En Sıcak Konular

Emir Yıldızdan

Köşe Yazısı
Emir Yıldızdan
7 Aralık 2019

Turks ve Caicos Adaları




Osman Baba ve Eskici Amca ile son görüşmemizde yine birbirinden ilginç bilgiler öğrenip, yazmıştım. Uzun zamandır göremediğim Osman Baba’m ile hasret giderip, hem ruhumu hem de zihnimi yenileme bahtiyarlığına erişmiştim.

Geldiği gibi gitti. Sayılı dakikalar çarçabuk geçti. Olsun buna da şükür. Kim bilir nerelerde hangi vazifenin yükünü sırtlanmıştır Osman Baba’m. Omuz omuza veren bu güzel insanları tanıdığıma ne kadar şükretsem az. Dertlerin, ıstırapların karşısında adeta yüce bir abide gibi duran ‘sabrın’ ve ‘şükrün’ timsali güzel insanlardır onlar. Her halleriyle sabrın ne olduğunu, rıza makamının güzelliklerini yaşar ve bizlere de öğretirler. Hakkın, hakikatin temsilcisidir onlar. Ya ne sanmıştın?

Ruhumun buhranlarda boğulduğu, bir cendereye sıkışmışçasına bunaldığım anlarda kendimi hiç tereddütsüz Eskici Amca’nın dükkânına atıyordum. Gerçi çalıştığım için ve onu rahatsız etmemek için sık gidemiyordum ama yine de her fırsatı değerlendirmeye çalışıyordum.

İşten izinli olduğum bir gün bu güzel insanın kapısının önünde buldum kendimi. Kapıyı açıp içeri girdim. Bu sefer Eskici Amca yalnız değildi. İçeride 5-6 genç sandalyelere oturmuş, Eskici Amca’yı dinliyorlardı. Başımla selam verdim, aynı şekilde karşılık aldım. Konuşmadan eliyle oturacağım yeri işaret etti. Her misafirden yükler taşıyan ahşap sandalyeye oturup, diğerleri gibi sessizce dinlemeye başladım. Zannediyorum sohbetin tam ortasına denk gelmiştim.

Eskici Amca anlatıyordu:

“Sevap olanca gerçekliği ile karşımızda iken, sanal günahlara koşanları nasıl durduracağız? Şairin dediği gibi ‘Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!’ Sanal günahın çıkmaz sokak olduğunu yeni nesle anlatmamız lazım. Çıkmaz sokağın başını kesip, insanları bu karanlık âlemin girdabından kurtarmamız lazım. Siz uğraşmazsanız biz uğraşmazsak kim uğraşacak? Şeytan’ın elinde nereye çekilirse çaresizce sürüklenen cansız, zavallı bir kuklaya dönüyor yeni nesil, görmüyor musunuz?

Paylaşma medeniyetiyiz biz, merhamet medeniyetiyiz biz. O gelenekten geliyoruz. Ya şimdi;  tepeden tırnağa hırs ve haz peşinde koşan bizler, atalarımızın yüzüne yarın ahirette nasıl bakacağız? Nasıl?

Gıdalarımız değişiyor, rüyalarımız değişiyor, huyumuz suyumuz değişiyor, bunlar değişince biz de değişiyoruz. Evlatlarımız, genlerimiz değişiyor ve Şeytan hala ilk günkü sözünden dönmedi. İnsanlığı bin bir çeşit tehlikelerle dolu karanlık sokağa çekip, ebediyen hapsetmeye uğraşıyor. Ve hepimiz isteyerek ve bilerek ona  yardımcı oluyoruz!

Şeref, erdem gibi insanı insan yapan güzel hasletler biz hissetmeden sessizce hayatımızdan çekip gidiyor, ardından belirsiz izleri kalıyor, görmüyor musunuz? Ruhumuzu, bedenimizi kapkaranlık bir sis gibi kaplıyor; günahlar, yalanlar, hazlar… Bunlar tüm benliğimizi istila ediyor. Ne yazık ki insanoğlu hiç farkında değil adım adım dipsiz bir kuyunun dibine ebediyen hapsedilmek üzere olduğunun. ‘Eyvah!’ diye haykırdığında her şey için çok geç olacak.

Siz zinadan sonra gusül abdesti alıp, namaza duruyorsunuz. Yetimin malından zekât veriyorsunuz -o da bir lütuf gibi- Yalan söyleyenleri alkışlıyor, yüceltiyorsunuz, hakkı bırakıp, güçlüden ve zenginden yana oluyorsunuz ve sonra da ‘Elhamdülillah ben Müslümanım’  diyorsunuz. Daha mümin bile olamamışsınız!

Fetvalar alıyorsunuz vicdanınızı rahatlatmak için, ama hakikati gören vicdan asla bunlara kanmayacak. Rulet masasında zikirmatiğinizi gösterip dilinizi zikre zorluyorsunuz, yazık ki dilden kalbe güzel hasletlerin ulaştığını göremiyor, hissedemiyorsunuz.

Peki siz kimi kandırıyorsunuz? Aldananın hep kendiniz olduğunu görmüyor, görmüyor, görmüyorsunuz. Hızla terk ediyorsunuz hakikati, hızla aceleci olana koşuyorsunuz. Hızla yok oluyorsunuz! Heyhat! Farkında değilsiniz çaresizliğinizin.”

Eskici Amca’nın yüzü kıpkırmızı olmuş, burun delikleri öfkeden kalkıp iniyordu. Sinirlendiği ve ızdırap çektiği yüzünden belli oluyordu. Sesi, bu tıka basa antikalarla dolu odada, adeta yankılanıp, gürz gibi iniyordu beynimize. Önünde duran küçük şişedeki sudan bir yudum aldı. Sonra gözlerini o plastik su şişesinden ayırmadan kaldığı yerden anlatmaya başladı:

“Çeşmelerden artık sağlıklı su akmıyor, hayat veren su ölüm saçıyor! Eskiden her mahallede bir çeşme olur, gürül gürül tertemiz, sağlıklı sular akardı. Şimdi o çeşmeler taş kesildi. Kurudu. Geldiğimiz hale bakın, o ecdat yadigârı çeşme ayakta duruyorsa bunu bile bir lütuf sayıyoruz. Bir ranta kurban olmadıysa buna da şükür diyoruz.

Herkes hasta. Peki niye?  Hastaneler ana baba günü. Neden oğlum bu insanlar hasta? Kim, hangi tarlada, hangi ilaçla zehirliyor toprağı, o toprakta yetişen sebzeler, meyveler bedenimizi yavaş yavaş bitiriyor, peki hangi hayvana hangi dozda ilaç veriliyor, biliyor muyuz? Bilmiyoruz farkında değiliz ne yiyor, ne içiyoruz. Bunlar değişime uğrayınca, bizler de değişiyoruz. Anladığınızda çok geç olacak…

Yağmurlar asit getirir oldu. Pınarlar çekiliyor yer altına. Rabbimizin hediyesi olan bin bir çeşit nimetler gözlerimizin önünde can çekişiyor. Sanıyoruz ki marketlerdir bizi besleyen. Allah’ı bırakıp,  kredi kartı ve markete güvenir olduk. Sokaklarda, ne yaptığını bilmeden fütursuzca alışveriş seline kapılan kalabalıklar akıyor, aldıkları hiçbir şey mutlu etmiyor ruhlarını, ruhlar mutsuzluğun girdabında boğuluyor. Huzursuzluk ve depresyon hükümdarlığını ilan etmiş zihinlerde. Her an anti-deprasana bağlı hayatlar çoğalıyor ve şükür çekiliyor gökyüzüne.

Zehirli havalar bırakıyorlar bizlere, zehirli rüyalar ve tüp bebekler…

Takvimler hızla dönüyor, yaprakları koparmaya fırsat olmadan günler geçiyor, hızlanıyoruz ama umurumuzda bile değil. Büyülenmiş gibiyiz. Beton evlere gömülüyoruz, yaşadığımızı sanarak. Kaba ve merhametsiz oluyoruz, kendimizden uzaklaşıp, kime yanaşıyoruz? Merhamet kayboluyor evlatlarım, merhamet! Hala uyanmıyoruz! Hakikatin ve ahlakın ve Emin’in yaşaması için mücadele eden az da olsa var olan insanlar çekilince aranızdan, ne yapacaksınız? İyi ve güzel olan her şeyi kovuyorsunuz hayatınızdan.  Elleriniz, gözleriniz her an ökse otuna yapışık ve zehirle besliyorsunuz gözlerinizi, kalbinizi.

Bir gün öleceksin oğlum, Ö-L-E-C-E-K-S-İ-NNNNN! Nasıl hesap vereceksiniz? Allah’ı sevdiğini nasıl iddia edeceksin? Utanmayacak mısın? Paran, mevkiin hakikati değiştiremeyecek, günahlarını saklayamayacak, ihanetini örtemeyecek! Seni kurtaracak torpil bulamayacaksın.

Kandillerde, bayramlarda, cumalarda gönderdiğin ruhsuz, duygusuz dijital mesajların kurtaramayacak seni. Okumadan sildiğin mesajların sana bir faydası olmayacak.”

Doğruldu oturduğu yerden Eskici Amca. Ben onu hiç bu kadar hiddetli görmemiştim. Bu gençleri de daha önce görmemiştim. Kimdi bunlar?

Gözleri çakmak çakmak, alnının damarları şişmişti. Tekrar koltuğuna oturmuştu. Eskici Amca’nın böyle sohbet ettiğine de hiç şahit olmamıştım.  Gençler derinden sarsılmış gibi dinliyorlardı. Hepsinin boynu bükük, gözleri önlerindeydi. Tekrar anlatmaya başladı:

“Kıyameti yaşıyoruz,  görmüyor musunuz? Kıyametiniz geliyor ve hala süfli hazların peşindesiniz, yalan, hırsızlık, haksız kazanç için geliştirdiğiniz modern yöntemler bir işe yaramayacak. Allah sana bu ülkede,  bu milletten olmayı bahşetmiş, daha ne istiyorsun?

Titre ve kendine dön! Kadim bilgilerin modern sihirbazlar tarafından  pazarlanıyor ve senin geçmişin, tarihin, inancın sana karşı silah olarak doğrultuluyor. Kendi bilgine sahip çıksana! Zırh giydiğini sanarak böbürleniyorsun ama lime lime olduğunun, çıplak dolaştığını görmüyorsun. Çürüyor ve kokuşuyor her şey. Biz faniler, zehirli ilaçlarla ebedi olacağımıza inanıyoruz. Şeytan sana yine ölümsüzlüğü vadediyor, ilk günkü gibi yine kanıyor, yine aldanıyorsun.

Körler sağırlar birbirlerini ağırlıyor. Bazı Şeyh efendiler; ‘Bizim talebeler işi alsın, makamı olsun, villa arazisi verilsin’ peşinde koşturuyor. Dünyayı elinin tersiyle itip, ayakları altına almasını beklediğimiz şeyhler, dünyaya basarak villalarını yükseltiyor. Fetvaları da dijital artık, günahları dijital, ağlamaları dijital…

Taş kesiyor her şey, bereket kayboluyor, güller kokmuyor… Yağmalanıyor ve yok oluyor her şey… Uyanın!”

Alnının terini sildi Eskici Amca, orada bulunan bir genç öyle bir ah çekti ki… Bu antikalarla dolu dükkândan adeta her eşyadan yakılandı o ses! Tüylerim diken diken oldu. Bağırmamak için kendimi zor tuttum.  Düşündüm de  aradığım işte  o ah! Kaçan hakikati yakalayan işte o AH! Bizi yeniden kendimize getirecek işte o AH!

Eskici Amca gençlere dönerek; “Bugünlük bu kadar kâfi” diyerek sohbeti sonlandırdı. Gençler ise ağır ağır toparlanmaya başladılar. Anlatılanların onları derinden etkilediği vücut dillerinden belli oluyordu. Etkilenmemek mümkün değildi. Eskici Amca onları uğurlamak için ayağa kalktı. Gençler; gönülden bir tevazu ile Eskici Amca’nın elini hürmetle öperek dükkândan ayrıldılar.

Ben ise duyduklarımın şaşkınlığı içinde mecalsiz bir vaziyette sandalyede kalakalmıştım. Bunlar kimdi?

Eskici Amca:

“Ee Eren, sen bizim bir şapkamızı gördün, bizde daha ne şapkalar var. Hayırdır bugün geleceğini bilmiyordum, acil bir şey yok inşallah”

“Yok Efendim, biraz bunalmıştım müsaitseniz bir uğrayayım, nasibim varsa görüşürüz demiştim.”

“İyi yapmışsın, karnın aç mı?”

Benim cevap vermeme fırsat vermeden;

“Dur beraber bir şeyler yiyelim.” Diyerek içeri girdi.

Kalkıp yemek yiyeceğimiz masanın üzerindeki eşyaları kaldırıp, içerden aldığım sofra bezini itinayla masaya serdim.

Biraz sonra Eskici Amca elinde metal bir sini ile geldi. Üzerinde kuru fasulye, bulgur pilavı ve turşu vardı.

Oturup yemeye başladık. Gözlerim yine dükkândaki eski eşyalara takılıyordu. Eski bir Türk Bayrağı gördüm. Daha evvel yoktu. Sanırım yeni gelmişti ve duvara bir halının üstüne asılmıştı.  Eskici Amca Bayrağa baktığımı görünce; “Bayrak bir kumaş parçası değil, geçmişin ve geleceğin tapusudur evlat! Al bu bayrağı çek kalbinin gönderine. Sadece tarihin izleri değil bunlar, geçmişin şimdide de yaşadığının izleridir evlat! Al senindir o Bayrak”

“Yok Efendim bu çok eski bir Bayrak, ben kabul edemem, çok değerlidir.”

“Senden de değerli değil ya evlat!”

Kalktı duvardaki halıya iğnelenmiş Bayrağın iğnesini çıkardı ve iz yerlerinden katladı. Daha sonra da  Bayrağı öptü başına koydu ve bana uzattı.

Ben de öperek aldım Bayrağı. Ama çok mahcup olmuştum.

“Oğlum, senden kıymetli değil  dedik ya. Artık o emanet senin, yaklaşık yüz yıllık bir Bayrak.”

Çay  koydum Eskici Amca’mın isteği üzerine.

“Madem geldin, nasibini kovaladın o zaman değerlendirelim bu fırsatı Eren’im. Al şu kâğıdı kalemi diyerek masanın üzerinde duran çizgisiz sarı bir defterle kalemi işaret etti.

“Sen çay için bardakları hazırla, ben az sonra geliyorum” dedi. Arka tarafta çok eski bir büfenin sıkışmış çekmecesini biraz zorlayarak açtı. İçerisinden kocaman bir dosya çıkardı.

Oldukça eski sarı dosyanın telleri neredeyse çürümek üzereydi. Eskici Amca çıkardığı dosyayı  masanın üzerine koydu. Kapağını açınca içerisinde naylona sonra da bir beze  sarılı plakaya benzeyen bir şey çıkardı. Kat kat sargılar açılınca bunun metal bir gravür olduğunu gördüm.

Eskici Amca benim şaşkın bakışlarım arasında gravürün üzerini eliyle siler gibi yaptı, adeta sevdi. Yüzüne  bir gülümseme yayıldı. Öyle  mutlu görünüyordu ki anlatamam. Derin bir nefes alıp, gravürü alarak masasına oturdu. Ellerini deri yeleğinin cebine soktu. Yaramaz bir çocuk edasındaydı. Sevincinden yerinde duramıyordu. Az evvel gençlere konuşurken sinirli olan yüz ifadesi gitmiş, gülümsüyordu. Tabir yerindeyse şimdi gözlerinin içi gülüyordu. Dediği gibi yeni şapkasını, yani  başka bir yüzünü gösteriyordu.

“Eveeet, Eren’im. Geçen İstanbul’da sizinkiler de bunu konu edinmişler. Bir sohbette geçmiş. Biz de onlardan işaret alarak yıllardır sakladığımız bu konuyu artık açıklayalım. Tarih yazanlar, yeni bilgi ve belgeler ışığında eski yazdıklarını zaman zaman  güncellemek zorunda kalıyorlar. Yeni bulgu ve belgeler çıkınca eski yazılanlar ya tamamen  değişiyor veya  revize ediliyor. Bugün şu gördüğün gravür ile tarihte bir güncelleme yapacağız. Bu çok önemli bir belge haaa!” diyerek dikkatimi bir kez daha gravüre çekti. O kadar çok olaya şahit oluyor ve yüzyıllık, yüzlerce yıllık o kadar çok  belgeler görüyordum ki, her seferinde “Aman Allah’ım, imkansız bu, nasıl saklanmış, nereden gelmiş! Gibi nidalarla hayretimi ifade ediyordum. Eren Babalar ise her seferinde sakin bir tavırla: “Bu daha ne ki, daha neler var neler!” diyerek benim heyecanımı ve hayretimi daha da arttırıyorlardı.

Konuşmasına devam etti Eskici Amca:

“Bazı tarihlendirmeler önemlidir, ilk şu tarihte, şurada geçiyordu gibi söylemler zaman zaman milat kabul edilir. Biz de seninle şimdi anlatacaklarımla bu konudaki tarihi biraz daha ileri alacağız bu  belge ile.”

Ben ise anlatılanlardan  dolayı iyice heyecanlanmış, pür dikkat Anadolu’nun bu asil kahramanlarından birini dinlemeye başlamıştım.  O anlatmaya, ben yazmaya başladım:

“Eren evladım, Turks ve Caicos Adaları’nı hiç duydun mu? Bu adalar, Kuzey Atlas Okyanusu'nda, Bahamalar'ın güneydoğusunda yer alırlar. 38 adadan oluşan ülkenin en büyük adası Grand Turk (Büyük Türk)’tür. Başkent de bu adadadır. Turks ve Caicos Adaları şu an İngiltere’ye  bağlı.

Kristof Kolomb`un   keşiflere başlayıp, yeni yerler ararken yeni dünyada karaya ayak bastığı ilk  yerin bugünkü adıyla Grand Turk olduğu söyleniyor tarihçiler tarafından. Yıl 1492.  Kolomb şimdiki ABD’ye çıktığını sanıyor, ama ayak bastığı yer Türk Adası. Kolomb yeni yer keşfettim sanırken bakıyor ki burası keşfedilmiş, adaya daha evvel gelenler olmuş! Okyanusun ortasındaki bu adaya TURK  ismini kim vermiş? Kolomb, bu işe herhalde fena bozulmuştur. Türk adasının adı nereden gelmektedir ve adaya adını veren bu  Türk kimdir? Bu konuda muhtelif rivayetler anlatılmaktadır: Ada’nın   Kristof Kolomb’dan 25 yıl evvel Türkler tarafından keşfedilerek ele geçirildiği ve  Turk adının da Kemal-i Hasan adlı bir kişiden alığı rivayetinin yanı sıra  Büyük Türk yani Kanuni Sultan Süleyman'dan aldığına dair  rivayetler de vardır. Bunları araştırır, okursun. Burada işin püf noktası şu; ada Turk adası olarak biliniyor, yıllar sonra adı Grand Turk oluyor. Öyle veya böyle Turks ve Caicos Adaları’na Kolomb’dan evvel Türkler’in geldiği açıktır. İsmini bile koymuşlardır. Yani Eren’im, Kolomb, Türkler tarafından keşfedilen bir yeri, yeniden keşfediyor(!)

Bilindiği gibi Kolomb İspanya’dan yola çıkarak yeni yerler keşfetme hevesiyle farklı rotaları takip ederek aynı yerlere ulaşmıştır. Haritalara bakarsan  onun takip ettiği rotaları bulabilirsin.


 
Kolomb’un kardeşi Barteleomo da haritacıydı. Kristof Kolomb, kardeşi  Barteleomo    Kolomb’a gittiği yerleri anlatarak harita çizdiriyordu.
 


Kolomb’un denizlerde kullandığı bir arması var. Bu armadasında kullandığı   adaların, ABD’yi değil,  Turks ve Caicos Adaları’nı gösterdiği de söylenmektedir.”


 
Eskici Amca anlatırken ben de hem hızla not alıyor, hem de onun zaman zaman dükkana giren müşterilerle ilgilenmesini fırsat bilerek, anlattığı konularla ilgili görselleri buluyor,  sonra ona gösteriyor, onaylayınca kaydediyordum.

Taze demlenmiş çayı hazırladığım bardaklara koydum. Müşterilerin çıkmasıyla hem çaylarımızı içiyor hem de konumuza kaldığımız yerden devam ediyorduk. Anlatmasını sürdürdü koca çınar:

“Bilindiği gibi Kolomb’dan önce yaşamış olan  ünlü seyyah Marco Polo’nun Asya ve Çin'e yaptığı seyahatlerde yazdığı kitap, dünya çapında tanınan biri olmasını sağlamıştır. Polo’nun  Çin seyahati ile ilgili bazı şüpheler var, belki onu da başka zaman konuşuruz, şimdi konumuzu dönelim. Marco Polo’nun yazdığı kitap, Kristof Kolomb’a  ilham kaynağı olmuştur. Yani Kolomb, Polo’nun kitabını okuyarak bazı bilgilere erişmiştir.

Kolomb, Marco Polo’nun kitabının derkenarına da bazı notlar almıştır.


 

Eren evladım, bunları ayrıntılı  anlatmamdaki sebep konu daha iyi anlaşılsın. Yani Kolomb bildiklerine ilave olarak, yeni yerler ve milletler ile ilgili birçok bilgiyi de Polo’nın kitabından öğrenmiştir.

Biz şimdi asıl konumuza gelelim, Turks ve Caicos Adaları’na. Kolomb Büyük Türk Adası’na çıktığında buradaki Türk varlığına şahit oluyor, dedik.  Peki yazılı kaynaklarda  bu ada ile ilgili Türk adı ilk nerede geçiyor? Türk  ismi 1688’de ilk defa Coronelli adlı meşhur bir İtalyan haritacının çizdiği  Fransızca bir haritada yer alıyor. Düşün evladım, Türk varlığı adada olmasa, İtalyan haritacı niye o ismi versin, değil mi?
 
 

 

Yazılı kaynaklara da burası 1688’de TÜRK olarak giriyor mu? Bunları yok edemiyorlar. Şimdi buranın Türk Adası ismini taşıması hem de Büyük Türk, Ada’ya Kolomb’dan sonra gelen İngilizleri rahatsız etmiştir. Türk adını yok etmek veya Ada’ya bir Türk’ün isim verdiğini, burada yaşadığını  silmek için birtakım hikayeler uydurmuşlardır. İngilizlerin dediğine göre adanın adı, adada yetişen kaktüslerin Osmanlı fesine benzemesinden dolayıdır. Adaların ismini değiştiremeyen İngilizler,   Ada ile Türkler arasındaki bağı ‘fes benzerliği’ masalı ile geçiştirmeye çalışmışlardır. 
Kendilerini uyanık sanıyorlar ya… Ama bilmiyorlar ki Osmanlı’ya fes 1829’da gelmiştir. Caicos kelimesi, Türkçe’deki kayık anlamına geliyor vs. bunlar literatürde var, okursun.

Ada o tarihlerden bu yana İspanyol, İngiliz ve Fransızlar arasında sürekli  el değiştirmiştir. Son olarak da İngilizler’de kalmıştır.

Grand Türk Adası’nın ilk bayrağında  Ay-Yıldız vardır.


 
1869 yılında ise Turks ve Caicos Adaları’nın ‘Ay-Yıldızlı’ eski bayrağını değiştiren İngilizler, aşağıdaki bayrağı kullanmışlardır. Dikkat ederseniz meşhur fes şeklindeki kaktüs yeni bayrakta yer almıştır.
 

Bir İngiliz yönetici Ada’ya gidip, İngiltere adına görev yapıyor, 1700’lü yıllar. Görevi bittikten sonra İngiltere’ye dönüyor ve beraberinde Ada’dan aldığı   bir gravürü de getiriyor. Bu gravüre imza atıyor ve Kolomb’un adası diyor. Orda da yine Türk adı geçiyor. Az önce demiştik ya tarihi biraz revize edelim. Bu ada ile ilgili  ilk yazılı kaynaklarda Türk ismi hangi tarihte geçiyordu?” diye sordu Eskici Amca.

Ben hemen atıldım:

“1688”  

“Evet, işte bu gravür oğlum ondan daha eski ve orada da Turk adı geçiyor, üstelik bunu getiren İngilizlerin yöneticisi kendi imzasını da atmış.”

Yine tarihi bir ana şahitlik ediyordum. Ve bu konuyla ilgili tarih yeniden yazılacaktı. Grand Turk adlı ada aynı zamanda başkent Cockburn Town’a ev sahipliği yapan adaydı.  Artık  Turks ve Caicos Adaları ile ilgili yeni bir belge daha vardı ve orada da yine TURKS ISLAND, Türk Adaları ismi aynen geçiyordu.

Eskici Amca az önce adeta kundaktaki bebeği sarar gibi sardığı gravürü tekrar eline aldı ve gösterdi.  

 

Birden tüylerim diken diken olmuştu. Eskici Amca’nın gravürü resmen tarihi değiştiriyordu. Heyecanlanmamak elde değildi.

 Eren babalar, Dünyanın bir ucundaki bu bölge ile ilgili kim bilir ne mücadele verdiler de bu belge günümüze kadar ulaşmıştı. Ben ise bu mücadelenin ucundan da olsa tuttuğum için kendimi oldukça bahtiyar sayıyordum.  

Selam olsun yüreği Türklük ateşi ile yananlara! Selam olsun, belgeleri; gönülden gönüle ve elden ele aktaranlara!

Eskici Amca narin bir bebek gibi tuttuğu  gravürü işaret ederek; “Oğlum, gravürün  görüntülerini çek, yazıları ve imzaları iyice göster. Göster ki, İngilizler hala feste kalmasınlar.”

Ben ise hemen cep telefonu ile gravürün arka arkaya değişik açılardan resimlerini çekiyordum.

Devam etti  Eskici Amca konuşmasına:

“Şimdilerde İngiliz Vali’si ile yönetilen bu yerlerin, web sayfalarına bak. Örneğin  müzesine gir bak, ne görüyorsun Eren Evladım?”

Hemen cep telefonundan Turks and Caicos yazarak müze aradım. Çıkan link:

http://www.tcmuseum.org/

“Oğlum, görüyorsun ya, hala TC’den kurtulamıyorlar.”

Eyvallah…

Cümlesinin ruhaniyetine selam olsun!

 

Emir Yıldızdan               
buulkem@gmail.com 

Twiter:@EmirYildizdan

 


Birinci Bölüm: http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=3204

İkinci Bölüm: http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=3981

Üçüncü Bölüm: http://www.onaltiyildiz.com/?haber,5419/emir-yildizdan-yesevi-nin-asa-si-ve-ankara

Dördüncü Bölüm: http://www.onaltiyildiz.com/?haber,6546

Beşinci Bölüm:    https://www.onaltiyildiz.com/?haber,7331


   



Bu yazı 4,081 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 30 Mayıs 2020 Göktürklerden Hediye
    • 1 Nisan 2020 Kulbak Bilge İle Çağı Anlamak
    • 7 Aralık 2019 Turks ve Caicos Adaları
    • 19 Mayıs 2019 Barbarosun Sancağı
    • 12 Aralık 2018 NATO mu PESCO mu?
    • 17 Ağustos 2018 Papaz Kaçtı Oyunu
    • 17 Aralık 2017 Yüzyıllık İntikam
    • 13 Ağustos 2017 Gökteki Türklerle Yerdeki Türkler Birleşti!
    • 31 Temmuz 2017 Pentagon'un Planını 5 Yıl Evvel Deşifre Etmiştik
    • 21 Temmuz 2017 Gargad-DNA Görünmezliği Projesi ve Manyetik Biyoloji
    • 23 Haziran 2017 27 Uçağın Sırrı
    • 4 Mayıs 2017 LOLAN (LÜLEN)-ECE-AYSULU TÜRK'e Kavuştu!
    • 6 Şubat 2017 13 Ocak 16.40, Denktaş, İstanbul
    • 1 Ocak 2017 Tarikatlar-Cemaatler ve İstihbarat-1
    • 6 Aralık 2016 Ordu, Bütün Türk Milletidir!
    • 1 Kasım 2016 Sessiz Sözsüz Yaşananlar
    • 22 Eylül 2016 Kadim Savaş Devam Ediyor
    • 16 Eylül 2016 Che Guevara Yahudi'dir!
    • 28 Ağustos 2016 Biden Hangi Şantajlarla Geliyor
    • 5 Ağustos 2016 Şifreler Açıklanıyor!

    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    9,894 µs