En Sıcak Konular

Kulbak Bilge'de Zaman-3

21 Şubat 2018 07:53 tsi
Kulbak Bilge'de Zaman-3 Kulbak Bilge'de Zaman-3

KULBAK BİLGE’DE ZAMAN " 3

ZAMANIN AKIŞI

 

1. Bölüm: http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=6046

2. Bölüm: http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=6165 


Yazı dizimizin bu üçüncü bölümünde, “zamanın akışı” konu içeriğine geçmeden önce en baştan itibaren takip ettiğimiz metodolojiyi kısaca açıklayacağız. Dizimizin birinci bölümünde zaman kavramı felsefik ve mantıksal olarak metafizik bakış açısıyla, ikinci bölümünde ise fizik biliminin ışığında fizik bakış açısıyla irdelenerek ele alınmıştır. Bundan sonraki bölümlerde de fizik ve metafizik döngüsü, fizik ve metafizik bakış açısının birlikteliği, araştırma metodolojisinin temelini oluşturacaktır. Kulbak Bilge okuyucuları, sınırlandırılmış düşünce kalıplarının dışına çıkarak düşünmeye yönelten “düşünce labirenti” metaforunu hatırlayacaklardır. Metafor, mecaz veya soyut bir kavramı somut bir kavramla bağdaştırarak daha açıklayıcı ve akılda kalıcı hale getirme durumudur. Düşünce labirenti metaforuna ek olarak ikinci bir metaforumuz da fizik-metafizik birlikteliğine vurgu yapan “kız ve keçi” metaforu olacaktır. Kız ve keçi metaforu, yazı dizimizin en başından itibaren izlediğimiz genel araştırma ve değerlendirme metodolojisinin özünü oluşturmakta olup bu üçüncü bölümde de fizik ve metafizik bakış açısı birlikteliğiyle yapılan değerlendirmelere ve yorumlara yön vermiştir.

 1.Kısım: Metafizik Bakış Açısıyla Zamanın Akışının Değerlendirilmesi

 Zamanın akışı genelde ırmak metaforu ile ilişkilendirilir, ama bu metafor da net bir biçimde belirgin değildir: Irmağın kenarında duran birisi olarak suyun akışını seyreder gibi olayların akışını mı seyrediyoruz, yoksa ırmağın içinde suyla hareket eden birisi olarak ırmak kenarındaki olayları mı seyrediyoruz?.. Bu bağlamda zamanın akışı dediğimizde iki durum ortaya çıkmakta: Irmağın kenarında duruyor olduğumuzu farz ettiğimizde olaylar gelecekten şimdiye ve şimdiden de geçmişe doğru hareket eder. Irmağın içinde olup suyla beraber hareket ederek ırmak kenarını izlediğimizde ise tersi bir his olarak hareket eden bir şimdinin verdiği hisle olayların şimdiden sürekli geleceğe doğru yol alarak ilerlediğini ve şimdiki olayların da geçmişe doğru yol aldığını görürüz.

 Einstein'ın görecelik kuramıyla ilgili fikirlerini ortaya attığı yıllarda bir idealist zamancı olan filozof Ellis McTaggart da Parmenides'in idealist zamancılığı üzerine zamanın gerçekte var olmadığı argümanını ortaya atmış ve bu fikirler geniş bir çevrede etkili olmuştur. McTaggart, zamanın A serisi ve zamanın B serisi olmak üzere iki farklı bakış açısını ortaya atmıştır. Yukarda bahsettiğimiz ırmak metaforundaki olayların geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki sürekli değişimle süren hareketi zamanın A serisidir. B serisinde ise olaylar arasındaki ilişki sadece iki tip durumla açıklanmaktadır: önce ve sonra. A serisinde olayların konumu sürekli değişirken B serisinde bu süreklilik yoktur.

 Zamanın A serisinde olaylar, şimdi ile ilişkileri referans alınarak tanımlanmaktadır. Şimdiye göre geçmiş, gelecek veya eşzamanlılık ilişkileri vardır ve şimdi sürekli hareket etmektedir. Mesela "yarın 40. yaşıma gireceğim." sözü eğer şu an doğruysa, her zaman doğru değil demektir. Yarın değil, öbür gün bu söz söylendiğinde, yani o anki şimdide söylendiğinde yanlış olmuş olacaktır. Bundan dolayı şimdi, A serisinde sürekli hareket etmektedir. Dolayısıyla 40.yaşına girme örneğinde olduğu gibi önermelerin doğruluk ve yanlışlık değerleri de değişmektedir.

 Zamanın B serisinde ise olaylar zamanda birbirleri referans alınarak "-den önce", "-den sonra", "ile eşzamanlı" şeklinde konumlanmıştır. Mesela İsa Peygamberin doğuşu gibi bir olay seçilir ve tüm olaylar öncelik sonralık ilişkisine göre bu olaya göre zaman bazında tanımlanır. Zaman içindeki bir tarihin tanımı, zamandaki sabit bir noktaya göre içinde bulunduğu konumun tanımıdır. Mesela 1945 tarihi, zamanda İsa'nın doğum anından 1945 yıl sonraki bir noktadır. A serisi dinamikken B serisi statiktir, çünkü eğer bir X olayı Y olayından önce olmuşsa, bu hep böyle olmuş olarak kalacaktır. Mesela "23 Ocak 2018 tarihinde yaşım 40'dır." önermesi doğruysa, bu her zaman doğruluğunu devam ettirecektir. Bu tarihten seneler önce de, o günde de ve o günden seneler sonra da bu önerme doğruluğunu koruyacaktır. Böylece B serisindeki önermelerin doğruluk değerleri sabit kalmaktadır.

 A serisi ve B serisi bakış açısı üzerindeki metafiziksel tartışmalar Heraklit ve Parmenides'e kadar uzanmaktadır. Parmenides gerçekliğin zamansız ve değişmez bir doğasının olduğunu savunmuştur. Heraklit'e göre ise dünya sürekli bir değişim, akış ve çürüme içindedir. Bu noktada Parmenides’in düşüncelerinin singularity üzerindeki etkilerinden ve Heraklit’in düşüncelerinin Nietzche üzerindeki etkilerinden bahsetmek yerinde olacaktır. Singularity felsefesi de tıpkı Parmenides gibi bölünmeyen, değişmeyen bir hakikatin varlığını üst referans olarak kabul eder ve bu hakikati tekillik olarak adlandırır. Singularity felsefesi tekillik olarak adlandırdığı bu hakikata bilim yoluyla ulaşılabileceğini iddia eder. Bu bağlamda bilimi hakikate ulaştıran bir araç olarak fetişleştirir. Bilim üzerindeki bu fetişleştirmenin kökenleri ütopyacı bağlamda Francis Bacon’a, nesnel felsefe bağlamında ise doğayı cansız makine, insanı düşünen zihin olarak tasvir ederek insanı doğayı dönüştürücü bir bağlamda ele alarak doğa" insan ikilisinin oluşmasına sebebiyet veren ve insanın doğadan yabancılaşmasına yol açan Descartes’a kadar uzanmaktadır. Bu bilim fetişleştirmesinin doğal sonucu hakikati bilen bilim adamları zümresi ve karşısında hakikatten bihaber bir halk zümresinin oluşmasıdır. Bu durum singularity felsefesini ortaya adan bilim adamlarının adeta modern din adamlarına dönüşmesine yol açacak ve halkın nesnel gerçeklik adı altında büyülenmiş bilime kesin inanç sahibi kitlelere dönüşmesine yol açabilmektedir. Bu noktadan sonra singularitynin dönüştüğü şey alternatif bir modern din olacaktır. Singularitynin en tehlikeli yanlarından biri mutlak hakikatin bilinebilirliğine dair savıdır. Eğer mutlak manada hakikat bütün yönleriyle bilinebilirse bu hakikati bilen Tanrı konumuna yükselir ve Tanrı’ya ihtiyaç kalmaz ki Komutanımız singularity çalışmalarının nihai hedefinin insanın tanrılaşması olduğundan yazı ve kitaplarında bahsetmişti. Tanrı’nın var olduğunu kabul eden insan için mutlak bir hakikatin varlığı kaçınılmazdır ancak bu mutlak hakikat bütünüyle Tanrı tarafından bilinebilir, sınırsız tek varlık Tanrı olabileceğinden insan sınırlıdır ve bu mutlak hakikate ancak yaklaşabilir. Nietzche ise Heraklit’ten etkilenmiş ve tıpkı Heraklit gibi dünyanın sürekli bir akış ve çürüme içinde olduğunu savunmuştur. Nietzche’ye göre bu akış aydınlanma ile birlikte dinin bir üst referans olarak alınmasını sonlandırmış ve aklın üst referans olarak ortaya çıkmasına yol açmıştır. Ona göre bu akış zamanla aklın üst referans olarak alınmasını da sonlandıracak ve nesnel referansların sonlanarak öznel referanslara yönelinmesine sebep olacaktır. Bu da hayatı bütünüyle anlamsızlaştırarak öznel bir nihilizme, hiççiliğe yol açacaktır. Dolayısıyla günümüzde felsefe ve felsefeye bağlı olarak insanlık singularity ve onun peşinden gittiği bilime bağlı bir nesnellik ve anlam arayışı ile kökeninde Nietzche kaynaklı bir öznel anlamsızlık ve anlam arayışından vazgeçme sarmalı arasında gidip gelmekte ve bocalamaktadır. İşte tam da bu noktada üçüncü bir yol olarak Komutanımızın Kulbak Bilge, Tengri’nin Türk’ü, Kopuz Ata gibi eserlerinde Türk Mitolojisini temel alarak ortaya koyduğu hayatın anlamına dair çözümlemeler büyük önem taşımaktadır.

 Hatırlanacağı üzere yazı dizimizin ikinci bölümünde fizik biliminde Einstein'ın zaman argümanlarını açıklayan Ali ve Mehmet’e göre zamanın geçmesi durumları vardı. Şimdi, önce ve sonra kavramları kişiye göre değişiyordu, ayrıca burada ve orada kavramları da kişiye göre değişmekteydi. Aynı şekilde şimdi kavramı da her kişiye göre değişiklik göstermektedir, yani şimdinin objektif bir değerlendirme ölçütü yoktur ki bu da önemli bir durumdur.

 Tüm değişimleri zamana göre tanımlamaktayız. Olaylar, zamana göre akıyor; peki zaman neye göre akıyor? Eğer gerçekten de bir akış varsa? Zamanın aktığını ispatlayacak bir referans unsuru var mıdır, varsa nedir? Zaman kendi kendini referans alarak akabilir mi, böyle bir şey olabilir mi? Eğer akıyorsa bu akma oranı nedir? Normalde hareket halinde veya değişim içinde olan şeylerin birim zamana göre yani saniyeye, dakikaya, saate göre hareket veya değişim oranları vardır. Arabanın hızı mesela saatte kaç km gittiğidir: km/sa. Elektrik enerjisinin birimi saatte harcanan kilowattır: kW/sa. gibi. Zamanın kendisinde eğer bir akış varsa bu tip bir akış oranı ortada olmak zorunda değil midir? Ancak diğer tüm oranların paydasında referans olarak zaman vardır, bunu zamana uyguladığımızda nasıl bir şey ortaya çıkacaktır? Zamana göre zaman mı ölçülecek? Saat başına geçen saat diye birşey olamaz: sa/sa, pay ve payda birbirini nötrleyerek götürür ve bu işlem manasızlaşır… O vakit zamanın bu bağlamda akışı diye bir şey yoktur… Bu noktada şöyle bir soru da sorulabilir. Biz bir insanın hızını tanımlarken saatte 10 km deriz. Yani bu insan bir saatte 10 km mesafe katetmiştir deriz. Bu durumu tersten düşünürsek ve zamanı paya mesafeyi paydaya alırsak bu insan için 10 km’de zamanda 1 saat ilerliyor da diyebiliriz. Peki bu durumda zamanı paya alarak zamanın akışını gerçekleyebilir miyiz? Cevap hayır olacaktır çünkü bu durumda da mekan ana referans noktası olacak ve mekanın akışı sorunsalı ortaya çıkacaktır. Km başına geçen km yani km/km işlemi manasızlaşacak ve yine durumu tam olarak modelleyemeyeceğiz. Bu manada asıl sorun var olan yaşamın algıladığımız şekliyle gerçek olup olmadığı ve modellenip modellenemeyeceği sorunudur. Zamanı bize geçiyor gösteren etmenler bu durumda psikolojik midir? Bu bağlamda yazı dizimizin birinci bölümünde açıkladığımız phi olgusu, flaş gecikmesi, deride gezen tavşan gibi psikolojik olarak hareket etme hissini uyandıran deneyler tekrar incelenebilir:

 " Phi olgusu (görünür hareket): Yan yana birbiri ardına yanıp sönen iki nokta, tek bir noktanın ileri ve geri gidiyormuş iluzyonunu oluşturur (kayan yazılarda olduğu gibi: yeteri kadar hızlı kaydıklarında sürekli bir hareket ilüzyonu olşur halbuki kayan bir şey yoktur). Bu hareket ilüzyonu oldukça tuhaftır, çünkü kişi hareketi, ikinci flaştan önce algılar, her ne kadar ikinci flaştan önce ortada herhangi bir ilüzyonun oluşması için bir sebep olmasa da. Diğer yandan, bir nokta kırmızı bir nokta yeşil olursa, kişi noktanın ortada bir yerde renk değiştirdiği algısına kapılır. Ve ortada renk değiştirme ilüzyonu, her seferinde ikinci flaştan yani noktanın görünür olmasından önce gerçekleşir. Yani bu gözlenen olay daha algılanmadan önce, ikinci flaş bir şekilde sıralama deneyiminin nasıl algılandığını etkiler. Bu etkilerin animasyonları şu iki linkten izlenebilir: http://www.yorku.ca/eye/balls.htm

http://www.yorku.ca/eye/colorphi.htm

 " Flaş-gecikmesi Efekti: Merkezlenen bir noktaya göz odaklanır ve bu arada merkez nokta etrafında gezegen yörüngesine benzer bir dairesel hareketle hareket eden bir daire içinde kesik kesik aralıklarla ışık yanıp sönerek dairenin içini tam doldurur. Ama merkezdeki noktaya bakan kişi, dairenin içindeki ışığı tam bir daire olark değil, hilal şeklinde görür. Odak noktasını merkezdeki noktadan daireye çekerse yani hareketi takip ederse, bu sefer dairenin içindeki ışığı daire şeklinde görür. Animasyon linki: http://hompi.sogang.ac.kr/mkyang/o/bach/ot/mot_flashlag1/index.html

 Burda ışık, sanki dairenin içini doldurmada gecikiyor gibi bir his vermektedir. Bu durumu açıklayan bir argüman, kişinin algısal donanımının hareket eden cisim eğer yörüngesel hareket yapıyorsa bunu algıladığını ve cismin gerçek konumunu gerçekte olduğundan daha ileride kaydettiğini savunur; hareket olmadığında ise aynı algı oluşmaz.

 " Deride Gezen Tavşan: Bir denek gözlerini kapatır ve bileğindeki bir noktaya beş defa dokunulur, sonra beş defa dirsekteki bir noktaya ve beş defa da kolun daha yukarısındaki bir noktaya dokunulur. (Dokunuşların zaman aralıkları önemlidir, farklı noktalara dokunulduğunda zaman aralıkları değişmemelidir). Dokunuşları bu üç ayrı noktada hissetmek yerine denek, onbeş dokunuşun da aralarında aşağı yukarı eşit mesafeler olarak tüm kolla yayıldığını belirtir. Ama sadece beş defa bilekteki bir noktaya dokunulduğunda ve gerisi getirilmediğinde denek bileğe beş defa dokunulduğunu söyleyecektir. Phi olgusunda olduğu gibi, sonraki olay, önceki olayın algılanışını değiştirmektedir.

 Eğer zaman geçmiyorsa, zamanın akışı bir ilüzyonsa o zaman olaylar nasıl gerçekleşiyor?.. McTaggart bu noktada B-teoristlerinin değişimi zamansal değil mekansal olarak tanımladıklarını belirtmekte, böylece Parmenides gibi bir düşünce sistemi ortaya atmakta, o vakit değişim diye bir şeyin de gerçekte var olmadığını savunmaktadır.

 Zamanın statik teorisini yani B-teorisini baz aldığımızda nedensellik, fizik kuralları gibi olguları da farklı bir perspektifte değerlendirmek gerekecektir. Normal olarak düşündüğümüzde nedenler etkileri doğurur, yani etkiler kendilerine neden olan unsurları takip ederler. Mesela Newton kanunlarından hareketin üçüncü kanununu ele alalım: Bir cisme kuvvet uygulandığında, cisim de kuvvet kaynağına aynı büyüklükte ve zıt yönde kuvvet uygular. Burda A-teorisinin dinamik değişim ve zaman akışı olgularını bir kenara bıraktığımızda elde B-teorisinin statik ve önceki-sonraki argümanının nedenler ve etkiler üzerinde söz sahibi olacağı görülecektir. Normalde Newton’ın bu hareket kanununda tepki, dinamik bir değişimi işaret eder çünkü etki zamansal olarak takip edilerek bunun sonucunda bir tepki üretilmiş olur. Ama statik teori bazında düşünürsek tepki, zamansız olarak sadece nedeni olan etkiden daha sonra gerçekleşmiş olur. Burdaki sonra kelimesi zaman bazlı bir tanım değildir, bu nokta önemlidir. Yani sanki etki ve tepkinin arasında bir zaman aralığı yokmuşçasına bu ikisini yan yana oturuyor gibi, biri ortaya çıktığında diğeri de otomatikman görünür hale geliyor gibi ve sanki arada bir zaman bağı değil, matematiksel bir bağ var gibi düşünebiliriz: yani etki ve tepki arasında zamansız,  istatistiksel bir korelasyon ilişkisi mi vardır?.. Bu bağlamda diyelim ki A etkisi B tepkisini görünür kılıyorsa ve arada istatistiki bir korelasyon varsa o zaman B’nin oluşumuna A sebep oluyor diyemeyiz, çünkü korelasyon nedensellik değildir…

Korelasyon ve nedensellik kavramlarını biraz daha açalım. Korelasyon, iki değişkenin karşılıklı olarak doğrusal ilişkisi demektir. Genel anlamda iki değişken arasında bir ilişki kurulunca da eğer ortada bir korelasyon varsa, bu değişkenlerden birinin diğerinin nedeni olmasına inanma eğilimi ortaya çıkabilir, ancak bu eğilim gerçeği yansıtmamaktadır. Yaz mevsiminde bir sahil şeridindeki marketin dondurma satışları ve güneş gözlüğü satışları arasında doğrusal bir ilişki yakalanması bir korelasyondur, ancak nedensellik değildir. Dondurma satışları arttıkça, güneş gözlüğü satışlarının artması veya tersi bir yönde bakıldığında güneş gözlüğü satışları artınca dondurma satışlarının doğrusal bir şekilde artması bu iki değişken arasında pozitif korelasyon olduğunu gösterir, ancak biri diğerinin nedeni değildir. Birinin arttığı gözlemlendiğinde, diğerinin de arttığı görünür hale gelmiştir. İki değişkenle de pozitif korelasyon içinde olan, ve arttıkça hem dondurma satışlarını, hem de güneş gözlüğü satışlarını artıran esas nedenselliklerden biri hava sıcaklığıdır. Hava sıcaklığı arttıkça hem dondurma satışları, hem de güneş gözlüğü satışları artmaktadır. Aynı örneği biraz daha farklılaştıralım: Sahil şeridindeki dondurma satışlarıyla, plajdaki boğulma sayıları arasında bulunan pozitif korelasyon da nedensellik değildir. Dondurma satışları arttıkça boğulma sayıları da artış göstermekte, veya aynı şekilde boğulma sayıları arttıkça dondurma satışları da artmakta; ancak bu doğrusal pozitif korelasyon, bu iki değişken arasında bir nedensellik ilişkisi olduğunu ifade etmez; sadece arada pozitif istatistiki bir ilişki olduğunu betimler.

Önceki ve sonraki gibi görünen şeyler arasında zamansız bir istatistiksel korelasyon varsa, bu durum çok kritik çıktılara sebebiyet verebilir… Çünkü korelasyon çift taraflı işler: yani A olayı B olayının nedeni gibi görünüyorsa normalde bize, yani günlük hayatta B’den önce her zaman A oluyorsa, ama gerçekte bu ikisi arasında bir korelasyon varsa o zaman A gerçekleştiğinde zamansız olarak B de kendini gösteriyor demektir. Yani arada bir nedensellik olmadığından korelasyon mantığıyla süreci tersine çevirerek B gerçekleştiğinde A gerçekleşir de diyebiliriz. Tekrar normal dünya algımıza burdan dönersek o zaman B’nin A’dan önce gerçekleşme durumu vardır… Burda zihnin sınırlarını zorlayan bir durum ortaya çıkmaktadır. O zaman, zaman yolculuğunun kuramsal temelleri de bu bakış açısıyla belki bir nebze açıklanabilir. Çünkü zamanın akışı olarak değil salt matematiksel korelasyon bazında geçmiş, şimdi ve geleceğe bakılıp değerlendirme yapıldığında şöyle bir durum ortaya çıkmakta: Diyelim geçmişte A olayı oldu, Şimdi B olayı oluyor, gelecekte de C olayı olacak. B’nin nedenini A, C’nin nedenini de B olarak algılıyoruz normalde (normal günlük hayattaki zamanın akışı algısı bakıldığında). İstatistiksel korelasyon bakış açısıyla bu olaylara bakarsak, şimdi algısı ile gördüğüm B olayına yapacağım bir müdahele, bu olaylarla korelasyonu olan A ve C olaylarını da etkileyecek yani otomatik olarak, zamansız bir biçimde, yani aynı anda bu iki olayı değiştirecektir. Böylece şimdiki zamanda yapacağım bir müdahelenin sadece geleceği değil, geçmişi de değiştirebileceği matematiksel olarak ispatlanmış gibi oluyor... Diğer bir nokta da eğer bu üç olay da zamansız olarak orda duruyorsa, o zaman bir şekilde bana geçmiş olarak görünen A olayına ve gelecek olarak görünen C olayına da bir şekilde ulaşma imkanım var demektir şimdide olsam da, çünkü zamansız bir şekilde bu üç olay da birbiri ile ilintilidir... Sanki geçmiş, şimdi ve gelecek, aynı ipe asılan çamaşırlar gibidir: Aralarında zamansız ve yönsüz bir dizilim vardır; çamaşırların ipe asılma yönü ve birbirleri arasındaki önceki-sonraki konumu diye aslında bir şey yoktur; bu hisleri veren bizim zihnimizdir... Çamaşırlardan birini tutup bir miktar çektiğimde, diğer ikisi de bundan etkilenip sallanacaktır. Burada boyut kavramı öne çıkmakta ve bize metafizik gibi görünen bir açıdan olaylara yaklaşmak zorundayız. Bu örnekte çamaşırları bizim algıladığımız yaşam boyutu, çamaşır ipini ise yaşadığımız boyutun dışında bir boyut olarak düşünebiliriz. Eğer çamaşır ipinin olduğu boyuta geçilip müdahale edilebilirse zamanda yolculuk mümkün olacaktır. Bu noktada Komutanımızın kitaplarında bahsettiği odalardan oluşan bir evren modeli ve bazı odalara bazı kulların izinle girebilmesi kilit önem taşımaktadır. İşte bu odalar farklı boyutları temsil etmekte ve bu odaların anahtarlarını ellerinde tutan kullar bizim zaman ve mekan algımızın ötesinde bir yaşam sürmektedirler. Yine Kulbak Bilge’de Komutanımızın bahsettiği zamansız mekanlar ve mekansız zamanlar da bu farklı boyutlara örnektir. Burada önemli noktalardan biri de bu oda olarak tasvir edilen farklı boyutların bu evrende olmasıdır. Yani bu boyutlar mutlak manada metafizik olmayıp sadece bizim fizik algımızın ötesindedirler.

Zamanın geçişi algısına, insanın psikolojik bir projeksiyon yapması olarak bakılabilir mi? Mesela yeşil şemsiye dediğimizde aslında yeşillik şemsiyenin gerçek bir özelliği değildir, şemsiye bu durumda güneşten aldığı ışığı belli bir dalgaboyunda yansıtmakta ve beynimiz de bu dalgaboyda ışığın yansıtılması olayını bu şekilde algılamaktadır, yani burda beyin psikolojik bir projeksiyon yapmaktadır. Yeşil olma durumu, hissedilen bir şeydir, bir histir; eşyanın bir özelliği değildir. Aynı şekilde mesela gürültülü veya yumuşak kavramları da buna benzer biçimde eşyanın gerçek özellikleri değildir; bunlar bizim hissttiklerimizdir; ancak bunlar ilüzyon ya da tamamen yok olan şeyler de değildir, bunlar eşyanın ikincil özellikleridir; yani gerçek olana verilen tepkilerdir, projeksiyonlardır.  Peki bu bağlamda A-teorisinin bahsettiği zamanın akışı veya olayların dinamik değişimi algısı bu şekilde beynimizin bir psikolojik projeksiyonu olabilir mi? Bu noktada bizim zamanın akışı üzerindeki algımızın bir ilüzyon olduğunu kabul etsek bile bu ilüzyon algısı zamanın akışının gerçek olmadığı anlamına gelmek zorunda değildir. Çünkü burada biz bir ilüzyon algılıyoruz yani sorun bizim algımızın sınırlılığında olup zamanın akışının kendisinde değildir. Bu noktada “O her an yeni bir yaratılıştatır, şandadır” ayeti büyük bir önem taşımaktadır. Bu ayet açıkça bir değişimin olduğundan bahseder. Bu ayet ile beraber, dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir ayetini, tasavvuf literatüründe sıkça gördüğümüz dünya hayatının aslının bir hayal olduğu sözünü, insanlar uykudadır ölünce uyanırlar hadisini ve Peygamber Efendimizin Rabbim bana eşyanın hakikatini göster duasını düşünürsek; çıkaracağımız sonuç gerçekte bir akış ve değişimin olduğu ancak sınırlı algılarımızla bizim bu akış ve değişimin mahiyetini tam olarak anlamadığımız olacaktır.

Geçmişteki bir olayla ilgili inançlarımız veya hissettiklerimiz şimdiki zamanda aynı olmadığından dolayı, bu farktan dolayı mı acaba geçmişteki bir olayla şimdiki olay arasında zaman varmış gibi geliyor?.. Geçmişteki bir olayla ilgili tüm hislerimiz ve düşüncelerimiz şimdi tıpatıp geçmiştekinin aynısı olsa acaba aradaki zaman farkı algısı ortadan kalkar mı?..

Zamanın A-teorisi yani dinamik değişimi eğer yoksa geçmiş, şimdi ve gelecek, ipe mandallarla asılmış çamaşırlar gibi aralarında zaman farkı olmadan farklı noktalarda asılı duruyorsa ve bu farklı noktalarda asılı durma hali bizde öncelik ve sonralık yani zaman aralığı hissi yaratıyorsa o zaman neden zamanı, bir yönü varmış gibi algılıyoruz? Yani önceki ve sonraki durumlar arasında neden bir fark ortaya çıkıyor? Yoksa önce ve sonra kavramları arasındaki fark da mı objektif değil, subjektiftir? Zamanın yönü konusu, zaman okları kavramları ile bir sonraki kısımın içeriği olacaktır.

2. Kısım: Fizik Bakış Açısıyla Zamanın Akışının Değerlendirilmesi (Termodinamik Yasası ve Kuantum Deneyleri)

Zamanın dinamik teorisi yani A serileri eğer yoksa o zaman gelecek gelmiyor, şimdi geçmiyor, geçmiş de geçmemiş demektir.  Peki o zaman neden zamanın bir yönü varmış gibi hissetmekteyiz? Yani önce ve sonra kavramları arasında neden bir farklılık olmakta? Yoksa önceki ve sonraki kavramları arasındaki bu fark da bir ilüzyon mudur veya subjektif bir durum mudur?

Zamanın B serileri olan statik teoride önceki ve sonraki kavramlarının olduğunu belirtmiştik. A serisini kabul etmeyen B teoristlerine göre zamanın akışı diye birşey yoktur, ancak B teorisinde de bu önceki ve sonraki kavramları arasında bir yön olduğundan bir akış hissi burda da kendini göstermektedir. Olayların önceki ve sonraki diye sıralanmasını sağlayan şey ne olabilir? Bu soru, McTaggart’ı sadece zamanın akışını değil, zamanın kendisini de sorgulamaya itmiştir.

Zamanın bu yönlülüğü, zamanın okları olguları ile açıklanmaya çalışılır. Bunlardan en meşhur 3 tanesi zamanın psikolojik, termodinamik ve nedensel oklarıdır ve bu oklar asimetriktir; yani tek yönde ilerler.

Zamanın psikolojik okunda geçmiş hatırlanır, geleceğe yönelik ise tahminde bulunulur; geçmişe yönelik tahminde bulunmak veya geleceğin hatırlanması durumu yoktur. (Niye olmasın ki böyle birşey? Kim tayin ediyor bunun böyle olmayacağını? Nerden biliyorlar okların asimetrik yönde işlediğini? Simetrik de işleyemez mi? “Asimetrik işler” kararını verdiren etmenler nelerdir? Simetrik işlemez kararını verdiren etmenler nelerdir?)

Zamanın termodinamik okunda olayların toplu bir düzenlilik durumundan toplu bir düzensizlik durumuna geçişi, hareket edişi vardır. Bu durum istatistiksel mekanikte, bir sistemin daha yüksek seviyede bir entropiye geçmesi şeklinde tanımlanır. Entropi, düzensizlik demektir. Enerjinin tüm formları, tıpkı suya damlatılan bir damla mürekkebin suyun içinde dağılması gibi dağılma eğilimi gösterirler. Omletler tam yumurtalara dönüşmez; bir yangının külleri, dumanı ve ısısı kendileri bir araya gelip birleşerek ilk halleri olan tahta formuna geri dönmez. Peki bu işleyiş neden böyle olmaktadır? Çünkü bir sistemin düzensizliğe gitme yolları, düzenliliğe gitme yollarından çok daha fazladır. Bir damla mürekkep suya damlatıldığında düzensiz bir şekilde dağılarak su içinde oluşturduğu geometrilerin yani yayılma yollarının sayısı, tek bir damla olarak dağılmadan su kabının içinde topaklanabileceği potansiyel noktalardan çok daha fazladır. Bundan dolayı, düzen içinde tutulmasına yönelik ekstra bir enerji sarfetmediğimiz tüm sistemler zamanla daha düzensiz safhalara doğru evrilirler. Ormanda dumanı tüten yeni sönmüş küller gördüğümüzde kısa süre önce birilerinin orda olduğunu anlarız; düzenli bir sistem olan çalılar, düzensiz bir sistem olan küllere evrilmiştir ve bu termodinamik süreçte neyin önce neyin sonra olduğunu rahatlıkla algılarız. Bu noktada düzen içinde tutulmasına yönelik ekstra bir enerji sarfetmediğimiz tüm sistemler zamanla daha düzensiz safhalara doğru evrilirler önermesi çok önemlidir. Bu önerme içinde insanın halife olmasının ve yaşam amacının kodlarını barındırmaktadır. Tasavvufta insan vahdetten yani birlikten kesrete yani çokluğa düşmüştür ve seyr-i suluk yolculuğu insanın tekrar bu kesretten vahdete doğru yaptığı yolculuktur. Bu yolculuk tıpkı kendi haline bırakılsa dağılabileceği çok fazla nokta bulunduğu için büyük ihtimalle suyun içinde dağılacak olan mürekkebin ekstra bir enerji sarfedilerek tek noktada toplanmaya çalışılmasına benzer. Burada mürekkebin dağılma ihtimalini artıran çok sayıda noktayı Kuran’da bu dünyanın süsü olarak tabir edilen olgulara benzetebiliriz. İnsanın bireysel yolculuğu açısından bu örneği bu şekilde metafor olarak kullanabileceğimiz gibi bu yolculuktan bağımsız düşünemeyeceğimiz insanın toplumsal yönü açısından da metafor olarak kullanabiliriz. Bu noktada batının insanın toplumsal yönünü diğer insanlarla olan ilişkilerinden hareketle insana dayalı olarak tanımladığını unutmamalıyız. Bu tanımlamanın sebebi yukarıda bahsettiğimiz Descartes’a uzanan insan doğa ikiliği ve insanın doğaya yabancılaşmasıdır. Kadim Türk inancında ise gerek Başbuğumuz Namık Kemal Zeybek Bey’den, gerek Komutanımız Oktan Keleş Bey’den öğrendiklerimize bakarsak insanın doğanın bir parçası olduğunu ve toplumun insan ile birlikte doğadan oluştuğunu dolayısıyla doğayı dönüştüren değil onunla birlikte yaşayan insan modelinin oluştuğunu görürüz. Bu bağlamda dağılmaya ve çözülmeye giden kainata ekstra bir çaba sarfederek düzen getirme uğraşını da toplumsal manada seyr-i suluk olarak tanımlayabiliriz ve bu anlamda Nizam-ı Alem ilkesini ve bu ilke ile bağlantılı olarak Türklerdeki Kızıl Elma olgusunu temellendirebiliriz.

Peki bu termodinamik asimetrinin geri döndürülme özelliği hiç mi yoktur? Yani termodinamik asimetri, termodinamik simetri haline getirilebilir mi? Termodinamik kanunları olasılıksaldır, yani sistemde düzensizlik artışı yerine düzen artışı olma ihtimali de vardır, ancak bu ihtimal umulmadık, beklenmedik ve gerçekleşme olasılığı görülmeyen bir durumdadır; yoksa kesin ve net bir biçimde yoktur denemez. Tekrar içi su dolu kaba mürekkep damlatma örneğini düşündüğümüzde, mürekkep suyun içinde bir süre sonra her bölgede ortalama olarak eşit miktarda olmak üzere dağılmış olacaktır. Bundan başka bir sonuçla karşılaşmak imkansız olmasa da umulmadık bir durumdur. Diğer yandan mürekkebin her molekülünün kap içinde dağılmayıp tek bir noktada toplanmasına engel olacak bir kural da yoktur, sadece mürekkep moleküllerinin rastgele bir şekilde, aynı anda aynı noktaya doğru hareket etmesi olasılığı düşüktür. Ayrıca böyle bir olasılık gerçekleşse de su kütlesi zamanda geriye gidiyor demeyiz, sadece tuhaf bir durumla karşı karşıyayız deriz; peki neden böyle bir yorumda bulunmayı tercih ederiz?..

 Termodinamikte sistemlerin entropisi yani düzensizliği daha yüksek fazlara doğru yol almasının altında yatan “çok seçeneklilik” durumunu daha net açıklayabilmek adına, bu amaç doğrultusunda ufak bir simülasyon yazılımı yaptık. Simülasyon yazılımı, zar atma sürecini modellemekte. 6 yüzlü bir zarımız var ve her yüzünde sırayla tekil olarak 1,2,3,4,5,6 sayıları var. Yazılıma bildirdiğimiz adette rastgele atım yapıyor ve zarın hangi yüzü geldiyse kaydediyor. En son da her zar yüzü toplam kaç adet gelmiş histogram grafiği şeklinde bize gösteriyor. Ayrıca simülasyonda iki seçenek var: Tek zar atma ve çift zar atma. Simülasyonu neden bu şekilde kurguladığımızı yazılımı çalıştırıp sonuçları inceleyerek detaylandıralım. Öncelikle tek zar atma simülasyonunu inceleyeceğiz. Aşağıdaki grafiklerde görüleceği üzere tek zar 10 defa atılmış ve çıkan sonuçlar görselleştirilmiştir. Şekilde üst üste 3 farklı grafik vardır, yani simülasyon 3 defa ayrı ayrı çalıştırılmış, 3 deneme şeklinde 10’ar atımlık zar sonuçları 3 ayrı grafiğe işlenmiştir. Grafikte yatay eksen atım sonucunu yani zarın 1,2,3,4,5,6 yüzlerini; dikey eksen ise atım frekansını yani her zar yüzünün kaç defa geldiğini göstermektedir. 1. denemede ikişer defa 1,3 ve 6; üç defa 2 ve bir defa da 4 yüzü gelmiştir. Aşağısındaki 2.denemede ikişer defa 1,2,3; üç defa 4, 1 defa 5 gelmiş, 6 yüzü hiç gelmemiştir. Son 3.denemede ise birer defa 2,4,5; ikişer defa 1 ve 3; üç defa da 6 yüzü gelmiştir. Bu üç grafikte de birbirine benzemeyen dağılım desenleri dikkat çekmektedir ve bu 10’ar atımdan 3 deneme de aslında düzgün bir simülasyon değildir, çünkü 10 atımlık bir veri çok küçük bir veridir ve gerçeği modelleyemez. Bu durum,Türk halkının belirlenmiş herhangi bir konuda fikrini tespit etme amacıyla sokağa çıkıp 10 kişiye soru sorarak anket yapmaya benzer. Değil 3 deneme, 3.000 deneme de yapılsa her 10’ar kişiden elde edilecek sonuçların hiçbiri tüm halkın fikrini temsil etmede yeterli olmayacaktır ve sonuçlar birbiri ile tutarsız olacaktır. İlk örneğimizi bu durumun önemine dikkat çekmek için kötü bir örnek olarak bilinçli olarak seçtik. Tıpkı anket örneğinde olduğu gibi her denemede soru sorulan kişi sayısı 100, 1.000, 1.000.000 gibi artan bir durumda olduğunda halkın gerçek fikrine yaklaşma oranı nasıl artarsa, bu zar simülasyonunda da atım sayısı arttığında gerçeğe o kadar yakın bir modelleme yapılabilecektir.


Bu bağlamda ikinci adımda tek zar atım simülasyonunu aşağıdaki birleşik grafiklerde görüleceği üzere 100 atımlık ve 1.000 atımlık üçer deneme şeklinde gerçekleştirdik. Sol sütunda baştan aşağı 3 deneme 100 atımlık, sağ sütunda baştan aşağı 3 deneme ise 1.000 atımlık simülasyonları göstermektedir. Dikkat edilirse atım sayısı arttıkça denemeler arası farklılık da yavaş yavaş ortadan kalkmakta, sonuçlar sanki bir doyma noktasına doğru gitmektedir.

 


1.000 atımı, son olarak 1.000.000 atıma çıkardığımızda da aşağıdaki 3 deneme grafiğinde de görüleceği gibi artık denemeler arasında fark hemen hemen sıfırlanmıştır ve simülasyon, gerçeği yansıtmaya uygun noktaya gelmiştir.

 


Artık simülasyon sonuçlarını yorumlayabiliriz: Zarda birbirinden farklı sayı değerlerine sahip 6 yüzden her biri için eşit gerçekleşme olasılığı vardır, çünkü her bir yüz için sadece tek bir yol, tek bir seçenek vardır. Mesela 4 sayısını elde etmek için tek yol 4 nolu yüzün gelmesidir, başka seçenek  yoktur, diğer sayılar için de bu böyledir. Ancak tek zar değil de çift zar simülasyonu yaptığımızda işler değişmeye başayacaktır. Aşağıdaki çift zar simülasyonu sonuçlarında sol tarafta üstten aşağı üç grafik çift zar aynı anda atıldığında gelen sayıları gösteren 1.000 atımlık 3 denemeyi, sağdaki grafik ise 1.000.000 atımlık 3 denemeyi göstermektedir. Çift zarda, tek zardan farklı olarak yatay eksendeki atım sonuçları 2,3,4,5,6,7,8,9,10,11,12 değerlerinden oluşmaktadır. En küçük değer “1,1” geldiğinde 2, en büyük değer de “6,6” geldiğinde 12’dir. 1.000.000 atım sonrası çıkan değerlere baktığımızda en az oranda gelen sayılar, grafiğin en başındaki ve en sonundaki değerler, yani tahmin edeceğimiz üzere 2 ve 12 sayılarıdır. Neden? Çünkü 2 gelmesi için tek bir seçenek vardır, zarların “1,1” gelmesi lazımdır, aynı şekilde 12 gelmesi için de tek bir seçenek vardır, zarların “6,6” gelmesi lazımdır.  2 ve 12 sayıları ortalama 27.000 adet gelmiştir. En sık gelen sayı ise 7’dir, ortalama 165.000 adet gelmiştir. Neden en sık bu sayı gelmiştir? Çünkü çift zarın en fazla seçeneği, 7 sayısına giderken vardır. 1+6, 6+1, 2+5, 5+2, 3+4, 4+3 olmak üzere 7 sayısına giden altı farklı tekil birliktelik vardır. 2,12 bandında diğer tüm sayıları oluşturan tekil çift zar birliktelik seçenekleri altıdan azdır, bundan dolayı atımlarda en sık 7 sayısı gelmiştir.

 

 



 


Böylece su içinde mürekkep damlasının dağılırken yüksek düzensizliğe doğru gitmesinin yani bu yolu seçmesinin nedenini de bu simülasyonla açıklamış olduk. Mürekkebin dağılması ve zarların atımı birebir aynı süreçler olmasa da termodinamikteki artan entropi yasasındaki “en fazla seçeneği olan yol, en yüksek oranda gerçekleşme olasılığına sahiptir” saptamasını bu simülasyonla ispatlamış olduk. Ancak en az bu kadar önemli başka bir saptama daha yaptık: Gerçekleşme olasılığı düşük seçenekler, gerçekleşmiyor denemez!.. Nasıl zarların 1,1 ve 6,6 gelmesi en düşük olasılıklar olsa da bir şekilde gerçekleştiyse, suda dağılan mürekkebin de suyun içinde en baştaki damla haline gelme olasılığı, her zaman vardır ve böyle bir olay gerçekleştiğinde de şaşırılmamalıdır...

Kuantum fiziği de tek cümlede bu bağlamda özetlenebilir: “Elinden kalemi bıraktığında her zaman yere düşer, ama düşmediğinde de şaşırmayacaksın...”

 



“Zaman sana göre nedir? Mesela seni zaman mı yaşlandırır, yoksa senin değişimine verdiğin isim mi? İki kişiyi ele alalım. Aynı anda 50 yıl geçse, biri için o 50 yıl geçmese olur mu? Bakara 259.Ayet: Alt üst olmuş ıssız şehre uğrayan o kişiyi görmedin mi? Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek acaba demişti. Bunun üzerine Allah onu öldürüp yüz yıl ölü bıraktı, sonra diriltti ve ona sordu ‘Ne kadar ölü kaldın?’. O, ‘bir gün veya daha az’ diye cevap verdi. Allah şöyle dedi ‘Hayır, yüz yıl ölü kaldın. Böyle iken yanındaki yiyeceğine içeceğine bak hiç bozulmamış, bir de eşeğine bak, kemiklerini nasıl bir araya getiriyoruz ibret için...’” - Kulbak Bilge Ötüken Tasavvufu, s.61

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=3013

 Yiyeceklerin bozulması ve insanın yaşlanması da termodinamikteki artan düzensizliğe birer örnektir. Yiyeceklerin bozulmasına ve insanın yaşlanmasına giden seçenekler, yiyeceklerin bozulmamasına ve insanın yaşlanmamasına giden seçeneklerden çok çok daha fazla olduğu için birinci durum bize mutlak gerçekmiş gibi gelmektedir, ancak zar simülasyonu ve suda mürekkebin dağılması örneklerinde de açıkladığımız gibi bu mutlak gerçek değil, gerçekleşme olasılığı en yüksek gerçektir. Biz sürekli en yüksek olasılıklı durumları gözlüyoruz diye, diğer olasılıklar gerçekleşmez diye bir yargıya varılamaz. İkinci durumdaki yiyeceklerin bozulmaması ve insanın yaşlanmaması, hatta bu süreçlerin tersine işlemesi, tıpkı mürekkebin suyun içinde ilk damla haline gelme olasılığının mevcut olması gibi termodinamiksel olarak mümkündür...

Zamanın üçüncü oku nedenselliktir ve bu konuyu ilk Leibniz ele almıştır. Genel kanıya göre bir şeyin nedeni veya sebebi, sonuçtan önce gelir. Leibniz, zamanı eşzamanlı gerçekleşmeyen şeylerin sıralanması şeklinde tanımlanıştır. Aristo gibi zamanın kendi kendine bir gerçekliği olmadığını, değişimin ölçümü olarak kullandığımızı belirtmiştir. Bu bakış açsına göre A olayı B olayından önce olduysa, A olayı B olayının nedenlerinden biridir veya nedenlerinden biri ile eşzamanlı meydana gelmiştir.

Tekrardan su dolu kaba mürekkep damlatma örneğine dönersek, mürekkebin dağılma sürecinin tersi mürekkebin tek bir noktada yoğunlaşma süreci olacaktır. Peki bu ikinci süreci neden birinci sürecin “tersi yönde” yön belirtecek şekilde açıklıyoruz? Neden mürekkebin dağılmasını ileriye doğru düzensizlik, yoğunlaşmasını ise geriye doğru düzen olarak tanımlıyoruz? Çünkü mürekkebin tek damla halini “hatırlıyoruz”... Bu hatırlama durumu, mürekkebin damla halinde olma durumuna öncelik algısı yapıştırmamızı sağlıyor, yani burda zamanın psikolojik oku da  devreye girmiş oluyor. Neden geçmişi hatırlıyoruz da geleceği hatırlamıyoruz? Eğer düşük entropiden yüksek entropiye doğru bir evrende değil de tam tersi bir evrende yani yüksek entropiden düşük entropiye doğru giden bir evrende yaşasaydık, o zaman geleceği hatırlamış olacak, geçmişi tahmin ediyor olacaktır; ancak bu durumda da yeni gelecek eski geçmiş, yeni geçmiş de eski gelecek haline gelmiş olacağından bu iki durum arasında bir fark olmayacaktı.  

“Hatırlama” olgusu üzerinde düşündüğümüzde bu bizi diğer yandan rüya alem ve gerçek alem olarak adlandırdığımız ve keskin çizgilerle ayırdığımız sınırları da yeniden gözden geçirmeye yönlendirmektedir. Gece uyurken hepimiz rüya görürüz ve bunu hayal diye adlandırırız. Uyandığımızda yaşam sürdüğümüz alemi ise gerçek alem diye tanımlarız. Bu tanımlamayı yaptıran temel parametre nedir? En temel parametrelerden biri de şüphesiz bu hatırlama olgusu olmalıdır. Çünkü rüyalarla günlük yaşamın en temel farklarından biri, gerçek yaşam diye tanımladığımız günlük yaşamda her bağımsız ve tekil günü hatırlayıp birbiri ile bağlantı kurabilirken, rüya aleminde her tekil ve bağımsız rüya arası herhangi bir hatırlama hissinin olmamasıdır... Günlük yaşamda her günü aşağı yukarı hatırlayabildiğimiz için mi geçmiş ve gelecek algısı oluşmaktadır?.. Ya tıpkı rüya alemindeki gibi günlük yaşamda da her sabah uyanıp yataktan kalktığımızda önceki günlerin hatırlama bilgileri zihnimizden silinde bu sefer gerçek dünya bize ne kadar gerçek gelecekti?.. O zaman günlük yaşam, bir rüya gibi gelmeyecek miydi?.. Aynı şekilde rüya aleminde her rüyayı birbiri ile bağlantılı olacak şekilde tıpkı gerçek yaşamdaki sıralı günleri hatırladığımız gibi hatırlasak o vakit rüya alemi dediğimiz şeyi gerçek alem olarak mı algılayacaktık?.. Her rüyanın birbiri ile bağlantılı olmadığını nerden biliyoruz?.. Belki her sabah uyandığımızda bu bağlantı bilgisi bir şekilde zihnimizden siliniyor.. Ya böyle bir bağlantı bilgisi varsa ve bu bilginin zihninden silinmeyen kişiler de olabilir mi?.. Ve böyle kişiler varsa bu kişiler, aynı anda birden fazla alemde yaşam süren kişiler olmaz mı?.. Tıpkı kuantum dünyasında bir parçacığın aynı anda birden fazla konumda olması gibi... 

Her sabah rüyadan mı uyanıyoruz, yoksa rüyaya mı uyanıyoruz?.. 

“   ...Bir müddet sonra Fatih Camisi’nin avlusuna vardık. Koca Sultan’ın huzuruna varıp ziyaret ettik. İlhami Abi vedalaştı ve yanımızdan ayrıldı. Akşam ezanına daha epey zaman vardı. Biz de türbenin bir köşesine oturduk. Latif Baba bayağı yorgundu. Dinlenmesi için iyi bir fırsattı. Maşallah bu yaşta hiç yılmıyor, mücadele ediyordu.

- Yarım saat tuzlama yapayım evlat. Bu yaştan sonra şekerleme olmaz. Sana bir sır vereyim: Yaradan uykuyu rahmet olarak vermiş. Bundan dinlenmek meselesini kastetmiyorum. Bir insan 75 yıl yaşasa, günde 8 saat uyusa 25 yılı uykuda geçer. Allah uyku rahmetini vermiş ki uyanıkken kaybettiklerini uyku kapısından açılan ‘melekut’ta kazansın. Anlayana...” - Bir Meczubun Rüyası 4: Asa, s.365-366   

McTaggart bu iki evren modeli arasında zamanın yönü olmaması durumuna da ayrı bir teori ile açıklık getirmeye çalışmıştır. A teorisinin açıkladığı şimdinin hareket etme durumunun A teorisini yanlışlamasıyla beraber B teorisinde de zamanın önceki-sonraki yönünün kafa karıştırdığını ve aslında subjektif bir durum olduğunu belirtmiş, olayların sadece statik değil aynı zamanda yönsüz bir şekilde zamansız anlar dizisi olarak sıralandığını öne süren zamanın C serisi teorisini ortaya atmıştır. 

Mesela harflerden oluşan Türkçe alfabesi, C serisine bir örnektir. A’dan Z’ye harfleri dizsek de A’dan Z’ye doğru aslında bir dizilme yönü yoktur. Bundan dolayı, zamana yön özelliği veren aslında olaylar değil, insan psikolojisidir… 

Eğer fizikçilerin öne sürdüğü gibi bir blok evren modeli içinde yaşıyorsak o zaman niçin nedenselliğin hep ileriye doğru gittiğini farzediyoruz? Yani neden önce sebep sonra sonuç geliyor? Eğer fizikçilerin tanımladığı zamansız bir gerçeklikte isek o zaman geçmişin geleceği etkilemesi gibi neden gelecek de geçmişi etkileyemiyor?.. Etkileyebilmesi gerekmiyor mu? Kuantum fiziğindeki foton deneylerinde bu durum “geriye doğru nedensellik” olarak gözlemlenebilmektedir. Geriye doğru nedensellikte, kuantum deneylerinde parçacıkların sonradan yapılan ölçümleri, nedensel olarak önceki özelliklerini etkileyebilmektedir!.. Yani sebepten önce sonuç gelmektedir... Kuantum Dolanıklık Deneyi (ayrıntılı araştırmak isteyenler için: Quantum Entanglement Experiment), bu savı ispatlayan deneylerden biridir. Deneyde birbirinden oldukça uzak noktalara yerleştirilmiş iki farklı parçacıktan, birbirlerinden ne kadar uzakta olursa olsunlar birisi saat yönünde döndüğünde diğerinin sanki bu durumu algılayıp saat yönünün tersine döndüğü gözlemlenmiştir. Bu sonuç, klasik etki-tepki anlayışını temelinden sarsmıştır, çünkü evrenin bir noktasında yapılan bir müdahele, aynı anda diğer bir noktasında değişim şeklinde su yüzüne çıkıyorsa, ışığın bile katetmek için ışıktan hızlı gitmesi gereken bir durumda böyle bir şey nasıl gerçekleşebilmektedir?.. Bu durum, parçacıklar arasında ışık hızından hızlı bir iletişimin varlığına delildir. Işık hızı aşıldığında da artık klasik manada geçmiş, şimdi, gelecek algıları kökten değişmek durumundadır. İlk parçacığın ölçümünün sonucunun, diğer parçacığın ölçüm sonucunu ışık hızından hızlı bir şekilde etkileyip belirlemesi demek, etki ve tepki kavramlarının önceliklerinin klasik manadaki insan algısında yer değiştirmesi demektir. Etki tepkiden önce değil, etki tepkiden sonra meydana gelmiştir... 

İkinci örnek olarak vereceğimiz kuantum deneyi ise Kuantum Silici Deneyi’dir (ayrıntılı araştırmak isteyenler için: Delayed Choice Quantum Eraser Experiment). Bu deney oldukça yakın bir geçmişte, 1999 yılında ilk defa gerçekleştirilmiştir. Deneyin en can alıcı sonucu, klasik algıyla şimdi diye adlandırılan anda yapılan bir bilgi silme işleminin geçmişteki olayları etkileyebildiği ve değiştirebildiğidir...  

O zaman bu, istatistiki bir korelasyon ilişkisi olarak zamansız bir evrende öncelik sonrası ilişkisi değil, hiç olmazsa kuantum deneylerinde bilimsel olarak da kuantum korelasyonlar şeklinde ispatlanmış olan yönsüz bir ilişki biçiminde ortaya çıkmaktadır. O vakit nedensellik, zamanın okları, zamanın geçişi olgularının tümünün aslında kendi kendilerine var olan gerçekler değil, insanın algılama durumları, projeksiyonları olduğu sonucuna varılmaktadır. 

 



“Hüsrev’in evinde herkes bir yere kıvrıldı, yorgun ve düşünceli. Adem, sabah Ordu Metafizik Harp Dairesi’ne gidip bilgi alışverişinde bulunacaktı. Zaman, Kehf Suresi’nde mağarada 300 yıl uyuyup uyananlar, zaman tüneli, teknolojik zaman yolculuğuna işaretti, bir manada asra and. Zaman, bir kitabın sahifeleri gibi, her sahife bir zaman dilimi. Her sayfa yaprağı bir öncekinden veya bir sonrakinden bağımsız, müstakil. İrtibatı bizler kuruyoruz... Soy, nesep, hadiseler bir bütün kader...Bu kader her sayfanın merkezinde, yani kitabın kendisi.” - Kulbak Bilge Ötüken Tasavvufu, s.60

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=3013 

“ZAMAN, BİR KİTABIN SAHİFELERİ GİBİ. HER SAHİFE BİR ZAMAN DİLİMİ. HER SAYFA YAPRAĞI BİR ÖNCEKİNDEN VEYA BİR SONRAKİNDEN BAĞIMSIZ, MÜSTAKİL. İRTİBATI BİZLER KURUYORUZ”. Yazı dizimizin bu üçüncü bölümünde en baştan sona kadar yaptığımız tüm tefekkürlerin özü budur. McTaggart denen adam, batıda zaman felsefesinde öyle büyük bir etki bırakmıştır ki zaman felsefesi “McTaggart’dan önce ve MacTaggart’dan sonra” şeklinde anılmaktadır. Kulbak Bilge’deki bu bir cümlelik tespit, McTaggart’ın doğru sonuca vardığı noktalardan çok daha ileride olduğundan Kulbak Bilge’deki zaman ile ilgili hususların ne kadar büyük önem taşıdığı bu minvalde bir kez daha ortaya çıkmıştır.  

Tüm bu incelemelerin ve açıklamaların sonucunda geçmiş, gelecek ve şimdi kavramlarının (A serisi), öncelik ve sonralık olgularının (B serisi) yanlışlanmasıyla beraber zamanın simetrik çift taraflı bir doğası olduğu ihtimali su yüzüne çıkmış durumdadır. Ve bu sonuç da bizi zaman yolculuğunun imkansız olmadığı yargısına götürmektedir. Çünkü zaman dediğimiz şeyin geri döndürülemez asimetrik bir yapıda değil, her yöne döndürülebilen yani aslında hiçbir yöne dönmeyen simetrik bir yapıda olması hususu, zaman yolculuğunun da mantıksal temelini oluşturmaktadır. Yazı dizimizin bir sonraki dördüncü bölümünde “kız ve keçi” metaforu bakış açısını muhafaza ederek fizik ve metafizik manada zaman yolculuğunu araştırıyor olacağız.

Not: Gerek literatür taramasında, gerekse bilimsel araştırma ve geliştirme konusunda benden yardımlarını esirgemeyen ve bu yazı dizisinin oluşumunda en az benim kadar emeği bulunan kardeşim Yasin Murat Yiğit’e gönülden teşekkür ederim. Bizim için kimi zaman abi, kimi zaman baba, kimi zaman öğretmen olan, hayatlarımıza kattığı anlam ile bizde doldurulamaz bir yeri olan komutanımızın iki elimiz kanda da olsa emrinde olacağız…

Melih KÖLÜK 




Bu haber 6,391 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    10,120 µs