En Sıcak Konular

Emir Yıldızdan

Köşe Yazısı
Emir Yıldızdan
19 Mayıs 2019

Barbarosun Sancağı



EMİR YILDIZDAN-2 
5.BÖLÜM 
  


Barbaros’un Sancağı
 

  

Vakit gece yarısını geçti, akrep 2’ye doğru ilerliyor. Odamdayım.

Gecenin karanlığına kafa tutan loş bir ışığın altında rastgele kitapların sayfalarını karıştırıyorum. Gecenin sessizliğini bozan nefesimden ve sayfaların hışırtısından başka hiçbir ses yok. Sükût bir örtü kaplamış her yeri. Kitaplar, sırlar ve ben… Aralarından birini çekip, okumaya başlıyorum.

Tahta bir köprü üzerindeyim. Aşağıdan su öyle hızlı ve öyle gürültülü akıyor ki, geçmeye korkuyor, tir tir titriyorum. Suya takılı kalıyor gözlerim, sesler beynimde uğul uğul çağlıyor. Islanan tahta köprünün üzerinden ansızın kayıp gidecek gibiyim karanlık sulara. Bu durum tedirginliğimi dahada arttırıyor. Buraya kadar nasıl geldim bilmiyorum ama şimdi tam ortasındayım köprünün; ne bir adım ileri gidebiliyorum ne de bir adım geri dönebiliyorum. Işığa yakalanmış tavşan gibiyim. Gözlerim fal taşı gibi açılmış, zihnimde bin bir düşünce, tedirginlik ve korku içinde boğuluyor gibiyim. Suyun gittikçe yükseldiğini görüyorum. Hızla akan buz gibi suyun ayaklarıma değdiğini hissediyorum. Karşıya geçmek için biraz daha yürümem lazım. Lakin takatim kalmadı. Çaresizim… Adeta dizlerimin bağı çözülmüş gibi kıpırdayamıyorum. Allahım nasıl yürüyeceğim…. Bilemiyorum.

“Korkma, aşağı bakmadan, geç!”

Bu ses beni kendime getiriyor,  adımlarımı hızlandırıp, karşıya geçiyorum.

Toprağa basınca, öyle derin bir nefes alıyorum ki…  Artık güvendeyim,  tehlike geçti.

Sesin sahibini arıyorum. Yok!

Peki, kimdi? Şimdi Nerede?

Elimde kitap uyuya kalmışım. Uyandığımda bedenim kaskatı kesilmiş. Sanki ayaklarım hala ıslak ve üşüyorum.

Sabah ezanının okunmasına bir saat kalmış… Üzerimi değiştirip dışarı çıkıyorum. Arabaya binip Hacı Bayram Camii’ne doğru yola çıkıyorum. Etraf daha karanlık. Yol mu beni çekiyor ben mi yolu, bilemiyorum. Veysel’in dediği gibi: “Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece.” Arabayı camiinin A-2 garajına park edip, türbe kısmına geçiyorum. Daha açılmamış türbe. Demir pencerenin önünde dua ediyor, murakabeye dalıyorum…

Sonra camii içerisine geçiyorum. Her köşesi huzur, her köşesi maneviyat olan bu mekânda yüreğim ferahlamış bir vaziyette mihrabın sol tarafına, koca saatin önüne oturuyorum. Saatin uzun sarkacına takılıyor gözlerim. Dalıyorum…

 Kaf  Dağı gözümde canlanıyor. Hayal mi gerçek mi bilmiyorum. Dolaşıyorum. Bir ninenin kınalı ellerini görüyorum ve Âmin sesleri yankılanıyor kulaklarımda. Saatten ayrılıyor gözlerim, kendime geliyorum, bakıyorum ki camii yavaş yavaş dolmuş. Ezan okunuyor, müezzin çağrısını yapıyor ve sabah namazına duruyoruz. Bedenim huzur, ruhum huzur kalbim huşu içinde…

Öyle güzel, öylesine güzel bir namaz kıldım ki tüm uzuvlarım tatlı bir hisle doldu.

İmam, namazdan sonra bir de zikir yaptırdı. Cemaat gönülden iştirak ediyor, kıpır kıpır dudaklar. Hu, Hu, Hu sesleri caminin tavanının delip arşa yükseliyor sanki. Bazen cemaatten birinin feryadı yankılanıyor: “Alllahhh!”

Kalkıyorum dışarı adım atmak için, orta kapıdan tam çıkacakken bir de ne göreyim, sol tarafta Osman Baba ve Eskici Amca. Bir an hayal görüyorum sandım. Ama hayır, hayır işte karşımda duruyorlar ve bana gülümsüyorlar. Ama nasıl olur? Nasıl?

Osman Baba:

“Korkma, aşağı bakma, geç!” diyor… Ve ben kalbimden vuruluyorum… Derin uykulardan uyanır gibi uyanıyorum. İçimi kavuran bu sözlerden sonra sesimi toparlamaya çalışıyor, heyecanımı bastırmak için uğraşıyorum. Elim ayağıma dolaşıyor, ne yapacağını bilmez bir vaziyette şaşakalıyorum.

Osman Baba: “Gel Eren evladım, gel” diyor ve ben ellerine kapaklanıyorum. Eskici Amca gülümsüyor, sonra da onun elini öpüyorum. Alınların vura vura rengini çıkardığı halıya takılı kalıyor gözlerim. Secde izlerine bakıyorum. Sessizleşiyorum, sarhoş gibiyim.

Osman Baba:

“Eee Eren evladım, sevinmedin galiba bizi gördüğüne?” diyor.

Kendimi toparlıyorum. Hala şaşkınım ve sonsuz sevinçliyim. Kalbimin dilini anlatamıyorum. Ah bir anlatabilsem, halimi arz edebilsem. Gönle dolan, dile gelmiyor…

“Estağfurullah Osman Babacığım” diye kekeliyorum. Aklımdan cevabını arayan bin bir soru geçiyor. Gördüğüm rüya, buraya gelmem… Bakışlarından huzur akan bu güzel insanların yanına bağdaş kurup oturuyorum. Cami içinde bizim dışımızdaki beş on kişi haricinde kimse kalmadı.

Yüz yüze görüşmediğimiz birkaç yıl içinde Osman Baba’nın gür bıyıklarının arasına hafif beyazlıklar eklenirken, siyah saçlarına da yer yer kırağılar düşmüş. Ama hiç değişmeyen o siyah gözleriyle yine içimi delip geçercesine bana bakıyor. O derinlere nüfuz eden bakışları ne kadar özlemişim şimdi hatırladım.

Birden, Osman Baba’nın o muhteşem evinin kokusu geldi burnuma. Eski eşyalarla kitapların hâkimiyeti altında her köşesinden huzur fışkıran odanın hasretiyle burnumun direği sızladı.

“Zaman ve mekân. Belki en çok senin odana yakışıyor demiştim. Osman Baba, hatırlıyor musun?” diye soruyorum mahcupça.

Osman Baba:

“Ben sana demiştim evladım; seni bırakmıyoruz. Bundan sonra da görüşeceğiz diye. Bak nasip oldu, bugün buluştuk. Üstelik de randevulaşmadan. Zaman, zemin, mekân, imkân… Olunca bir araya geldik işte.”

“Nasıl gidiyor nöbet Eskici Amcası?”

Eskici Amca:

“İyi iyi maşallah çok memnunuz Sultanım. Siz zaten bana hazır teslim etmişsiniz.” dedi gülümseyerek.

Hava iyice aydınlanmıştı.  Camii tamamen boşalmıştı. Eskici Amca:

“Sultanım görüşmeye gitmeden evvel bizim orada bir kahvaltı yapsak, olur mu?” diye sordu.

Osman Baba “Evet” manasında başını salladı. Cami’den çıkıp, Hacı Bayram-ı Veli’nin huzuruna vardık. Osman Baba ve Eskici Amca duvar kısmına geldiler ve duaya başladılar. Ben ise biraz daha geride kalmış, öylece onlara bakıyordum. Şu iki koca çınara, Türkiye’nin isimsiz kahramanlarına… Herkes sustuğu zaman konuşan; makam, mevkii, ücret beklemeden koşturan, sorunlar karşısında abide gibi duran ve asla yılmayan şu iki koca insana. Mana âleminin imkânlarını ülkenin bekası yolunda harcayan bu güzel insanlara. Cesaretin, bilginin ve ferasetin müşahhaslaştığı güzel insanlar…  Kasıntılı, kuruntulu insanların yanında tevazu sahibi ve gerçek bilgi sahibi, emanete sahip çıkan güzel insanlar... Adam yetiştiren, helali haramı öğreten, yalanı yasaklayan, aldatmanın günahını bilen  insanlar… İyi ki varlar… Kadim bilgiyi  geleceğe taşıyan hafızalarımız… Gönülleri semada, kendileri yerde olan güzeller…

Ben içimden bunları geçirirken onlar da dualarını bitirmişti.

Eskici Amca:

“Eren evladım bir taksi bul da bizim oraya geçelim” dedi.

Ben:

“Efendim benim arabam burada eğer lütfederseniz onunla gidelim” dedim.

“Olur” manasında başını salladı.

Asansöre binip, garaja indik. Kapıyı açıp bu güzel insanları arabama davet ettim İkisi de arka koltuğa geçti. Direksiyonu Bentderesi’ne doğru çevirdim. Sabah erken olduğu için trafik yoktu. Ne güzel bir duyguydu bu saatte dışarıda olmak. Nasipler dağıtılırken, nasibe düşeni almak… Biraz sonra eskici Amca’nın dükkânının önüne geldik. Onları indirip, arabayı park ettim. Dükkânın camekânında “antikacı” yazan o eski ahşap kapının önündeydim ve içim içime sığmıyordu.

Eskici Amca çayı demlemişti. Sofrayı serip tulum peyniri, zeytin ve tahin helvası getirdi. Ben de ona yardım ediyordum.  Köy ekmeğini kesip, mütevazı soframıza koydum. Osman Baba ara sıra bana laf atıyor, şakalaşıyordu. Oldukça neşeliydi.

İşi gücü, çoluk çocuğu sordu.

“Oğlum Eren, Allah razı olsun senden, elimiz ayağımız oldun, maşallah” deyince utancımdan başımı önüme eğdim.

“Estağfurullah Efendim, siz öğretmeseniz, yol yordam göstermeseniz ben zırcahilin biri olurdum” dedim.

“Yok, yok oğlum Allah gayretini arttırsın, güzel hizmet yapıyorsun. Ülkenin senin gibi evlatları olması ne güzel. Hem işini yapıyor hem evini idare ediyor hem de bizim gibi delilerle uğraşıyorsun, değil mi Eskici?” dedi.

Eskici Amca: “Evet evet, kolay değil şehirde bunca işle uğraşmak. Zaten işi de yeteri kadar yoğun ama maşallah her yere koşturuyor Sultanım” dedi.

“Aman efendim ben ne yapıyorum ki. Hep hayıflanıyorum sizlerin hizmetinde daha çok olsam, daha fazla işin ucundan tutsam” diye.

“Yok evladım yoook. Kâfi derecede zaten yapıyorsun” dedi Osman Baba.

Eskici Amca’nın yorgun eşyalarına takılıyor gözlerim. O sevdiğim eski eşya kokusunu içime çekiyorum. Bir yandan çayımı yudumluyor bir yandan da sanatkâr ellerden çıkmış, huzur sinmiş eşyaları inceliyorum. Buraya her geldiğimde aynı hisse kapılıyorum nedense. Osman Baba koltuğa iyice yaslanmış, başını da arkaya dayamıştı. Gözleri yarı açık, ahşap işlemeli tavana bakıyordu. Sonra hafifçe gözleri kapandı. O öyle sessizce kestirirken sanki eşyalar sükût etmiş, kitaplar lal, saatler işlemiyordu. Hayat durmuş gibiydi. Eskici Amca da sessizliği bozmaktan imtina ederek, elindeki evrakı inceliyordu. Ben ise bu sessizlikte ne yapacağını bilemez bir halde çayımı yudumlarken, zemindeki el dokuması halıyı incelemeye başladım. Daha evvel hiç dikkatimi çekmeyen motifler, dikkatle baktıkça daha bir anlamlı gelmeye başladı bana. Bir yandan da düşünüyorum;  “Acaba bu halı kaç yıllık, bu içinde türlü endişeyle bezenmiş desenleri kim çizmişti?” Yaşanmışlıklarla yıprandığı her halinden belli olan halıyı incelemeyi bıraktım. Osman Baba’ya bakmaya başladım. Pencereden süzülen ışık Osman Baba’nın yüzünde hareler çizmeye başladı. Işık vurdukça yüzündeki çile izleri daha da aşikâr oluyordu. Ey koca çınar!

 Kim bilir neler gördü neler yaşadı? Kim bilir ne yangınlar söndürdü bağrında.

 Hey koca Osman Babacığım… Şu yorgun bedenin kim bilir ne yükler taşıdı memleket için.  İlerlemiş yaşına rağmen hala sahadaydı. Fiilen mücadele ediyordu. Bunca bilgi birikimine rağmen, o tevazuu yok mu? Bu devirde böyle insanlarla karşılaştığım için her an Rabbime şükrediyorum.

Ben böyle düşüncelere dalıp gitmişken ahşap kapı açıldı. İçeri 40 yaşlarında meczup olduğunu tahmin ettiğim biri girdi. Gülümsüyordu, ön dişleri o kadar küçük ve inceydi ki hemen dikkat çekiyordu. Kapının gürültüsüne Osman Baba da gözlerini açmıştı. “Oo Bekir gel bakalım, gel hele” deyip yer gösterdi. Bana dönerek: “Eren’im Bekir’e çay koy,” dedi ve Bekir’e “hele bir şeyler ye bakalım, öyle hemen kaçmak yok, otur bakalım” dedi. Ses tonu talimat verir gibiydi.

Bekir, yere oturdu. Üstü başı temizdi ama kafasını durmadan sallıyor ve hep gülümsüyordu.  Çayını koyup verdim, ekmeği alıp eliyle böldü, üstüne tahin helvası koyup yemeye başladı. Eskici Amca biraz daha peynir getirip önüne koydu.

Osman Baba sordu: “Bekir, nasıl asayiş berkemal mı?”

Bekir hem kafasını sallıyor hem de gülümsüyordu.

“Eee evvet” diye kekeledi. Düzgün konuşamıyor kesik kesik ve derin derin nefes alarak konuşuyordu.

“Bekir, bize ne getirdin?” diye sordu Osman Baba.

Bekir etrafı süzerek, özellikle de bana bakarak elini kahverengi ile gri arası renkli kadife ceketinin iç cebine götürdü. Naylona sarılmış bir zarf çıkarıp, Osman Baba’ya uzattı. Zarf ikisinin elindeydi, ikisi de çekiştiriyordu. Bekir bırakmak istemiyordu adeta. Osman Baba:

“Tamam, Bekir ben aldım, merak etme” dedi hafifçe sesini yükselterek.

Bekir’in gülümsemesi gitmiş, yüzü ciddileşmişti.

“Ta ta tamam,  ben vedim” deyip kalktı ve kapıya yöneldi. Osman Baba: “Dur Bekir, dur bak sana ne getirdim?” deyip cebinden çıkardığı bir çikolatayı Bekir’e verdi. Bekir öyle sevindi ki sanki dükkân ona bağışlanmıştı. “Komutana’a da selam söyle” dedi Osman Baba. Bekir gülerek: “Ba ba baş üstüne, b aba ba  baş üstüne” diye diye dükkandan çıktı.

Sabahın mahmurluğunu dağıtmıştı Bekir. Osman Baba zarfı açarak içindeki kâğıdı okudu ve cebine koydu.

“Eyvallah” diye mırıldandı belli belirsiz.

Ben ve Eskici Amca olanları anlamaya çalışıyorduk. Osman Baba hiçbir şey söylemedi. Yine kafasını koltuğa dayayıp, gözlerini kapadı. Sanki yine her şey susmuştu.

Kahvaltı sofrasını toplamaya başladım.  Yiyecekleri bozulmasınlar diye içerideki eskimiş buzdolabına taşıyıp yerleştirdim. Boşalan bardakları alıp, içerdeki tezgâhın üzerine bıraktım.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, antika dükkânında saat tıkırtılarından başka hiç ses yoktu. Osman Baba yine öylece gözlerini kapamış dinleniyor, Eskici Amca Kuran-ı Kerim açmış okuyordu. Sanırım yarım saate yakın zaman geçmişti. Ben  bir köşede sessizce bekliyor, etrafı seyrediyordum: Hat yazıları, biblolar, radyolar, plak çalarlar, gramofonlar, eski kitaplar, sehpalar, cam eşyalar, halılar, kilimler vs.

Az sonra kapı tekrar açıldı. İçeriye üstü başı yırtık 60 yaşlarında sakalları simsiyah başında eski bir bere olan biri girdi. Onun öyle hışımla içeri dalmasıyla Osman Baba gözlerini açtı, hafice doğruldu.

“Gel İsmail gel, hoş geldin” dedi. Hırpani kılıklı olan adam Osman Baba’ya yanaştı ve selam vererek elini öptü. “Tekmilim tamamdır Baba” diyerek pantolonun cebinden çıkardığı kâğıdı Osman Baba’ya verdi ve “Eyvallah” diyerek dükkândan geldiği gibi çıktı. Girişi ile çıkışı bir dakika bile sürmedi. Osman Baba kâğıdı aldı,  Eskici Amca ve benim meraklı bakışlarım arasında önündeki sehpaya koydu, ardından daha evvel Bekir’in getirdiği kâğıdı da çıkarıp onun yanına koydu.

Yazılanları tam göremiyordum ama iki kâğıdı birleştirince bir not ortaya çıktı. Sonra yüzüne bir gülümse yayıldı ve mırıldandı yine “Eyvallahhhhhh!” Bunu o kadar derinden söyledi ki… Sonra masanın üzerindeki çakmağı alarak her iki notu da kül tablası gibi bir kabın içinde yaktı. Odaya yanığın kokusu yayıldı.

Kalktı, kapıya doğru yönelirken: “Benim bir görüşmem var, sonra burada buluşuruz” dedi ve çıkıp gitti.

Osman Baba’nın ardından Eskici Amca ile birbirimize baktık. Eskici Amca:

“Oğlum, Onun Devlet Ricali ile randevusu var, sen istersen işlerini hallet öğlenden sonra gel,” dedi.

“Beklerim” dediysem de Eskici Amca öğleden sonra gelmem hususundaki sözünü yeniledi.

Çıktım. Derin uykulardan uyanıp, güneşli bir güne adım attım. Gözlerim kamaştı. İçimdeki duyguları tarifin imkânı yoktu. Arabaya doğru yöneldim ve eve doğru yola çıktım. Aklımda onlarca soru uçuştu, kalbimden neler geçmedi ki… “Hakikatler hayal, hayaller hakikat bilinir.” İşte durumumun özeti bu.

Sevinç ve heyecan içerisinde eve gelip biraz dinlendim. Öğlenden sonra yine içim kıpır kıpır yola çıktım. Ezberlenmiş yollardan geçerek yine o kapının önündeyim. Rüya gibi bir sabahın ardından ahşap kapıya yöneliyorum.

Kapıdan adımı atınca o iki güzel insanı koyu bir sohbetin ortasında buluyorum.

Selamlaşma faslından sonra munis bir kedi gibi sandalyeye oturdum.

Osman Baba oldukça neşeliydi. Eskici Amca’nın da yüzü gülüyordu.

“Eren evladım, eski günlerdeki gibi kısa bir çalışma yapalım mı, ne dersin? Madem geldik Başkent’e bir şeyler anlatalım, günümüz daha da bereketlensin, ne dersin?” dedi Osman Baba.

“Ne demek efendim, ben de çok memnun olurum, uzun zaman oldu çalışmayalı” dedim.

Osman Baba Eskici Amca’ya dönerek:

“Bugün Eren’imi senden ödünç alıyorum, müsaade var mı?”

Eskici Amca:

“Aman Efendim o nasıl söz, biz kimiz ki, izin istiyorsunuz. Mahcup ediyorsunuz bizleri.”

“Yo Eskici, herkesin bir yeri var. Senin mekânındayız. Sana tabiyiz burada” dedi Osman Baba.

Eskici Amca mahcup bir edayla; “Ferman sizin Sultanım.”

Osman Baba bana dönerek:

“Hadi Eren evladım hazırlığın tamam ise başlayalım.”

Ben ise onlar konuşurken çoktan küçük defterimi çıkarmış, hazırlığımı yapmıştım.

Bu an beni, Osman Baba ile karşılaştığım ilk ana ve sonrasında yaptığımız çalışmalara götürdü. Bir film şeridi gibi hızla geçti gözlerinin önünden o çalışmalar; Şehirler, mekânlar, olaylar… Nefes nefeseydi her şey. Zaman ne de çabuk geçiyor…

Anlatmaya başladı Türkiye’nin bu deruni bilgili insanı:

 Barbaros’un Sancağı

“Bugün seninle Barbaros Hayrettin Paşa’yı ve onun sancağını konuşacağız evladım.

Hızır Hayreddin Paşa’mız, lakabı  Barbaros; 7 dil bildiği söylenen, müthiş yetenekli bir denizci, devlet adamı ve stratejist…

Evet, korsanlıktan gelme. Ama aynı zamanda Cezayir’de hükümdar. Her şeyini feda ederek, Cezayir’i Osmanlı Devleti’ne veren bu denizci, Kanuni’nin emri ile İstanbul’a gelip, Osmanlı’nın tebaası oldu. Beraberindekilerle birlikte Osmanlı’nın deniz gücünü yeniden dizayn ederek, kara gücü tartışılmaz olan Osmanlı’yı denizde de güçlendiriyor. Osmanlı Devleti’nin tarihinde bir dönüm noktasıdır bu çalışmalar.

Kanuni akıllı adam, bu cevherin kıymetini iyi biliyor. O’nu Kaptan-ı Derya  yapıyor. Cezayir’in Osmanlı’ya bağlanması, Akdeniz’deki gücümüze güç katmıştır.
 
1538’de kazanılan en büyük deniz zaferimiz olan Preveze Deniz Zaferi Türk tarihinde değil,  aynı zamanda dünya tarihi içinde bir dönüm noktasıdır. Preveze, tüm Akdeniz’i Osmanlı hâkimiyetine açtı.

Preveze sonrası Avrupa’da bozulan güç dengeleri; Fransa Kralını, Hıristiyanlığın baş düşmanı olarak kabul edilen Osmanlı Devleti’nden yardım istemek zorunda bırakmıştı. Fransa’ya yardım etmek üzere, Barbaros kumandasındaki Türk Donanması Fransa’ya gitti ve Fransa’yı Şarlken’in olası bir saldırısından korudu. Böylece kıta Avrupa’sında yeni bir güçler dengesi oluştu.

Osmanlı’nın deniz gücünü zirveye taşıtan  bu denizci 1546’da vefat etti.  Barbaros Hayrettin Paşa’nın vasiyetinin şu şekilde olduğu söylenir: “Öldüğüm zaman beni denizin sesini duyacağım bir yere gömünüz!" Bu vasiyete uygun olarak  Beşiktaş'taki yere defnedildi.”

Osman Baba biraz duraksadı. Sanırım bunu benin onun anlattıklarına yetişmem için yapmıştı. Benden fırsattan istifade yazdıklarımı tamamlamıştım.

Kısa bir aradan sonra anlatmasını sürdürdü Osman Baba:

“Onun ölümü için "Mate reisü'l-bahr - Denizin reisi öldü" denilecekti.

Hızır Paşa vefat etse dahi, denizciler için adeta icazet veren bir makam oldu. Donanma-yı Hümayun, her sefere çıkışında, bütün toplarını kurusıkı ateşleyerek Hayrettin Paşa’nın Türbesini selamlayarak yola çıkıyordu.  Leventler,  gelip türbeyi ziyaret eder, dua ederlerdi. Osmanlı Devleti’nin kaptan paşaları da, hilatlerini Barbaros'un Beşiktaş'taki türbesinde giyerlerdi.

Barbaros Hayrettin Paşa, bütün malı, mülkü ve parasının eğitime harcanmasını vasiyet etmiş bir hayırseverdi.

Melami Yahya Kemal Beyatlı’nın "Süleymaniye'de Bayram Sabahı" şiirinde:
 
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki donanmayla seferden geliyor?
Adalardan mı, Tunus'dan mı, Cezayir'den mi?
 
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor
O mübarek gemiler hangi seferden geliyor…”
 
Osman Baba bu şiiri ezberinden okumuştu.
 
Okurken de bir marş gibi okumuştu. Siması değişmiş, bakışları keskinleşmiş,  bir asker edası ile okumuştu. Osman Baba’nın ses tonunu ilk defa böyle duyuyordum.

Tüylerim diken diken olmuştu.

“Eren, evladım cep telefonunun internetinden Barbaros’un sancağının resmini bul bakalım.” dedi.

“Peki, efendim” deyip telefonumdan internete girip, görsellerden bulduğum sancağın resmini Osman Baba’ya gösterdim.

 

“Eren evladım, bu sancak ile ilgili birçok spekülasyon yapılıyor. Deniz Müzesi’nde bile bir zamanlar başka şeyler yazıyorlardı bu sancakla ilgili.

Bilinen bazı bilgileri anlatayım, bunlar zaten her yerde var:

Sancağın en üstünde Saff Suresi'nin 13.Ayetinden bir bölüm yazılıdır. Mealen: ‘Yardım Allah'tandır ve fetih yakındır, mü'minleri müjdele…’

Sancağın ortasındaki Hazreti Ali'nin meşhur  kılıcı Zülfikâr. Zülfikar'ın dört köşesinde ise dört Halifenin isimleri vardır; Hz. Ebubekir, Hz. Osman, Hz. Ömer, Hz. Ali. Sancağın alt ortasında ise iç içe geçmiş iki üçgenden oluşan Davud Yıldızı ya da mührü Süleyman bulunmaktadır. Sancaktaki beyaz el ise ‘Pençe-i Al-i Âba’dır…

Baktığımız zaman bunları görürüz. Dediğim gibi bunlar anlatılan ve herkesin bildiği şeyler. Biz şimdiye kadar bakılmayan veya bilinmeyen yönleri  ile bu sancağı ele anlatalım.
 
Barbaros Hayrettin Paşa’nın sancağında kullandığı sembollere birde bizim gözümüzle   bakalım evladım. Sancakta kullanılan; Davut Yıldızı diye halkın isimlendirdiği ve İslâm kültüründe Mühr-ü Süleyman olarak bilinen sembol  var dedik.  Davut Yıldızı ile ilgili birçok bilgi, efsane, söylence mevcuttur. Birçoğu yalan yanlıştır. Bu sembolün sihir ve büyü alanında kullanıldığına dair havasi bilgiler dahi mevcuttur.

Bu sembolün Barbaros lakaplı Hayrettin Paşa’nın sancağında bulunmasının sebepleri farklıdır. Bunlar bilinmediği için, bazı aklı evveller  ‘bu  Masonik, Yahudi sembollerinin sancakta ne işi var?’ diye  eleştiri yaptıklarını duyuyor, okuyoruz. Bunlar her gördüğü sakallıyı dedesi sananlar. Oysa atalarımız ne demiş: ‘Her gördüğün sakallıyı deden sanma!’ değil mi?”

Osman Baba’nın bu kinayeli vurgusu ile Eskici Amca’nın tebessüm ettiğini gördüm.

“Eren evladım, biz bu avami ve bilgisizce söylenenleri bir kenara bırakıp, işin hakikatine bakalım. Hakikati nedir bu işin? Bu sembollerin  kadimden gelen ve ileriki çağları bile etkileyecek kullanım sebeplerine bir göz atalım. Bu deruni bilgileri devletimiz de bilsin ki, ona göre davransın. Bu semboller altı köşeli yıldız ve sekiz köşeli yıldız. Bunlar aslında hem yön tayin etmekte hem de şekil itibariyle bir çarkı sembolize etmektedir.  Adeta bir ‘Haarp Teknolojisinin’ o dönemdeki sembolü. Usta bir denizci olan  ve deniz savaşlarında dünyanın kabul ettiği usta bir savaşçı olan bir amiralin sancağı zannedilen bayrak şeklindeki nişanesi aslında bir sancak değil! Buna dikkat et Eren!” Osman Baba’nın ses tonunu yükseltmesiyle birlikte dikkatimi iyice toparlayıp, pür dikkat anlattıklarını not almaya çalışıyordum.

Osman Baba devam etti: “Bu aslında bir nevi bilgi formülüdür. Bugünkü teknolojik imkânlarla ve algılama ile bunun izahı geçmişe göre daha kolay. O dönemde ve bugün dahi tılsım diye adlandırılması ise birçok bilginin örtülmesinden dolayıdır. Haarp silahı dedik. Barbaros, dönemin en iyi gemicilerinden biridir. O dönemi göz önünde bulunduracak olursak, teknolojinin olmadığı, gemilerin yelken ve kürek gücüyle yönlendirildiği bir dönemden bahsediyoruz. Düşün, koca  kanyonlar, kadırgalar göz önüne alındığında bütün kuvvet rüzgâr ve onu kontrol etme gücü bilgisindedir. İşte bu çağı aşan bu bilgi gücü ile yaşanan olaylar adeta efsanelere dönüşmüştür. Aniden çıkan fırtınalar, gemicilerin ölümleri, batık hikâyeleri ve kaybedilen, kazanılan savaş hikâyeleri…

Kristof  Colomb, gemici Henry’nin  ve daha birçok kâşifin, kişinin anıları… Keşiflerin geç olma sebebinin altında rüzgârların kadere etkisi doludur. Sanıldığı gibi Dünya düz mü, yuvarlak mı tartışması ve bilinmezliği; abartıdan başka bir şey değildir. Bugünkü tarihçiler dahi bu konuları yeni belgeler ışığında böyle yorumlamaya başlamışlardır. Kristof Colomb’un anılarında, İspanya destekli yelkenli gemilerin denizin ortasında rüzgârın aniden durması veya tam tersi şiddetli fırtınaların aniden patlamasıyla günlerce deniz ortasında dualar ettikleri ve adaklar adadıkları, debelendikleri hikâyeleri ile doludur.

Öyleyse rüzgâr kontrolü denizciler için hayati önem taşıyan ana unsurdur. Bu kontrol bugün dahi teknolojik aletler ve oşinografi gibi kuruluşlarının rüzgâr ve deniz tahmini raporlarıyla yönetilmeye çalışılsa da denizlerde; denizcilerin sözü ile ‘her zaman sürprizlere hazırlıklı olmak’ tabiri es geçilemez.

Kadimden gelen Türk öğretilerinde aslında bir Haarp teknik bilgisi olan ‘Yada Taşı’ ile meteorolojik kontroller, Evliya Çelebi’nin kayıtları başta olmak üzere bu konuda birçok tarihsel bilgi ve belgede bulunmaktadır.  Türk tamgalarında kullanılan güneş ve yıldıza benzer birçok sembolün aslında büyük sırlar barındırdığı ehillerince malum, malum amma…” deyip sustu o güzel insan.

O arada Eskici Amca çaylarımızı önümüze koymuştu. Ben mahcup bir ifadeyle:

“Ben çayları koyardım” diye mırıldandım. Eskici Amca: “Siz çalışıyorsunuz, bak biz de istifade ediyoruz. Aman bir şey atlama Eren” dedi.

Osman Baba: “Atlamaz Eskici, o artık bizim dilimizi biliyor” dedi ve cebinden not kâğıdı çıkararak anlatmasını  sürdürdü:

“Barbaros’un kullandığı sembolleri  Ku’ran’dan 3 Ayet ışığında incelemek ve tefekkür etmek mümkün:

Sebe Suresi 12. Ayet: ‘Süleyman'ın emrine de rüzgârı verdik. Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü bir aylık yol idi…’

Şûrâ Suresi 33. Ayet: ‘Eğer O dilerse rüzgârı durdurur da yelkenle giden gemiler denizin üzerinde duruverirler…’

Ahzap Suresi 9. Ayet : ‘Ey iman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın. Hani size ordular gelmişti de üzerlerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular salıvermiştik…’

Bu Ayetler  incelenirse ne anlatmak istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.

İşin püf noktası şu Eren’im, Mührü Süleyman, Mührü Davut aslında rüzgâr kontrolü bilgisi olarak Barbaros Hayrettin Paşa’dan  da çok önceleri ehillerince kullanılmıştır. Barbaros’un kullanması inanç boyutu ötesinde bilimsel tertipler bilgisinin elde edilmesiyle ilgili idi.

 


Bu sembolü; bir rüzgârgülü, pervane vb. günümüzde kullanıldığı gibi teknolojik sırların göstergesi olarak sırlanmış bir bilgi olarak görmek gerekir.” Dedi. 

Osman Baba çantasını istedi. Hemen duvarın dibindeki masa üzerinde duran çantasını alıp getirdim. Bu çanta ile ilgili daha evvel de  düşündüklerimi ifade etmiştim. ‘Sanki devletimizle ilgili bütün sırlar o çantada gibi geliyordu bana.’
 Osman Baba çantayı açarak içerisinden iki tane kitap çıkardı. İkisi de oldukça eski kitaplardı. Odayı kesif bir kitap kokusu sarmıştı.
Osman Baba kitapların resimlerini çekmem için bana verdi. Hemen boş masanın üzerine koyarak cep telefonu ile resimlerini çektim.

Osman Baba: “Tamam mı?” diye sordu.

“Evet, Osman Baba, resimlerini çektim” dedim.

Osman Baba kaldığı yerden anlatmasını sürdürdü: “Barbaros bu bilgiye sahipti. 17. Yüzyıl’ın ortalarında Latince’den çeviri ‘Barborosse Magicae’ isimli ‘Barbaros’un Sihirleri’ adlı kitapta Barbaros’un denizdeki zaferlerini büyü ile kazandığını, deniz savaşı esnasında savaştığı gemilerin şiddetli fırtınada batarken onun ve komutası altındaki gemilerin sütliman bir ortamda yüzdüğünü anlatır. Hızır Paşa’nın gemilerinin  rüzgârı delerek rahat hareket ettiğini ya da hiçbir rüzgâr yokken birden şiddetli rüzgârlar oluşturduğunu, bu rüzgârdan kendi gemilerinin etkilenmeyip savaştığı gemilerin battığını uzun uzun anlatan bölümler mevcut.


 


Bir bölümde şöyle yazılı:

‘Barbaros, korkunç rüzgârı yarıyor, normalde yapılmaması gereken manevralar yaparak düşman gemilerini batırıyordu. Bu, ancak büyü ile açıklanır,’ deniliyordu. Vatikan kökenli  o kitapta Barbaros’tan ve Türklerden korunma büyüleri derlemeleri dahi toplanmış. Kitaplarda yazılıdır, Avrupalılar çocuklarını ‘Barbaros geliyor’ diyerek korkutuyorlardı.

Sonuçta Batılı kaynaklarda da anlatıldığı  ve yaşandığı gibi  Barbaros, rüzgârları yönlendirme ilmine ve teknolojilerine sahip bir Kaptan-ı Derya idi. Sancak diye bilinen ilim sandığının örtüsü üzerindeki semboller ise  Masonik amaçlı semboller değil! Her gördüğü pergeli Masonlara atfeden zavallıların sandığı gibi sancak üzerindeki  pergel, gemicilerin açık denizde harita üzerinden rota belirlemek için kullandıkları ölçüm aletidir.

Şer topluluklar, kadim sembolleri kullanıyorlar diye bu sembollerin aslına ait sırlarla kullanılan ehilleri de şerli gibi sanmaları bilgisizlikten ve art niyettendir.” dedi ve gözlüğünü çıkararak  Osmanlıca kitabın üzerindeki yazıyı okudu:

 




 



“Matbaa-i Bahriyede Tab olunmuştur, 1903. Bu nadir Osmanlıca denizcilik kitabı da hassasiyetle incelendiğinde enteresan bilgiler görülecektir.” deyip, gözlüğünü katlayıp, cebine koydu. 

“Tamam mı, Eren’im anlaşıldı mı? Bizde her şey var, yeter ki layık olalım, çalışalım. Helale, harama, yetim malına dikkat etmeyenlere elbette bu bilgiler verilmez! Biz bu bilgilere layık olacak hale gelelim, bak neler oluyor” dedi ve kitapları tekrar o meşhur çantasına koydu.  "Aman dikkat bu kitaplar çok nadir, hele Barbaros Kitabı. Vatikan bu sıralar bu kitabın peşine düştü." dedi gülümseyerek.

Konuşmamız yeni bitmişti ki, içeri takım elbiseli, kravatlı biri girdi. Selam vererek, Osman Baba’ya yanaştı.

“Efendim sizi almaya gönderdiler beni, müsaitseniz çıkabilir miyiz?

Osman Baba çantasını alıp, Eskici ve benimle vedalaştı. Her vedalaşma gibi zordu. Ve kim bilir ne zaman, nerede görüşecektik bu Anadolu'nun dev çınarı ile.

Dışarı çıktığımızda resmi bir arabanın beklediğini gördüm, binip, uzaklaştı  Osman Baba’m.

Eskici Amca ile baş başa kalmıştık.

Emir Yıldızdan                
buulkem@gmail.com  
Twiter:@emiryildizdan


 Birinci Bölüm:
http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=3204 

İkinci Bölüm: http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=3981

Üçüncü Bölüm: http://www.onaltiyildiz.com/?haber,5419/emir-yildizdan-yesevi-nin-asa-si-ve-ankara

Dördüncü Bölüm: http://www.onaltiyildiz.com/?haber,6546 

 

27 Nisan 2019 




Bu yazı 3,209 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 19 Mayıs 2019 Barbarosun Sancağı
    • 12 Aralık 2018 NATO mu PESCO mu?
    • 17 Ağustos 2018 Papaz Kaçtı Oyunu
    • 17 Aralık 2017 Yüzyıllık İntikam
    • 13 Ağustos 2017 Gökteki Türklerle Yerdeki Türkler Birleşti!
    • 4 Ağustos 2017 Gargad-DNA Görünmezliği Projesi ve Manyetik Biyoloji
    • 31 Temmuz 2017 Pentagon'un Planını 5 Yıl Evvel Deşifre Etmiştik
    • 23 Haziran 2017 27 Uçağın Sırrı
    • 4 Mayıs 2017 LOLAN (LÜLEN)-ECE-AYSULU TÜRK'e Kavuştu!
    • 6 Şubat 2017 13 Ocak 16.40, Denktaş, İstanbul
    • 1 Ocak 2017 Tarikatlar-Cemaatler ve İstihbarat-1
    • 6 Aralık 2016 Ordu, Bütün Türk Milletidir!
    • 1 Kasım 2016 Sessiz Sözsüz Yaşananlar
    • 22 Eylül 2016 Kadim Savaş Devam Ediyor
    • 16 Eylül 2016 Che Guevara Yahudi'dir!
    • 28 Ağustos 2016 Biden Hangi Şantajlarla Geliyor
    • 5 Ağustos 2016 Şifreler Açıklanıyor!
    • 29 Haziran 2016 İstanbul'un İlk Sahibi Türklerdi!
    • 8 Haziran 2016 Türklerin Sırrı AY'da Saklanıyor
    • 29 Mayıs 2016 TIME Dergisine Kapak Olmak

    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    15,570 µs