En Sıcak Konular

Töreli Yıllar: Başöğretmen

24 Kasım 2022 00:54 tsi
Töreli Yıllar: Başöğretmen Ali Erim yazdı...

Töreli Yıllar: Başöğretmen

 

“Gençliği mutlaka ÜLKÜCÜ ve memleketle alakalı olarak yetiştirmek, herkesin, hepimizin, her devlet adamının başta gelen vazifesidir.” Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

1.    BÖLÜM: BAŞÖĞRETMEN

Töreli Kağan, 1933 yılında Balıkesir Lisesinde Tarih Öğretmeni Kamil Su’nun tarih dersine girip dersi izledi ve dersin sonunda öğretmenler odasında Kamil Su Bey’e:

“Muallim Bey,  derste bir öğrenciye Göktürk Devleti’nin kuruluşu ile ilgili bir soru sordunuz. Öğrenci bu soruyu cevaplandırırken, Altaylarda yaşayan Türkleri egemenliği altına almış olan Cücen İmparatorunun, bunların başında bulunan Bumin adlı kahramanın kızını istediğinden, Bumin’in bu isteği red ettiğinden, bunun üzerine İmparatorun, haddini bildirmek için Bumin Han üzerine kuvvet gönderdiğinden ama bir şey yapamadığından, buna karşılık Bumin Han’ın İmparatora karşı büyük bir zafer kazanarak Cücen İmparatorluğunu yıktığından ve imparatorluğa ait toprakları da ele geçirip Göktürk Devletini kurduğundan bahsetti. BU CEVAP YERİNDE DEĞİLDİR. Bir milletin özgürlüğünü kazanmak için savaşması, bir kız alışverişine bağlanmamalıdır. Türkler bir kız yüzünden değil, fakat ESİRLİĞE DAYANAMADIKLARI, ÖZGÜRLÜKLERİNE KAVUŞMAK İÇİN, CÜCENLERE KARŞI AYAKLANMIŞLARDIR ve sonunda büyük bir başarı kazanarak Gök Türk Devleti’ni kurmuşlardır. Bu, milli bir harekettir.”

 

“Muallim Bey, Türk Tarihinde, destan kahramanı Oğuz Han’a tekabül eden bir hakan vardır. Bunun kim olduğunu söyler misiniz?”

 

“Mete’dir, Efendim.”

 

“Tamam” dedi ve Başbuğ Atatürk Han anlatmayı sürdürdü:

 

“Mete, babasının yerine Hun-Türk Devletinin başına geçince, komşu imparatorlardan biri elçiler göndererek ondan, çok sevdiği atını istemiştir. Kurultay toplanmış. Tüm Kurultay üyeleri, bunun onur kırıcı bir istek olduğunu söyleyerek red edilmesini, gerekirse bunun için savaşılmasını önermişlerdir. Mete, Kurultay üyeleri gibi düşünmemiştir. At, O’nun kişisel malı olduğu için, bu yüzden savaşa girilmesine ve kan dökülmesine razı olamayacağını söyleyerek atını İmparatora göndermiştir.

Bir süre sonra İmparator yeniden Mete’ye elçiler gönderip bu kez ondan karısını istemiştir. Bu, düpedüz savaş açmak için vesile aramaktı. Kurultay, toplanmış ve üyeler böylesine onur kırıcı bir isteği kabul etmektense savaşarak ölmeği yeğ tutacaklarını bildirmişlerdir. Ama Mete, yine onlar gibi düşünmemiştir. İstek, ağır ve onur kırıcı olmakla beraber kişiseldi, kendisini ilgilendirirdi. Bu nedenle İmparatorun bu isteğini de yerine getirmiştir. Kurultay karşı çıktığı halde, savaşmayı, kan dökülmesini kabul etmeyerek karısını İmparatora göndermiştir.

İmparator, üçüncü kez elçiler gönderip Mete’den sınırda bulunan küçük bir toprak parçasını istemiştir.  Bu istek üzerine, memleketin büyükleri, yeniden bir araya gelmişlerdir. İstenilen küçük, önemsiz, kıraç bir toprak parçası idi. Devlete, Ulusa hiçbir yararı yoktu. Bu isteği geri çevirip savaşa sebep olmak anlamsızdı. Herkes, bu kıraç toprak parçasının verilmesinden yana idi. Ama Mete, bu kez de Kurultay üyeleri gibi düşünmemiştir. “Toprak, kimsenin kişisel mülkü değildir, MİLLETİN MALIDIR. MİLLET MALINI, HİÇ KİMSE, BAŞKASINA VERMEK HAK VE YETKİSİNE SAHİP DEĞİLDİR. İMPARATOR, BU İSTEĞİNDE DİRENECEK OLURSA, BU YÜZDEN ONUNLA SAVAŞILIR.” demiştir.

Nitekim bu sebepten komşu İmparatorla savaş yapılmış, sonunda Türkler büyük bir zafer kazanmışlardır.”

 

Yıl 1924 Samsun ziyareti, etrafına toplanan gazeteciler: ‘Kuvvetinin ve ilhamının kaynağını’ sordular.

Töreli Kağan cevap vermeden kalabalığın arasında gördüğü ESİRLİĞE DAYANAMADIKLARI, ÖZGÜRLÜKLERİNE KAVUŞMAK İÇİN SAVAŞMAYI ÖĞRETEN, öğretmeninin yanına gitti, ‘hoş geldiniz.’ diyerek elinden tuttu.

Sonra gazetecilere dönerek:

‘Gerçi biz, belki burada bulunanlardan tümü dünyaya geldiğimiz zaman bu topraklar üzerinde yaşayanlarla beraber kahredici, öldürücü bir baskı yönetiminin pençesinde idik. Ağızlar kilitlenmiş gibi idi. Öğretmenler yalnızca bir noktayı dimağlara yerleştirmeye mecbur tutulmakta idi. Benliğini ve her şeyini unutarak bir hayale boyun eğmek, onun kölesi olmak. Bununla beraber hatırlamak gerekir ki, o baskı altında dahi, bizi bugün için yetiştirmeye çalışan hakiki ve fedakâr öğretmenler eksik değildi. Onların bizlere verdiği feyz elbette esersiz kalmamıştır. Şimdi burada bir yüce kişiye rastladım. Nakiyüddin (Yücekök) Bey benim askeri rüştiye birinci sınıfta öğretmenimdi. Bana henüz ilk bilgilerimi öğretirken gelecek için ilk fikirleri de vermişti.’

Hakiki ve fedakâr öğretmenlerin töre ile nefeslediği eserdi: Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK. Önce ulusu töre ile diriltecek, yükselen Türklük bilinci etrafında Türk budununu birleştirecekti. Törenin öğrencisi, hakiki ve fedakâr Başöğretmen olacaktı.

1906 Şam, İmparatorluğun unutulmuş, kaderine terkedilmiş topraklarında ESARETE KARŞI TÜRK İSTİKLALİ İÇİN örgütlenen Yüzbaşı Mustafa Kemal, Vatan ve Hürriyet Cemiyetinin reisliğini ve eğitim kolu reisliğini üstlendi. Nakiyüddin Yücekök, öğrencisinin gizlice örgütlediği cemiyete, bizzat yardım etti.

1915 Çanakkale, Anafartalar Savaşının en kanlı ve kritik günleri. Anafartaların kahramanları ESİRLİĞE DAYANAMADIKLARI İÇİN HER KARIŞ TOPRAĞI ÇAĞIN EMPERYALİST İMPARATORLUĞUNA MEZAR YAPARKEN aynı anda Albay Mustafa Kemal çadırında cehalete karşı ÖZGÜRLÜKLERİNE KAVUŞMAK İÇİN savaşa hazırlanıyordu. O çadırda;

Latin harflerinin şablonunu çıkardı!

O çadırda; okumaktan çok zevk aldığı Orhun Kitabeleri üzerine çalışmalar yaptı. Notlar çıkardı. Yıllar sonra “7. Yüzyılda Dünyanın ne tarafında hangi hükümdar Devlet İdaresi ve Halk Sevgisi anlayışını, bizim Bilge Kağanımız veya Kül-Tekinimiz gibi güzel ve akıcı bir dille ifade edebilirdi.” diyecektir.

Başöğretmen ‘Devlet idaresi ve Halk sevgisini anlayışını’ TÜRK TÖRESİNDEN VE TÖRELİ KAĞANLARINDAN nefeslendi.

O çadırda; 20. yüzyıla uygun bir Türk Bilge Kağan olmanın gerekliliği için, geleceğin Başögretmeni şu kitapları okudu:

1-    Jean Meslier “Aklı Selim”

2-    Jons Stuart Mill “Hürriyet”

3-    Vasiliy İvanoviç “Altay Aladağ Türk Lehçeleri Lügati”

4-    Alfred Fuller “Avrupa Milletleri Ruhiyatı”

5-    Lenin “Burjuva Demokrasyası ile Proterya Diktatörlüğü Hakkında Tezler”

6-    Ahmet Vefik “Büyük Tarihi Umumisi”

7-    Herbert George Wells “Cihan Tarihinin Umumi Hatları”

8-    Hammer “Devleti Osmaniye Tarihi”

9-    Gustave Le Bon “Dün ve Yarın”

10-                    Stanley Lane Poole “Düveli İslamiye”

11-                    Ludwig Büchcer “Fen-i Ruh”

12-                    Joseph de Guignes “Hunların, Türklerin, Mogolların ve Daha Sair Tatarların Tarihi Umumiyesi”

13-                    Charles Gide “İlmi İktisat Dersleri”

14-                    Jean Jacques Rousseau “Mukavele-i İçtimaiye Yahut Hukuk-i Siyasiye Kavaid-i Esasiye

15-                    Necip Asım “Orhun Abideleri”

16-                    Montesquieu “Kanunların Ruhu Üzerine

17-                    Ziya Gökalp “Türk Medeniyeti Tarihi”

18-                    Kueigia “Türkoloji İncelemeleri

19-                    Ömer Hayyam “Rubaiyatı Hayam Tercümeleri”

20-                    Namık Kemal “İmtızac-ı Akvam ve Vefa-yı Ahd”

21-                    Ahmet Hilmi “Tarihi İslam”

22-                    “Üçüncü Cumhuriyet Zamanında Siyasi Fikirler” Fransa üçüncü Cumhuriyet dönemini anlatan eserdir.

Tarihi Osmani, Makalatı Siyasiye Ebediyye, Mebadi Felsefe vs. eserlerini okudu. Notlar çıkardı. Bir yandan Çanakkale’de YURT BÜTÜNLÜĞÜ için kan dökerken, bir yandan da çadırında TÜRK BAĞIMSIZLIĞI için Başöğretici Gökbörü olabilmek için ter döktü.

Mehmet Tevfik Bilge, Askeri İdadide Tarih öğretmenidir. Töreyi öğreten, yol gösteren, Mustafa Kemal’e tarihi sevdiren bir başka öğretmendi. Mustafa Kemal ‘Kendisine çok şey borçluyum. Bana yeni ufuklar açtı’ diyordu.

1916 Doğu Cephesi. Gelibolu’da sağ kalan askerler bir bir toprağa düşmektedir. Rus ateşi ve Ermeni ihanetine karşı gece gündüz devam eden muharebelerde 16. Kolordu Komutanı Tuğgeneral Mustafa Kemal, Kurmay Başkanı İzzettin (Çalışlar) bir iki saatlik istirahat sırasında bir çalıştay yaptılar. Çalıştayın Konusu: Törenin el üstünde tuttuğu Kadın Hakları.  Maddeler halinde sıralanmış.

İlk Madde: Muktedir ve aile hayatına vakıf valide yetiştirmek.

Üsküplü Yüzbaşı Mustafa Efendi, Selanik Askeri Rüştiyesinde matematik öğretmeniydi. Töreli Kağan’ın tutkularını, olgunluğunu ve üstün durumunu biliyordu. Tarihin adını değiştirdi. ‘Kemal’ ismini vermesi daha iyiye daha güzele ilerlemesi için bir teşvik nedeniydi.

Mehmet Asıf Efendi, Manastır Askeri İdadisinde Kitabet öğretmenidir. Öğrencisinin askerliğe biraz ters düşen edebiyata fazla kapılmasını engellemişti.

1919 Sivas, Anadolu’nun ortasında yurdunu savunabilmek ve ESİR EDİLMEKTEN KURTARABİLMEK için çareler arayan Mustafa Kemal, Sivas Kongresi sırasında Amerikalı gazeteci Mr. Brown’la yaptığı görüşmede Türk halkının ÖZGÜRLÜĞÜ ve eğitimi için şu demeci veriyordu: "Türk halkı iyi bir eğitim görmeli ve iyi bir hükümete sahip olmalıdır. Eğitim, okul demektir. Türk köylüsünün pek azı okuryazardır. Ama bu köylüler yeniliklere isteklidir, çocuklarının iyi bir eğitim almasını ve Müslümanlığın değerleri ile donatılmasını ister."

1919 Ankara, vatanın yetmiş ayrı noktasında çatışmalar sürerken, ayağının tozuyla Ankaralılara seslendi:

‘Türk Halkı bir birey olmalıdır. İyi bir eğitim almalıdır. Kültürle donatılmalıdır, bezenmelidir.’

Şemsi Efendi, ilk öğretmeniydi. Ezberci ve ilkel eğitim metotlarını kaldırmış vizyoner bir öğretmendi. Tarih, coğrafya, matematik gibi o dönemin mekteplerinde var olmayan dersleri okutuyordu. Sınıf araç gereçleri, saat başı teneffüs, bahçede jimnastik eğitimi ile de batı eğitim esaslarını ülkede ilk kez kullanıyordu. Kızlar için sınıf açmıştı. Öğrencileri ile birlikte meşrutiyet lehine düzenlenen ‘hürriyet’ mitinglerine katılıyordu. Çağdaş ve dayağı layık görmeyen yöntemleri nedeniyle okulu bağnazlar tarafında sık sık saldırıya uğruyor ve tahrip ediliyordu. Böyle dönemlerde tek tek öğrencilerinin evine gider eğitime devam ederdi. Mustafa çocukluğunda yalnız iyi eğitim almamış, hep bir mücadele havasının içinde de kalmıştı.

1921 Ankara, son atımlık kurşun ile Sakarya nehrinde işgalciler durdurulmaya çalışılıyordu. İşgalciler Ankara’nın burnunun dibindeyken, Meclis’in Kayseri’ye taşınması söz konusuyken, Öğretmenler Kongresini topladı!

 ‘Cehaletle savaş, düşmanla savaştan daha az önemli değil ki. Toplantıya katılacağım ve konuşacağım.’ diyerek bir günlüğüne cepheden ayrılıp kongreye katıldı. Töreli Kağan, Sakarya cenderesinde öğretmenlere seslendi:

‘İstikbal için hazırlanan vatan evlatlarına, hiçbir zorluk karşısında teslim olmayarak, sabırla metanetle çalışmalarını, ebeveynine de yavrularının tahsili için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamalarını tavsiye ederim.

Silahıyla olduğu gibi dimağıyla da mücadele mecburiyetinde olan milletimizin, birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğinden asla şüphem yoktur.

Bu görev sizlere, öğretmenlere düşüyor. Hükümetimizin siz öğretmenlerin refahını temin edemediğini biliyorum. Fakat milletimizi yetiştirmek gibi mukaddes vazifeyi yerine getirirken, metanetle yürüyeceğinizden şüphem yoktur.

Vazifeniz pek mühim ve hayatidir.

Muvaffak olmanızı Cenab-ı Hakk’tan dilerim.’

1922 İzmir, muzaffer Başkomutan zafer günlerinde Türk ve yabancı gazetecilerin, “İşte memleketi kurtardınız. Şimdi ne yapmak istersiniz?” sorusuna çok kısa cevap verdi:

“Maarif Vekili olmak ve millî irfanı yükseltmeğe çalışmak en büyük emelimdir.’

( Esareti ölüme yeğ tutan irade işte başarmıştı. Çünkü kuvvetini Türk töresinden ve asil kanından alıyordu. En güç koşullarda da, en güçlü olduğu anında da Başöğretmen olarak kuracağı Büyük Türkiye hayalinden ve milli gördüğü doğrularından vazgeçmedi. Başkomutan, törenin emri gereği, YURT BÜTÜNLÜĞÜ VE TÜRK İSTİKLALİ için çağın en azılı emperyalist imparatorlukları ile savaşmış ve kazanmıştı. Asıl mücadele Başöğretmen sıfatı ile şimdi başlıyordu. Türk Bilge Kağan büyük zaferin ardından öğretmenlere asıl büyük milli mücadeleyi işaret etti.)

1922 Bursa, İstanbul’dan zaferi kutlamak için Bursa’ya gelen öğretmenlere seslendi:

“Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz tahsilin hududu ne olursa olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz;

1-    Milliyetine

2-    Türk Devletine

3-    Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne düşman olanlarla mücadele lüzumu. Fertleri bu mücadele gerekleri ve vasıtaları ile donanmayan milletler için yaşama hakkı yoktur. Mücadele, mücadele lazımdır.

Özgürlüğünü ve bağımsızlığını korumak yolunda savaş vermeyi bilmeyen uluslar için yaşama hakkı yoktur. Bu uğurda savaş gereklidir.

Bayanlar, Baylar!

Ordularımızın kazandığı zafer, sizin eğitim ordularınızın zaferi için yer açtı, yol hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacak, siz koruyup sürdüreceksiniz, bunu başaracağınızdan kuşkum yok. Sarsılmaz bir inançla ben ve bütün arkadaşlarım, sizi gözeteceğiz, sizin karşılaşacağınız bütün engelleri kıracağız.’’

1924 Ankara, Cumhuriyet kurulduktan sonra ilk kurulan mesleki ve sosyal birlik:

Öğretmenler Birliği!

Öğretmenler Birliği kongresinde ilk cümlesini hepimizin bildiği ama devamının bilinçli ve bilinçsiz örtüldüğü o tarihi sözlerini söyledi:

‘’Öğretmenler!

Yeni nesli, Cumhuriyet’in özverili öğretmen ve eğitmenleri, sizler yetiştireceksiniz; yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin yeteneğiniz ve özveriniz derecesiyle uygun olacaktır. Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister. Yeni nesli, bu kalite ve yetenekte yetiştirmek sizin elinizdedir. Sizlerin, seçkin görevinizin yerine getirilmesine büyük özveriyle varlığınızı vereceğinize hiç şüphe etmem.’’

Başöğretmen Atatürk’ün bu sözleri Cumhuriyet öğretmenlerine vasiyetidir. Töreli Kağan’ın buyruğudur. Gereğini yapmak Töreli öğretmenlerin Türk vatanına borcudur.  

 

2.    BÖLÜM: VASİYET

 

Macar halkının Türk kökenli olduğunu tespit eden Zajti Ferenc Başbuğ Atatürk Han’ın 1. Türk Tarih Kongre konuğu olarak geldiği gün aralarında şöyle bir konuşma gerçekleşti:

Başbuğ Atatürk:

Profesör! Türkler ve Macarlar iki kardeş millettir. Dilleriyle, kültürleriyle, menşeleriyle iki kardeş millet. Fakat bu iki kardeş millet ne yaptı? İki kardeş millet gibi mi kendi yüksek milli gayelerini ve büyük istikbalini düşünen ve gören iki olgun kardeş gibi mi hareket etti? Hayır, ne yazık ki hayır.  Biz Türkler ila-i kelimetullah diye, bir fedai gibi İslam âleminin önüne geçtik; siz ruhullah diye yine bir fedai gibi Hristiyan dünyasının önüne düştünüz ve asırlarca birbirimizi kırdık, değil mi? Fakat ne için? Hangi büyük maksat, hangi milli gaye, hangi yüksek istikbal için?...Ve kimin için? Kimin hesabına? Böyle yapacağımıza eğer gurur ve ihtirasa, boş davalara, hayalperest emellere ve başkalarının maksatlarına kapılmayıp ta iki kardeş millet el ele sulh içinde birleşseydik hem kendi milletimizin hem de bütün insanlığın refah ve saadetine hizmet etmez miydik?”

Macar Profesör ayağa kalktı, sandalyesini geriye itti ve Başbuğ Atatürk Han’ın önünde dizlerini yere vurarak selam verdi. İki elini kavrayarak öptü.

Mavi gözlü BUMİN KAĞAN ESARETTEN KURTARDIĞI vatanında TÜM TÜRKLERİ KURTARABİLMEK Başöğretmen olarak mücadeleye girişti. “Türklerin yaşadıkları her yer misak-ı milli hudutları içerisindedir.” sözü ile gözünü Turan Güneşi ile doğacak ufuklara çevirmişti. Bir yandan son bağımsız Türk vatanında bu dimağları yetiştirecekti. (Aşağıda 1930 yılında TURAN İLK MEKTEBİ Öğrencilerini görüyorsunuz.) Diğer yandan gerek açıktan gerekirse el altından diğer ülkelerdeki Türkleri ülkü ile töre ile kültür ve dil bağıyla diri tutup kurtuluşları için Töreli Kağan mücadele edecekti. Yurtdışından Türk Turanı ve ülküsünü destekleyen akademisyenleri anavatana davet ediyordu. Töre ile yetişen öğretmenleri uçsuz diyarlarda kültürlerini kaybetmek üzere olan Türkleri diriltmek için gönderiyordu. Türkistan Coğrafyasından ve Gök-oğuz diyarlarından Türk öğrenciler anavatana getirilip harp okullarında, tıbbiye, öğretmen okullarında ve üniversitede eğitim görüyorlardı. Örnekler vererek açıklayalım:

 

1933 Ankara, Başbuğ Atatürk Kağan’ın Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’e gönderdiği telgrafı dikkatinize sunuyorum. Büyük Atatürk, Türk balalarının ‘Türk Töresi’ ile eğitimi konusu üzerinde dikkatle duruyor. Türkiye’yi ilk önce TÜRK TURANI’na sonraki hedef olarak GÖKTÜRK ÇAĞI’na hazırlaması hususunda dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’e görevini hatırlatıyor:


“Yüksek Cumhuriyetimizde bilgi işlerini değerinde görmeye çalışmak, Türk budununun ilerisi için üzerinde çok durulacak bir prensiptir. Bu prensibin ülkede yaptırılması savaşını doğrudan doğruya elinde bulundurmak ülküsü, bunun yüksekliğini anlamış her yurttaş için benzeri olmayan bir değerdir. Bugün Cumhuriyet Hükümetinin bu değerli işi üzerinde bulunarak, çalışmakta olduğunuz için kutlanmalısınız.

Türkiye bilgi ordusunun durmadan yükselen canlı bir kuruluş olduğunu, ülkemizin her yerindeki Türk Yavrularının, Türk Gençlerinin alınlarında açık okudum. Sevindim. Cumhuriyet, kendilerine emanet edilmiş olan bugünkü Türk Gençleri, yarının muhakkak büyük adamlarıdır. Yalnız Türkiye’nin büyük adamları değil, onların, bütün medeni beşeriyette büyük adam olacaklarına inanmakta kendimi haklı görüyorum. Benim haklı olduğumu, bu Türk Gençlerinin henüz ben yaşarken dünyaya göstereceklerinden eminim. Çünkü onlar, kendilerine söylediğimin manası üzerinde nasıl çalışmak lazım geldiğini anlarlar. Bütün dünyanın bilgi âleminde, yüksek ahlaklı, disiplinli, efendi vasıflarıyla taşarak yükselmek istidadında bulunan Türk Çocuklarının, Türk Gençliğinin GÖKTÜRKLÜK işini idare etmekte olduğunuzdan dolayı, siz Maarif Vekilini tebrik ederim ve bunda sizin için yüksek muvaffakiyetler dilerim.”

 

Başbuğ Atatürk Kağan’ın Milli Eğitim Bakanlığı’nın girişine koydurduğu ‘Ergenekon’dan Çıkış Tablosu’ Türk Milli Eğitiminin Töreye bağlı Türkçü ve Turancı bir çizgide, Türk balalarını geleceğe hazırlama misyonunun en güzel örneklerinden biridir. Öyle ya! Yukarıda Milli Eğitim Bakanına gönderdiği telgrafta Bakan’ın görevi: Türk budununu GÖKTÜRKLÜK işini yapacak Türk gençliği yetiştirmektir.

 

1937 yılında Anadolu’da bir ilkokul sınıfı. Duvarda hem Göktürk alfabesi hem de Latin Alfabesi ile ‘Tanrı Türk’ü Yaşatsın.’ yazıyor. Sağ üst köşede Atilla Kağan’ın resmi yer alıyor.

1931 yılında Tarih ders kitaplarının ilk cildinin 45. sayfasındaki görüntü:

Bir Türk gencinin ‘Gençliğin ideali’ ile ilgili sorusuna Türk Başbuğu şöyle cevap verdi: “Türklükten büyük ideal olur mu? Bugün sınırlarımız dışında bunca Türk yaşıyor. Bunların arasında bir kültür birliği kurmalıyız.” Atatürk, Türk budunun birleştirilmesi savaşında öncelikle kültür birliğini sağlaması gerektiğini biliyordu. Yine iletişim ve kültürel etkileşim ile Türkistan ve ötesinde yaşayan soydaşlarımıza ulaşmanın en önemli yollardan birinin o zamanki en güçlü iletişim aracı radyo olduğunu bilen Atatürk, 1934 yılında verdiği emirle Adriyatik’ten Japon Denizi’ne (TURAN COĞRAFYASI) yayın yapılabilecek bir radyonun, Ankara Radyosu’nun kurulması emrini verdi.

 

Türk Birliğinin bir gün hakikat olacağına inanan Başöğretici Atatürk, Finlandiya’da yayın yapan ‘TURAN’ isimli bir gazete çıkarttırmış ve bizzat el altından bu gazetenin finansını devlet bütçesinden sağlamıştır. Bu  gazete Atatürk’ün uçmağa varışına kadar yayınlanmış, Atatürk’ün ölümünden sonra devlet bütçesinden ayrılan tahsisata son verildiğinden yayın  hayatına son verilmiştir. Bu gazete Rusça, Fince ve Türkçe dâhil dört dilde yayın yapmakta ve çoğunluğu Rusya’da dağıtılmaktaydı.


Mavi gözlü BUMİN KAĞAN, Anadolu’ya, Anayurt Orta Asya’ya, Balkanlara, Türk’ün olduğu her yere öz dilini, kültürünü, tarihini ulaştırmak, Türk’ü Türk Töresinin birleştirici gücü etrafında toplamak için ‘Türkiyat Enstitüsü’nü kurdurdu. Türkiyat Enstitüsü’nün kurucusu Ord. Prof. Dr. Fuat Köprülü’nün Türkiyat Enstitüsünün ambleminin nasıl olması gerektiğini sorduğunda Başbuğ Atatürk:

“Karlı Tanrı Dağları’nın önünde elinde meşale tutan bir BOZKURT olsun, bu meşale genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilminin ifadesi olsun. Ergenekon’dan çıkmamıza kılavuz olan BOZKURT, Türklüğün Anadolu topraklarındaki yeni devletinin kuruluşunu ifade etsin.”

Türkiyat Enstitüsü’nün kuruluş amacı Türk Töresini birleştirici ve yükseltici gücü ile dil, kültür, tarih birliğini sağlamaktı. Türkiyat Enstitüsü, esir Türk vatanlarında da Töreyi muhafaza etmek için bitmek tükenmek bilmez çalışmalar yürüttü. 

 

Türkiyat Enstitüsü kuruluş döneminin zor koşulları içinde 200000 altın Türk Lirası gibi muazzam bir bütçeyle kuruldu. Türkiyat Enstitüsünün kurucusu olarak görevlendirilen Ord. Prof. Dr. Fuat Köprülü bu bütçeyi öğrendiği zaman hayrete düşmüştür. Atatürk Kağan onlara şöyle hitap etti:

 

“Size önemli bir görevi veriyorum. Bilgili ve özellikle zeki arkadaşlarınızı toplayın! Onlara görev verin; oralara gitsinler, oradaki insanlarla dostluk kursunlar ve toplumlar arasındaki benzerlikleri, kültür ve tarih beraberliğimizi hatırlatarak canlandırsınlar! Siz onları memleketimize davet edin.  Cumhuriyetimizi yakından görüp tanısınlar. Oralarda gereken araştırmaları yapın, bilime hizmet edin! Ortak bir tarihten geliyoruz, birbirimizi tanımakta yarar var! Hadi göreyim sizi!”

 

Şimdi Tanrı Dağlarına yönelen, gök bakışlı sarı yeleli Bozkurt, tuttuğu meşaledeki ilmin ışığı ile dayandığı töresi ile on binlerce yıllık mazisi ile esir Türkleri kurtarmalıydı.

 

Başbuğ Atatürk’ün talimatı ile Türkistan’dan Özbek, Türkmen, Tatar, Uygur, Gagauz, Doğu Türkistanlı Türk gençleri eğitim için Türkiye’ye getirildi ve harp okullarına, tıbbiyeye ve öğretmen okullarına yerleştirildi. Türk ordusunun çeşitli kademelerinde generallik rütbesine kadar görev yapan ardından Doğu Türkistan Vakfı’nı kurarak çok sayıda Uygur gencinin yetişmesini sağlayan rahmetli Mehmet Rıza Bekin bunlardan biridir.

 

Mehmet Rıza Bekin Paşa şöyle diyor:

 

“Ankara’ya ayak bastığımızda Eylül 1938 sonbaharıydı. Bizi getirtenin Atatürk olduğunu biliyorduk. Ancak O’nu görmemize fırsat olmadı, bir buçuk ay sonra Ulu Önder hayata gözlerini yumdu. En çok O’nunla tanışamadığımız için üzülmüştük. Askeri liseye girdiğimizde kapıda göğsüne babasının İstiklal Madalyası’nı takan çocuklar vardı. Onların bir kısmı bu okullara giremedi. Ancak Atatürk’ün Orta Asya ve Türk Boyları ile ilgili hayalleri vardı. Bize gösterilen yoğun ilgi bunun içindi. Atatürk, Orta Asya’da ki Türk kavimleriyle tarihi, kültürel ilişkiler kurulması talimatını İstiklal Savaşı’ndan önce vermişti.”

 

12 Kasım 1933’de Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti adında bir Türk devletinin kurulması sürecince Atatürk Han’ın büyük çabalarını görüyoruz. DTİC nin bağımsızlık ilan edildikten sonra bu haberin ilk duyurulduğu ülkenin Türkiye olması ve yeni devletinin bayrağının, rengi dışında, tüm nitelikleriyle al bayrağa benzemesi tesadüf değildir. Bu tarihten itibaren, İttihat ve Terakki döneminden sonra, bölgeye yeni bir Türk öğretmen akını başlamıştır. Törenin öğretmenleri Doğu Türkistan’da okullar açmıştır.

 

Ankara’da oturan Türk Bilge Kağan, 1931 yılında Türk Ocağı Genel Başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’i Romanya’nın Bükreş Büyükelçisi olarak atadı. Bilinçli bir görevlendirme ile atanan Tanrıöver’in Atatürk’e gönderdiği raporunda bölgede yaşayan Gagauz yani Gökoğuzların dillerini ve kültürlerini kaybetmek üzere olduğunu bildirdi. Atatürk hemen harekete geçmesini emretti. 13 yıl büyükelçilik görevinde bulunan Tanrıöver, Bükreş’teki büyükelçiliğimizin kapılarını bu Ortodoks mezhebindeki soydaşlarımız için ardına kadar açtı. Sefaret çalışanlarının yarısını, yerel personel, Gagauzlardan seçti. Romanya, Moldova ve Bulgaristan’da yaşayan bu soydaşlarımız arasında Türk dilinin ve kültürünün yayılması ve yerleşmesi için Türkçe eğitim yapan okullar açtı. Türkiye, 80 Türkçe öğretmenini bu okullara gönderdi. Tanrıöver, bölgelerinde sözü dinlenir yerel liderlerin çocuklarına öncelik vererek ilk etapta yaklaşık 40 kişilik bir öğrenci grubunu öğrenim için Türkiye’ye gönderdi. Daha sonra bu sayı 200’ü aştı. Bunların bir kısmı tekrar ülkelerine dönerek Gökoğuz boylarında Türk Töresini tekrar dirilttiler. Türklük bilinci ile hizmet etmek için ülkelerine dönen bu öğrencilerin yanı sıra birçok Gökoğuz Türk’ü Türk Anavatanına hizmet etmeyi yeğlemiştir. Bu grup arasında, Ege Üniversitesi’nde Rektör Yardımcılığı yapmış emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Emin Mutaf (Georgi Mutaf), Prof. Dr. Özdemir Çobanoğlu (Vasili Çoban) gibi çok sayıda Gökoğuz Türk’ü bulunmaktadır.

 

Türkiye’ye getirtip okuttuğu Gagauzlar hakkında Reha Oğuz Türkkan, Atatürk’le geçen bir anısını okuyalım:

“Atatürk beni arabasına aldı, karşısına oturtu. Başımı okşadı, hangi okula gittiğimi sordu. ‘Kabataş Ortaokuluna’ dedim. Hemen ilgilendi. ‘Sınıfta Gagauz Türk’ü üç öğrenci var mı?’ diye sordu. ‘Evet var.. Komik soy isimli: Gagalı, Oğuzlu. Birinin adı Mikail, ötekininki Jorj. İyi kaynaştık ama.. Hem de üçü de Hristiyan olduğu halde..’ Gazi sözümü kesti: ‘Olsun soyları Türk. Senin gibi, benim gibi. Romanya elçimiz Hamdullah Suphi’ye ben talimat verdim, anlaşma yaptı himayeme aldım, başka Türk öğrencilerde yollayacak. Onlarla iyi anlaşın. Türkiye’nin dışında daha birçok Türk var. Türklüğü iyi öğrenin. Adlarında Gagauz yani Gökoğuz Türk’ü. Hristiyan olmuşlar yüzlerce yıl önce, Hazar Türkleri’yken.. Musevi dininden olanlar da var. Ama Türkçe konuşuyorlar. Bize akraba olan halklar da var. Macarlar gibi. Kızılderililer gibi. Gitmişiz Amerikalara bile. Bunları öğreneceksin. Gagauz arkadaşlarına çabuk kaynaştığına sevindim. Başka okullarda da benim himayemle gelen Türkiyeli olmayıp Türk olan öğrencilere de rastlayacaksın. Özbek, Kırgız. Onlar üstelik Müslümanlar. Yurtları işgalde. Bu sözlerimi unutma, belki bir gün gene görüşürüz bunları baban da varken.’ dedi. Tekrar elini öptüm, o da saçlarımı okşadı ve arabacıya ‘sür atları’ dedi. Bu konuşmanın üzerimde etkisi büyük oldu. Hele daha da küçükken Kızılderilileri kurtarma sevdasına kapılan benim gibi bir çocuğa.”

 

Törenin öğretmenleri, Türkiye’den bin küsur kilometre ötede Türk boylarını dil, kültür, tarih birliği ile yetiştirdi. Türkiye’nin ön bahçesinde, tarihin elim hadiseleri sonucu terk etmek zorunda kaldığımız vatan topraklarında Türkiye’nin ağırlığını arttırmaya çalışan Atatürk Kağan 60 yıl ilerisini gördü. 1994’te özerk cumhuriyet statüsünü kazanan Gagauzya’nın dili Türkçe’ye %98 oranında benzerlik gösterir. Atatürk’ün uçmağa varışından sonra 2. Dünya Savaşı’nın başlarına kadar bu öğretmenler bölgede görev yaptılar. Bunların çoğunluğu savaşla birlikte Türkiye’ye dönerken, bazıları ‘görevleri bitmediği’ gerekçesiyle Töre’yi öğretmeyi sürdürdüler. Ancak Sovyet Rusya’nın işgali ile bu öğretmenlerin tamamı ‘Türk casusu- Turancı’ suçlamaları ile aynı cezaya, 25 yıl ağır hapis cezasına çarptırılarak Sibirya’daki toplama kamplarına gönderildiler.

 

Töre’nin öğretmenleri, Gökoğuz Türk’ü topraklarında, öğretmenlerini ve kitaplarını gönderenin adıyla anılırdı: ‘Kemal’in öğretmenleri’ Vatanlarından uzakta Türkler Töresini unutmasın diye hayatlarını hiçe sayarak yaşadılar. Türklüğe hizmet yolunda en yüksek mertebeye ulaştılar. Türk Başbuğ Atatürk’ün ölümünün ardından ‘Töre yaşasın’ diye birçoğu geri dönmedi. ALİ KANTARELLİ gibi vatansever öğretmenler Türklüğe hizmet etmeye devam ettiler. Sovyet Rusya’nın işgal yıllarında 25 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldılar. 15 yıldan fazla zaman sonra Stalin’in ölmesiyle kurtulan Ali Kantarelli görevinin başına Bolgrad şehrine geri döndü. 1980’de bu şehirde vefat etti.

Moldova sınırındaki Bolgrad kasabasının Ortodoks mezarlığında, mezarının başında dikili haç ile, bir Töre öğreticisi Türk’ün yattığını hiç biliyor muydunuz? Bu bakımsız, unutulmuş, üzerini otlar bürümüş kabirde, bir dönemin bilinmeyen tarihi, Atatürk’ün gönderdiği öğretmenlerden Ali Kantarelli yatıyor. Hala görevinin başında bekliyor. Gömülü olduğunu yer nasıl mı ortaya çıkarıldı dersiniz? Yaşlı bir Gagauz’un şu ifadesinden:

Burada Kemal’in üüredicisi (öğretmeni) yatıyor!”

 

Ufkun ötesinde Atatürk Kağan, karanlığa ve koşullara rağmen Türklerin bağımsızlığa kavuştuğunu ve Türk birliği yolunda dirliğe gittiğini görüyor, kıvanç duyuyordu. Yukarıda verdiğimiz örneklerin daha onlarcasını TÜRK BİRLİĞİ ÜLKÜSÜ için daha önceki yazılarımızda da verdik. Bir örnek daha vereceğiz ki Başöğretmen Atatürk Kağan’ın Töre etrafında birleşen ve yükselen TURAN hedefi ile yetinmediğini, Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Bey’e görevini hatırlatırken “yüksek ahlaklı, disiplinli, efendi vasıflarıyla taşarak yükselmek istidadında bulunan Türk Çocuklarının, Türk Gençliğinin GÖKTÜRKLÜK işini idare etmek görevini de üzerine aldığını anlayacaksınız:

 

Atatürk Kağan’ın istediği ile 1929 yılında Prof. Dr. Ali Yar’a yazdırdığı ilk astronomi kitabı ‘KOZMOGRAFYA’yı biliyor muydunuz? Törenin en etkin şekilde dimağlara yerleştirildiği ve bunun doğal sonucu olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünün zirvesinde olduğu 1933 yılından başlanarak 1979’a kadar tüm liselerde zorunlu ders kitabı olarak Türk Gençlerine okutulmuştur. Bir Devlet Adamının astronomi kitabını yazdırmasının dünyada başka örneği yoktur. Bu eser, KIZILELMA ÜLKÜSÜ’nü kalbinde sır gibi yaşatan ATATÜRK’ün eseridir. Bu eser Atatürk Kağan’nın gerçek vasiyetini yaşatır.

 

Başöğretmen Atatürk Kağan’ın 1935 yılında, Ankara Mülkiye mektebi mezunlarına gönderdiği telgraf üzerine yaşamak, O’nun gerçek izinden gidenlere vasiyeti, buyruğu ve töresidir:

“…İşte onların hepsine söyleyiniz ki, şimdiye kadar yaptıkları temiz ve Türklüğe layık olabilen işlerine karşı kendilerine minnetle mütehassisim.

Fakat yine o arkadaşlara söyleyiniz ki, Türk milletine, Türk Cumhuriyeti Devleti’ne karşı yapmaya mecbur olduğumuz ödevler bitmemiştir ve bitmeyecektir.

Bu dünyadan göçerek Türk milletine veda edeceklerin çocuklarına kendinden sonra yaşayacaklara, son sözü bu olmalıdır:

Benim Türk milletine, Türk cemiyetine, Türklüğün istikbaline ait ödevlerim bitmemişti, siz onları tamamlayacaksınız. Siz de sizden sonra benim sözümü tekrar ediniz.

Bu sözler bir ferdin değil, Türk milleti duygusunun ifadesidir. Bunu her Türk bir parola gibi kendinden sonrakilere mütemadiyen tekrar etmekle son nefesini verecektir. Her Türk ferdinin son nefesi, Türk milletinin nefesinin sönmeyeceğini onun ebedi olduğunu göstermelidir.

Yüksel Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur!”

Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Parola: Kızılelma’dır.

Ali Erim 



Bu haber 1,903 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    En Çok Okunan Haberler

    1. Derviş Ozan Tüyap'ta

    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    7,442 µs