En Sıcak Konular

Adguk Öğretisi (Kendi Öğretisi) Anadolu’da Tengricilik - Devlerin Uyanışı

8 Temmuz 2022 04:59 tsi
Adguk Öğretisi (Kendi Öğretisi) Anadolu’da Tengricilik - Devlerin Uyanışı Kadir Sevencan yazdı...

Adguk Öğretisi (Kendi Öğretisi) Anadolu’da Tengricilik - Devlerin Uyanışı

 

https://www.onaltiyildiz.com/?haber,8890

 

Adguk Öğretisi yayınlandığı zaman Gılgamış çalışmamı bende yarılamıştım. Adguk Öğretisinden 26 sayfa okudum aklım Gılgamış çalışmasında olduğu için yoğunlaşamadığımı fark ettim ve Gılgamış bittikten sonra okumaya karar verdim. Şevki Kardeşim bana Öğreti hakkında okuyup okumadığımı sorduğunda aynı şeyi kendisine de söylemiştim. Çalışma bitince bugünlerde okudum ve hayretler içinde kaldım. Dünya insanlık tarihini ve evrenin tarihini anlatmakla beraber, Tengricilik inancının aslında ne kadar kadim bir inanış olduğunu göstermiştir. Bütün yönleriyle kitap birçok disiplinle beraber okunması ve derinlemesine analiz edilmesi sonucunda muhteşem ötesi, kelimelerle ifade edilemeyecek değerde bir kitap olduğu ortaya çıkacaktır.

 

Adguk kitabı Hitit Döneminde kaleme alındığı şeklinde bir algılamamız olmuştur. İlk oluşumu şeklinde değil belirli dönemlerde sürekli yenilenip yeni bilgilerle büyümüş Oktan Abi’nin bize sunmuş olduğu versiyonu son olarak ortaya o dönemde ki haliyle çıkmış gibi bir intibah uyandırmaktadır. 1. Bölümde Zülkarneyn As ve Nuh As dönemi ele alınmış ilerleyen bölümlerinde nihayetinin nerede son bulacağını İnşallah göreceğiz.

 

Adguk Öğretisine Adguk isminin ne anlama geliyor olabileceğine baktığımız zaman, Ad hecesi Yunanca da Se diye okunur. Öğretinin çevirisinde bazı kelimeler Türkçe kökenli bazıları ise o dönemde Anadolu’da Yunan kültürünün etkisiyle Yunanca, onun da kökeninde Semitik bir dil olan Fenike kaynaklı olduğundan, kelimeler iyi tahlil edilmesi gerekiyor. Mesela Adguk, Türkçe bir kelimedir Yani Adg, Tak demektir. Tak kelimesi birleştiren, ekleyen, bağlayan anlamlarına gelir. Bilgiyi birbirine bağlayıp hikmetini ortaya çıkaran olarak Türkler kendilerine bu ismi vermişlerdir. Sagu kelimesi de bu sefer hikmet, bilgiyi birbirine bağlayıp hakikati söyleyen anlamdadır. Türkler topraklarına da yine bu isme yurt anlamında Ur hecesini katarak Türk demişler ve bu şekilde her zaman kalmıştır. Semitik dil yapısı Anadolu topraklarına İon yada Yunanlılarla girdiği zaman D-T harfini S-Z diye okumuşlardır. Dolayısıyla Adg yada Tak kelimesi Suka yada Saka, Herodot’un söylemiyle Sage veya Skyth olarak değişmiştir. Büyük İskit Hükümdarı Demir Hatun yada Tomris diye tanıdığımız hükümdarın milletine Herodot Massagetler demiştir. Başka yerde de Türklere Skythler demiştir. Bu iki kelime farklı gibi gözükse de aslında aynı anlamdadır. Massaget demek Mas ( Büyük) Sages(T) Sakalar demektir. Günümüzde Asya Major (Büyük Asya) Asya Minör ( Küçük Asya) der gibi. Büyük İskitler, Anadoludakiler ise İskitler gibidir. “Sagesse” kelimesi de Mısır’da da yine aynı anlamda Bilgelik, Hikmet anlamında kullanılmıştır. Yani Sakalar zamanında da Mısır’a izlerini isimleriyle bırakmış ve Hikmet ismini resmen tekellerine almışlardır. Adguk kelimesinin sonunda ki Uk ise Uğ (Yuğ) anlamındadır. Bütün tarihin anlatımını ifade etmek için kullanılmıştır. Sagu nasıl öğüt vermek için belirli uyaklarla söylenen bir söylence ise Yuğ da bu sefer didaktik gibi törensel, zihinsel, bilgi olarak bütün yönleriyle bahsedilen öğeleri ortaya çıkaran anlamındadır. Nitekim Adguk 2. Bölümde tiyatro gibi karşılıklı konuşmalar sanki bir sahnede sergilenen oyun gibi aksettirilmeye çalışılmasından, bazı yerlerde destansı bir hava ile yaratılışın ve türeyişin nasıl olduğunun açıklanması, bazı yerlerde de o anki zamanın anlatılmasından çıkarılabilir. İşte bu anlamla da Adguk Töre demektir. Fakat günümüze gelen anlamına bakarak en isabetli anlamı SAGUĞ diye söylenebilir. Bu isim ayrıca o dönemdeki Yunanların hitaplarındaki Türklerin ismi olması dolayısıyla ayrıca dikkatle incelenmelidir.

 

Bu tip destansı gibi gözüken tarih kitaplarını okumak kolay değildir çünkü günümüz tarih incelemesi ile o dönemin tarih incelemesi arasında çok büyük farklılıklar vardır. Günümüzde bilim ve sanat branşlara ayrılmıştır. Tarih araştırmaları bile kendi içinde kollara ayrılmış ve uzmanlık alanları adı altında araştırmacıların veya akademisyenlerin bir konuya etraflıca hakim olmalarının önü kapanmıştır. Örneğin, “tarih tekerrürden ibarettir” derseniz uzman bilmiyor ki antik tarihi uzmanlık alanı yakın tarih gibi. Fakat antik çağlar dediğimiz arkaik dönemde aynı şekilde bu işlem uygulanmıyordu. Bir araştırmacı multidisipliner olmak zorundaydı. Yıldız ilmini, sosyal bilimlerin konularını ve bilimsel branşların hepsine hakim olması gerekiyordu. Günümüz ile aradaki bu uçurum diyebileceğimiz farklar yüzünden tarihçiler astroloji ile ilgili konuları, arkeologlar coğrafya ile ilgili konuları, Hititologlar veya Sümerologlar din konularına hakim olamıyorlar. Çünkü din konularında astroloji ile ilgili bağlantılar vardır. Örneğin bir büyünün ne zaman yapılması gerektiğini bilmeleri gerekir hangi mevsimde vs. Bunları anlatmamızın nedeni şudur; Bu tip multidisipliner bilgilere vakıf olamadıkları için yazan, araştıran kişileri de anlamaları güçleşmektedir. Onun için her konu hakkında bilgi sahibi olmak isterse bir insan bir konuda uzman olabilir. İnsanın kapasitesi her konuda uzman olmayı mümkün kılmaktadır. Buna en güzel örnek peygamberlerdir. İnsanlar peygamberlere karşı önyargılı davranmaktadır. Filozoflara daha toleranslı bakmaktadırlar. Dikkat ediniz Kutsal kitaplar felsefe kitapları kadar okunmaz. Buradan çıkan sonuç maalesef amiyane tabirle cehaletin dibidir. Neden biliyor musunuz? Çünkü Kutsal kitaplarda felsefenin kralı vardır. Yani bir peygamber bir manada filozoftan ayrı değildir. En kötü bu gözle okunursa kitaplar daha faydalı olacaktır. Adguk kitabında 1. Bölümde bu konu güzel anlatılmıştır. Arkeologlar ve dindarlar örnek verilirse yaratılış veya varoluş konularına farklı bakarlar denilmektedir. Farklı bakılması normaldir ama birbirini anlayamamaları kabul edilemezdir. Eğer alt yapıları aynı olsaydı sonra uzmanlıklara ayrılsaydı bu kargaşa en azından minimize edilebilirdi.

 

Adguk kitabının başlangıcı Gılgamış’ta olduğu gibi ilk yaratılıştan dem vurmaktadır. Gılgamış’ta buna Bakır Çekmece denilmiştir. Zaten Kapana, Zag, Zeg, Sak, Sek bunlar yaratılış fenomenleri olduğu kitapta Oktan Abi yazmıştır. Biraz daha detaylandırmak istersek anlatımların o isimler bir yere vurgu yapmak için olduğu ortadadır.

Mesela Kuranda ki Vakia Suresi 75. Ayette;

“Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim.” denilen yerlerin oluşumuna kinayedir. Biraz daha derinden bakarsak, Zag ve Zeg’in olduğunu Sak ve Sek oluştuktan sonra anlıyoruz. Çünkü Kapana’dan meme emdikleri sırada onlar birbirlerinin farkında değiller ne zaman emdikçe gelişmeye başladılar Sak ve Sek olarak isimlenip o zaman ayrışmaya başladılar. Fakat bu ayrışma terim, kavram olarak ayrışmaydı. Zag bu noktada Batıl ise Zek, Hak anlamındadır. Tabi biz bunu anlatabilmek için diyoruz. Geniş bakarsak buraya kadar aslında ikisi de birdir. Çünkü Hak ve Batıl biz insanlar için geçerli terimlerdir. Bir hayvan için sorumluluk olmadığından Hak ve Batıldan söz edemeyiz. Dolayısıyla bunları birer tasarım olarak düşünmeliyiz. Sak ve Sek bu noktada Hak ve Batılı görebilme yeteneği ile ilişkilidir. Yani zeka ve aklın görünmesi ve bunu kullanabilene Sek kullanamayana Sak demişlerdir. Kavramları kendilerinde toplayanlara Toru ve Turu yani insanlar görünmüş oldular. İnsanda Sak ve Sek uyanıklık ve uyuma hali eğer uyanık ise yani zeka ve aklını kullanabiliyorsa Hak ve Batıl ayrımına kadar görebilir. Zag’ın beden yani Ten olduğu söylenmekte ten görmeyeceğini ama tasarımın ten olduğu tasarımın içinde ki Zeg’in parlamasının ruh olduğu ve bu ikisinin birleşiminde Nefs meydana geldiği açıkça söylenmiştir. Buraya kadar o kadar çok derin, düşünülmesi gereken kavramlar söylenmiştir ki, bunları hemen düşünmeden geçersek birçok şeyi ıskalarız. Şimdi Kapana ismine baktığımız zaman Bakır Çekmece olduğunu söylemiştik. Bu söz Kuranda Kevser suyu şeklinde geçmiştir. Kap hecesi Türkçe P yada B harfinin V değişimi vardır. Ana hecesi; esas, temel, yapının ilk yeri anlamına gelir. Kevser deki Ser yine aynı şekilde baş, ilk yer anlamına gelir. Kevser ilk tatlı su yani ebedilik suyu, bekaya erilen yerdir. Kuran ayetinde de mealen soyunun asla kesilmeyeceği söylenerek bunu bir nevi ispatlamış oluruz. Eksik hatırlıyor olabilirim Münir Derman bir yazıda Annesi ile konuşmasını anlatırken anne sütünün nereden geldiğini söylediği zaman O sonsuzluktan geliyor gibi bir şey hatırlıyorum. Yine Münir Derman Hazretlerinin “Minel mai külle şey'in hay. Biz her şeyi sudan halk (ettik). Ana madde su değil, dikkat. (Hay). Hayyın görünmesi su ile olmuştur.” Dediği noktadır. Biraz daha somutlaştırmaya çalışırsak Zag ve Zeg var onu Sak ve Sek olarak varlık sahasında gösteriyor. Zag ve Zeg ya da Sak ve Sek ayrı şeyler değildir. Bu kavramlar Toru ve Turularda ikisi birden var oluyor fakat ayrı değil. Örneğin bir kişi Turu ise onda Sek meydana geliyor. Sak o kişide kaybolup sadece Sek var oluyor. İlginç ve derin düşünmeye değer bir nokta burası.

 

Kapana’nın bu anlatımı Gılgamış Destanında “Yazıcı Belit Şeri” diye geçer. Kaderin somutlaştırılması yani var olan bir bilginin belirginleşmesi anlamındadır. Peygamberimizin "Said o kimsedir ki, annesi karnında said olmuş; şakî o kimsedir ki, annesi karnında şakî olmuştur." Sözünün anlaşılamamış olduğunu bu şekilde anlıyoruz. Düşünün ki bu hadisin anlaşılamaması yüzünden bir çok ekoller, ve altı doldurulamayan söylemler sarf edilmiş, eksik düşünceliler yüzünden İslam’a haksız yere saldırılar görülmüştür. Oysaki anlıyoruz ki bilinememiştir. Adguk Öğretisinde şöyle yazar;

 

İki pınarın birleştiği havuzdan içenler, aydılar, bilinçlendiler. Pınarın kaynağına baktılar. Baktıkları Kapana kendileriydi. Gördüler, Bildiler. Kendilerinde olanı anladılar. Huylarını anladılar.

 

 Baktıkları Kapana kendileriydi cümlesi aslında Zag ve Zeg’in birleşiminden Kapana oluşmuş olduğu anlaşılır. Zag ve Zeg yine Oktan Abi Enbiya Suresi 30. Ayeti buraya referans göstermişti. Bu anlatılan yer Yer ile Göğün bitişik olduğu zamandır. İşte ona Zag ve Zeg’in bitişikliği ve toplamına Kapana demişlerdir. Kapana, Zag ve Zeg’i bir havuzda biçimlendirir o havuzdan Sak ve Sek’ler içer. Sonra ayılırlar farkına varırlar ve birbirinden ayrışmaya kalkarlar. Aklı gelişkin olup kendini fark etmesiyle Sek olarak vücut bulur. Sak olanlara bunun tam tersi gibi hikmeti, bilgiyi, derinliği görmez olurlar.

Zümer Suresi 9. Ayet;

"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" Sak ve Sek noktasından söylenir.

Sonra bunlar kendilerine Huy edinirler denir. Huy demek karakterdir. Yani karakterleri belli olur. Karakterlerini yada huylarını sahip oldukları Sak ve Sek bilgisiyle edinirler. Yani bir zorlama yoktur. Tabiatlarının gereği gibi seçimlerini yaparlar. Klasik bir örnek olarak arının çiçeğe gitmesi gibi. Onu var eden bütün bu oluşumların toplamına teknik olarak fıtrat denilmiştir. Ne yapacağı belli çünkü fıtratı öyle gibi. Metinde Ana karnındaki Zag ve Zeg der. Şimdiye kadar yazdıklarımızı toplayarak bu ana karnındaki Zag ve Zeg olayına baktığımız zaman şöyle bir sonuç çıkar. Sperm dişiye geldiği zaman Zag ve Zeg olarak gelir. Onu Dişi olan bedenler. Zag ve Zeg aslında pis su veya temiz sudur. 9 ay boyunca ana karnında Zag ve Zeg olarak gelen sıvıyı, Sak ve Sek aşamalarından sonra hoy veya karakter elde ederken Toru ve Turu’ya yani sonra da Nefs ve Ten şekline sokup doğum meydana geliyor. Münir Derman Hazretleri’nin durmadan kadına el kaldırmayınız, Kadına iftira atmayınız, Kadına kötü söz söylemeyiniz, Kadın masumdur onu kirleten erkektir dediği nokta işte burasıdır. Çünkü sperm erkekten gelir çocuğun bütün yaşam enerjisi, karakteri, insanda görünmeyen ve insanı insan yapan bütün özellikleri erkek belirler. İşte o enerjinin, karakterin görünmesi sadece kadına aittir. Peygamberimizin "Said o kimsedir ki, annesi karnında said olmuş; şakî o kimsedir ki, annesi karnında şakî olmuştur." Sözü bundan dolayıdır. O zaten o şekilde gelmişti demektir. Erkekten çocuğa geçen 23 kromozomun etki alanları karakter ve düşünsel hayatıyla, yaptıklarıyla ilgilidir. Kadından geçenler ise bedensel rahatsızlıklar veya sağlık konularıyla alakalıdır.

“Çocuk babanın sırrıdır” hadisi bundan söylenmiştir. Erkek çocuğunun veya kız çocuğunun denilmiyor çocuk, kız yada erkek fark etmez.

 

“Aşağı inerken sorumluluk yok” der. Aşağı inmek Oktan Abi’nin söylemiş olduğu anne karnındaki 3 karanlık dönemdir. Çocuğun doğduktan sonra ki yeri ergenliğe geçiş dönemine kadar olan zamandır. Yani 10 ile 13 yaş arası diyebiliriz. Bu döneme kadar yapılan günahlarda sorumluluk yoktur deniliyor. Burada insan bir şey fark eder. Ben’i yani kendini fark eder. Benim elim, benim ayağım der. Ayna da kendisini izler. Sonra aman der çünkü hem gençtir hem de güçlüdür bildiğini yine okur. Fakat “yukarı çıkarken sorumluluk var, sarp dağlar var” denir. İşte bir yaştan sonra artık hiçbir şekilde taviz yoktur. Bu Adguk öğretisinde “elinin çamura batması sonra da daha derine elini sokması” şeklinde anlatılmıştır.

 

Sarp yolları aşmak için 18. sayfada söylenen

 

Özünüz bir sözünüz değil

Özünüz bir sözünüz iki

Özünüz sözünüz bir olunca, tırmandığınız zorlu dağları dik tepeleri

 

Diye anlatılan metinlerdir. Özünüz bir hikmetten besleniyorsunuz ama Körmez şeklinde tavırlarınız ve hareketleriniz var. Tengri’nin yanındayım diyorsunuz ama Dünya kaynaklarını sayıp, biriktirip nam salmak istiyorsunuz. “Mümin müminin kardeşidir.” Kardeşlerimizi tanıyor muyuz acaba. Özünüz bir sözünüz iki budur. Bunları bir yaptığımız zaman yani sözümüzle yaptıklarımız birleşince o zaman sarp dağlar uçarak geçilecektir deniliyor. Özünde bir yani iyi olana Körmezlik bulaştırıp ikiletiyorsun. Kaynak gösterip aslında bu yükü anında aşarsın sende biliyorsun ama yapmıyorsun çünkü pis su bulaşmış sana. Ben yaptım, ben buldum, beni “övün” “beni görün” “ben varım” “ben!” demek istiyorsun. Onu temizlemen gerekir. Tasavvufi ekoller, Ruhsal gelişim teknikleri, New Age’ler, Reikiler, Reüçlerin amacı bu pis suları temizlemek iddiasıyla kurulmuştur. Sabah ezanıyla şu kadar şu zikri yap, yemek yemeden önce şunu yap, gözlerini kapat renkleri gör vs hepsi çakraları açmak aklı harekete geçirmek içindir. Her çakranın bir yeri var mesela biri Zeg’i açar öteki Sek’i, biri Turu’yu gibi amaç el çamura girmişti ya onu temizlemektir. Oysaki yolda gidiyorsun çamur varsa su da vardır. Çünkü çamur, topraklı sudur. Sudan yürümeye bakarsan yol insanı temizler!

 

21.sayfada “ Bir ses geldi bilinmezden suya baktın kendini gördün” diye devam eder. Bundan sonrası çok önemlidir. Birçok Türkolog, Din uzmanları Türklerin Tengrici olduğu konusunda hemfikirdir. Fakat Tengriciliğin ne demek olduğunu bilmezler. Gerçekten mübalağa yapmıyoruz eğer gerçek mana da Tengricilik bilinseydi İslamdan minicik bir farkı olmadığı anlaşılırdı. Dikkat edersek zaten Oktan Abi’nin metinleri açarken kullanmış olduğu, benzettiği ayetlerden de anlaşılır. Bu kadar benzerlik olabilir mi? Benzetiliyor denilebilir. Şu soru anlamlıdır. Bu işleri gerçekten bilen biri bunların birbirinden farksız olduğuna şahitlik etmez mi? Bakınız araştırınız internetten Tengricilik hakkında Gök Tanrı inancı olduğu, doğada her şeyin ruhunun olduğuna inanıldığı, ibadetler yapıldığı şeklinde 10 maddeyi geçmeyecek bilgiler verilir. Oysa Adguk Öğretisine baktığımız zaman bir evren külliyatı bize gösterilir. Ondan dolayı yazının başında demiştik multidisipliner çalışmalı bulguları ayrıca tasavvuf uzmanları, filologlar, onomastik bilimciler, din uzmanları birçok yaklaşım işe karıştırılarak yorumlanmalıdır. Arkeologlara kanun gibi bu iş verilmiş onlar ne derse o doğrudur algısıyla kaynaklarda hep onlar aranmış. Arkeolog taş uzmanıdır din ya da dil uzmanı değildir. En azından Türkiye’de bu şekilde görüyoruz arkeolojiye yaklaşımı. Metne dönersek bir ses geldi bilinmezden suya baktın kendini gördün denilmesi ilk bir ses oluştuğunu bu sesten sonra bir su oluştuğunu ve kişi suya bakınca kendini gördüğünü söylüyor. Burada ki kendini görmesi ve kendine bakanın aynı olması “Asıl ve Gölge” koduyla düşünülmelidir. Metinde belirtildiği gibi “Sal” ile görürsün Özü, yani can verilmiş ve onunla aslı görüyoruz deniliyor.

 

21.sayfada “Kuş kafana kondu ayakları kafanda konduğuna bakmıyor da suda ki sana bakıyor üstten” diye devam eden bir metin var. Kuşa bakarsak bu karga olduğu nettir. Oktan Abi’nin açıklamasıyla görürsek metni Karga göktür, Balıklar yerdir diyor.

Resme bakarsak Karganın taşıdığı bir şey var. Kırmızı bir daire dışı siyah iki maddeyi götürüyor. Gök ile yeri Karganın taşıması imkansız olduğuna göre o zaman bu iki maddeyi karga ismiyle kodladıklarını anlıyoruz. Bu iki şey aslında sıvıdır. Çünkü suya bakış vardır. Kapana’dan akan iki sıvıdır. Gılgamış Destanında bu olay “Aruru gök tanrısının rakibini kalbinde yarattı, sonra ellerini yıkadı” şeklinde yine sıvıyla açıklanmıştır. Biraz da Mitoloji okuması nasıl yapılır ona örnek olması açısından küçük bir hikaye anlatalım.

 

Yunan tanrıçası diye bilinen Athena bir gün Hephaistos’un atölyesine gelir. O da Athena’dan hoşlanır ve ona saldırır. Athena kaçarken Hephaistos’un spermleri ayağına gelir. Athena oradan uzaklaşır. Bu hikaye üstteki sembolün metne çevrilmesidir. Herodot’dan biliyoruz ki Yunan dinini ilk kez Homeros kurgulamıştır. Kitabında bizim böyle bir dinimiz yoktu Homeros ilk kez söylemiştir der. Adguk kitabında bu olay Kuş diye anlatılır ve duru görüyle balıklar görülür! Yani kitap Homeros’un yaşadığı MÖ 800 yılından önce olduğu en azından bilgilerin aslında daha eski olduğunu anlatır.

 

Bütün bu anlatılanlar Tasavvufta ki Marifet makamındandır. Marifet makamını gerçek filozofların bulunduğu noktadır. Gökte olanın yerde de olması demek, aslı ile gölgesi anlamına gelir. Yani o iki sıvı örneğin insanda kalp ile başka bir organ olarak var olmuş gibi düşünmüşler. Gökte olanın yerde de vardır sözünü herkes kullanır ama örnek veremezler kulaktan dolmadır. Bunu Muhiddin-i Arabi Hazretleri Güneş kalp demiştir bir de yanlış hatırlamıyorsam Oktan Abi bir videosunda hepsini anlatmıştı hatta biri sormuştu o zaman Dünya nereye gelir o da mide demişti. İşte bunun gibi marifetle bütün varlığın yeri tespit edilir. Örneğin tefekkür ediyoruz diyoruz ki; Karganın taşıdığı iki sıvıdır onlar Zag ve Zeg’tir onlardan Kapana oluşuyor gibi gibi sürekli geliştiriyoruz ve bulduğumuz yeri bilgilerden bir tat alıyoruz. Bunu tefekkür edenler çok iyi bilir. Tatlı bir şey içmezsiniz ama o size öyle bir haz verir. İşte bu haz hali Kuran’da Nahl Suresi 69. Ayette;

 

“Sonra meyvelerin hepsinden ye de, Rabbinin (sana) kolay kıldığı yollara gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir bal çıkar ki, onda insanlar için şifâ vardır. Şüphesiz ki bunda düşünen bir millet için, büyük bir ibret vardır.”

 

diye belirtilen yer işte bu marifet makamıdır. İşte bu meyveler tefekkürlerimizde kullandığımız bilgilerdir. Bal da o anda almış olduğumuz, anlamadığımız ama vücudumuzun bir şey ürettiği için oradan aldığımız hazdır. Tabiatta insan kendini bu şekilde görüyor. Suya baktı ve Kendini gördü demek budur.

 

Dikkat edelim Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat makamlarının Tarikat ve Marifet makamını burada görüyoruz. Suyla temizlenme, ilerleme Tarikat makamıdır. Parçaları kendinde toplamak Marifet makamıdır. Bundan Hakikat makamı gelir burada başa dönüş vardır fakat yola çıktığımız gibi değil. Artık birçok şeylerin anlamını bildiğimiz için Münir Derman Hazretlerinin secde ayetleri yazısında bahsettiği secdeler artık bilindiği için her şeyin secde ettiği anlaşılır ve kişide bu makamda secde halindedir. Kuranda Fetih Suresi 29. Ayet;

 

“Onların Alâmeti Simalarındaki Secde İzidir” bunu anlatır. Bu secde izi namaz kılarken çıkan secde izi değildir. Hakikat makamı ile şeriat makamının aynı olması bundan dolayıdır. Çünkü ibadetlerin anlamı ile hakikatler bire bir örtüşüyordur. Secde ayetlerine bakınız hiç biri marifet gibi değildir net şekilde ortaya konur. Bir benzetme olmaz!

 

Adguk Kitabında bu secde izi söylemi 28. Sayfa da

 

“Sudaki yansımasındaki yüzü çok yorgun gözüküyordu

Baktı, baktı ve daldı

Ve tekrar aydı dalgınlığı gidince

Dalgın olmadığı andaki görüntüsü görünmüyordu”

Paragrafta ki yorgun gözükme metaforu Kuran’da ki secde izi ile aynı anlamdadır. Dalgın olmadığı anda görüntüsünün görünmemesi artık o ilk hali yani dalgın gibi değil kainatın bütün bilinmezlerini kendinde topladığı için artık kendini göstermez gösterdiği varlığın yansımasıdır. Devamında kuşun gelmesi ve toprağı didiklemesi yeni bir yaşam formunu anlatır. Yeniden doğuşun imgelerle anlatılmasıdır. Elini çamurlandı sonra daha derine girerek bütün her tarafı çamurlandı sözü Gılgamış Destanında ki

 

“Dikkat et ellerin suya değmesin” cümlesiyle aynı şeyi anlatır.

 

Baş Ulu 33.sayfa da ona bir yer verin der. Ulular şaşırır bir ona bakarlar bir de Gökteki Güneşe aya nasıl olacak bu derler. Sonra anlatır başından geçenleri ve Baş ulu da uyuduğu zaman ki olayları anlatır. O zaman hepsi tamam deyip aralarına alırlar. İşte bu anlatım da Gılgamış destanında ki Utnapişti’nin Tanrıların katına kabul edilişinin hikayesini Gılgamış’a anlattığı olayların aynılarıdır. Destanda Utnapişti’ye de Uzaktaki Utnapişti derler. Adguk Kitabında

 

“Kendine has bir yer

Ululardan ayrı bir yer”

 

Diye anlatılmıştır. Uzakta ki sözü bunu anlatır.

 

34.sayfa da Kişi gök kapılarına ne zaman tırmansa geri itildi ve ant hatırlatıldı ona.

Antta şöyle yazıyordu. Önce tek tek ve sırlı sözler söyleniyordu kulağına

 

İşte bu da Gılgamış Destanında ki Utnapişmin’in Gılgamış’a demiş olduğu

 

“Sana tanrıların sırrını vereyim mi. Dediği bölümde ki ölümsüzlüğün sırrını verdiği yerdir. Nitekim bu Adguk Kitabında

 

“Sonsuzluk var demen için, sonsuz olman gerek” cümlesiyle tamamen örtüşmektedir.

 

Sayfa 38’de şöyle çarpıcı bir cümle vardır.

“Düğümlenmiş yılanın ağzında şu ibare yazıyor “İnsan Kendin’e benzer. Kendin kim?”” İnsan “Kendin”e benzer deniliyor ama yılanın ağzında yazıyor. Neden İnsan resmi çizmemişler.

 

Resmi biraz ışıklandırarak görebildik sanırım yılan oradakiler. Kurukafa Kültünü görmekteyiz. Birinin ağzında birinin de göğsünde bir yazı var sanki. Kurukafa kültürü bize yeniden doğuşu anlatır. Anadolu’da ve dünyanın birçok yerinde Kurukafa sembol olarak kullanılmıştır. Bilinen en eski kullanım yeri Göbeklitepe’dir. Altta ki resimde Kuş gagası gibi bir çizim vardır. Bu da Karga olması gerekmektedir. Karga ama yere düşmüş ve yılan gibi uzamış fakat başı karga gibi. Aslı uçan bir şeyin yere düşmesiyle yer varlıklarına benzemesini anlatıyor. Bütün kainatı gösteren her şey “Kendin”’in güçlerinin ya da veçhinin yansımaları ise gözüken ve varolan her şey de ona benzemesi gibi. Bunlar nedir diye baktığımızda Yukarda anlatılan Zag: Hakikatin görülmemesi durumu, Zeg: Görülmesi, Sak: Zekanın kullanılamaması, körmezlik Zek: kullanılması görülmesi Hak ile Batıl’ı ayırt edebilme kaabiliyeti. Toru ve Turu bu birleşimlerin hangi ağırlıkta, hangi gruba düşmüşse onunla isimlendirilmesi vs. “Kendin”in özellikleri saymakla bitmez.

 

Kurukafa Kültünü ve “Kendi” öğretisini 40.sayfada Oktan Abiden okuyalım.

“Tanrı (Tengri) kendini var etmiştir.

Tanrı sır olan Kendi Hakikatinden Tanrı vasfıyla, bütün varlığa bir bilgi mahiyetinde kendini bilinir kılmıştır.

Gizli olan hakikatinden Tanrı vasfını-sıfatta denilebilir-belli etmiştir, bilgisini sunmuştur. Nereye? Adguk öğretisine göre Kafatasının içine.”

 

Şimdi burayı dikkatlice okursak Kafatası olarak gösterilen yada var olan bir fenomen var. İlk kafatası fenomeninden Tengri “Kendi”ni yarattı. Sonra bu tip üç kere daha yaratım gerçekleşti ve dördüncü bu zaman oldu. Bu bilgi Adguk Öğretisi Kitabında bir yerde yazar. Devam edersek gizli olan hakikatinden sıfatlarını yada güçlerini yarattı. Biz Tengriyi nasıl gördüğümüz ya da nasıl var olduğuna inandığımızın anlatımıdır burası.

 

Düşünün bugün karadelikler var diyorlar. Nasıl tespit ediliyor Karadeliklerin varlığı? Bir yıldızın ışığı bir karanlık bölgede kayboluyorsa orada Karadelik var diyorlar. Tengri’de bunun gibi var olanların nedenselliğine dayanıyor oysa Adguk Kitabından ve Kuran-ı Kerimden bunların Allah’ın gücünün görünüşleri, Esmaları veya sıfatları diye söylenir. Biz uzayda, tabiatta gördüğümüz sanat eserleri varsa bunu yapan bir ressam olmalı diye aynı karadeliklerin tespit edilmesi gibi ışık bir noktada karanlığa gömülüyorsa nasıl Karadelik var diyorlarsa biz de bir yaratıcı var olmalı diyoruz. Var fakat “Tengri”, “Kendi”, “Hu” değildir. O her şeyin başında ki ilk yaratımın sebebidir. Bu ilk sebep Oktan Abi’nin bize biraz önce yazmış olduğumuz şu söz;

 

Gizli olan hakikatinden Tanrı vasfını-sıfatta denilebilir-belli etmiştir, bilgisini sunmuştur. Nereye? Adguk öğretisine göre Kafatasının içine.” derken Kafatası fenomeni ile anlatılmıştır diyor.

 

Şimdi şu Karadelik resmine bakınız. Bilimsel olduğunu iddia edenler, Fizikçiler, Akademisyenler hepsi bunun katıksız Karadelik olduğuna inanmışlardır aksini yazanı ben daha görmedim. Bu resmin Büyük bir yıldızın önündeki bir gezegen olmadığını, veya bir bulutsu olmadığını kim ispat edebilir?

 

Peki bu neydi insanları bu kadar heyecanlandıran Karadelik görüntüsü, bir sevinçler, bir kutlamalar Dünyaya flash haber şeklinde lanse edilmesi neyi ifade ediyordu. Bunların cevapları Karadelik felsefesinin ne demek olduğunu bilmekten geçer. Felsefeyi anlatmadan önce şu habere bakalım Katie Bouman Karadelik’i nasıl bulmuş.

 

https://www.sozcu.com.tr/2019/dunya/dunya-bu-kadini-konusuyor-kara-deligi-bulan-bilim-insani-4385821/

 

Söz konusu algoritmayı 3 yıl önce hazırlamaya başlayan 29 yaşındaki Bouman’ın başında olduğu projede MIT ve Harvard’dan mühendisler, astrofizikçiler ve astronomlar da vardı. Bouman’ın yazdığı algoritma sayesinde dünyanın farklı bölgelerindeki sekiz teleskoptan elde edilen veriler bir araya getirildi. Tek bir teleskopla böyle bir görüntünün kaydedilmesi imkansızken Bouman’ın algoritması sayesinde kara deliği görebildik.

 

Dünyanın farklı yerlerinde bulunan sekiz teleskoptan gelen verilerin bir algoritmayla birleştirilerek, sonuçtan sebebe doğru gidilmesiyle bulunduğu ortadadır. Yani sekiz teleskoptan evrenin şu anki haritası belirlenmiş onların şu anki konumlarından önceden nerede olabilecekleri bulunmuş ve ilk nokta tespit edilmiş oraya da Karadelik denilmiş!

 

Şimdi felsefesinin ne olduğuna bakalım;

 

Karadelik diye bilinen olguyu ilk dillendiren John Michell diye tanınan İngiliz doğa filozofu ve din adamı Karayıldız diye tanımlamıştı. Karadelik söylemi 1970’lerde söylenmeye başlamıştır. Kara Yıldızları tarif ederken şöyle demişti;

 

“Eğer gerçekten doğada, ışığı bize ulaşamayacağı için yoğunluğu güneşinkinden az olmayan, çapı güneşin çapının 500 katından fazla olan cisimler varsa; veya biraz daha küçük boyutta, doğal olarak parlak olmayan başka cisimler varsa; bu koşullardan herhangi biri altında cisimlerin varlığına dair hiçbir bilgiye sahip olamayız; yine de, etraflarında başka parlak cisimler dönüyorsa, bu dönen cisimlerin hareketlerinden, merkezi cisimlerin varlığını bir dereceye kadar olasılıkla çıkarabiliriz, çünkü bu, evrenin görünürdeki düzensizliklerinden bazılarına bir ipucu verebilir. başka bir hipotezle kolayca açıklanamayacak olan döner cisimler; ancak böyle bir varsayımın sonuçları çok açık olduğundan,

John Michell, 1784”

 

Paragrafı okuduğumuz zaman Güneşten 500 katı daha büyük olan Kara cisimler yani kendinden ışık yaymayan gezegen gibi olan cisimleri bulabilmek için, o cisimlerin çevresinde yine Kara Yıldız varsa onlar hakkında hiçbir bilgiye sahip olamayız diyor. Fakat eğer çevresinde güneş parlak cisimler yada Yıldızlar varsa o zaman o dönen yıldızların hareketlerinin düzensizliğinden bazı ipuçları bulabiliriz diyor. Çünkü Kara yıldızın çevresinde bu parlak yıldızlar döndüğü için yada Dünya dönerken farklı farklı açılardan Kara Yıldıza, Parlak Yıldızların ışıkları değişik gölgeler vereceği için onlar hakkında bazı ipuçları yakalayabiliriz diyor.

 

Paragrafta Karadelikle alakalı bir şey yok dikkatle okunursa yer tespiti hakkında bir şeyler söyleniyor. Karadelikler anafor gibi büyük yıldızları çekerken nasıl spiral şekiller oluşturuyor vs bu tip şeylerle alakası bile yok. Peki bunun tekniği nedir?

 

1814 yılında Pierre-Simon Laplace bu konuda şöyle diyor;

 

“Evrenin şimdiki halini, geçmişin sonucu ve geleceğin nedeni olarak ele alabiliriz. Bir an için evrenin tüm güçlerinin ve bunu oluşturan tüm varlıkların konumlarını anlayabilen bir canlı olduğunu düşünürsek, ve bunun bu verileri inceleyebileceğini de düşünürsek, aynı anda evrendeki en büyük varlıklardan en küçük atomlara kadar her şeyi hesaba katarak bir hesap yaparsa, hiçbir şey belirsiz değildir ve gelecek de, aynı geçmiş gibi, onun gözlerinin önündedir.”

 

Yani sonuçtan sebebe yürümek gerektiği sonucuna varılıyor. Cern’de protonla nötron un çarpıştırılması ve açığa çıkan enerjinin hangi yolları izlediği deneylerinin amacı budur. Microdan hareketle evreni yani Macroyu tespit etmeye çalışmak. Proton ile Nötron çarpıştırıldığında oluşan patlamanın en son halinden ilk haline kadar film gibi çekilmiştir. Sonra çekilen film geri sarıyormuş gibi son hali ile ilk hali yani iki atomun çarpışmaya geldiği noktaya kadar olan aşamalar bir algoritma ile programa dönüştürülür. Katie Bouman’ın yaptığı araştırmada sekiz teleskoptan alınan bilgiler son hal olarak kabul edilmiş bu veriler algoritma ile çalıştırılıp ilk anına getirilmiştir. Bunun Karadelik diye lanse edilen aslında Kara bir yıldızdır. Laplace determinizmi yani gerekirciliği, Laplace şeytanı diye söylediği felsefe, uzayın belli kurallar dahilinde hareket ettiği ve istenilen yerin bulunabileceğini anlatır.  Diyorlar ki Dünyanın en ünlü fizikçisi Stephen Hawking’te Karadelikler üzerine çok şeyler söylemiş, bunlar yanlış mı? Stephen Hawking’in ne söylediğini birçok insan anlamamıştır. Çünkü anlamak için bu felsefenin neyi anlattığını bilmek gerekir. Stephen Hawking felsefe yapmıştır insanlar fizik sanmıştır. Fizik bile denilse bu metafiziktir. Bakınız Stephen Hawking ne diyor biz ne anlıyoruz!

 

https://tr.sputniknews.com/20150826/1017348598.html

 

·        “Ünlü İngiliz fizikçi Stephen Hawking, kara deliğe giren cisimlerin benliklerini yitirip yitirmediği konusunda bir buluş gerçekleştirdiğini açıkladı.”

 

Tekillik falan diyorlar ya tabi ki tekillik var da ama hangi tekillikten bahsedildiğini anlamaya çalışalım.

 

·        Teorik fizikçi Stephen Hawking, bilginin kara delikten geri dönüşüne dair bir mekanizma keşfettiğini duyurdu.

 

İsveç'in başkenti Stokholm'daki Kraliyet Teknoloji Enstitüsü'nde konuşan Stephen Hawking, "Eğer kara delikte olduğunuzu hissederseniz pes etmeyin, bir çıkış yolu var" dedi.

 

"Kara deliğe düşen bilgi bir yerde belirmeli" diyen Hawking, bunun için iki yol olduğunu anlattı. Ünlü bilim insanı  "Bilgi, ya kara deliğin ucunda bir tür holograma dönüşüyor ya da alternatif evrende ortaya çıkıyor" diye konuştu.

 

Stephen Hawking,  kara deliklerle ilgili alternatif tarihlerin varlığının bunun mümkün olabileceğini gösterdiğini.

 

Bilginin karadelikten geri dönebileceğine dair bir mekanizma keşfetmiş. Karadeliğe düşen bir bilgi başka bir yerde belirmeli. Bilgi ya Karadeliğin ucunda holograma dönüşüyor, yada alternatif evrende ortaya çıkıyor diyor. Şimdi bu söylemi Kafatası Kültünün anlatısıyla okuyalım

 

“Tanrı sır olan Kendi Hakikatinden Tanrı vasfıyla, bütün varlığa bir bilgi mahiyetinde kendini bilinir kılmıştır.

Gizli olan hakikatinden Tanrı vasfını-sıfatta denilebilir-belli etmiştir, bilgisini sunmuştur. Nereye? Adguk öğretisine göre Kafatasının içine.”

 

Hawking’in demiş olduğu bilgi bir yerde görülmeli sözü Adguk öğretisinde bütün varlığa bilgi mahiyetinde kendini bilinir kılmıştır şeklindedir. Ya Karadeliğin ucunda bir tür holograma yani hayat bulup o bilgi kendini gösterir. Bunu dünyada deneyimler şeklinde düşünebiliriz ya da alternatif evrende yani seçtiğimiz olasılığın dışında yine keşfedilmemiş bir bilgi olarak kalır. Burası çok uzun anlatılması gerekir. Anlaşılabilmesi için kestirmeden Kulbak Bilge 17. Bölüm 323.sayfadan sonrasını çok dikkatlice okuyunuz. Hologram nedir, Alternatif evren çok net ve anlaşılır açıklanmıştı.

 

https://www.onaltiyildiz.com/?haber,3811

 

 

Gerçekte aranılan ilk Kafatası Kültünün yeridir. Stephen Hawking’in anlatmış olduğu şeylere iyi bakın insanlar sizce doğrumu anladılar onu? Anlamadan onayladılar mı? Sizce yine Katie Bouman’ı doğru mu anladık hemen kabul ettik. Bilgisayarda ki resme bakınız Karadelik gibi anafor olup yıldız yutan mı? yoksa ortada siyah bir varlığın etrafında ki parlak cisimlerden, yıldızlardan dolayı varlığı gözlenebilen bir gezegen mi?

 

“Kendin” İnancı-Tengricilik

 

Adguk Kitabında ki öğretinin “Kendin” İnancı olduğu söylenmektedir. “Kendin” İnancının da Hakikat bilgisi olduğu yazılmaktadır. Bu noktada Hakikatin ne demek olduğunu bilmek gerekir. Hakk’ın anlamı varlığı ve kudreti, gücü gerçek olan diye çevrilmiştir. Kudret sözü geçiyorsa burada kaderle bağlantı var demektir. Yani Kaderin değişmez ve gerçek olduğuna vurgu vardır. Ankebüt Suresi 44. Ayette;

 

“Allah gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Şüphesiz bunda, iman edenler için bir ayet bulunmaktadır.”

Bu ayeti Rahman Suresi 5 ve 6. Ayetlerle anlamaya çalışırsak

“Güneş de ay da bir hesab iledir.

Bitkiler ve ağaçlar secde etmektedirler.”

Güneş ve Ay bir hesap iledir derken onların yapacağı işler bellidir demektir.

Şimdi daha da genele yaymaya çalışırsak;

İsra Suresi 44. Ayette

“Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, Allah'ı tesbih ederler. O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi anlamazsınız. Şüphesiz O, halimdir çok bağışlayandır.” Diye yazılır.

 

Yedi gök, yer ve arasında bulunanlar demek var olan bütün her şeyi ifade eder. Bütün bunlarda O’nu secde ediyor denilmesi onlara verilen görevleri eksiksizce yerine getiriyor olması anlamına gelir. Onlara biçilen kaderi tamamen taktir edildiği gibi yapıyorlar demektir. Yapıyor olmaları da kaderlerini icra ediyor anlamı taşır. Bu sarsılmaz derecede ki teslim oluşa “kulluk” denir. Kulluk Makamı denilen yer bu noktadır. “Kendin” İnancına baktığımız zaman Zag, Zeg, Sak, Sek, Toru, Turu, Hoy bunların hepsi bir kaderi oluşumu hazırladıkları, birbirlerinin farkına vardıklarında ayrılmaya çalışmaları vs hepsi bir oluşum onlara kodlandıkları ve onu yerine getirdikleri gözlenir. İşte bu “Kendin” inancında ki kaderin oluşumunu ifade eder.

 

24. sayfa da yazılan yere dönersek;

 

Kişi suya baktı kendini gördü

Yansıması da aslında baktı

Aslı, hakikati ses verdi sudaki yansımasına

Yansıması da yansıdığı şeye sordu: Sen Kimsin

 

Bu metinde özel bir sır vardır. Önce sırrı söyleyelim sonra içeriğe bakalım. Asıl olan sudaki yansımasına ses verdi der ama ne dediği belli değildir. Sadece ses verdi denir. Yansıması buna mukabil yansıdığı aslına “Sen Kimsin” diyor. İşte bu noktada Asıl olanın, yansımasına “Sen Kimsin” dediğini anlarız. Vahiylerin nasıl alındığı noktasında önemli bir donedir burası. Bundan sonra;

 

Suya baktın eşini var ettin

Görünüşte iki oldun sanma

Bir sen varsın gördüğün yansıma

Sen olmadığın için iki olmadı, ikilik olmadı, eş oldu

Yine sen oldun.

 

Bu metinde her çözülür. Kişi aslına bakıp kendinin gücünü, özelliklerini, karakterini kişiyi kişi yapan bütün her şeyi varlıkta gördü. Bundan dolayı Gölge, Asıl meselesi oluştu. Bu Türklerde ki; “Tengri'nin Yer Yüzündeki Gölgesi” koduyla halifeliğin ilk başlangıcının Türklerden geldiğini anlatır. Attila için “Tanrı’nın Kılıcı veya Kırbacı” söylemleri yapılan bütün işlerin Tanrı için yapıldığından onları Tanrı namına Attila’nın yapması Tanrı’nın Halifesi anlamına gelir. Cengiz Han’ın “Nasıl gökte bir tek Tanrı varsa, yeryüzünde de tek bir Han olmalıdır” sözü de aynı perdeden söylenmiş bir cümledir. Bugünkü anlayışın Halifeliğin Araplardan geldiği yönündedir. Dört büyük Halife’den sonra ki Halifelik aslında bir nevi siyasaldır. Fakat Türklerin kültürüne baktığımız zaman eskiden beri Kralların aynı zaman da Halife olduklarına şahit olmaktayız. Bunu Cengiz Han’ın isminde görmekteyiz. Gerçek ismi Temuçin idi. Cengiz onun dini ismi idi. Cengiz ismi Aken Oğut(Uz) yani “Öğüt”çünün yolunda giden, Oğuz’un Canı anlamına gelir. Yine Osmanlı padişahlarının Halife unvanları gibi yakın çağımıza örnekler verebiliriz. Bir de ilk çağlarda Türklerin Krallarının bu unvanları kullandıklarına şahit olmaktayız. Erken Hititlerde bunun ismi Kenger, Sümer’de Dingir idi. Daha geç Hititlerde Kralların dini ismi Kandules’ti.

 

“Kandaules”-“(K) aNa Do Lu es”-“Anadolu”

 

Kandaules kelimesi hemen fark edilecektir ki Anadolu ismi İlk Çağlarda Kralların kullandıkları, Cengiz gibi Tengir gibi, Kenger gibi dini isimleri idi. Türk kültüründe ki Kralların Tengri’nin veya Kendi’nin yeryüzünde ki gölgesi anlamına gelmektedir.

 

Kandaules kelimesinin anlamını Seleuca Dergisi 8. sayısında ” Eski Anadolu Toplumlarında Köpek-Fikret Özbay”’ın çalışmasında sayfa 74 ve 75’te şöyle geçer.

 

·        Erken dönemlerde olduğu gibi ölü gömme adetlerinin bir parçası mıdır ya da Hititlerde olduğu gibi arınma ve korunma ayinlerinde mi kullanılmıştır? Bu konuya ilişkin en net bilgileri MÖ 6. yüzyılda yaşamış olan Ephesoslu şair Hipponaks’ın şiirlerinden edinilmektedir. Şiirlerinde Lidya tanrılarını da anlatan Hipponaks bir dörtlüğünde Maeoniaların tanrısı Kandaules’dan söz eder. Burada sözü geçen “Maeonian” kelimesi ile kastedilen Lidyalılardır. Etimolojik açıdan incelendiğinde Kandaules sözcüğü “köpek boğan” anlamı taşımaktadır. Maeonianlıların tanrısı Kandaules’in kişisel özelliklerine bakıldığında Anadolu’lu bu tanrının Yunan Pantehonu’ndan tanıdığımız Hermes ve Herakles ile özdeş yanları olduğu görülür bu yüzdendir ki bazı kaynaklarda tanrı “Hermes Kandaules” veya “Köpek Boğan Hermes” olarak da isimlendirilmiştir

 

Dikkat edersek kültür Hititlerden Lidyalılara geçmiş olduğu kaynaklarla sabittir. Peki Lidyalılar kimdi? Bu arada paragrafta geçen Maeonia ismi zamanla Maeandros olarak evrilmiştir. Menderes Nehrini kapsayan İç Anadolu, Ege ve Akdeniz’de yaşamış olan Lidyalıların eski atalarına verilen isimdir. Meaoniaca diye bir dilden bahsedilir bunlar şivedir aslında özellikle farklı bir dil değildir. Lidyalıların kökenine baktığımız zaman klasik bir yaklaşım görürüz. Prof Dr. Muzaffer Demir’in “Gyges’in Sadyattes’i Tahttan İndirme Hikâyesi: Yeni Bir Gözden Geçirme” isimli çalışmasında Lidyalıların son altı kralları aşağıdaki gibidir. Bu aynı zamanda Herodot’un “Tarih” isimli yapıtında da bu şekilde gösterilmiştir.

 

Son kral Sadyattes aynı zamanda Kandaules lakaplı Yunanlıların Mysilos dedikleri kişidir. Lidyanın son kralı bu Sadyattes’tir. “Muzaffer Demir / Gyges’in Sadyattes’i Tahttan İndirme Hikâyesi: Yeni Bir Gözden Geçirme” isimli kitabının 237.sayfasında;

 

·        Hipponaks’ın bu tarifi terimlerin iki farklı dilde kullanıldığını önermektedir8. Mentz (1942: 152) kanımızca haklı olarak, Kandaulas’ın aslında bir Lydia tanrısı olduğunu varsaymaktadır9. Bazı Hellenler bu Lydia tanrısını “Hermes kuangkes” veya “Köpek Boğazlayan Hermes” olarak benimsemişlerdir. “Köpek veya Canavar Boğazlayan” sadece Hermes’in değil, canavarları (arslanları) bile boğazlayan Lydia’nın güçlü otoriter tanrısı Herakles’in de lakabıydı (Hesykhios, s.v. Hermes; Suidas, s.v. Herakles). Herakleidai Hanedanlığı’nın soyunun Herakles’e kadar gittiği dikkate alındığında Sadyattes’in, Herakles ata kültünü “Canavar Boğazlayıcısı” olarak temsil eden rahip kral “Kandaules” ismiyle de çağrıldığı öngörülebilir (Bolling 1927: 15-6). Kralın özellikle Maionia’lı tebaları bu ismi kullanmayı tercih ediyor olabilirdi10. Adyattes-Sadyattes ismi ise, Hitit kralı I. Tudhaliya ile ortak yöneten ve varisi I. Arnuwanda (1400-1350)’ya karşı ayaklanan Batı Küçük Asya’nın Luwi kökenli bir lideri olan Madduwatta’da karşılık bulmaktadır

 

Bu paragrafta dikkatle üzerinde durulması gereken bazı noktalar var. Dikkatle okursak;

Bazı Helenler Kandaules isminin “Hermes Kuangkes”’ten geldiğini benimsemişlerdir. Aslına bakarsak düşüncenin altında “Hermes Kenger” (Tengir) diye bir kalıptan dolayı “Kuanges” kelimesinin de Boğazlamak, kesmek anlamına geldiği için oradan gelmiş olabileceği savıdır. Doğru ama eksiktir. Köpek kurban etmek vardır ve Hermes’e edilirdi.

 

Sadece Hermes değil Herakles’in de lakabıymış ve Lidyalıların kökeni Herakleidai Hanedanlığı’nın soyunun Herakles’e kadar gidiyormuş. Ondan dolayı Kandaules lakabıyla anılması normaldir deniliyor.

 

“Adyattes-Sadyattes ismi ise, Hitit kralı I. Tudhaliya ile ortak yöneten ve varisi I. Arnuwanda (1400-1350)’ya karşı ayaklanan Batı Küçük Asya’nın Luwi kökenli bir lideri olan Madduwatta’da karşılık bulmaktadır” Burada da Hitit Krallarıyla ses benzerlikleriyle yola çıkılmış ve bu sonuç elde edilmiş. Yani Vassal şeklinde düşünülmüş.

 

Aslında kelimeye bakarsak “Sadyattes” “Sad” hecesi Hititçeden “Şad” hecesi yani ilk, birinci anlamına gelir. “Y” harfi “Attes” kelimesini kaynaştıran birleştiren bir harf olduğu anlaşılıyor. Saduettes’in Sadyettes okunması için kolaylaştırma denilebilir. Ettes’in yani Hattis’in ilk adamı demektir. Lydia kelimesi de Laoeddia, Ettia Halkı demektir. Zamanla Lydia’ya çevrilmiştir. Sonuç olarak Lidya diye bilinen İmparatorluk Hitit’in sonraki ismiydi. Nasıl Osmanlı Devleti’nin sonra ki ismi Türkiye ise Halk Türk ise, Lidya’da aynı şekilde Hitit idi yani Türk idi. Bunu kim diyor? Belki de milyonlarca kopyası okunan Herodot “Tarih” isimli kitabında söylemektedir. Buna değinmeden önce Muzaffer Demir’in “Gyges’in Sadyattes’i Tahttan İndirme Hikâyesi: Yeni Bir Gözden Geçirme” isimli kitabında 229.sayfasında ayrıca Damaskos’lu Nikolaos’un evren tarihiyle ilgili VI. Kitabında da geçtiğini söylemektedir. Nikalaos’un hikayesi, Herodot’un hikayesine benzemekle birlikte detaylarında farklılıklar vardır. Nikolaos ise Lydia’lı Ksanthos’tan alıntı yapmaktadır diye aynı sayfa da yazılmıştır. Ayrıca şu paragraf vardır;

·        Agron’dan itibaren 15 kralın araya girdiğini kısaca bildirdikten sonra, Herakleidai Hanedanlığı’nın özellikle MÖ 8. yy’dan itibaren sahneye çıkan son altı kralının hayatıyla ilgili tarihî değer içeren bazı detaylar aktarmaktadır.

İşte bu son Altı kral yukarıda şeceresini gösterdiğimiz Adyeddes’ten Sadyettes’e kadar olan Altı kraldır.

 

Bu konuda Herodot “Tarih” isimli 1. Kitabının 7. paragrafında şöyle der;

 

·        Heraklesoğullarının elinde bulunan devlet, Mermnadlar denilen Kroisos soyunun eline geçmiş zamanla ve bakınız bu nasıl olmuş: Yunanlıların Myrsilos dedikleri Kandaules adında bir kral vardı. Sardes kralıydı ve Heraklesoğlu Alkaios soyundan geliyordu (zira Alkaios’un oğlu Belos, onun oğlu Ninos, onun oğlu Argon, Sardes’te hüküm süren Herakleslerin birincisiydi, Myrsos oğlu Kandaules de sonuncusu oluyordu. Buralarda Argon’dan önce hüküm sürmüş olanlar, eskiden Maionialılar denilen Lydia halkına kendi adını vermiş olan Atys oğlu Lydos’un soyundan üremişlerdir. Herakles ile İardanos’un bir kölesinden üreyerek Myrsos oğlu Kandaules’e kadar, yirmi iki nesil, beş yüz beş yıl babadan oğula hüküm sürmüş olan Heraklesoğullarına egemenliğini, tanrısal yanıta uyarak bunlar bırakmışlardır).

 

Kroisos zamanında Heraklesoğlullarında olan imparatorluk, Mermnadlar’a geçiyor. İmparatorluğun son kralı Kandaules dini ismi olan son kral Sadyettes’tir. Yirmi iki nesil beş yüz yıl süren bu imparatorluğun ilk kurucusu Heraklesoğlu Alkaios’muş. Yani kurucular her zaman “Kayı” boyundan geliyormuş! Mermnadlar dediği halk Homeros’un “İlyada Destanı”ndan bildiğimiz Akhaların bir grubunun mensup olduğu Myrmidonlardır. (Murmidon) Herodot paragrafta Son Hitit İmparatorluğunun yirmi iki nesil dediği ilk kralları olan Alkaios, Belos, Ninos, Argon’u saydıktan sonra son iki kralı Myrsos ve Kandules yani Sadyettes’i söyler. Aradakileri saymaz. Fakat kitapta son altı kraldan uzun uzun o da bahseder. Bu isimler, paragraflar ve belgeler Lidya İmparatorluğunun, Hitit İmparatorluğunun devamı olduğunun kanıtıdır. Paragrafta Maionialılar diye geçen halk Lidyalıların daha arkadaki dönemlerdeki isimleriydi. Bunun böyle olduğu yine Herodot “Tarih”’te yukardaki paragrafta şu şekilde yazılmıştır.

Herakles ile İardanos’un bir kölesinden üreyerek Myrsos oğlu Kandaules’e kadar, yirmi iki nesil, beş yüz beş yıl babadan oğula hüküm sürmüş olan Heraklesoğullarına egemenliğini, tanrısal yanıta uyarak bunlar bırakmışlardır.” Şu yazıyor Herakles Yurtana’da bir kadından çocukları olmuş ve o nesil Kandaules’e kadar gelmiş. Bu Heraklesoğlullarına egemenliği tanrısal yanıta uyarak bunlar bırakmışlardır diyor. Bunlar dediği Hitit ve Hatti Devlerini kuran Atys oğlu Lydos soyudur. Bunlarda Lydia İmparatorluğunun öncülüdürler. Bu bilgiler açık ve nettir. Yorumsuz yazıyoruz ama görerek açıklıyoruz. Her şeyi tarihte yazılanlar Herodot, Nikolas, Lidyalı Ksanthos, hala ciddi okunmayı bekleyen İlyada Destanının yazarı Homeros kendileri açıklamışlardır. Fakat okuyanlar sürekli yabancı araştırmacıların yetersiz bilgilerini onaylamakla yetinip yeni okumalar yapamamışlar ve Büyük Bilge, Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün demiş olduğu “örtülen gerçek”i gün yüzüne çıkaramamışlardır. Oktan Keleş’in gizli bir hazine gibi saklanan Adguk öğretisini ortaya çıkarmasıyla ve Oktan Keleş’in öğretilerini, bilgilerini ve tefekkür noktasında beyni çalıştırıcı gayretlerini takip eden bizlerin araştırmalarıyla örtülen gerçek gün yüzüne çıkıyor.

 

KamBaba - Devler Uyanıyor - Bölüm 1

https://www.onaltiyildiz.com/?haber,9006

O devler büyük bilgelerini takip ederek Dünyaya yeni bakış açısı aşılayıp kaybolmuş kimliklerini yeniden bulup doğru olanı, hak olanı gerçek yerlerine tesis edeceklerdir. Düşünün! Yazdıklarımıza iyice bakın bunlar doğru bilgi olduklarını, ve sağlamalarının yapılarak sunulduğunu görüyorsunuz. İyi de şurayı şöyle yazmışsın ama burası böyleydi diye kimse diyemez çünkü kendi yorumlarımızla değil kitapta yazanın derin okumasıyla ortaya çıkan bilgilerdir bunlar. Tarihi bilgilerimiz şu anda en çok Herodot’un belgeleriyle şekillenmiştir. Fakat onlarında doğru okunmadığı ortadadır. Neden bunu diyoruz. Yabancı araştırmacılar biz Türklere Herodot’un kitaplarından veya bazı fragmanlardan Barbar olduğumuzu söylemişler ve bizlerde yıllarca yabancıların bizlere Barbar dediğini söylemişiz. Barbar dedikleri için Anadolu’da Barbar olarak vardık sanmışız. Ama görüyoruz ki Heraklesoğlulları denen ırk aslında Türklermiş. Homeros Yunan dini adı altında gerçeği çok farklı noktaya çevirmiş. Bakınız Barbar kimlerdi! Herodot Tarihi 1. Kitabının 6. Paragrafında şöyle yazar;

 

·        Kroisos doğuştan Lydialıydı3, güneyden girip Syria ve Paphlagonia arasında akan ve Karadeniz denilen denizdeki Boreas rüzgârı yöresinde son bulan Halys ırmağının beri yakasındaki ulusların tyranı olan Alyattes’in oğluydu. İşte kimi Yunanlıları haraca bağlarken, kimilerini de dost edinen ilk barbar, bizim bildiğimiz bu Kroisos’tur.

 

Yunanlıları haraca bağlayan ilk Barbar kimmiş Kroisos! Şimdi Kroisos’un şeceresine bakalım.

 

Gyges’in Mernmadlardan olduğu 7.paragrafta yazmaktadır.  Gyges bir darbe yapmış ve Hitit Devletinin ardılı olan Lidya İmparatorluğunu ele geçirmiştir. Bunun detayları Herodot’un tarihinde ve öteki kaynaklarda yazar. Ondan sonra 4 kral geçer ve Kroisos tahta gelir. Yunanlıları haraca bağlarken bazılarını da dost edinen ilk Barbar’ın Mernmad soyundan gelen Kroisos olduğu yazılmıştır. Yani Barbarlar Heraklesoğuları (Türkler) değil dışardan gelen Mermnadlar (Gyges, İgigi, Semitik okunuşu Yecüc) mış! Şu ortadadır. O dönemde Türkler ile Yunanlar kardeş gibi yaşamışlar ve haraç gibi şeyler onlardan alınmamış ilk kez Kroisos aldığı için Herodot bu bilginin söylenmesinin gerekli olduğunu görmüştür. Gyges darbe yaptığı zaman Lidya Halkı ve ve ona bağlı olan devletler buna karşı çıkmış, Delpoi Kahinine başvurmuşlar O’da “Gyges’ten itibaren 4. Kraldan sonra imparatorluk tekrar Heraklesoğlullarına geçecek” dediği için Gyges’i affetmişlerdir. Şimdi tekrar düşünün! Okullarda lisede üniversite de, akademik hayatımızda, prof olduğumuz zaman ne biliyoruz Hititler MÖ. 1200’ler yıkılmıştır. Fakat öyle olmadığını Lidya ve Media İmparatorlukları şeklinde yaşadıklarını görüyoruz. Hitit son dönemlerinde 2 imparatorluğa bölünmüştür! Bu konuda söylenecek çok şey vardır fakat konumuzun dağılmaması açısından bu kadar bilgi vermek, Anadolu’nun Hitit’in kuruluşundan hatta Hatti Devletinin kuruluşundan beri Türk olduğunu ispat etmek için yeterlidir.

 

Herodot Tarihi 1. Kitap 6. Paragrafa dönemin coğrafi ve siyasi havasını solumak için bir daha dönersek;

 

·        Kroisos doğuştan Lydialıydı3, güneyden girip Syria ve Paphlagonia arasında akan ve Karadeniz denilen denizdeki Boreas rüzgârı yöresinde son bulan Halys ırmağının beri yakasındaki ulusların tyranı olan Alyattes’in oğluydu. İşte kimi Yunanlıları haraca bağlarken, kimilerini de dost edinen ilk barbar, bizim bildiğimiz bu Kroisos’tur. İonları, Aiolialıları, Asya Dorlarını haraca bağlamış, Lakedaimonlularla dost olmuştur. Kroisos’un ortaya çıkışından önce bütün Yunanlılar özgürdüler, çünkü Kimmerlerin açtıkları sefer ki, İonia üzerine yapılmıştır ve daha eskidir, kentleri boyunduruk altına alamamış ve bir çapulcu akınından öteye geçememişti.

Kroisos doğuştan Lidyalıydı çünkü kendisinden önce 4 kuşak Lidya’da ikamet etmişti.

 

girip Syria ve Paphlagonia arasında akan ve Karadeniz denilen denizdeki Boreas rüzgârı yöresinde son bulan Halys ırmağının beri yakasındaki ulusların tyranı yani hükümdarı idi. Bakınız gerçek harita buna yakın ama Hatay’a kadar olan bölgeyi kapsıyordu.Anadolu’nun tan yarısı şeklinde düşünülmesi gerekir. Eski haritalarda Marmara hep boş yada belirli bir beylik sahipmiş gibi gözükmez. Bize yakın tarihlerde Bytinia diye biliriz. Şimdi Haritaya bakarak söyleyelim İstanbul kimlerinmiş Hititlerin ardılı olan Lidyalılarınmış. Türkler Anadolu var mıymış? İstanbul’da var mıymış? Bakınız bu son harita Gyges ile başlayarak Mermnad hanedanlığı, İÖ 680-547 arasında hüküm süren hanedanın zamanı. Bundan önce yani Hitit’in kuruluşuna kadar bu topraklar hep bu şekildeydi.

 

MÖ 1200’lü yıllarda Hitit Devleti ikiye ayrılmadan önce sınırları aşağı yukarı şu şekildeydi;

 

 

Burada ki eksiklik şudur; Doğu sınırı Dicle Nehrini de içine alıyordu. Fırat zaten Hitit bölgesindeydi ve Dicle son  sınırı idi.

 

Tekrar konumuz dönersek Kandaules (Anadolu), Kendicilik (Tengricilik)’in kökenine inmeye çalışırsak, II. Muvatalli (MÖ 1295-1272)’nin şöyle bir duası vardır.

 

·        "Hatti'nin Fırtına Tanrısı'nın önünde yürüyen boğa Şeri, efendim, benim dua olarak bu sözlerimi tanrılara bildir! Efendiler, göğün ve yerin efendileri tanrılar bu sözlerimi ve duamı işitsinler."

 

Hatti’nin Fırtına Tanrısı tek tanrıdır. Onun önünde yürüyen Boğa Şeri’ye Efendi diyor dikkat edin. Sözlerimi Tanrılara bildir diyor. Bildirecek olan kim Boğa Şeri. Boğa Şeri sözcü akıl ve Hikmetin çıkış noktası Yüceliği, Hikmeti ve Bilgiyi Gören anlamına gelir. Duayı Boğa Şeri’ye söylemesi ve onun tanrılara iletmesi, Tengri ile bir aracı tutulması Adguk Kitabında ki kendilerini Tengri ile bir tutulması söz konusu değildir sözünün açıklanmasıdır.

 

Hatti’nin Fırtına Tanrısı

 

Hattilerin tanrısı Taru'dan gelen Hitit ve Luvi dilinde Tarhun (Tarhunt, Tarhuwant, Tarhunta) olarak bilinen tarıdır. Kelimeye dikkat edelim. TARHUNDA kelimesinde ki (H9 harfi sert H gibi gırtlaktan sanki çıkıyormuş gibi söylenir. Bu K sesi verir. Yani TAR:K(ğ)UNDA şeklinde bir ses verir. TAR hecesi Hattililerin kullandığı görünen anlamı ile ilk, baş, birinci demektir. KUNDA ise çok açık bir şekilde KENDİ Arapça söylenişi ile KUNTU demektir. İşte ile TÜRK sözü Hititler zamanında kullanıldığı fakat daha öncesinin de Hatti Devletinde Kendi (Tengri) inancı olduğunu göz önüne alırsak vardı. Bu noktada şu açığa çıkar ki Hattililer daha Laik bir toplum oldukları, Hititlerin dini daha ön planda tuttukları gerçeğidir. Türk sözünü Oktan Abi bir yerde Doruk en yüksek yer şeklinde anlattığını hatırlıyorum. En yüksekte olması sebebiyle “Başkan” anlamına gelir. Türklerde Orta Asya’da Sir Türkler Orta Doğu’da Serok, Seruk söylemi bu başkan olan halk anlamına gelir. Timur Han o dönemin başkanıydı. Türk toplumları onun başkanlığına biat etmişlerdi etmeyenleri de Timur Han yola getirmiş devletlerinin daha uzun soluklu olmasını sağlamıştır. Cengiz Han o dönemin başkanıydı ve Atatürk yine döneminin başkanıydı. Hala Türkiye başkandır fakat siyasi ve politik yaklaşımlardan dolayı örgütlenme işini yapamamaktadır. Bu başkanlığın ilelebet devam edeceğini yine Atamız söylemiştir.

 

Kendicilik yada Tengricilik öğretisi antik Yunanca da “Gnothi seauton” kendini bil şeklinde bilinir. Ünlü düşünürleri arasında Spartalı Chilon, Miletli Thales, Sokrates, Pisagor, Atinalı Solon gibi isimler vardır. Gnothi kelimesine baktığımız zaman GN harfleri Ken Thi harflerinin de Di toparlarsak Kendi anlamına gelir. Yani Gnothi kelimesi Türkçe bir kelimedir! Yunan sesleriyle de Türkçe söylenmiştir. Seaton ise Sondaki Ton Hattilillerin Taru dediği bizim Tengri dediğimiz kelimedeki Tendir. Sea ise görmek. Yani “Gnothi seauton” Kendinde Tengriyi görmeyi bil anlamındadır. Çok dikkat ediniz Türkçedir öğretide seste. Bunların kökeni Adguk öğretisi yani Sagu dediğimiz Hikmetin ve bilginin tarihi kitabından gelir.

Bu steel Gaziantep’te bulunmuştur. Luwice bir yazı da mevcuttur.

 

 

https://www.hittitemonuments.com/cagdin/

 

·        Stel 1931 yılında Ali Rıza Yalgın tarafından Gaziantep'in yaklaşık 13 km güneydoğusundaki Çağdın köyü (şimdiki Çaybaşı) yakınlarında bulunmuştur. 1937 yılında Adana'ya nakledilmiştir. Bazalt bir blok üzerine oyulmuştur ve yaklaşık 1,4 metre yüksekliğinde ve 0,63 metre genişliğindedir. Boynuzlu şapka ve kısa tunik giyen Fırtına Tanrısı kabartması vardır. Şeklin sağındaki dört işaretli Luvice Hiyeroglif yazıt (DEUS)TONITRUS TONITRUS(URBS), “Fırtına Tanrısı şehrinin Fırtına Tanrısı” olarak okunur. "Fırtına Tanrısı'nın şehri" ile hangi şehrin kastedildiği açık değildir. Bu şehrin güney-orta Anadolu'daki muhtemel konumuna coğrafi uzaklığı nedeniyle, onu Tarhuntassa olarak okuma önerisi şüphelidir. Stel, kabaca MÖ 14-13. yüzyıla tarihlenmektedir. Şu anda Adana Müzesi'nde.

 

Luwice yazıtta “(DEUS)TONITRUS TONITRUS(URBS),” yazar. Luwice dilinin etkisi, Hititçe’nin Hint Avrupa dil ailesinden olmuş olabileceği savı işte bu Luwice’nin Hint Avrupa dil ailesinden olmasıyla ve Hititçe ile kaynaşmasından ileri gelmektedir. Yani bu dil Fenikelilerle (Phoenix, Apa-On Aşağı (Sulak) On’lar, Tur’an, (Yukarı) On’lar.) ile Anadolu’ya girmiştir. Bu stelde Deus sonradan Yunan kültürü diye bildiğimiz aslında Homeros’un Anadolu “Kendi öğretisini” Yunan Kültürüne uyarladığı karşılığı Zeus’tur. Tonitrus kelimesinde ki Ton bildiğimiz Tengri’nin Ten’idir İdrus ise bakınız MÖ 1400’lü yıllarda ismi Kuran’dan bildiğimiz İdris As’ın ismidir. Tabi buradaki anlamı Tengrinin giysisini giyen anlamındadır! Biz onlara Kral, Tengir, Yalvaç, Peygamber diyoruz. Peygamberimizin bir hadisi olan “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanınız” veya Kuranda Ali İmran Suresi 79. Ayette mealen “Rabbaniler olunuz” sözü bunları anlatır. Bu noktada son söz olarak şunu söyleyelim Hititçe de W diye okudukları harf Luvicenin etkisiyle olmuştur. Yani bu W’leri bazen B diye okumak gerekir. Hitit Devletinde ki Truva’nın olduğu yer olan Wilusa diye okudukları kelime aslında Homeros’un kitabından da bildiğimiz Abydos’tur. Bazen de R sesi vermesi muhtemeldir. Bunları dilbilimcilerin filologların bilahare bu işlerle ilgilenen herkesin araştırması gerekir. Tonitrus kelimesine geçersek o dönemde o bölgelerde Alallah diye bir krallık vardı. O krallığın Tengrici olduğunu Ton hecesinden İdrus kelimesi ise yine o dönemlerde kralları İdrimu unvanı alıyordu. Bu Hititlerdeki Tar KunDa, Kendi öğretisi idi. O öğretinin Suriye’nin kuzeyinde de İdrimu şeklinde yeni Tek Tengricilik olduğunu anlıyoruz. Kendi anlamı Aken Ata’dır. Ata kültü diye bildiğimiz öğretidir. Bizim Ata dediğimiz ilk öğreticiye onlar İdris demişlerdir!

 

Kendi Adguk Öğretisi çalışmamıza baktığımızda aslında Tengricilik ve İslamla hiç uzak olmayan bir öğreti olduğu ortadadır. Zaten dikkat edersek Oktan Abi Kitapta ki mısraları anlamlarına uygun Ayetler ile açıklamıştır. Bu da bize ne kadar örtüştüğünü gözümüzün önüne serer. Tarihi gerçeklerle de uygunluğunu hem eski tarihi kitaplardan ve bazı tabletlerden bulabilmemizi göz önüne alırsak tutarlılığı konusunda su götürmez gerçekliğini, mantık süzgeçleri açık olanlar hemen kavrayacaklardır.

 

Bizim çalışmamız aslında bir öğretinin analizi idi fakat şurayı da açıklamadan bitirmeyelim. Dünya gelişim tarihini merak edenlere bir veri olması açısından bildirelim. Tabi şunu da belirtelim çok dikkatle okunup araştırılması gereken bir kitaptır Adguk Öğretisi. Bütün öğretilerin kökeni buradadır. Mesela 47. sayfada Yıldızlardan bir bilgenin geldiği, isminin de Nıgfı olduğu yazar. Bu Nıgfı Gılgamış Destanına Nagba, Hakasya’ya ise Harappa ve Mısır’a Nagada ismiyle geçmiştir. Şa Nagba İmuru her şeyi gören ve bilen anlamına gelir.

 

Bizim değineceğimiz konu 94. Sayfadaki türeyiş hikayesidir. Bir Gemi ile üş kişi gelir bunlar baba, kız ve oğuldur. Sogumpıl, Işığa Sag olan kör olan vesvese vermeye çalışır fakat eski yapraklara bakarlar ve yaşayan ölüler vadisine gitmelerini ve onlarla üreme olacağı söylenir. Bu yaşayan ölüler yani Körmezler kimdi? Bu arada baba yaprağı kız evlada verir. Erkek evlat biraz buna bozulur fakat babasını bir bildiği vardır der ve geçiştirir. Şimdi Tengrinin Türkünde Evrim Teorisi’ni hatırlarsak;

 

Ön Türk tarihinde bazı sırlar var:

 

·        Tamgalı Say’daki taşlarda çeşitli maymun figürleri var. Rahmetli Servet Somuncuoğlu bunu kataloglaştırmıştı.

Tamgalı Say’ın yanı sıra Türkistan bölgesinde Kazakistan’nın güneyinde, Asya’nın her yerinde hemen hemen binlerce, atalarımızın yapmış olduğu tamgalar, resimler ve figürler var.

Bu tamgaları söylenceli tarih ve oradaki mevcut inanışlarla birleştirdiğimizde enteresan bulgulara ulaşıyoruz.

 

Bu şekilde bir yazı vardı ve hikaye şöyle devam ediyordu;

 

·        Bu tard edilen tüylü insanlardan bir erkek, “Aymunların”  dişisine yaklaşıyor.

Yasak ve haddi aşıyor.

Çünkü “Aymun” insan değil ama yarı zekalı.

Aşağıda sağda görmüş olduğunuz aslında bu tard edilen kıllı insanlardan, solda görmüş olduğunuz da “Aymunların” dişisi.

 

 

Ona yaklaşıyor ve birleşiyor.      

Bu birleşmeden bir erkek çocuk dünyaya geliyor.

Bu dünyaya gelen çocuğu da Ön Türkler Tamgalı Say’da aşağıdaki gibi betimlemiş.

 

Bu doğan erkek çocuk yarı insan yarı Aymun olarak dünyaya geliyor.

Bu doğan erkek çocuğun zekası zaten hali hazırda yarı zekalı olan Aymunlara göre biraz daha fazla zekalı oluyor.

 

Kafatası değişik, vücudu değişik, farklı yürüyüşü var, şusu  busu var.

Aymunla insanın birleşmesinden doğan erkek çocuk da büyüyünce insanların dişisiyle birleşiyor.

Bu sefer de bambaşka bir toplum daha ortaya çıkıyor.

Bu çıkan toplum da hepsinden değişik.

Ama zekalı bir varlık oluyor.

 

İşte bu Tamgasay’da ki resimleri Adguk Öğretisine göre çizmiş olduklarını ispat eden bir belge niteliği taşımaktadır. Kovulan haddi aşan erkek kız kardeşi ile birleşemeyeceği için oradan kovulmuştur ve o da gidip bir eş bulmuştur kendine. Bu şekilde suyu bulandırmıştır ama zaman suyu gene temizlemiştir. Bu anlatılan ayrıca Adguk Öğretisinin güven verme açısından tutarlı olduğunu da göstermektedir.

 

Son bir soru; Bu bilgilere bakın daha neler neler var. Sizce bize anlatılanlar mı doğru bunlar mı? Kaldı ki bunları söylediğimiz zaman bazı akademisyenler, proflar sosyal medyada bizleri engelleyerek kurtulmaya çalışıyorlar. Oysa ki bizim amacımız Türk Tarihini doğru bir şekilde ortaya çıkarmaya çalışmaktır. Örtülen Gerçek elbet ortaya çıkacak!

 

Kadir Sevencan




Bu haber 3,214 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    11,351 µs