En Sıcak Konular

Cumhuriyet: Mübarek Millet Bu, Adam Millet!

29 Ekim 2020 07:42 tsi
Cumhuriyet: Mübarek Millet Bu, Adam Millet! Ali Erim Yazdı...

CUMHURİYET: MÜBAREK MİLLET BU, ADAM MİLLET!

1.BÖLÜM: “DEVLET BABA”

Yıl: 1936

İstanbul altın gibi bir sonbahar yaşıyor.

Atatürk’ün neşesine diyecek yoktu, konuşuyor, şarkı söylüyor, Nuri Conker’e soru üstüne soru soruyordu. Yolda, otomobilin tentesini de açtılar. Güzel bir eylül sonu akşamı; sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece’ye doğru gidiyorlardı. Hava ılıktı, görüntü güzeldi ve her şey düzeninde işliyordu.

Birden Atatürk’ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Ama sapanın sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa vuruyordu. Atatürk şoföre:

-Dur! dedi.

İndiler. Çift süren köylü yoldan uzakta değildi. Atatürk elini arka cebine götürüp sigara tabakasını çıkardı; sonra köylüye seslendi:

-Kolay gelsin Ağa!

Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:

-Eyvallah, eyvallah…

Atatürk, baştan seslendi:

-Ateşin var mı, ateşin?

Bu kez köylü sesten yana döndü. Atatürk elindeki yanmamış sigarayı gösteriyordu. Köylü bir süre baktı, sonra hayvanları durdurup kendilerine doğru yürümeye başladı. Yürürken bir yandan konuşuyor, bir yandan kuşağının arasından bir fitilli çakmak çıkarıyordu:

-Tiryakisin bey galiba? Tiryaki, tiryakinin halinden anlamalı.

-Eh… Kibriti unutmuşuz da…

Atatürk bir sigara uzattı, köylü de çakmağı çakıp, fitili ateşledi. Tatlı bir yanık kokusu tüten fitilden sigaraları yaktılar. Atatürk:

-İşler nasıl ağa? dedi. Bu yıl mahsulden yüzünüz güldü mü?

Köylü isteksiz isteksiz konuştu:

-Tanrı’nın gücüne gitmesin ama bey, bu yıl yufkaydı mahsul. Kabahatin acığı bizde, acığı yukarda! �"Parmağı ile gökyüzünü gösteriyordu.- Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi, böyle işte…

-Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?

-Var olmasına var ya, Hıdırellez’de vergi memurları sattılar.

-Hiç vergi memuru köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle şey! Muhtara şikâyet etseydin…

Köylü güldü:

-Muhtar, başında deel miydi memurun a bey?

Atatürk dudaklarını kemirerek konuştu:

-Sen de Kaymakam’a gitseydin!

Köylü iyice güldü:

-Sen de benle gönül mü eyleyon beyim, Kaymakam’ın habarı olmadan bizim buralarda kuş bile uçmaz. Geçti o devirler. Şimçik Atatürk’ümüz var başımızda!

Atatürk, konuşmayı sürdürdü:

-E peki, İstanbul şuracıkta. Gideydin Vali’ye anlataydın derdini. Onun işi bu değil mi?

Köylü, Atatürk’ün saflığına inanmış, iyiden iyiye gülüyordu. Konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz. Kestirip attı:

-Bırak şu sağarı allesen, biz onun buralardan çok gelip geçtiğini gördük. Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?

Atatürk iyice bilenmişti! Ama köylünün konuşması da çok hoşuna gidiyordu. Sordu:

-Adın ne senin ağa?

-Halil… Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler…

-Demek varlıklısın? Ağa dediklerine göre.

-Azıcık çiftimiz-çubuğumuz varken adımız Ağa’ya çıkmış. Halil Ağa, aşağı, Halil Ağa yukarı; derken bizim çift-çubuk gitti ama ağalık kalmasın mı? Hala bizim delikanlılar, ‘Halil Ağa’ diye peşimden seğirtir dururlar!

-Peki, Halil Ağa bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen aldılar diyorsun… Hadi, kaymakam şöyle, vali böyle diyelim; e peki bir Başvekil İsmet Paşa var bilir misin?

-Bilmez olunur mu beyim!

-Tamam, öyleyse hemen her hafta İstanbul’a geliyor, Florya Köşküne iniyor. Köşkü de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. Her halde çaresini bulurdu.

-Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun galiba. Ama bak şinci, tutalım gittim vardım; beni o kapıya komazlar ya. Tutalım kodular; koskoca İsmet Paşa’mıza göstertmezler ya! Tut ki gösterdiler, ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı hiç işitmez canım!

Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu. Buraya kadar bütün şikâyet kademelerini göstermiş, karşılığını da almıştı. Kala kala kendisi kalıyordu. Sigarasından ekleme bir sigara daha yaktı, bir tane de köylüye verdi:

-E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın! Temin, Atatürk’ümüz var başımızda dedin ya… O da koca yaz şuracıkta oturup duruyor. Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!

Köylü iyice keyiflenmiş, keh keh gülüyor, karşısındakinin bilmezliğine acımış gibi bakıyordu:

-Sen ne diyon bey? Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ümüzün yüzünü görmek için peygamber gücü gerek… Temin dedik ya, tut ki gördük, yiyip içmekten, işinden, gücünden başını kaldırıp bizim öküzümüzün arkasından mı seyirtecek? Sen gönlünü rahat tut bey, bizim Karacaoğlan, işimizi görür de öteye geçer bile. Tasa etme!

Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, Atatürk’ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftçinin başından gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey kalmamıştı. Atatürk köylünün omuzuna elini koyarak:

-Senden hoşlandım Halil Ağa, dedi. Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma, ara!

Dönüp arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurluyordu:

-Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez. Devlet borcudur, ödenecek! Ekime geç davranmışın, gök rahmetini esirgemiş, dinler mi devlet baba?.. Helal olsun!..

Otomobil hareket etti. Bir süre gittiler, sonra Atatürk Nuri Conker’e:

-Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin! dedi. Döndüler. Atatürk susuyor, düşünüyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir keder vardı.

-Yahu çocuk, şu Halil Ağa’nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple çift sürüyor; hala da “Devlet Baba” diyor. Ne mübarek millet bu millet!

Nuri Conker, sözü başka konulara aktaracak oldu, fakat oralarda olmadı. Geçtikleri yolların güzelliğine bile bakmıyor, mavi gözleriyle dalmış düşünüyordu. Az sonra Florya Köşkü’ne geldiler. Nöbetçiler, açık araba içinde Nuri Conker’le Atatürk’ü görünce, neredeyse şaşırıp selam durmayı unutacaklardı. Hele nöbetçi yaverin, durumu öğrenince bir koşuşması vardı ki, Atatürk’ü değil ama, Nuri Conker’i �"İsmet Paşa’nın yiyeceği paparayı bile unutarak- güldürdü.

Atatürk yavere:

-Şimdi, dedi, İstanbul’da ne kadar Bakan, Milletvekili varsa, bunların hepsini telefonla bulacaksın! Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile Başvekil İsmet Paşa’yı da bul, onlara da haber ver.

Yaver odadan çıktı. Atatürk Nuri Conker’e döndü:

-Beri bak Nuri! Şimdi sen de bizim çıktığımız araba ile çıkıp o Halil Ağa’yı bulacaksın. Ona benim kim olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam falan dersin. Seni sevdi, sana öküz alıverecek diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan al gel buraya.

Sakın kuşkulandırma al gel buraya diyorum, anladın mı; dil dökeceksin, marifet göstereceksin, ama üzmeyeceksin adamı; kuşkulandırmayacaksın! Hadi göreyim seni!

 

2. BÖLÜM: “EFENDİMİZ GELECEK”

O akşam Atatürk’ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, Bakanlar, Milletvekilleri, İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ yirmi beş kişi kadardılar. Atatürk, sofranın başında ayağında kahverengi pantolon, üstünde kısa kollu yeşil bir gömlek, boyunda kahverengi- yeşil karışımı bir fular holde oturuyordu.

Atatürk bir ara:

-Bu akşam soframıza ‘Efendimiz gelecek’ dedi. Kendisine nasıl davranacağınızı görmek isterim!

Yeni bir fiskos başladı. Bu ‘Efendimiz’ de kimdi? Türk Devleti’nin kurucusu Atatürk, kimden “Efendimiz” diye konuşabilirdi? Bir şaka, bir sürpriz mi hazırlanmıştı yoksa gerçekten saygı duyduğu bir insan mı gelecekti? Bu sırada içeriye başyaver girdi ve Atatürk’ün kulağına eğilerek bir şeyler söyledi. Atatürk memnun bir yüzle:

-Buyursunlar! dedi. Şimdi nefesler kesilmiş, bütün gözler kirpik oynamadan kapıya dikilmişti.

Bu sırada başyaver odasında büyük sıkıntı vardı. Halil Ağa, başını derde soktuğunu anlamış, Nuri Conker’e ölüm ölüm yalvarıyordu:

-Aman Bey’im, elini ayağını öpeyim Bey’im; ben öküz-möküz istemem, beni salıverin!

Nuri Conker, yaverler çırpınıyorlar, saygı �" ikram, karşısında el-pençe duruyorlar; kendisini yatıştırmaya uğraşıyorlardı. O zaman anladı Halil Ağa gündüz kiminle görüştüğünü: Atatürk’tü bu!

Öyle ya, Atatürk’ün ta kendisiydi!

Tebdile soyunmuştu da kendisine çatmıştı demek.

Söyledikleri, birden hatırına dizilmiş olacaktı ki can dayanmaz yalvarmalara çöktü:

-Gazi Mustafa Kemal Paşa’mızdı senin beyin, öyle ya! Bizim aklı kısa karılar bile “Hızır” deyip bildiler de benim şu eşşek kafam bilemedi. Tüh, Halil gibi senin gelmişine geçmişine… Nettim ben beylerim, komutanlarım, ah ben nettim!

Yatıştırmak istendikçe ürküntüsü artıyordu:

-Ya ne haltlar karıştırdım ben Gazi Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ümüze?.. Adını “Kemal” dediydin ya, uyansana Halil olmayası herif? Naapar bakalım beni şimdi Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ümüz, naapar? Ah şu kör dilimi kesse de ibretalem gezdirtse beni ortalıkta: “Geveze aptalın hali budur” diye.

Sonunda bir koluna Nuri Conker girdi, bir koluna Başyaver, avutucu sözlerle salon kapısının önüne getirdiler. Başyaver kapıyı açıp ta Halil Ağa, gündüz konuştuğu Bey’in, sofranın başında oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşa’nın yer aldığını görünce, dizlerinin bağı çözüldü. Ama olan olmuştu artık, var gücü ile toparlandı, ne diyeceğini tasarlamaya başladı.

Halil Ağa kapıdan görününce, Atatürk ayağa kalktı. Kalkması ile bütün sofra ayağa kalkıştılar. Atatürk:

-Hoş geldin Halil Ağa! dedi. Sonra masadakilere dönüp tanıttı, işte beklediğimiz Efendimiz!

Nuri Conker, Halil Ağa’yı Atatürk’ün sağ başına oturttu, kendisi de ayrılan sandalyeye geçti. Atatürk sofradakilere, o gün köşkten Conker’le birlikte nasıl çıktığını, Halil Ağa’yı, bir yanında öküz, bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl kendisiyle konuştuğunu ayrıntılı bir biçimde anlattıktan sonra:

-Şimdi, dedi. Gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. Ben sorduklarımı baştan soracağım, Halil Ağa da orada bana söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak. Halil Ağa’ya döndü:

-Bak beri Halil Ağa. Sen bu akşam benim başmisafirimsin. Senin açık sözlülüğünü de çok beğendiğimi bugün söyledim. Konuşmamızdan sana hiçbir zarar gelmeyecek! Öküzünü de alacağım! Ama şimdi tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. İşte soruyorum: “Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?”

Halil Ağa dudaklarını titreyerek Atatürk’ün ayağına kapanacak oldu, Atatürk önledi:

-Yooo, bak böyle istemem. Soruyorum, cevap ver.

Halil Ağa konuşmaktan başka çare olmadığını anlamıştı. Sonra, kolaydı bu soruya cevap vermek:

-Var olmasına vardı ya, Hıdırellez’de vergi memurları sattılar!

Atatürk çok memnun olmuştu. Halil Ağa’nın omzunu okşayarak ona cesaret verdi:

-Tamam… Çok güzel… Tam bana gündüz söylediğin gibi eksiksiz söyledin. Şimdi yine soruyorum: “Hiç vergi memuru köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle şey! Muhtara şikâyet etseydin.”

Bu soruda kolaydı. Nazlanmadı Halil Ağa. Çünkü gerisini düşünüyordu:

-Muhtar başındaydı Bey’im.

-Oldu, bu da tamam. Güzel gidiyor. Ben yine soruyorum: “Sen de Kaymakama gitseydin!”

Bakındı, Kaymakam yoktu oralarda:

-Kaymakamın haberi olmadan bizim buralarda kuş bilem uçmaz!

Sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı. Üçüncü soruya gelmişti sıra. Atatürk sordu:

-Peki, İstanbul şuracıkta, gideydin Vali’ye, anlataydın derdini, onun işi bu değil mi?

Vali Muhittin Üstündağ, Halil Ağa’nın ancak iki metre ötesinde kendisine bakıyordu. Nasıl desin? Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:

-Vali Paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi duyurabilir miyiz ki?

-Olmadı bu Halil Ağa! Bana dediğin gibi, dosdoğru…

-Böyle demedik mi Bey’im?

-Yaa, ben mi yanlış anladım? Dur soralım Nuri’ye… Nuri, böyle mi dedi bize Halil Ağa?

Nuri Conker karşılık verdi:

-Hayır Paşam!

-Gördün mü? Demek yanlış aklımda kalmamış. Hani bir şey dediydin sen, Vali neden duymazmış?

-Acık hafifçene eşitir de…

-Hele, hele… Bana söylediğin gibi…

-Köylük yerinde bizim dilimiz sağar demeye dadanmıştır, kusura kalma gayri Paşam…

Atatürk gülmeye başladı:

-Diplomatsın ki yaman diplomatsın! Ama diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız! Söyle şimdi bana orada dediğin gibi…

Halil Ağa gözünü yumup başını öne eğdi:

-Şaşırıp, “Bırak şu sağarı” demiştik ya…

Sofrada mırıltılar, gülüşmeler başlamıştı. Hele İsmet Paşa, Atatürk’ün destekleyip üstün tuttuğu Vali Üstündağ’ı pek sevmediğinden, duyulacak bir sesle güldü. Atatürk, İsmet Paşa’ya, “Dur şimdi sana geliyor.” der gibi bakmaktaydı.

-Hadi, buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine: E, peki, bir Başvekil İsmet Paşa var, bilir misin?

Halil Ağa, İsmet Paşa’nın yüzünden gözlerini geçirerek:

-Şanlı İsmet Paşa’mız bilinmez olunur mu hiç! Bu güne bugün…

Atatürk Halil Ağa’yı durdurdu:

-Bırak şimdi övgüleri. Ben lafın gerisini getireyim: “Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul’a geliyor. Florya Köşkü’ne iniyor, köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. Her halde çaresini bulurdu!

Halil Ağa söylediklerini hatırladıkça, canı tükeniyordu. Yine kaytarmayı denedi:

-Kapıya komazlar ya bizi, kosalar da şanlı Paşamıza öküzümüzü mü yanacağız!

Atatürk’ün sesi iyice sertleşti:

-Beni uğraştırma Halil Ağa. Erkek adam sözünü yalamaz. Ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!

Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu:

-Şanlı Paşamıza da sağar dedik ya…

-Yalnız sağar değil, “Sağarın sağarı” değil mi?

Halil Ağa yere bakan başını acıyla salladı:

-Öyle dedikti Paşam, doğrusun!

-Son soruyu soruyorum şimdi, bunun da karşılığını ver, öküzü al git! “Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor muydu? Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?

-Heç bırakır mı, heç bırakır mı aslan Paşam benim! Erip erişir de tarlama dek gelir, halimi dinler!

-Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla.

Halil Ağa birden diklendi. Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. Atatürk’ün gözlerinin içine bakarak konuştu:

-İşte bunu demem Paşam! Ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!

Atatürk gülmeye başladı:

-Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor Nuri, senin aklındadır, sen söyle de Halil Ağa söyleyip söylemediğini açıklasın.

Nuri Conker ayağa kalktı. Gülümsüyordu.

-Siz de zor işlere hep beni koşarsınız Paşam. “Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü gerek” demişti yanılmıyorsam. “Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek” demişti.

Halil Ağa’nın gözlerinden yaşlar, başını salladı. Öylece duruyordu. Atatürk konuştu:

-Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri demesine getirdi ya, fazla üstelemeyelim. Şimdi bak beni dinle Halil Ağa! Seni bu kadar üzüşümün sebebi, şunu anlatmak içindi.

Şu gördüğün alt bay, hükümet… Yani, biri Başbakan, ötekiler de Bakan! Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi bu baylar, hemen sıvanırlar, İsviçre’den mi olur, İtalya’dan mı olur, Fransa’dan mı, velhasıl neredense bir kanun buluştururlar, Türkçe ’ye çevirtirler, sonra basıp imzayı, gönderirler Büyük Millet Meclisi’ne…

Büyük Millet Meclisi dediğim de, şu alt baştan senin yanına kadar olan beyler. Kanun gelir bunlara, bunlar da “Hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlamama gerek yok” diye, kaldırırlar parmaklarını, olur sana kanun!... Ama sonra bir vergi memuru gelir, Halil Ağa’nın öküzünü çeker satar vergi borcundan; Halil Ağa da tarlasını bir yandan merkep, bir yandan öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin umurunda!

Sonra ben bunları görürüm, için kan ağlar, işitirim, tasalanırım! E hakça söyle bakalım şimdi Halil Ağa, sen benim yerimde olsan, efkar dağıtmak için, bunları bu beylerle oturup konuşmak için içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar sana sarhoş der!”

Halil Ağa’nın dili çözülmüştü:

-Diyen yok, haşa! Dinden çıkmak gibidir. Buldu mu bunu hacısı da içer, hocası da!

Atatürk sordu:

-Sen de içer misin?

-Heç bulunur da içilmez olur mu Paşam! İçeriz ki, şerbet gibi!

Atatürk, hizmet edenlere işaret etti, kadehler doldu. Uzattı kadehini Halil Ağa’ya:

-Hadi bakalım Halil Ağa, sağlığına içelim.

-Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün Paşam, sağlık düşürsün!

Sonra Halil Ağa, edeple başını kenara çevirip kadehi bir yudumda boşaltıverdi. Yüzü kızarmış, gözleri parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak Atatürk’e döndü:

-Yunan’ı denize döktün Paşam, bayrağımızı başucumuza diktin! Benim gibi bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim dönmez ki. Nideyim ben? Bırak ki ah Paşam, ayağını öpem!

Ayağını öpmek için davrandı. Atatürk hemen tuttu, tutunca eline sarılıp öptü ve başına koydu:

-Bayrağımız gibi başımızdan eksik olma inşallah! Düşmanın, ayağının altında olsun! Gayri bana izin koca Paşam!

-Yemek yemedin!

-Yemek kolay… Meraklanır çocuklar, ben köye düzüleyim.

Atatürk, Nuri Conker’e işaret etti. Conker kalkıp Halil Ağa’nın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce Atatürk’ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri çekildi.

 

3.BÖLÜM: “MÜBAREK MİLLET BU, ADAM MİLLET!”

Kapı kapandığı zaman Atatürk sofraya döndü:

-Efendimizin halini gördünüz beyler? Devlet size böyle davransa, ne yaparsınız?

Mübarek millet bu, adam millet! Şimdi onun karşısında “Adam olmak” bize düşüyor.

Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Gözler Atatürk’e dönmüştü:

-Halil Ağa’nın öküzünü satıp üretimi aksatan kanunu ya biz yaptık, ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa’nın öküzünü satıyor. İkisi de bence bir. Böyle bir kanun yaptıysak, memleket çıkarlarına aykırıdır, nasıl yaparız? Eğer yaptığımız kanun böyle yorumlanıyorsa, hükümet nasıl bir yönetim içindedir? Sonra unutmayın ki, olay İstanbul’da geçiyor. Bunun Van’ı var, Bitlis’i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!

Susmuştu Atatürk. Kimse konuşmuyordu. İsmet İnönü, gözü ile arkadaşlarını dolaştı, sonra hafifçe öksürerek konuşmaya başladı:

-Haklısınız Paşam! Bunun yanlış bir uygulama sonucu olduğunu sanıyorum. Önemle araştıracağım! Hükümet olarak elimizde insan kapasitesi yeterli değil, bunu biliyoruz. Ama görevimiz, buyurduğunuz gibi, çarkı iyi döndürmektir, döndüreceğiz!

Ne Atatürk, ne sofradakiler, içkiye dudak değdirmiyorlardı. Geniş tutulmuş bir Bakanlar Kurulu gibiydi masa… Başvekil, Cumhurbaşkanını tatmin etmek için konuşmuştu. Fakat Atatürk, yine sinirli idi. Soruyu İsmet Paşa’ya doğrulttu:

-Bu güne kadar böyle bir olay size intikal etti mi?

-Hayır Paşam, etseydi elbette ilgilenirdim…

-Ben de parmağımı buraya bastırıyorum. Biz, Cumhuriyeti süs olsun diye yapmadık; halktan yana bir idare kurmak için yaptık. Hükümetin müfettişleri var, valileri var, kaymakamları var, bunlar Halil Ağa’nın öküzünü vergi borcundan satıyorlar. Yaptıklarının ne demek olduğunu elbette bilmeleri gerekli… Bunlar, size hiçbir şey söylemiyorlar, Halil Ağa’nın öküzünü satıp vergi gelirlerini şişkin göstermeye çalışıyorlar! Hadi bunları bırakalım, Milletvekili arkadaşlarımız var. Yolluk alıyorlar, halkla konuşuyorlar, bunlar da size bir şey söylemiyor. Bir parti örgütümüz var, halkın içinde dirsek dirseğe yaşamaları gerekli, onlar da memleketin zararına olan böyle bir uygulamadan söz etmiyorlar…

Ne demektir bu?

Bizim halkla beraber ve halk için değil, halka rağmen bir sistem kurduğumuzu sanmaktadır! Asıl üzüldüğüm, parmak bastığım yer burası! Biz Cumhuriyeti anlatamamışız beyler, bundan bu çıkıyor!

Cumhuriyetin ne demek olduğunu anlatmak zorundayız, hükümet ve partinin görevi budur! Siz ikisinin de başındasınız Başvekil Paşa! İnsan kapasitesi mazeretini de kesinlikle kabul etmiyorum. Cumhuriyet’ten bu yana 13 yıl geçti. O gün okula başlayanlar bugün üniversitelerde okuyor. Ortaokulda olanlar bugün ya devlet kadrosundalar, ya da parti teşkilatımızın bünyesi içinde… Bunlar, Cumhuriyetin her tehlikeye karşı savunucusu değiller mi? Peki neredeler? Ya bunlara Cumhuriyeti anlatamadık, ya da daha kötüsü, bunlar da eyyamcı oldular! Yaptığımız devrimlerin yaşaması, bilinçli bir Cumhuriyet Devrim kuşağının yetiştirilmesine bağlıdır. HALİL AĞA’LARIN BAŞINA GELENLER, HÜKÜMET VE BÜYÜK MECLİS’E ULAŞMIYORSA, TEHLİKE VAR DEMEKTİR!

(Kaynak: İsmet Bozdağ, Atatürk’ün Sofrası)

Türk Başbuğu Atatürk Han:

Cumhuriyet'in gerçek manasını anlamadılar; Türk töresine sırt çevirdiler, hak etmedikleri makamlara erişebilmek için riyakar ve sahtekar (eyyamcı) oldular.

Ötüken Töresini yaşatmak ve yüceltmek için, Törenin bayrağını yere, göğe dikmek için biz Kalperenler buradayız!

"...Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar kalacaktır."

Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Ali Erim

Twitter: @AliErimGoktug

E-mail: ali_erim@hotmail.com

 

5. Yazım: Sad Planı Türk Büyük Taarruzu https://www.onaltiyildiz.com/?haber,8057/sad-plani-turk-buyuk-taarruzu

4. Yazım: 20. Yüzyıl Türk Bilge Kağanı: Atatürk https://www.onaltiyildiz.com/?haber,7985

3.Yazım: Atatürk’ün Dış Politikası: Yurtta Töre Cihanda Türk https://www.onaltiyildiz.com/?haber,7881

2.Yazım: Başbuğ Atatürk ve Türkçülük Siyaseti https://www.onaltiyildiz.com/?haber,7809

1.Yazım: Atatürk ve Türk Birliği https://www.onaltiyildiz.com/?haber,7725

 

 

 

 

 

 



Bu haber 2,418 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    7,698 µs