne de Batılılaşacaktır; o sadece özleşecektir."  

"Türk aydınlarının kendi kendisini bilmemesinden ve başka milletlerde şu veya bu sebeple üstünlük olduğunu sanarak, kendini onlardan aşağı görmesinden doğmaktadır. Bu yanlış görüşe son vermek için Türklüğümüzü bütün asaleti ve tarihi ile tanımak ve tanıtmak şarttır."

"Hayattaki yegâne üstünlüğüm, Türk doğmaktır! Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki; sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki cevher-i asli'yi çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin."

1935 TÜRK BAŞBUĞ’U, Ankara Mülkiye Mektebi mezunlarına gönderdiği telgrafın sonunda vasiyet edercesine şunları söylüyor:

“…İşte onların hepsine söyleyiniz ki, şimdiye kadar yaptıkları temiz ve Türklüğe layık olabilen işlerine karşı kendilerine minnetle mütehassisim.

Fakat yine o arkadaşlara söyleyiniz ki, Türk Milleti’ne, Türk Cumhuriyeti Devletine karşı yapmaya mecbur olduğumuz ödevler bitmemiştir ve bitmeyecektir.

Bu dünyadan göçerek Türk milletine veda edeceklerinin çocuklarına kendinden sonra yaşayacaklara, son sözü bu olmalıdır:

“Benim Türk milletine, Türk cemiyetine, Türklüğün istikbaline ait ödevlerim bitmemişti, siz onları tamamlayacaksınız. Siz de sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz.”

Bu sözler bir ferdin değil, Türk Milleti duygusunun ifadesidir. Bunu her Türk bir parola gibi kendinden sonrakilere mütemadiyen tekrar etmekle son nefesini verecektir. Her Türk ferdinin son nefesi, Türk Milleti’nin nefesinin sönmeyeceğini onun ebedi olduğunu göstermelidir. Yüksel Türk, senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur!”

Başbuğ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK 

Ali Erim

1.Yazım: Atatürk ve Türk Birliği https://www.onaltiyildiz.com/?haber,7725 



Bu haber 4,315 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    7,450 µs