En Sıcak Konular

Sırlar Kahvesi - OKER

5 Mart 2024 15:56 tsi
Sırlar Kahvesi - OKER Sırlar Kahvesi - OKER

Sırlar Kahvesi - OKER 

 

Bir varmış bir yokmuş,

Develer tellal,

Pireler berber iken,

Ben dedemin beşiğini

Tıngır Mıngır sallar iken

Hop dedim

Dedemi uçurdum,

Kafdağı’ndan aşırdım.

Ay dedim

Vay dedim

Koştum peşinden yetiştim.

Yetiştim ki ne göreyim?

Dedem ağaç altında,

Mor bir bebek kolunda

Bebek dile gelmiş,

Görün bakın neler demiş…

 

 

İşte, böyle başlardı Türk atalar söylencelerine. Bir önceki çağın yaşanmışlığını, yaşanılan çağın içinde unutturmamak adına misaller üzerinden Masallar ile anlatır; şimdiye ve birazdan’a, bugüne ve yarına haberler verirlerdi onlar. Geleceğin olasılıklarını Geçmişin gerçekliği ile anlatır, bazen de bugünü yani mevcut çağı, henüz yaşanmamış (!) Gelecek zaman üzerinden betimlerlerdi.

 

  Düz bir okuma ile gerçekten; hiç olacak şey midir deveden tellal, pireden berber olması ya da bir insanın kendi dedesinin beşiğini  ‘’tıngır mıngır’’ sallaması?  Ama belki de insan kendi dedesinin beşiğini Tıngır Mıngır değil de Tengir Mengü yani Sonsuz Tanrı bilinci ile sallayınca işler değişiyordu. Masallar, ninniler bize bir şeyler söylüyordu açıkçası, belliydi bu. Belki de bir yerlerde, başka evrenlerde, senaryolarda; adına ne denirse, yani bilincin açık, akışın daha temiz olduğu alanlarda Develer tellal, pireler berber olabilirdi. Kimilerinin uyutmak için söylediği bu ninnileri/masalları, kimileri de uyandırmak için söylüyordu torunlarına ya da dedelerine…

 

 Peki niçin ninniler ile başlayan bu süreç, çok yoğun bir şekilde masallar ile devam ediyor, bebeklik ve çocukluk çağımıza neden bu söylenceler ile veri aktarımı yapılıyor, hiç düşündünüz mü?

 


 Bilincimiz niçin Altın koruyan ejderhalar, cüceler, tekgözlü devler, sentorler, yedi başlı yılanlar gibi figürler ile dolduruluyor? Gençlik çağımız mitoloji denen unsurlar ile iyice içinden çıkılmaz hale geliyor. Orta yaşlarımız ve de yaşlılığımız ise dine ait olmayan fakat din sosu katılmış hikayeler ile devamlı niçin meşgul ediliyor? Niçin bizlerin arı-duru bir şekilde temiz bir akıl ile olayları tartmamız engelleniyor?

 

 Belki de eren babalar, veliler, bilgeler bu yüzden toplumlarını terk ediyor, dağa-bayıra çıkıyordu. Sağlıklı ve manipülasyondan uzak bir düşünce mekanizması kurabilmek adına inziva dediğimiz yalnızlığa çekiliyordu onlar. İnzivaların temelinde bir sebep olarak da bu olabilir miydi? Kirli bilinç temiz fikir üretemiyor! Bilinç altı manipülasyonu ile sağlıklı düşünmenin önüne geçilmek mi isteniyor?

 

Masallar ya da ninnilerdeki imgeler, figürler abartı mıydı yoksa kendi varoluş evrenlerinin gerçekliği miydi?


Mesela mitolojide yarısı insan yarısı at olarak geçen bu Kentaur (sentor) gerçekte hangi evrenin tasarı mıydı? Başka bir evrenin bize yansımalarından kalan bir hikaye olabilir miydi?

 

Mitoloji niçin bu kadar abartılı betimlemeler barındırıyor? Dr. Münir Derman Hocamızın dediği gibi : ‘’Oğlum! Mitoloji, hakikati gizleme sanatıdır.’’  tespiti ile meseleye biraz daha derinden bakmak gerekmez mi? Var olan hakikatin anlaşılmasını önlemek adına olayları akıl sınırlarının dışına taşımak bir amaç mıydı, amaçsa neyin amacıydı?

Oğuz Ata’nın İt-Baraklar ile olan savaşlarına destan demek meseleyi çözer mi?

 

Bunlar birer efsane miydi yoksa başka çağların/evrenlerin bize yansımaları mıydı? Neden bütün bilgi birikimimizi Dünya Kütüphanesinden temellendirmeye çalışıyoruz? Belki de bunlar değerli büyüğümüz Oktan Keleş’in literatüre kazandırdığı BOYUT KÜTÜPHANELERİ’nden yansımalardı.

 

Devam edelim, Antik Mısır’ın ‘’Çakalları’’ Anubisler? Ölüm ve Cenazelerin gizemli güçleri…

Niçin eksik kalıyor bu Antik Mısır’ın hikayesi, neden bu kadar gizem barındırıyor kendi içinde? Ya da daha genele yayarsak, Mitoloji ya da masallar neden içinde akıl sınırlarını aşan betimlemeler barındırır? Yoksa yaşanması mümkün olmayacak kadar abartılı dediğimiz bu hikayelerin gerçekliği bu dünyaya ait olmayabilir mi? Başka evrenlerin Dünyamıza yansımaları mıydı dinlediklerimiz, gördüklerimiz?

Aslında baktığımız yer kendi tarihimiz değil de, başka varoluşların tarihi miydi? Biz, başkalarının yani modern insanlık ailesinin dışında kalan yaratılışların hikayesinden kendimize bir evren mi kurgulamaya çalışıyoruz?

 

Kefren Piramidi ve kollarını öne uzatarak durmuş Sfenks. (Kehf-Ra?)

 

Belki başka bir yazının konusu olacak olan bir tefekkür olsa da, konu bütünlüğü açısından belirtmeliyim; teolojide ve Kuran’da da yer alan Mağara Ehli – Ashabı Kehf anlatısı bütünüyle okunduğunda birilerinin o süreci burada, dünyada taklit etmiş olduğunu göreceksiniz. Yani başka yerlerin-varoluşların-evrenlerin hikayesinin buraya uyarlanması – kopyalanması - yansıması!

 

Bu örnekler çoğaltılabilir. Sadece birkaç örnek ile konuya girmek istedim. Evrenimiz başka evrenlerin hikayelerinden yansımalar mı taşıyor? İlerlemedeki tembelliğimiz, yansımaları kendi hikayemiz ya da mümkün olmayacak kadar abartılı sanmamızdan mı kaynaklanıyor? Masallar kimin hikayesini bize taşıyor?

 

Çağımız artık bambaşka bir gerçekliğe ulaşmışken, birileri ya da biri olmaktan ziyade farklı bir akıl, bilinenin dışında bir akıl, başka yerlerin yansımalarını, kendi kurguladığı evrene rol model mi yaptı? Bu akıl, moda tabirle Yapay Zeka: kendi sistemini yansıtmayı planlıyor olabilir mi? Yapay Zeka, ilhamını başka evrenlerin yansımaları olup da, bizim mitoloji / masal hatta Eskilerin Masalları dediğimiz anlatılardan mı alıyor?

 

Başka yerlerin hikayeleri/yansımaları sahip olduğumuz bilgi kümesine sığmayacak kadar bilinmezlik taşısa da, birileri o yansımaları/hikayeleri dijital bir evrende var edemez mi? Bu dijital gerçekliği arttırılmış evrene pekala Cennet süsü de verilebilir, Cehennem süsü de. Pekala yapay evrene savaş konsepti de kurgulayabilirler, yedi başlı ejderha da veya tamamen insanın arzularına hizmet eden bir alan da tasarlayabilirler.

 

 Birileri/bir akıl/kolektif bir akıl/bir irade adı ne olursa olsun; bunlar, evrenin farklı farklı yansımalarından yeni bir yapay evren oluştururken, bu yansımaların da insanların ders alabileceği bir alan olmaktan çıkması için tüm bu bilgileri masallar/mitler ile abartarak gerçeklik kümesinden kopartıyor, üstünü örtüyor. Bunlar ESKİLERİN MASALLARI diyerek insanları manipüle ediyor. Olay örgüsünden ibret yahut ilham alacağımız hikayeler/yansımalar için, bunlar uydurma hikayeler diyerek ya da yaşanması mümkün olamayacak kadar çarpık bir anlatım ile bizleri olmamız gereken noktadan, olmamızı istedikleri noktaya sürüklemeye çalışıyorlar.

 

 Peki, kadim referanslarımız olan Kutsal Kitaplar bu işin neresinde? Kuranı Kerim’in ilahi mesajının bütününde masallar, yansımalar ve yansıyanlar hakkında ne gibi uyarılar var?  İlahi kaynaklar bize masal mı anlatıyor yoksa masalların arka planını mı gösteriyor?

  Başka evrenlerin ibret ve ilham dolu yansımalarını manipüle edip, bu yansımaları kendi yapay, sanal, kurgu ve baskı evrenlerine uyarlayanlar için ne yapmalıyız, nereye bakmalıyız, nerede durmalıyız?

 

Ninniler ile başlayıp Yapay Zekâ ile devam eden giriş bölümünü şu soru ile noktalamak istiyorum: ‘’UYUTAN MASALLAR mı, UYANDIRAN MASALLAR mı?’’


Öyleyse bu sorunun cevabını Yeni Çağın Bilgesi Oktan Keleş Beyefendi’den dinleyelim:

https://www.youtube.com/watch?v=OTp-tkfepbE

 

OKERYA

OJA EVRENİ(neo-sanal evren)


‘’Onlara onların diliyle anlat…’’ (OKER TEORİSİ)

 

     Böyle başlıyordu Oker’in hikayesi. Onlar dediği kimdi peki? Onlar derin bir uykuya gönüllü girmiş ya da mecbur bırakılmış, sorgulama ve yargılama yetenekleri ellerinden alınmış ve sanal ile gerçeklik arasında adeta köleleştirilmiş, çağın korkunç teknolojisini ‘’doğallık’’ olarak kabul eden ve insani vasıflarını Yapay bir Evrene devretmiş topluluklardı. Ne insan denilebilecek kadar özleri kalmıştı ne de tamamen insanlıktan çıkmışlardı; ‘’ETE KEMİĞE BÜRÜNÜP İNSANSILAR OLARAK YANSIMIŞLARDI. Zira, kendilerini bağladıkları sistem, onlara bir sınıra kadar özgürlük tanıyordu. Bu sınırın teğet noktası ise sistemin genel çıkarlarıydı. Sistem, tehdit algısını hissettiği anda hemen müdahalede bulunuyor ve o düşünceyi etkisiz hale getiriyordu.

 

OKER TEORİSİ bize gelecek zamandaki bir evreni anlatırken, biz şimdilik güncel evrenimize dönelim.

 

 Bugün içinde olduğumuz çağa bir isim verilecek olsaydı şayet, ben buna ARAF ÇAĞI derdim. Çünkü mevcut jenerasyon yani mevcut nesil öyle bir konuma sahip ki, ilkellik ile gelişmişlik arasındaki o geçiş dönemine birebir şahit oluyor. İki mikro evrenin arasında sıkışmış gibi; at arabasına da şahit oldu, kendi kendine otonom sürüş yapan araçlara da. Gazete kağıtlarından da gündemi takip etti, tekno-tabletlerden de. Bu nesil, mektup yazıp, pul da yapıştırdı; mail atıp, anlık mesajlaşmalar da yaptı. Bu çağın insanları, Sistemin ulaşmaya çalıştığı kurgu evrenin önündeki set nesil gibi pozisyonlanmış adeta. Ara bölgede, sanki ARAF’ta duruyor gibi. Sistemin varlığından en rahatsız olduğu topluluk, bu çağın insanları olsa gerek.

 

 Zira, bir örnek vermek gerekirse; sistem 20 yıl önceki ders kitaplarında ‘’ayda su yok’’ diye ders anlatırken, şimdi ‘’ayın yüzeyinde devasa su kütleleri var’’ diyor.  Fakat bu nesil, sistemin anlattığı iki bilgiye de sahip ve ikisine de şahit. Önce yok dedin, şimdi var diyorsun diyerek duruma itiraz edebiliyor.  Yani bu sistemi, öncesi ve sonrası olarak deşifre edebilecek bilgiye sahip bir jenerasyonun içindeyiz. O yüzden bize, bizi uyutan masallar değil, bizi uyandıran masallar gerekiyor. Sistem yıllarca bize uyutan masalları anlattı. Uyuduk, uyuduk ama şimdi bir uyandıran çıktı.

 

 Elbette OKER TEORİSİ tefekkür edilirken içinde bulunduğumuz sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik, sosyo-politik, sosyo-psikolojik ortam iyi bilinmeli. Oker Teorisi’nin inşa edildiği zemin iyi bilinmeli ki, Oker’in hangi dili kullandığı da iyi anlaşılmalı.

 

 Benim olaylara bakış açım her zaman Kurani bir bakış açısı ile olduğundan, OKER TEORİSİ’ni de bu bakış açısı ile izledim, dinledim.

 

Nitekim, ninni ve masallar yoluyla bizlere bir takım uyarılar yapıldığını, bunları satır aralarında bulmamız gerektiğini, bulduklarımızın ise mitoloji denilen anlatılar ile sulandırıldığını, ilahi kitapların ki özelde de Kuran’ın bize bu uyarıları zaten açıkça yaptığını, bizi gelecek zamandaki tehditlere karşı da tedbirli olmaya çağırdığını vurgulamak istedim. Bu vurgulardan birisi ise KURAN’ın yaptığı bu uyarılara ve aktardığı ibretlik konulara verilen meşhur örtme ve uyutma metodu olan ‘’ESKİLERİN MASALLARI’’ kavramı.

 

Evet, OKER TEORİSİ’ni dakika dakika analiz etmeye çalışmayacağım tabi ki, sadece özünde verdiği mesajların kaynağını ve hangi sosyo-tespitleri vurguladığını tefekkür etmeye çalışacağım.

 

OKER TEORİSİ, 2057 yılında geçen ve Dünya’nın içinde bulunduğu ortamı anlatan bir çalışma. 2057 detayı burada çok önemli.  Zira, Oktan Keleş de çalışmasını anlatırken ‘’hiçbir şeyi tesadüfen koymadım, her şeyi bilinçli yaptım’’ diyordu. 2057 tarihini de o gözle okumak lazım.

 

 2057 yılındaki Dünya’da, Sistem 30 yıl gibi kısa bir sürede kendi kurgu evrenini hakim kılmış, insanların beyinlerindeki çipler sayesinde de günümüz Metaverse evrenini antika haline getiren ve mevcut ortamı  neo-sanal gerçeklik diye adlandırdığım birebir kopya bir evrene dönüştürmüş. Ve tüm bu organizasyonu OJA denilen üst düzey tekno bir yapı yönetiyor.

Yöneticileri ve kurbanları da OJA ÇİTFLİKLERİ denilen yerlerde seçilip, dönüştürülüyor. Oja’nın evreninde modern bilimler, biyoloji, kimya gibi alanlar yasaklanıyor. Oja, her bir vatandaşına çipler sayesinde sanal mutluluk veriyor, yapay zevkler ile onları kontrol ediyor. Bu çipler ile öfkelendikleri kişileri, neo-sanal gerçeklik ile birebir kopyalayıp, onları öldürtebiliyor ve bu katliamlar kopya karakterler üzerinden olduğu için kişilere ceza verilmesine gerek kalmıyor. Ölen sanalda, öldüren sanalda. Böyle bir evrende Ojalılar sistemi sorgulamadan kabul ediyor. Dinler ve Tanrı kavramı bir noktaya kadar konuşulabiliyor fakat derine inenler için çipler vasıtası ile sistem harekete geçiyor, Ojalılar’ın bulunduğu yaşam alanlarının enerjileri uyarı ve ceza maksadıyla kısılıyor ya da kesiliyor.

   

Şimdi yukarıdaki bu paragraf bize neleri anımsatıyor, bakalım. Zaten OJA ÇİFTLİKLERİ dediği fonetik olarak da OJA –HOJA –HOCA sesine dönüşüyor ve ortaya HOCA ÇİFTLİKLERİ yani tarikatlar çıkıyor.

 

Oker burada direk olarak bir sistem eleştirisi ile giriş yapıyor. Yüzyıllardır tarikat ve medreseler modern bilimleri ders olarak okutmaktan vazgeçmiş durumdadır ve bu dersleri bir tehdit olarak görmektedir ve kendilerini yarattıkları o dar psikoloji içerisinde olabildiğince güçlü tutmaya çalışırlar. Bunu da, soran, sorgulayan, yargılayan beyinleri aforoz ederek yapar yahut ‘’bu konuları konuşma Allah’ın nurundan mahrum olursun. Yüzündeki nur gider’’ gibi söylemler ile engeller, tıpkı Oja’nın enerjilerini, ışık kaynaklarını kesmek ile tehdit etmesi gibi Hoca Çitflikleri de aynı mantık ile hareket eder. Ojalıların kopya karakterler ile öfkelerini bastırmalarını sağlaması gibi, Hoca Çiftlikleri yani tarikatlar da kendilerine yönelecek olası bir öfke selini Nefsin Terbiyesi, vardır bir hikmeti gibi teknikler ile yumuşatırlar.

 

Oker Teorisinin devamındaki bir bölümde OJA okullarındaki bir dersten kesitler paylaşılıyor. ‘’çocuklar inanabiliyor musunuz? Eskiden arılar varmış da çiçeklerden öz toplar, bal yaparmış. Hiç böyle bir şey olabilir mi?’’ aynı şahıs devam ediyor ve şöyle diyor: ‘’inanmayın çocuklar, bunlar eskilerin masalları…’’

    Yaşanmış bir gerçekliğin zihinlerden silinerek, yok edilmesinin bir örneği olan bu bal-çiçek fenomeni eskilerin masalları diye empoze edilirken, insanın aklına Kuranda anlatılan bir çok hadise geliyor: Süleymanın dalgıç cinleri, Belkis’ın kıssası, zaman-evren boyutu dışında bir hızda tahtı alıp gelenler, Yunus’un balık kıssası, Yusuf’un kurt meselesi, Zülkarneyn’in yolculukları ve daha bir sürü mesele.

Hayır. Eskilerin Masalları değil bunlar. Bunlar başka evrenlerin yansımalarıydı belki de. Ne eski diyebiliriz ne de masal. Her çağ kendi vaktini yaşar ve hiçbir çağ kaybolmaz demişti KamBaba.

 

 Bir başka kesitte, Ojalılar kamusal alanlarda söze veya bir beyana başlarken kuvvetli bir etki yaratmak adına müzik veya şarkı metodu kullanmak zorundadır. Bu onların ‘’sözü en güzel şekilde söylemelisin mottosu’’ diyor Oker.

 Oker, Oja’yı günümüzden anlatıyor ama gelecekteki Oja’nın da günümüzden nasıl ilham aldığını hepiniz görüyorsunuz. Bu gün de Kuranın veya diğer kutsal kitapların okunmasındaki metoda bakın; kiliselerdeki korolar, mezmurların okunuşu veya Kuran’ı güzel okuma yarışmaları. Oker aslında sözün içerisindeki mesajın güzelliğinden, verdiği mesajın vurgusundan çok mesajı güzel okumaya çalışarak maksadı saptıranları eleştiriyor. Sözlerini Kuran ile güzelleştirmeyenlerin, Kuran’ı sesleri ile güzelleştirmeye çalışmalarını, bunu yapanların hakikati gizleme gayretlerinin eleştirisini yapıyor Oker.

 

Katolik Kilisesine bağlı bir grup çocuk korosu.

Ulusal kanalda bir yarışma


Ojalılar yansıdıkları bu neo-sanal evrende istedikleri her şeyi hesap vermeksizin yapma hakkına sahiptiler. Öldürme, aksiyon, cinsel istekler ve benzeri gayri ahlaki her türlü eylem Oja Evrenine yansıyanların hakkıydı.

 Oja reklamlarında bu vaatler sıralanıyor adeta yalancı bir cennet havası veriliyordu, sanal ölümsüzlük/ebedilik propagandası işleniyordu(Şeytan O'na vesvese vererek: “Ey Adem! Sana ebedilik ağacını ve dolayısıyla hiç çökmeyecek bir hükümranlığın yolunu göstereyim mi?” dedi. TAHA, 120)ama yansıyanlar için cennetin yalancılığı değil, verdiği haz önemliydi. Oja’ya yansıyan herkes kendi keyfine göre nostaljik şehirler kurdu. Bu Dünyaya yansıyıp, görevini, dolayısıyla verdikleri sözleri unutanlar (Ey insanoğulları! Ben size bildirip söz almamış mıydım? Sakın şeytana kul olmayınız. O sizin için büyük bir düşmandır. YASİN, 60)  kendi egolarını yansıttılar. Oja evrenindeki yansımalarını beğendiler, egoları şişti. Belki de onlar, egolarını öncelik edinenler olmuştu. (Kendi arzularını ilah edineni gördün mü? FURKAN 43)

 

  Oja, rüyaları ise kontrol edemiyordu çünkü orada tam kontrol sağlanamıyordu. Rüyalar hakikatin kırıntılarını taşır diyordu Oker. Sırf bu kırıntılara bile tahammülü olmayan Oja yönetimi rüyaların anlatımını yasaklıyordu. Bu noktayı önemli buluyorum. Bana göre  ‘’rüyalar, gelinen yurdun geldiğimiz yer ile bağlantı kurduğu anlardı.’’ Bizler de rüyalarımızdaki o manevi gücü hissettiğimiz zamanları az-çok biliriz, çoğu zaman da etkisinde kalırız. Artık rüyalarımızı daha dikkatli ele almalıyız. Rüya ile amel edilmesi anlamında demiyorum fakat alemlerden bir alem olan Rüyalar Alemini küçümsememek gerektiğini vurgulamak istiyorum.

 

Devam edersek, Oja Yönetimi sanal yansıtmalar ile yansıyan insanları yanılttı. Onları Araf’a soktu. Gerçeklik ile Sanal kavramları birbirine girdi. Yansıyanlar Oja’nın evreninde oyalandıkça oyalandılar. ‘’Sakın Dünya hayatı sizi aldatmasın (FATIR 5)’’ uyarısı es geçildi. Dünyaya gelenler, bir de Oja evrenine girince adeta ‘’evren içinde bir evrene’’ yani ‘’aşağıların aşağısına ittirildiler(TİN 5)’’.

 

Ojalılar kendilerine bir tarih yarattılar, o evrende de sanal kahramanlar oluşturdular. Aslında hepsi yalandı, hiç olmadılar. Sahte kahramanlardı hepsi, diyor OKER TEORİSİ. Bugün HOCA ÇİFTLİKLERİNİN kendi konumlarını güçlendirecek hikayelere Kuran’dan delil bulamayıp, adına İslam Tarihi diyerek uydurdukları külliyatı kendilerine kaynak yapmasını ironik bir şekilde anlatıyordu aslında Oker. ‘’Sizin, ondan başka taptığınız şeyler, ancak sizin ve atalarınızın uydurup adlandırdığı şeylerden ibaret, Allah, onların tanrılığına dair hiçbir delil indirmemiştir; hüküm ancak Allah'ındır. Ancak ona kulluk etmenizi emretmiştir, başkasına değil. İşte dosdoğru din de budur, fakat insanların çoğu bilmez. YUSUF 40’’ uyarısını görmezden geldiler.

 

    Oja evreninde sistemi ihlal edenler, sistemin dışına atılıyor. Çipi sökülüyor, sahip oldukları evreni kaybettikleri gibi, sistemi reddedenlerin yaşam alanına da dönemiyorlar. Çürüyüp gidiyorlardı. Adeta maymuna dönüyorlardı. Bilinç var yaşamaya yetmiyor. Akıl var anlamaya yetmiyordu. Maymunlar gibi... ‘’onlara aşağılık maymunlara dönün (ARAF 166)’’ dediklerinde, şaka yapılmadığı anlam kazanıyordu benim bakış açıma göre.

 

Oja düzeni o kadar hüküm sürmüştü ki, bu neo-sanal/kopya evren hükmünü o kadar şiddetli bir şekilde empoze etmişti ki, gerçek insanın adı anılmaz olmuştu. Oker Teorisi buna şöyle diyordu: ‘’insanın adının anılmadığı zamana OJA dendi.’’ Uyarı çok net ortadaydı, görmedik ama görenler vardı: ‘’insanın adının üzerinden anılmadığı kadar bir zaman geçmedi mi? (İNSAN 1)’’

 

Aslında Oker, içinde bulunduğumuz durumu da şöyle eleştiriyordu OJALILAR üzerinden; ‘’gözleri vardı görmez, kulakları vardı duymaz, kalpleri vardı anlamazlardı’’ diyerek. Bugün çalıyor ama çalışıyor ne ise, hırsız bizim hırsızımız ne ise, vardır bir bildiği demek ne ise, faiz bir dünya gerçeği demek ne ise aslında bizim yaşadığımız da oydu: ‘’Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır. (ARAF 179)’’

 

OJA gelecekteydi ama gelecek çoktan gelmişti.

 

Oja Evreni böyle bir yerdi işte. OJALILAR beslenme metodu olarak da çok farklı bir durumdaydı. Et ve balık yasaktı mesela. Doğrusu dengeli ve sağlıklı beslenme konusu ciddi bir konuydu. Oja kendi hükmünü kurduğundan beri insanlar insanlıklarını insansılığa bırakmıştı. ‘’Bir işe koyuldu mu yeryüzünde çalışır çabalar, orayı bozmak, ekini, soyu sopu helak etmek için uğraşır. Allah'sa fesadı sevmez.’’ (BAKARA 205)

  Oja çiftliklerinde yetişenler bu kurgu ile yönetici olunca hepsi o sistemi en doğru sistem sanıyordu.

Oker bunu çok güzel işliyordu aslında. Hoca Çiftliklerinden yetişenlerden idareci olursa, akıl ve bilimin yolunu şaşıranlar yönetmeye başlarsa orada bir bozgunculuk çıkar, düzen bozulurdu.

 

Bu arada, Oja sistemini reddedip, insan kalmanın doğasına sahip çıkanlar Ojalılar tarafından ilkel olarak adlandırılıyordu.

  Yeri gelmişken, şu soruyu sorabilmeyi çok isterdim Oker’e: ‘’içine doğduğumuz evrenin kendi kendine var olmasına Doğa diyoruz. Yani ağaçlar, kuşlar, organizmalar vesaire, insan olmasa da var olacaklar. Peki bir gün teknoloji de bu seviyeye, kendi kendini sürdürülebilir hale getirecek bir noktaya ulaştığı zaman o evrene doğan insanlar TEKNOLOJİye DOĞA diyebilir mi? Doğal Teknoloji ya da Tekno-Tabiat…

 

 

Oker birçok cevap getirdiği gibi, birçok da soru getirmişti. Bir ‘s koyarak devam edelim;

 

   İlkel insanlar… Aslında Oker, ilkelliğin neye göre olduğunu da tartışmaya açmak istiyordu. Hüküm süren gerçekliğin dışında kalmış bütün dünyayı niçin ilkel kabul ediyorduk? Tabiatın akışında var olmayı seçen yalnızlık, ışık kirliliğinden yıldızları kaybolan kentlerin kalabalığı ile niçin kıyaslanırdı? Bunlar sorulardı. Cevaplar Oker’deydi.

 Oker, ilkel denilen insanların da hataları olduğundan bahsediyor ve onların şu 3 şeyi anlamadığını belirtiyordu:

-Kültür

-Sosyoloji

-İnanç

      Oja’yı reddettiği için ilkel olarak adlandırılan gerçek insanların bu 3 temel üzerinden yapılan cahilane okumaların işleri bu noktaya sürüklediğini söyleyen Oker Teorisi, aslında şu ayeti işaret ediyordu: ‘’ Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar. ‘’ (ŞÜRA 30)

  Bu açıklamasından sonra Oker devam ediyor ve gerçek insanların Ojalılar tarafından ışığın bittiği en son kara parçasına sürüldüğünü ve oraya artık kara balçığın aktığından bahsediyor. Bu bölüm belli ki Oktan Keleş’in devam çalışmalarında yer alıp, açıklanacak. Zira, bu pasajın en ilgi çekici noktalarından birisi, burada Kehf  Suresine ciddi bir atıf yapılıyor olması. Üzerlerine güneşe karşı örtü yapılmayan bir topluluk, Zülkarneyn’in güneşi kara bir balçığa batarken bulduğu başka bir topluluk gibi…

 

    Yine Ojalılar bu ilkel/gerçek insanların dinine çok karışmıyor, Oja zaten Tanrı sistemini savunuyor sadece üzerinde derinlemesine konuşulmasını istemiyor. Aynı metodu Gerçek İnsanlar içinde kullanıyor fakat onların beslenmesinde ilginç bir detayı serbest bırakıyor: sadece 4 hayvanın yenilebileceğinin iznini veriyor. 4 hayvan, dişi ve erkek olarak 8 hayvan yapar. Bu noktada akıllara gelen ayet:  ‘’Sizin için hayvanlardan sekiz eş meydana getirdi.’’ (ZÜMER)

 

 Peki Oja Yönetimi, gerçek/ilkel insanlara bu konuda niçin esnek davrandı derseniz, bana göre Oker burada çok ince bir noktayı vurguluyor. Oja Yönetimi, gerçek insanların din anlayışını tamamen yıkmak istemiyor çünkü yanlış din anlayışının içinde var olan kurtarıcı mehdi/mesih kavramlarının yaşamasını istiyor. Böylelikle beklenen kurtarıcı figürü üzerinden insanların olası isyan/kalkışmasının önüne geçiyor. Herkes birilerini beklediği için kimse sorumluluk almıyor. Bu anlayış da Oja Yönetiminin işine geliyor. Bugün de İslam coğrafyası için söylenebilecek tespitlerden birisi bu: bir kurtarıcı beklenmesi. Oysa OKER TEORİSİ ne diyor: ‘’kimseyi beklemeyin, beklenen sizsiniz.’’

 

OKERYA

SIRADAKİLERİN YURDU

 

-Sisteme atılan virüsler.

-Kader

-Yansımalar

-Kuran’daki Okerya Bilgesi

-Depresyonlar

-Büyük Düşman

 

devam edecek…

 

Anlayışınız ve sabrınız için teşekkür ederim.

 

Sırlar Kahvesi’nden Ogün.

 

oey54@hotmail.com



Bu haber 5,790 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    8,392 µs