En Sıcak Konular

Işık Erleri - Atalar Kültü

6 Haziran 2022 19:03 tsi
Işık Erleri - Atalar Kültü Fatma Kızık yazdı...

Işık Erleri - Atalar Kültü

 

İşidün ey yârenler kıymetlü nesnedür ışk

Değmelere bitmez , hürmetlü nesnedür ışk

Denizleri kaynadur mevce gelür oynadur

Kayaları söyledür kuvvetlü nesnedür ışk

( Yunus Emre)


9 Nisan’da Ayni-i cemdeydim. Türk kültürünün temelini oluşturan birlik ve beraberliğin güzel örnekleri olan bu yardımlaşma dayanışma olgularına sahip çıkmamız önemli. Ayrımcılık yapmadan ötekileştirmeden bir bütün olduğumuzu hatırlayacağımız günleri ümit edelim. Cem’in detayları bu yazının konusu olmadığı için oraları yazmıyorum. Türk kültüründe her olgu tümel bir akıl felsefesiyle ortaya konuyor tıpkı Cem’ler toylar kurultaylar gibi. Diğer kadim kültürlerin kişiyi Nirvana’ya ulaştıran bireysel akıl ve tekillik üzerine olan çalışmalarına baktığımızda, Türk kültürünün önemini bir kez daha kavrıyoruz. Türk kültürü bireysel değil sosyal olmayı gerektiriyor. Cem şunu öğütlüyor:  Tüm canlar razı olmadan ibadet denilen ruhani yolculuk tamam olmaz. Özünde bir tapınım kültürü olmayan bu yolculuğun esası töredir. Töresiz kişi düşkün kabul edilir. O yüzden can cana, cemal cemale olmayan her şey eksik kalır. Sosyal medyada çeşitli akıl (üst akıl vs.) kavramlarına, Türk kültürünün cevabı Tümel akıldır. Bu aklın abideleşen mesajı Orhun yazıtlarında çok açık: Türk halkı için gece uyumadım, gündüz oturmadım; kardeşim Kül Tigin ile iki şad ile ölesiye yitesiye çalıştım, çabaladım. Halkı besleyip doyurayım diye…

Işık insanları konusuna devam etmeden önce tümel aklın uzamı, Kutsal veya Göksel Ata kavramıma değinmek gerekiyor. Tümel akıl ve atalar kültü ilişkisi açısından arketip kavramının anlaşılmasında fayda var. Carl Jung arketiplerin önemini dirençli kültür olarak ele alır. Arketip kavramı, ilk örnek, asıl numune, özgün model olarak açıklanır. İlk atalardan gelen genetik hafıza olduğu söylenebilir. Coğrafi ve toplumsal etkileşimlerle isimleri değişebilir Zulkarneyn, Oğuz ya da Hızır (Umay ana Fatma ana vb.) isimleri alabilir ancak işlevi ve misyonu değişmez. Bu örnekler, sosyal bilimlerde dirençli kültür unsurları olarak ne kadar müdahaleye uğrasa da yok edilemezler. Buda Tanrı’nın bir muradı olsa gerek. Aksi halde dirençli kültür unsurları yok edilen milletler, erimeye ve asimile olmaya mahkûmdur. Bu nedenle Türklüğün beka meselesi atalar kültüyle sıkı sıkıya bağlıdır. Burada kıymetli Oktan hocamın eserlerinin tamamında, atalar bilgisinin tanıdıklık duygusunu, yakınlığını buluruz ve hissederiz. Latif baba, Fakir dede İlhami abi, bize tanıdık gelir. Hiç karşılaşmamış olsak dahi hepsi baba, abi ve dedemizdirler. Bu eserleri bu kadar severek, benimseyerek okumamızın nedenlerinden bir tanesi de bu olsa gerek.

Oğuz Ata, Ayaz Ata, Dede Korkut, Umay Ana, kolektif hafızadaki ilk örneklerden olduğu için, ata olarak büyük bir saygınlığa sahiptir ve her çağda misyonlarını gerçekleştirirler. Onlar göksel bilgilerin sahibi ışık insanlarıdırlar.

 

(Cem evinde duvarda asılı tablo: Işık silueti ve beyaz atıyla Hızır ata)

Bu bilgilerin günümüz insanını ilgilendiren veya ilgilendirmesi gereken durum nedir? Yada neden inanmalıyız görmediğimiz atalara ve onların misyonlarına? Eliade’e göre modern insan için her ne kadar mitolojik hikâyeler veya bu arketipler bir anlam ifade etmiyor gibi görünse de her insan için kollektif hafıza, insanın tekâmülünde en önemli unsurdur. İlk atalar insanın, en olumlu (kâmil) durumunun temsilcileridir. Ve onun günahsız som ve en değerli halini simgeler. İnsanın sayısız bilinçleri, atalar kültü etrafında simgeleştirilerek kişinin kendi, halden hale geçişleri ve kemale ermesi göksel (ışık) yönü anımsatılır. Mevcut durumunu anlaması için ilk örnekleri anlaması gereklidir. Tüm öğretilerde ritüeller bu sebeple çok önemlidir. Birçok işlevinin yanında ilk ve özgün olanı, asli hakikatini hatırlatma işlevi üstlenir. Neden önemlidir? Hatırlayan bilinç tutsaklıktan kurtulur. Programdan çıkan artık programlayıcı olabilir.

Bir önceki yazıda https://www.onaltiyildiz.com/?haber,8942 Adguk ve ışık insanları ile ilgili Alevi- Bektaşi geleneği içinde Nefeslerle sırlanmış bilgileri karşılaştırmalı çalışmıştık. Bu bağlamda nefesler; hatırlayanların hatırlamayanlara aktarmaya çalıştığı mesajlardır diyebiliriz. Bu mesajlarda insanın en arketip varoluşları sırlanmıştır. En dikkat çeken  örneklerin başında, yeşil-yaş il kavramının etrafında teşekkül eden bir yaratım veya tasarım vardır  diyebiliriz. Bu tasarım, Umay veya Ülgen daha sonraları Oğuz ya da Hızır olarak anlatılarda geçmektedir. Dolayısı ile Tengrisel güçle bu atalara bir oluşturma ve tasarım yetkisi verilmiş, canlılığın dünya karşılığı olan yeşil kavramı ile oluşturdukları sistemler metaforlaştırılmıştır diyebiliriz.

Ancak öncelikle; Alevi-Bektaşi nefeslerinde önemli bir yeri olan Sekahüm sırrı konusuna değinelim.

Hatayi

Sekahüm hamr‘inden içildi şerbet

Kuruldu ayin-i cem ettik muhabbet

Meydanda açıldı sırr-ı hakikat

Aldığım esrarı çok taşıdım ben

Bu nefeste, Ulu atalar meclisinde bir kurultay-muhabbet toplanması ve bu toplantı ile alınan sırların veya görevlerin tanzim edilmesini anlayabiliriz.      Birçok nefeslerde ata kültüne bağlı Güruh-u Naci temizler topluluğu sık olarak geçmektedir. (Temiz-arınmış bilgeler topluluğu, birlik meclisi)

İnsan suresi 21.Ayette sekahüm kelimesi onlara içirmiştir şeklinde açıklanmaktadır.

Onların üzerlerinde ince yeşil ve kalın ipekten elbiseler olacaktır. Gümüş bilezikler takınacaklardır. Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecektir.

Onlara kavramı bireysel değil çoğul bir topluluğa işaret olarak dikkat çekiyor.  Alevi-Bektaşi öğretisinde Sekahüm, yeni bir doğuş tekrar bedenlenme olarak yorumlanmaktadır. (Maddi veya süfli). Burada sekahüm’ü, Adguk’ta geçen zeg memesinden akan temiz içecek kavramıyla da düşünebiliriz. Geçen yazıda anlattığımız konular içinde zag (kirli olan-maddi algı) pınarıyla karışan ve programı kirlenenlerin yukarı çıktıklarında tekrar temiz pınardan (belki sekahüm sırrıyla) programlarının sıfırlanması, Aduk’ta geçen hakikatine Kendin’e döndürülmesi şeklinde bir yorumda bulunabiliriz.

Öte yandan yeşil elbise tekrar hayat-can sahibi olmayı işaret ediyor olabilir. Bileziklerin ise gümüş bir alaşım veya maden olduğunu anlıyoruz. Kopuz Ata’da anlatılan bilgilerde; Yer çağlarında nasıl taş devri, cilalı taş devri varsa göklerin çağlarında da zirkon çağı, altın çağı gibi çağların yaşandığını öğrenmiştik. Bileğe takılan bilezik kavramı kadim Mısır kültüründe tanrı olarak resmedilen Tengrisel güç sahiplerinin saate benzer bileklikleriyle ilgili olabilir mi? Bugün bezek-süs olarak kullandığımız bilezikler, kadim zamanlardan kalan yüksek bir teknolojik pusat veya aletlere öykünerek insanlığın geleneği haline dönüşmüş olabilir. Görselde saat gibi görünen bilekliğin zamana ve belirli bir çağa bir atıf olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin gök döngüsünde gümüş çağını, altın bilezikler ise altın çağını temsil ediyor olabilir. Ayette geçen gümüş bilezik, yeşil libas ve içecek  kavramlarının Çok yüksek teknolojili üstün bir yaşam boyutuna işaret ettiğini düşünebiliriz. Bazı ayetlerde altın takılardan söz ediliyor (Kehf Suresi 31, Hac Suresi 23, Fatır Suresi 33. )

 

Devam edelim; Buraya kadar yorumlamaya çalıştığımız konu Adguk’ta geçen yukarı çıkmakla yani Alevi gelenekte devri Ferşiyye ile ilgili. Öte yandan aşağı inme indirilme meselesinde de insana giydirilen libaslar söz konusu, korku açlık ve takva elbisesi gibi kavramlarda mecaz olarak bu gibi hislerin insana giydirilmesi veya insanın bu hislerle iç içe geçirilmesi olarak yorumlanabilir. Maddi veya Tinsel iç içelik, Ying-Yang veya Zag-Zeg.)  Tekâmül yolculuğunda bulunduğu sistemin gerekliliklerine göre bir donatılma büründürme söz konusu olmalıdır. Basit düşünelim; bizim dünyamızda nasıl ki her okulun üniforması renk şekil, biçim olarak farklıysa; bu konuyu her bir eğitim basamağının farklı giysileri olması şeklinde düşünebiliriz.

 

Tekrar ayete dönersek; mesela cennet ehli olanlar için neden kişiye istediği renk bir elbise giydirilmiyor? Özellikle yeşil libaslar giydirileceği vurgulanıyor. Libas kavramının ince, şeffaf kalın olması neyi ifade ediyor? Ayetlerde geçen libasların kat kat giydirilme meselesi ne olabilir? Nurunu aldığı sistemin-kaynağın, giysisi olabilir mi? Bu yeşil libas meselesi Hakk’ın ikramı ile yeni bir doğuşa transfer etmek için verilen bir cevher (enerji-tin) olabilir mi? Daimi olan Nur değil, daimi olana ikram-cevher; Nur üstüne Nur.

Sorma ne hacet bizlere sofu

Ta evvel künyede ismimiz vardır

Dünya kurulmadan yüz bin yıl evvel

Şol yeşil kandilde cismimiz vardır.

Önceki yazıda kandil kavramı ve gezegen ilişkisi üzerinde durmuştuk. Burada ise herhangi bir gezegen değil, yeşil bir gezegenden bahsedilmektedir. Ancak daha dünyanın içinde bulunduğu sistem kurulmadan evvel yeşil kandilde cismimiz vardır konusu; düşünce evrenimizi genişletmeye zorluyor bizi. Bu kandilin bir uzay gemisi olması mümkün mü? Yeşil kandilde nurumuz vardır denseydi yeniden doğuşla ilgili olduğunu düşünebilirdik. Cisim kavramı bir uzay yolculuğuna işaret ediyor olabilir. Bir zamanlar Ay’ın yeşil olduğu

Türk ataların bu gemiyle dünyaya indiklerini hatırlayalım Kulbak Bilge’den.

 

Kur’an’da Miraç hadisesiyle ilgili olan İsra (Gece yürüyüşü) Ayeti; Uzaydaki yolculuk gece yürüyüşü olarak da düşünülebilir mi?

Bir diğer nefeste ise Arş ve kürsi yaratılmadan evvel yeşil bir kandilde selamlaşma anlatılıyor. Selam esenlik demek, cennet kavramı da özü itibarıyla selamet yurdu. Yeşil kandil Türklerin Tengri hediyesi olan gökteki Ötüken yurdu mu?

Halk etmeden arş-ı kurşi âlemi

Şol yeşil kandilde verdik selamı

 

Kulbak Bilge, Sayfa 360 kadim bilgilerde 7 yerden bahsedilmektedir. Yeşil renkle tasvir edilen Gündüz Aydın’ı, İç kâinatın güneşi olarak görüyoruz. Ortada, iç gök bizim dünyamız, siyah kare olan uzayın içinde ve  altta görülen iç göğün Ayı olan Aybörk- Ayça  (beyaz küre.)

Bu 7 yer ışığını Gündüz Aydın’dan alıyor. Bizim güneşimizin de dahil olduğu sayısız güneşin asıl kaynağı  Gündüz aydın, nefeslerde yeşil kandil şeklinde bahsedilen yeşil gezegen olabilir mi? Bu sistemlerde sayısız hayat biçimleri varlık boyutları ve her boyutun kendine özgü sistemleri neden olmasın?

Türklerde ki uçmağı felsefesinin içinde olan konmak kavramı da nefeslerde kaşımıza çıkmaktadır. Al dairesi içinde yer alan bu 7 yeri, konup göçülen gezegen veya boyut ifadeleri olarak anlayabiliriz. Yer kavramı burada aynı zamanda, manevi makam ve hal olarak da düşünülebilir. 7 nefs mertebesinde değişen bilinç boyutları.

Yer yok iken gök yok iken dolaştım

Muallâkta beyaz kuffar’a düştüm

Kırkların ceminde engürü içtim

Ol yeşil kubbeye konduğum zaman.

Aynı sayfa açıklama bölümünde: Yedi yer, yedi gök arasına kişi -insan kondu. Bedeni yedi yerde, ruhu yedi gökte şeklindeki açıklamaya nasıl anlamalıyız?

Yedi yer sırrıyla insanın sahip olduğu boyutsal iç içeliklerde; aynı anda yedi bedenin olduğunu (veya bedendeki çakralara bağlı manyetik alanlar ) yedi gökte ise yedi nurunun olduğunu söyleyebilir miyiz? (Daimi olan Nur dışında) Bunlar kutsal kitabımızda ince ve kalın giydirilen kat kat veya üst üste libaslar-elbiseler olarak yorumlanabilir mi?

Kulbak Bilge sayfa 362: Yedi yerin ve bizim içinde olduğumuz uzayın olduğu Al dairesinde görülen hilal. Al dairesinin dışında ise Mavi gök kutsal ışığın kaynağı. Mavi gök ışığı ile yerleri gökleri aydınlatır. Melekler insanlar ruhlar nurlanır bu ışıktan. Kutsal ışığı görenlerin tin ağacı: kalpleri yeşerir ışıklanır. Kalp ağacı yeşerdikçe kutsal ışık daha da ışıklanır (tutuşur) Türk’ün ant verirken gök girsin dediği kutsal ışık.

 

Burada insanın kalp ışığı parladıkça (sevgi olarak hissedilen) Mavi gök kutsal ışığı da ağacın dallarının ışkın vermesi uzaması gibi çoğalıyor. Karşılıklı bir enerji transformasyonu. Ancak kalpler yeşermese de o kutsal ışık hep var. Mavi gök ve Al dairesi arasında ki boşluk (Levhi mahfuz) Her şeyin kayıtlı olduğu potansiyel olarak yaşanmış yaşanacak her şeyin enerji olarak mevcut olduğu kuantum-birleşik alan. Kişinin cüzi iradesiyle seçimleri düşünceleri eylemleri ile harekete geçirdiği sayısız seçeneğin çeşitliliğin olduğu bir ikram alanı.  

 

 Potansiyel enerjinin görünmez alanın kuvveleri, varlık sahasında tezahürün mümkün olmasını sağlıyor. Ne demek istiyoruz? Yaradan’ın hükmettiği mavi gök otağından yansıyan, bilgi-enerji milyonlarca veya sonsuz sayıda olasılığın kişinin seçimiyle (kalp-tin ağacını tutuşturmasıyla) Levh-i Mahfuzdan, varlık aleminde yeni portallar açılması hayat ağacından yeni dal budak çıkması gibi düşünülebilir.

Tengri’nin Türk’ünde Okyay’ın Sonok yıldızında Kulbak Ata’nın yönlendirmesiyle (bir tasarım ve hayat planı söz konusu) 70’li yıllarda İstanbul’da doğması; yeni bir portal açılması birçok hayatın kesişmesi birbirini etkilemesi veya birbirini bulması gibi. Basit bir varsayımla 10 yıl önce doğsa belki hiç karşılaşmamış tanışmamış, şimdi bunları tartışmıyor olacaktık. Şu an başka bir gerçekliğimiz olacak ve onu yaşayacaktık. Ama yazgılarımızın birleşmesi gerekiyordu demek ki buradayız. Seçmediğimiz ve hiç karşılaşmadığımız boyutlar da var mıdır? Hiçbir çağ yok olmaz kendini yaşar durur. Kalbin mühürlenmesi ise zihin nefis ego örtülerinin kat kat kalbi örtmesi ışığının artık parlamaması yolun kapatılması diyebiliriz. Kalbin ışığı tutuşmamışsa o ağacın en güzel meyvesi olan kâmil insan doğmuyor.

Kün-Ay’ın birleşerek, Işıması ile Öz’lerinin ışığına ışık katarak bir cevher-güç açığa çıkıyor. Türklerin Tanrıdan kut almalarını hem bilgi(vahiy) hem cevherin açığa çıkması olarak yorumlayabiliriz. Töre sahiplerinin kalpleri hayat ağacının yeşermesi gibi. Dünya hayatında bu yeşerme ve canlanmayı AŞK-IŞK dediğimiz hissiyat ile tanımlıyoruz.

Muştulayın âşıklara, bu Işk ulu devlet olur.

Işk kime kim değdiyse, canında bil işret olur. (Yunus Emre)

  

Müjdeleyin âşıklara ki bu ışk en ulu devlettir.

Çünkü aşk-Işk  kime bulaşırsa onu yakarda canında içki içmiş (işret)  gibi cümbüş olur.

 

Türk, her şeyin özünü sever saygı duyar. Tengri düşmanlarının ise en korkulu savaşçılarıdır.  Körmezin ışığını bu hissiyattan yoksunluğu söndürmemiş miydi? Sevgi en güçlü frekans ve her şeyin kaynağı. Bir insana saygımızı sevgimizi göstermek için elimizi kalbimize götürürüz doğal bir refleks olarak. Kalp çakrası rengi yeşil. Orada büyük bir güç olduğunu biliriz. Beyinden daha güçlü bir manyetik alanı olduğunu bugün bilim söylüyor. Ancak tutuşturmayı bilmek gerekiyor.

Şimdi gelelim konunun en can alıcı kısmına: Kıymetli hocamızın eserlerinde neden hep Ayla Yıldızın birleştiği gecede önemli hadiseler olur, örneğin kutsal görevi için yola çıkar Okyay Kağan. Al dairesi içinde sayısız sistemler ışığını aynı sistem içinde ki Yeşil olan Gündüz Aydın’dan alıyor ve onun ışığı söndüğünde bir tur ya da devir gerçekleşiyor. Karanlık ve aydınlık yer ve gök yer değiştiriyor. Şerliler bunu sezemiyor.  Belki her şey yerli yerinde gibi duruyor ama aslında her şey değiştiriyor. Mavi gök ve Al dairesi birleştiğinde Kün-Ay ortaya çıkıyor ve kutsal ışıkta yeşile dönüşüyordu. Gündüz Aydın söndüğünde Ruh Gök’e kapı açılır. Al dairesi ve Mavi gök’ün İki yay ucu mesafesi kadar yakın olduğu anlatılıyor (sf 262) Önemli hadiselerin vakti bu bilgiyle mi belirleniyordu Ulular tarafından.

Şerliler işte bu ayrımı yapamıyor. Körmezin bir şey sandığı ışığı sönmüş olduğundan Gündüz aydının ışığı mı? Kün Ay birleşmenin Işığı mı? Ayırt edemiyor olabilir mi? çünkü ikisi de yeşil. Burada ki Yeşil kavramını frekansı çok yüksek bir enerji olarakta düşünebiliriz. 7 gece 7 gün sırrı bununla ilgili olabilir mi? AY Yıldız birleştiğinde 7 YER 7 GÖK YER DEĞİŞTİRİYOR. Maddeden manaya, manadan maddeye olan bir dönüşüm söz konusu olabilir mi? Tur kavramı bu dönüşümle mi ilgili? Rüya dediğimiz zamanlarda başka çağlarda uyanık mıyızdır mesela. Sadece Ulu bilgeler her çağda uyanık ve tüm bilinçlerine hükmedebilirler mi?

Kulbak Bilge Sayfa 361: Tengri buyruk verir yalvaç kişiye, Ruh Gök’ün ışığı yansır tine. Bilgelerden sezen sezdi. Gündüz Aydın dedi giydiler Ay börkü başa. (Ayça-AyTaç) Bunlar biliniyordu ki Bektaşi dergâhlarında kullanılan taca benzer hilal veya kayık şeklinde bir börk dervişler ve şeyhler tarafından giyilmiş, adına zevrakçe denilmiş. Zevrakçe astrolojik tasavvurlarla (hilal) anılmış. (bkz. Emel Esin )Bu bilgiler unutulmadan önce, bir zamanlar başlarına Aybörk giyerek simgeleştirmiş olmaları pek muhtemel…

Kopuz Ata yazı dizisinde Okyay, Toygar Atanın ona verdiği yedi gün yedi gece sırrını bulmak için yola çıkmayı, görevi kabul etmektedir. Bu görevde çağları aşacaksın deniliyor. Yolda bulduklarını  (yeşil taşlar yeşil gezene ait olamaz mı)  toplayarak işaretleri takip ediyor.

 

Ay yıldız sırrına erenler, Al dairesi içinde ki yedi yer olarak anlatılan sayısız hayat sisteminin içinde bu hayatlara hükmedecek 7 bilince erişmiş olabilirler mi?

İnsanı yürüyen Kur’an olarak tahayyül edersek; Kıymetli Baran AYDIN koldaşımın yazdıklarından  (https://www.onaltiyildiz.com/?haber,8992/tengri-nin-sirri-vahyedilen-ruh)

Seb’an mesani Sıırı: Kelime anlamı ile iç içe bükülen, kıvrılan yedi anlamına gelmektedir. Yüce Kuran’ın iç içe bükülen 7 manasının olduğunun delili işte bu ayettir. Ancak iç içe yedi manayı, bilinen klasik anlamda anlaşılmamalıdır. Seb’an Mesani’den kasıt Yüce Kuran’ı kendine kavuştuğunda verilen 7 hal ile içselleştirmektir. 

Bu içselleştirme Kün-Ay birleşmesinin tutuşturduğu bir Lem’a ile kalplerde ki ışıkla yol erlerinin ışık erlerinin evren hapishanesine gönüllü yolculukları neden olmasın?

Bu paragraftan yola çıkarak Al dairesinde iç içe boyutlarda sürülen yedi yaşam hatırlayan bilinçlerin hükmettiği çağlar olabilir. Bu bağlamda, kendimce tespit ettiğim Kıymetli Oktan Hocamın eserlerinden çıkardığım 7 Yer 7 bilinç durumunu şu şekilde özetleyelim.

1.Okoz’da Okyay ve Ece.

2.Ötükenin ilk çağında demirci ocağında yetişen Okyay (bkz.Tengri’ninTürk’ü)

3.Görev için Tan ormanlarından başka çağa yolculuk yapan Okyay (Kulbak Bilgeden aldığı görevle)

4.Yedi gün sırrına eriştikten sonra Ötükene dönen orta yaşlı Okyay (bkz.Kopuz Ata) Toygar Atadan görevini aldığı yolculuğu yeşil gezegen olabilir.

5.Sonok Yıldızına düşen Okyay (zamansız-mekânız ışık bedeniyle).

6.1970’li yıllarda İstanbul’da doğan (günümüzde) Adem bey ve kamu kimliği ile Araştırmacı yazar Oktan Keleş.

7.Gök kurduyla geçmişini izleyen Ulu Bilge Okyay.

Hiçbir çağ yok olmaz kendini yaşar durur. Gitmeden dönmek yok yeter ki hatırla: Okyay Kağan bu bilinçleri An’ da bir’leyerek, 7 gün sırrını bulmuş mudur? 2. Kopuz Ata romanı yayınlanırsa 7 gece sırrı içinde neler bekler bizleri? Işık erleri uzak yıldızlarda mı? Yoksa hem orda hem aramızda mı?

Öz’lerimizin ışığı hep parlasın Ötüken’de var olalım. Sevgi ve selamlarımla…

 

Fatma KIZIK



Bu haber 3,246 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    8,510 µs