En Sıcak Konular

Türkistan Notları, Kazakistan

11 Mayıs 2022 18:45 tsi
Türkistan Notları, Kazakistan Derviş Ozan yazdı...

Türkistan Notları, Kazakistan

 

31 Mart 2021 tarihinde gerçekleşen Türk Konseyi zirvesi sonrasında "Türk dünyası'nın manevi başkenti" ilan edilen Türkistan.

Hoca Ahmet Yesevi’nin ebedi uykusuna evsahipliği yapan ‘’Güzel Türkistan.’’

 

Öncelikle kıymetli Onaltıyıldız Ailesi’ni ve kıymetli takipçilerini selamlıyorum. Türkistan notlarına giriş yapmadan önce, müsadenizle kısa bir –geçmişe dönüş- yaparak konu bütünlüğünü sağlamaya çalışacağım;

tam olarak kesin tarihini bilmesem de, yaklaşık 4.5-5 yıl önce Kalperen Ocağı Derneği’nde yaptığımız bir sohbet sırasında Oktan Baba şöyle bir cümle kurmuştu: ‘’örnek veriyorum, Ogün’ü 5 yıl sonra Kazakistan’a göndereceğim...’’. Bu cümlenin hemen arkasından ocağımızın kıymetli büyüklerinden olan sayın Mahmut İshakoğlu Bey tarafından ‘’inşallah babamm’’ diye bir destek/temenni/dua sesi yükselmiş ve benim zihnim muhabbetin geri kalanından ziyade bu olaya konsantre olmuştu.

Evet, ben bu örnek ve temenniyi unutmamış, hafızamın sır odalarından birine mühürlemiş; gününü beklemek için mi yoksa hikmetini anlamak için mi bilmeden bu küçük ve kısa hadiseyi hatıralarımda canlı tutmayı tercih etmiştim.

 

Bu kısa girişten sonra günümüze, müsadenizle yaklaşık 2 ay kadar öncesinde dönmek istiyorum. O gün sıradan diyebileceğimiz bir akşamdı; ben kitap okuyorum, eşim küçük kızım Aydolu ile meşgul iken, büyük kızım Balahun ise resim çiziyordu. Hepimiz kendi dünyamızın derinliklerinde bir sessizliğe gömülmüş ve gündüzün cefasını akşamın sefasına bırakmış bir haldeyken çalan telefon bütün o sessizliği anlaşılmaz bir kargaşaya sürüklemişti.

Arayan kişi, ocağımızın da taliplilerinden olan aynı zamanda doçent doktor olması sebebiyle Bilim, okumayı ve öğrenmeyi teşvik eden çalışmaları ile Sanat ve tasavvuf alanına olan ilgisi ve etkinliğiyle Gönül adamı demekten çekinmediğimiz sayın Doçent Doktor Adem Aydın Bey’di.

Kendisi bana kısa süren telefon görüşmemizde özetle; ‘’pasaportum olup olmadığını yoksa en kısa zamanda çıkarmam gerektiğini’’ söylemiş ve iyi dilekler temennisi ile görüşmeyi sonlandırmıştı.

 

Eşim Neslihan Hanım telefon görüşmesinin içeriğini öğrendiğinde ‘’acaba neden pasaport çıkarmanı istedi?’’ diye çok doğal bir soru sormuştu fakat bizler yani Kalperen Ocağının müdavimleri Oktan Baba’dan bir şey öğrenmiştik, ki O da bunu Latif Baba ve Erenlerden öğrendiğini söylemişti: ‘’oğlum, istersek dilimizi, almazsak elimizi kessinler.’’

 

Ben de bu öğretiden sebep –neden/niçin/nerede- gibi soruları sormamıştım Adem Bey’e. En nihayetinde herşey vaktine gebeydi. Öyle ya ‘’olan olmuştu ve olacak olan olmuşun içindeydi.’’

Kısa ve hızlı bir şekilde pasaport işlemlerimi tamamladıktan sonra bir işim gereği Adem Bey’in ofisine yakın bir yere gitmiş, dönüşte de Adem Bey’e uğramıştım. Kısa bir hoş-beşten sonra pasaport işlerimin tamamlandığını söyledğim vakit kendileri bana yolculuğumuzun ‘’Kazakistan’a olduğunu, detaylarını daha sonra paylaşacağım’’ bilgisini vermişti.

İşte o an, bir takım mühürler kırılmış, hafıza odalarımda ışıklar yanmıştı. Zihnimin içerisinde bazı kelimeler dönüyor, onlardan yakalayabildiklerimden anlamlı cümleler oluşturmaya çalışıyor ve bu cümleleri bir manaya dönüştürmeye çabalıyordum.

‘’Ocak-oktan baba-mahmut abi-kazakistan-ogün-5 yıl-inşallah’’ kelimeleri dönüyor/dönüyor, bir sıraya giriyor, tekrar dağılıyor, araya Adem Bey’in silüeti giriyor, o zihnimden kopuyor; onun yerini Oktan Baba’nın romanlarındaki adı olan Adem alıyor...

Heyecan, şüphe, tedirginlik, sabır, müjde gibi kavramlar hızlı bir duygu seli misali üzerimde bir tufan etkisi yaratıyor ve dilimden şu sözler dökülüyordu istemsizce: YAZGI.

 

Gerçekten bu bir yazgı mıydı? Oktan Baba’nın ‘’Ogün’ü 5 yıl sonra Kazakistan’a göndereceğim’’ örneği/öngörüsü tam da 5.senesinde ete-kemiğe mi bürünmüştü? Peki bu cümleyi kuran Oktan Baba’nın mahlasının ADEM olması ve bize bu yolu açan kişinin de ADEM adını taşıyor olması sebepler aleminden bir ikram mıydı?

Tüm bu düşünce/duygu bulutları zihnimde ağırlaşmadan Adem Bey’den müsade isteyerek, ofisten ayrılarak eve geldim.

 

Biz Kalperenler olarak ocak öğretisine talip olduğumuz için, kırılma noktası adını verdiğimiz radikal kararlar, tehlikeli virajlar, köşe başları, mihenk taşları olabilecek olaylar öncesinde mutlaka imkanlar dahilinde Baba Oktan’a danışır, kendilerine durumu izah ederiz ve buyruklarına boyun eğer, baş keseriz. Ben de öyle yaptım elbette. Mahmut İshakoğlu Bey’e durumu açtığımda hem çok sevinmiş hem de ivedilikle Kemal Elmas Bey vasıtasıyla Baba Sultan’a ulaşmamı söylemişti. Selamlar olsun Kemal Bey de durumu hiç geciktirmeden Baba Sultan’a iletmiş, cevabı da aynı hızda bana ulaştırmıştı:
‘’oğlum, biz ne söyledik de gerçekleşmedi? Ne söz verdik de havada kaldı?  Mübarek olsun, ikramımızdır.’’  Eyvallah KamBabam.

 

Öyleyse, yolculuğumuz başlasın.

 

Değerli bilim, sanat ve gönül adamı Adem Bey ile birlikte Türkistan’dayız.

 

Uzun sayılabilecek bir uçak yolculuğu sonrası inişe geçmeden önce göklerden bir bakış ile Kazakistan’ı izlemek adına sonsuz bozkıra(mecaz değil), evet, ucu-bucağı olmayan o sonsuz bozkıra baktım. Kum ve tozdan mürekkep bütün bir ülkeyi cansız bir renge boyamış. Sarı, yorgun ve susuz şehirler. Yukarıdan ne gördüysem aşağıda da o var. Tarih kitaplarında çokça okudum, belgesellerde izledim ve dostlardan işittim: Yesi’de yollar değişmiş, binalar bir yükselip, bir alçalmış, kum fırtınaları yeni yığınlar oluşturmuş, rüzgar onlara şekil vermiş. Bozkır herşeyi değiştirmiş ama yalnız kendi değişmemiş. Orada bir yerde mavi bir kubbe yükseliyor olmalı diyorum, henüz göremedim, yüzlerce yılın içinde ihtişamlı ve fakat biraz kırgın ve belki de yorgundur: ‘’Ey Hoca Ahmed diyorum, yedi atana rahmet.’’ Esselamun aleykum diyerek şehrin sokaklarına Adem Bey ile birlikte ayak basıyoruz.

Kazak kardeşler bizden Türkçe (hem bu ne kadar güzel bir kavram: Türk-çe) seslerini işitince ortak geçmişin mirası sesteş kelimeler ile yaklaşıyor ve belki de yarım saatlik ortak bir çabanın sonunda tamamen anlaşabileceğimiz bir dil ile yardımcı oluyorlar. Taksi bizi konaklayacağımız otele götürmek üzere marşa basıyor. Hem lüks olan hem de hurdaya çıkmamak için direnen arabalar aynı yolun üzerinde ama trafik denemeyecek kadar az sıklıkla seyrediyor. Zaten trafik olması mümkün değil, şehir 200.000 kişilik bir nüfusa sahip öğrendiğimiz kadarıyla.

Bütün Kazakistan 19 milyon, eh, bilirsiniz sadece İstanbul 20 milyonu aşmış.

 

Taksici kardeş belki fırsatçılık yapmış, sonradan öğreniyoruz. Ortalamanın biraz üstünde bir ücret almış, diğer taksici arkadaşlar birbirinden bağımsız şekilde hemen hemen aynı tarifeyi söylemişlerdi. Bu davranış biçimi maalesef bize yabancı gelmedi, gelmeyecek de.

Bu arada yarım saatlik dümdüz bir yolculuk sonrası otele de varmış bulunduk.

 

Otel odamızdan Pir-i TÜRKİSTAN Hoca Ahmed Yesevi.

 

Hem göklerin ağırlığı hem yolun yorgunluğu olsa gerek, ilk günü incelemeye değil de, hızlı bir keşfe ayırma kararı aldık Adem Bey’le birlikte. Aynı zamanda iftar içinde iyi bir yer bulmak istiyorduk açıkcası ama bulunduğumuz bölge de zaman olarak Türkiye’den tam tamına 3 saat ilerideydi. Aldığımız karar gereği dışarı çıkmak için hazırlanıp, otelden ayrıldık. Fakat hem yerleşirken hem de gün içinde otelden çıkarken çalışan personelin ilgi ve alakasından ziyade dikkatimi çeken yaş ortalaması olmuştu. Kalite olarak ciddi bir oteldeydik fakat belki de Türkiye gerçekleri olsa gerek, otel personeli için yaş ortalamasını çok düşük bulmuştuk; 23-25 gibi bir şeydi gerçekten 1-2 yaş yukarı ya da aşağı ama 30 olmadığından çok emindik. Zaten sonrasında şehrin geri kalanında yaptığımız gözlemimizde de haklı olduğumuza ikna olduk.

 

Daha önce 2017 yılında bölgeyi ziyaret eden Adem Bey’in hatıralarından ve bölgenin o zamanki görsellerinden de anladığımız kadarıyla çöl tabirini kullanmak abartı sayılmazdı ama TÜRK KONSEYİ tarafından manevi başkent ilan edildikten sonra Türkistan bölgesi için ciddi bir yatırım programı açıklanmış, bölge yaklaşık 5 milyar dolar değerinde bir yatırım hacmine ulaşmış. Hem Yesevi Sultan’ın fiziki külliyesi hem manevi ağırlığı, hem de bölgede yer alan Ahmet Yesevi Üniversitesi sebebiyle bölge daha çok kültürel ve sanatsal bir merkeze dönüştürülmüş. Gerek kampüs, gerek kütüphane ve müzeler anlamında genç nüfus için de bir cazibe merkezi haline gelmiş. Yaş ortalaması belki de bu yüzden düşük olabilir.

Bölgedeki yatırımların ve çalışmaların ağırlık merkezinde Türk şirketleri yer almakta, bazı camiler ve türbelerin inşasında yahut düzenlemelerinde ise Diyanet İşleri Başkanlığı ve TİKA faaliyetleri açıkça görülmektedir.

Kısa keşif gezimize geri dönecek olursak; bazı noktalar ciddi anlamda dikkatimi çekmişti: bölgenin genç nüfusu, gençlerin özgüveni, Türkistan insanının güleryüzü (maalesef biz Türkiye olarak çok gerginiz), kadın-erkek ilişkilerinindeki tutucu olmayan fakat çizgisini de muhafaza eden mesafe, Ramazan ayı hassasiyetinin olmayışı, bölgeye mi has yoksa ülke genelinde mi öyle olduğunu bilmediğim çarşaf ve türbanın hiç olmayışı..

 

Mimaride ise tek yahut 2 katlı yapılar ülke genelinde yaygın olmakla birlikte, Türk şirketlerinin az sayıdaki 15-16 katlı apartman projeleri de göze çarpıyordu. Bize tuhaf gelecek bir şekilde inşa edilen her bina Deve rengi dedikleri sarımtırak bir renkte inşa edilmiş halde.

Ve binaların çoğunlukla pencereden yoksun oluşlarını ilk etapta yadırgasak da sonrasında kuvvetli kum fırtınaları ve rüzgar yüzünden az sayıda pencere kullanılarak inşa edilmiş olduklarını anladık.

 

Velhasıl, iftara da gecikmek istemediğimiz için YESEVİ’nin külliyesine doğru hızlı adımlar ile yürümeye başladık. Külliyenin etrafında her ne kadar çok güzel bir çevre çalışması yapılmış olsa da Türbenin ruhundan çölün kadim geçmişini söküp atmak mümkün olmamış. Bölge zaten tarihi İPEK YOLU’nun geçiş güzergahı olduğu için yapılan kazılarda eski kervansaray, hanlar, çarşı-pazarların kalıntıları ortaya çıkarılmış, bölge bir nevi açık hava müzesi gibi sergilenmeye başlanmış.

 

 

 

Evet, Yesevi Sultan’ın manevi huzurunda bulunmak, bir nevi Türk Hacılığının buluşma merkezine ulaşmış olmak hem Adem Bey için hem de benim için ayrı bir haz olmuştu. Fakat benim için burada olmak turistik bir ziyaretten yahut kadim bir geçmişin izlerini takip etmekten ziyade uzun süredir düşündüğüm bir konuyu tekrardan ve daha ayrıntılı bir şekilde ele almama sebep olmuştu: YAZGI.

 

Bu konuyu Adem Bey’e açmış, akşam iftardan sonra da Yesevi Sultan’ın manevi huzurunda konuşmak için sözleşmiştik. O akşam, aynı zamanda Adem Bey’in seyahatimiz için özenle seçtiği bir tarihe sahipti; Kadir Gecesi ile müjdelenmiş bir akşamdı. Yüksek ihtimalle bu sebepten olduğunu düşündüğümüz bir gerekçeye dayanarak hem camiilerde hem de bazı büyük restorantlarda bir organizasyon teşkil edilmiş olduğunu gördük. Zira iftar için rezarvasyon sıkıntısı yaşamış, sonrasında iftarımızı küçük bir mekanda hızlıca açmak durumunda kalmıştık.

Allah kabul etsin cümle niyetlerimizi. O akşam aklıma şu da gelmişti:

 ‘’cennet dediğimiz kavram, dünyada sınırlandırdığımız arzuların/duyguların rahmani kurallar içerisinde serbest kaldığı bir yer gibi... Aynı şey Ramazan ayı ile fiziki Dünya hayatı arasında da göze çarpmaktaydı benim için. Ramazan ayında da bazı arzuların/duyguların Dünyevi hayatımıza oranla sınırlanması ve disipline edilmesi gibi bir durum sözkonusuydu. Dünya hayatı Cennetin alt simülasyonu/sınırlı bir izletisi, Ramazan Ayı da Dünya hayatının alt simülasyonu/sınırlı bir izletisi gibiydi. Makrodan mikroya bir serüven misali...’’. Kafamın içinde bu düşünce ile birlikte yürürken ‘’makrodan mikroya bir serüven’’ tabirini tekrar ele alma arzusuyla bir daha düşündüm: ‘’mikrodan makroya bir serüven de olabilir miydi?’’ Büyükten küçüğe, küçükten büyüğe.. Yok’tan Var’a, Var’dan Yok’a... Halden hale geçiş!

 

Derken Adem Bey’in ‘’inanılacak gibi değil, 2017’de burası gerçekten ıssız, bomboş bir yerdi. Gerçekten büyük yatırım yapılmış’’ sözleri ile düşünce denizinden çıkmış ve Yesevi Sultan’ın külliyesine geldiğimizi o an fark etmiştim. O an...

Evet, O an. Resimlerde göründüğünden daha heybetli bir yapıya sahip olan Külliye, gecenin karasında ve Ay’ın muhteşem ışığında daha da büyük bir görüntüye sahipmişçesine karşımda devleşiyor ya da ben karşısında küçülüyormuşum gibiydi. Adem Bey, ben ve geri kalan herşeyin arasında kısa bir sessizlik oluşmuş ama bu sessizlik irademizin dışında, sanki halet-i ruhiyemize tesir eden bir varlığın gözle görülmeyen- kulakla işitilmeyen bir dokunuşu ile gerçekleşmiş gibiydi. Az sayıda ziyaretçinin, belki de yolunu kısaltmak için oradan geçen kimselerin hızlı ama saygılı ayak sesleri dışında yalnızca kuşların sesi vardı; ahenke uyumlu, ritimli ve ötelere ait sesleri...

O an... İçimde bir ses, bana sesleniyor. ‘’buradasın, buradasın.’’

Dönüp Adem Bey’e ‘’biliyor musun, ben herkesin bir kaderi olduğunu düşünmüyorum.’’  dedim. Devamını getirmem için sessiz kalıp, akışı bozmamak adına ilgili gözlerle bana bakan Adem Bey’in sessizliğine karşılık ben de bir süre sessiz kalıp devam ettim:

‘’ genel-geçer anlamda günlük hayatta öyle deyimler kullanıyoruz ki, gelişigüzel, sadece sohbete destek sağlasın diye. Anlamını düşünmeden. Mesela, başına kötü bir hadise, olumsuz bir durum gelen kişiler için şöyle bir şey deriz: -vah kadersiz- yahut eylemleri bir neticeye varmayan kişiler için –kaderinde yokmuş- ya da devam edeyim,  bazen de istemediği bir durum ile karşılaşan birisi için –kaderinden kaçamazsın- gibi şeyler.’’

Kadersiz? Düşündürücü değil mi dostlar?

Kaderinde yokmuş? Yoksa kaderi mi yokmuş?

Kaderinden kaçamazsın? Kader kaçabileceğimiz bir şey mi ki?

‘’Adem Bey müsadenizle, bir ayet okumak istiyorum: -her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık-. Bu mealde sanki şöyle bir sesleniş var. Kişi bizden bir kader isteyebilir, biz onun çabalarının sonucunda ona bir kader tayin edebiliriz. Ve biz ona bir kader tayin edersek, o kişi artık kaderinden kaçamaz.’’

‘’ zaten bir başka ayette bu durumla da ilişkilendirilebilecek bir izah var: ana kitap Onun yanındadır. Dilediğini siler, dilediğini sabit bırakır.’’ Düşünürsek; O, kişilerinin çabalarının sonucunda ana kitapta yeniden düzenleme yapabilirmiş gibi bir anlam çıkıyor fikrimce. Tabi bunlar iddaa değil. Baştan sona yanılıyor olabilirim.’’ Fakat  o zaman durumu böyle kabul edersek, kaderi ile hiç tanışmamış insanlar, büyük yazgı sahiplerinin hayatında bir figüran mı oluyor? Yönetmen-yapımcı bu figürasyon karakterler içerisinde acaba rolünün hakkını verenlere bir sonraki senaryoda ana karakterlerden, belki de başrollerden birini verebilir mi? Yönetmen-yapımcı onları –çabalarının karşılığında figüran olmaktan çıkarıp, ana karakter haline getirmek isterse kim engel olabilir? Sonuçta senaryo elinde, dilediğini siler, dilediğini çıkarır.’’

Kısa sayılabilecek bir sessizliği yine benim sesim bozuyordu: ‘’Biliyor musunuz Adem Bey, neden burada olduğumu bilmiyorum, akıştayım, seyirdeyim. Yazgımı düşünüyorum, O’ndan bana bir yazgı tayin etmesini diliyorum. Eğer öyle olmazsa –adını hatırlayan son kişi de öldükten sonra hiç yaşamamış gibi olacaksın- cümlesi beni çok yaralamış olacak sanırım. Zira –size düşünebilecek kadar bir ömür vermedik mi?- ayeti bence Yazgıyı da içine alıyor. Bir yazgının akışı içerisinde olmazsam –insan ziyandadır- ayetini iliklerime kadar yaşamış olacağımın hayalkırıklığı var üzerimde.’’

Ertesi akşam yine aynı yerde olma arzusu ile otele gidip, dinlenmeyi ve imkanlar dahilinde sahur yapma gayesi ile Yesevi Sultan’ın külliyesinden sessizce ayrılıyoruz. Gölgelerimiz gecenin karanlığına gömülen 2 siluet olarak önümüze düşüyor, yolumuz 300 metre sürecek ama düşüncelerimiz 300 ışık yılı kadar uzaklıktaki bir bilinmeze sürükleniyor gibi...

 

Ertesi sabah hem Arslan Bab’a hem de sahabeden bazı mana büyüklerini ziyarete gitmek için bir taksi çağırıyoruz: şoför arkadaş hem heyecanlı, hem bilgili, hem cana yakın birisiydi. Bize rehberlik ediyor, bir yandan da Türkistan’dan bahsediyordu. Türkistan o kadar düz ki, yaklaşık 1.5 saat süren yolculuğumuz hem virajsız, hem dümdüz olacak bir şekilde gerçekleşti. Etrafımızdaki araziler sağlı-sollu olacak şekilde tipik bir bozkır ıssızlığı içerisinde ve kadim bir hikayeye sahip gibi vakur, deve ve at sürüleri sayesinde az da olsa bir yaşam belirtisi taşıyormuş izlenimi veriyordu.

Su varsa canlılık vardı. Su yoksa bütün bu bozkır toz-topraktı.

 

ARSLAN BAB’ın manevi huzurundayız.

 

ADEM BEY ile...

Nihayet mana büyüklerini ziyaretimize başlamıştık fakat hem Adem Bey’in hem de benim dikkatimi çeken korkunç bir sahne ile karşılaştık; üstelik aşina olduğumuz bir durumdu bu. Klasik, türbelerde din adamlarının ücret karşılığı gelip dua okuduğunu gördük. Sahne şu şekildeydi: ziyaretçi geliyor, din adamı yahut görevli hızlıca ziyaretçinin yanına ilerliyor, ziyaretçi hocanın avcuna para sıkıştırıyor, hoca da onun adına dua okuyor. Pes. Hocayı biraz gözlemleyip, kulak verince de ‘’nas-felak’’ okuduğunu işittim. Vay be. Velhasıl, sonraki sahnelerde de aşağı-yukarı aynı şeyleri gördük. Doğal olarak biz böyle bir şeye müsade etmeyeceğimizi, ihtiyacımız olmadığını, duamızı kendimiz edeceğimizi hocalara söyleyip onları uzaklaştırarak ziyaretlerimize devam ettik. Bu durumu taksici arkadaşa açtığımızda, o da bize Türkistan’da bu işten ücret almayan yerlerin sadece Ahmed Yesevi Sultan’ın torunlarına ait olan yerler olduğunu söyledi. Eğer ziyaretçiler illa bir şey yapmak istiyorsa Yesevi Türbelerindeki işlere yardımcı olabileceklerini, oralarda imece usülü yardımlaşma bulunduğundan bahsetti. Nitekim bir sonraki durağımız Sultan Yesevi’nin kızı Gavhar (cevher olsa gerek) Hatun türbesiydi. Aynen taksici arkadaşın bahsettiği imece usülü bir yardımlaşmaya şahit oldum orada, insanlar elden ele hem toprak hem de kovalarla su taşıyordu. Sonra sırasıyla Erkoyan ve Ulşak Baba türbelerine ziyaretlerde bulunduk ve akşama doğru otele dönüp iftarı beklemeye başladık.

Açıkçası hem yurdunda yapılan kımızı hem de at etini merak ettiğim için iftarı bu şekilde açmayı arzuladım, o sıra Oktan Baba ile kısa bir görüşme fırsatımız olduğunda da kendisine sordum: ‘’kımızla oruç açabilir miyiz?’’. Güçlü ve enerjik bir ses tonu ile ‘’erlere kımızla oruç açmak yakışır’’ diyerek destur vermiş oldu KamBabam.

Allah kabul etsin.

 

Sonraki bir kaç günde de tekrar tekrar Yesevi Sultan’a gittik. Sohbetler ettik Adem Bey ile. O sohbetlerin birinde, vakit gece yarısını bulmuşken Külliyenin bahçesi sanki bize tahsis edilmişçesine ıssızdı, sanki sadece bizim konuşmamız için sessiz bir haldeydi. Biz de Yapıyı tam karşıdan görecek bir banka oturmuştuk, daha önceki gibi yine kendi dünyamıza dalmış, sessizliğin sesini dinlerken yine kendimi kendime seslenirken bulmuştum: ‘’buradasın, buradasın.’’

Bir süre sonra Adem Bey’e hem Türklük adına hem sanat adına yaptığımız bir sohbet sırasında kendi yazdığım şu dizeleri okudum:

 

‘’çok dolaştık kara ilde

Türk denildik nice dilde.

Sen işini Hakk’tan bil de

Ölüm gelmiş rahmet bize.

 

Ol pervane aşk narına

Belki çıkmaz er yarına

Her Ademi hak namına

Yaren bilmek sünnet bize.

 

Çalma gayrı yoktur kapı

Bu dergaha gökler çatı

Yaz gönüle Kul Ahmet’i

Ne dediyse hikmet bize’’

Ne demişti peki Kul Ahmet? Hani sevip, söylerdi Türkçe’yi. Hem göğe bakıyorum hem de birkaç dörtlüğü düşünüyordum.

Şöyle diyordu Kul Ahmet:

 

‘’sevmez sözde bilginler

Bizim Türkçe dilini.

Bilgeler konuşursa

Açar gönül ilmini.

 

Ayet ve hadis Türkçe

Söylenirse uyarlar.

Anlamına erenler

Baş eğerek uyarlar.

 

Ey miskin Hoca Ahmet

YEDİ ATANA RAHMET

Fars dilini bilsen de

Sen Türkçene devam et.’’

Hem göğün bağrına serpiştirilmiş yıldızlara bakıyorum, hem dizeleri düşünüyordum.

‘’Adem Bey sizce, -ey miskin Hoca Ahmet/ yedi atana rahmet- dizelerinde bahsi geçen yedi ata soy bakımından;  babasının babası,onun babası olarak mı zikrediliyor yoksa başka bir manası var mı?’’

Cevaben ‘’Münir Derman’ın bahsettiği –insanda yedi cevher vardır- meselesi ile de alakalı olabilir’’ diyen Adem Bey, sanki bende farklı bir cevap olabileceğini tahmin etmiş ve onu duymak istiyormuş gibi bir sessizlik ile bekledi.

‘’kuran-ı kerim’de bazı yerlerde göğün 7 kat olduğundan bahsedilir Adem Bey. Bir ayette de –aşağıların aşağısına inme- bahsinden söz edilir. Acaba Yesevi Sultan –yedi atana rahmet- derken dedelerinden değil de, göğün her bir katındaki yaratımdan mı bahsediyor. Sanki 7.kattan 1.kata ya da 1.kattan 7.kata bir iniş sözkonusu, bu da –aşağıların aşağısına inin- meselesi ile paralel. Göğün her bir katındaki Ata’ya rahmet okuması da başka bir sır. Benim tefekkürüme göre, Ahmed Yesevi’nin bahsettiği –yedi ata- göğün her katındaki bir Sultan Güç ve  bu 7 atadan 2’sinin varlığı açık. Hatta birisinin ismini de biliyoruz.’’

O sıra sessizlik o kadar yoğunduki, sanki börtü böcek dahi bizi dinliyormuş gibi bir his uyanmıştı içimde... kim bilir?

‘’varlığı açık olan 2 ata’dan birisi Mülk suresi 16.ayetinde yer alan  –yoksa siz, O göktekinin sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin misiniz?- ile işaret edilen KUDRET SAHİBİ O olabilir. Çünkü Allah, mekandan ve zamandan münezzehtir. Öyleyse -o gökteki- diye işaret edilen Allah değil. O başka bir güç. 7 atadan biridir düşünceme göre.’’

Tüm bu tefekkür boyunca tepkisiz kalan Adem Bey’in sessizliğini 2 şeye yormuştum: ya tefekkürümün baştan aşağı yanlış olduğunu düşünüyor, sessiz kalıyor ya da ismini bildiğimiz diğer atanın kim olduğunu duymak istiyordu. Ben durumu 2. seçenek olarak ele aldım.

‘’ismini bildiğimiz Ata’yı söylemeden önce şunu açıklamak istiyorum Adem Bey. Kadim Türk Tarihindeki meşhur imgelerden biri de bugün dezenformasyona uğratılmış olan –OZ TAMGASI-dır. OZ TAMGASI genel anlamı ile ozlaşarak Tanrıya ulaşma metaforu diye adlandırılır. Ozlaşmak nedir peki? Aslında o kadar gözümüzün önündeki her şey; Ozlaşmak = Özleşmek. Özüne dönmek. Özüne dönerek Tanrıya ulaşmak. İçimdeki Tanrı. Kendine, içine dönmek. -Size şah damarınızdan daha yakınım- diyen bir yaratıcıya elbette özüne dönerek ulaşabilirsin. Zaten bütün kıymetli yolculuklar insanın kendi özüne yaptığı yolculuklar değil midir?

ÖZ TAMGASI.

Muhtemelen 7 atadan ismini bildiğimiz ATA, Öz adının önce OZ’a, sonra morfolojik olarak OGZ, daha sonra OGUZ  ve bugün hepimizin bildiği OĞUZ’a dönüşen OĞUZ KAGAN.

OgZ KAGAN- OZ KAGAN-ÖZ KAGAN- ÖZ ATA.’’ ve sanırım bize en yakın göğün kudreti elinde olan ATA, Oğuz Kağan’dı.

Tabi tezimi mantığımın dışında kanıtlayacak hiçbir argümana sahip değildim. Ahmet Yesevi’nin 7 atasından 2’si bana göre bu şekilde izah oluyordu, en doğrusunu elbette ilim sahipleri bilir.

 

Sohbetimiz bu şekilde devam ederken, gecenin derin sessizliğini bozan şey kuşların birden hareketlenip, hep birlikte ötmesi oluyordu. Belki de bize ‘’bu gecelik bu kadar yeter’’ diyorlardı. Yavaşça toplanıp, yürümeye başladığımız sırada, bize ‘’gidin dercesine’’ öten kuşlardan ikisi bu sefer gönlümüzü almak istermiş gibi yakınımıza kadar uçup adeta bir selamlama yaptılar. Hem Adem Bey hem ben hafif bir tebessümle kuşlara da iyi geceler diyerek Külliyeden ayrıldık.

 

Sonraki birkaç gün de Türkistan milletvekili olan Nursultan Beyle müzeleri ve çarşı-pazarı gezdik, karşılıklı fikir alışverişlerinde bulunduk. Adem Bey ile şehir merkezine indik. Gözlemlerde bulunma fırsatı yakaladık.

 

Nursultan Bey’e ebedi selamlar ve edebi hatıra olacak şekilde TÜRKLÜĞE ADANMIŞ ŞİİRLER kitaplarımdan Kurt’un Yolu ve Kurt’un İzi’ni imzaladım.

 

Kazakistan’ın genelini bilemem ama Türkistan Bölgesinde Türklük ve ortak geçmişin derin sorumluluğuna ait izleri yakından gördük. Bir konserde Serdar Ortaç şarkılarının Kazak ağzıyla seslendirilmesine şahit olduk. Taksici arkadaşların dinleme listelerinde Tarkan, Sezen Aksu gibi sanatçılarımızı gördük. Yolda yürürken Türk Bayraklı tişört giyen Kazak gencine selam verdiğimde yolun ortasında bir Bozkurt edası ile uluması bizleri epey tebessüm ettirdi. Türk olduğumuzu gören insanların bizle pozitif iletişim kurma çabaları geleceğe yönelik ümitlerimizi güçlendirdi. Müzede karşılaştığımız baba-oğul ya da amca-yeğenin bizimle heyecanlı bir tarih konuşması yapması, birbirinden binlerce kilometre uzak olan insanların aynı geçmişte birleşmesi ve aynı geleceğe ulaşma arzusu bizi çok sevindirdi.

YESEVİ SULTAN'IN TÜRBESİNİN İÇİNDEN BAZI RESİMLER

 

 

MEŞHUR YERALTINA GİRDİĞİ HÜCRESİ VE GİRİŞ KAPISI

 

 

 

 

Türkistan ziyaretimiz güzel anılar ve değerli kazanımlarla birlikte sona ermiş ve Türkiye’ye dönmek üzere yola çıkmıştık. Arkamızda kalan bozkır Türk Ulusunun büyük bir parçası ve eşsiz bir hafızasıydı benim için. Belki tekrar görüşürüz. Kim bilir...

 

Ve  uçak havalanıp da yolculuğumuz başladığı zaman ben de herkes gibi kendi içsel yolculuğuma odaklanmıştım. Turan coğrafyası dediğimiz bu yerlerde, pek çok  Türki Cumhuriyete vizesiz seyehat edilebiliyordu. Elbette ekonomik, siyasi kavramlar işin içindeydi. Ama ben farklı bir şeyi tefekkür ediyordum. Türk olmanın getirdiği bir avantaj vardı Turan coğrafyasında; vizesiz dolaşım kavramı bende bir ışık yakmıştı. Yolculuk boyunca üzerinde düşünüp/durdum. Onun hakkında düşünmek bir tabu değildi, bir yasak yoktu.

Zira, ayette ‘’sana ruhtan sorarlar. De ki, onun bilgisi rabbimdedir. Size ondan çok az bir bilgi verilmiştir.’’ Açıkça anlaşıldığı gibi ruh hakkında az bir bilgi verildiğinden bahsediyor ama onun hakkında düşünmenin yasak ya da tehlikeli olduğunu söylemiyor. Fakat bu ışık bende yanmadan önce insan kavramı üzerinde biraz durmak istiyorum.

Temel olarak insan bir birey olarak ele alınsa da, insanla ilgili pek çok hassadan bahsedilir. İşte nefs, can, ruh, bilinç, vicdan vesaire...

Kendi aklımca bu kavramlara bazı değerlendirmeler/tanımlar yapsam da en nihayetinde ‘’ruh’’ cevapsız kalıyordu.

NEFS: ayetlerde ‘’nefs size kötülüğü emreder’’, ‘’nefsine zulmetmek’’ gibi kavramlardan bahsedilir. Evet, günlük hayatta ahlaki normlara uymayan ama gizliden yahut açıktan hoşlandığımız için yaptığımız bazı eylemlerin sonucunda kabahati nefse atarız: nefsime uydum, nefsime yenildim gibi ama nefs bu durumdan pek şikayetçi değilmiş gibi durur. Sanki insan bedeni ve dünya hayatını NEFS’İN CENNETİ olmuş gibi düşünürüm.

 

CAN: yine günlük hayatta kullandığımız bazı kavramlar vardır. Canım çıktı, canım sıkıldı, canım burnumda, canın cehenneme. Bu kavramlara dikkat edin lütfen, kimse nefsim çıktı, nefsim sıkıldı demez. Bezginlik halimiz hep can’lı deyimlerle anlatılır. Sanki CAN insan bedenini bir an önce terk etmek istiyor gibi bir durum söz konusu. Hani NEFS insan bedeninde CENNETi yaşarken, CAN insan bedeninde CEHENNEMi yaşıyor gibi düşünürüm hep. Aynı mekan birinin CENNETi, birinin CEHENNEMi.

 

VİCDAN: bir örnekle meseleyi izah etmek istiyorum. Canlı yayınlanan TV programlarında KANAL YÖNETİMİ/REJİ olası bir skandalın önüne geçmek için yayını 7-8 saniye geriden verir Tvde izleyenler için. Konuklardan birisi argo konuşsa biz o kelimeleri duymadan REJİ –biippp- sesiyle müdahele eder. Vicdan bahsi de sanki bunun gibi. Hep son anda ‘’vicdanım elvermedi’’, ‘’vicdanımın sesine kulak verdim’’ deriz ve genellikle bu hep son anda olur. Tefekkürüme göre insanın hayatında VİCDAN denilen ama aslında kendi iradesi dışında müdahalede bulunan bu kavram bir REJİ misyonunda çalışıyor. Yine bu kavrama şunu da dahil edebiliriz: REFLEKS. Tamamıyla bizim düşünce aralığımızın dışında bir hızda tepkimeye geçen bir kurum bu. Düşünsek aynı hızda tepki veremeyiz. Ama bu kurum, bizim irademiz dışında karar alıp-uyguluyor.

 

BİLİNÇ: şahsi düşünceme göre; yukarıda saydığım bütün kavramları sekronize bir halde yani bir uyum içinde baskı altına alan kurum. Üst yönetim. Bilinci olmayan insanlar zaten toplumda da ‘’hastalıklı’’ görülür. Bilinç insanın en kıymetli kurumudur aslında.

İşte tüm bu düşüncelerimin arasında RUH meselesini anlayamazdım, hoş yine anladığımı söyleyecek kadar haddi aşmam fakat onun hakkında düşünmekten de geri durmam. Zira Kuranı Kerim’in ana mottosudur: Düşünmek.

Yukarıda bir ‘’vize’’ meselesinden bahsetmiştim. İşte bu yolculuk bana şu ışığı verdi: ‘’RUH, İNSANIN VARLIK ALEMİNDEKİ  SERBEST DOLAŞIM HAKKIDIR.’’ Ölümü tattıktan sonra da seyir devam etmiyor muydu? Vakıa suresinde geçen ‘’Bilmediğiniz bir yaratılışta tekrar yaratılma’’ bahsi nedir? Ruh bizden alınmadıkça seyir devam edecek.  Peki ‘’Ondan geldik, ona döneceğiz’’ derken ne anlamalıyız? O, verdiğini geri alıyor ve varlık alemindeki serbest dolaşım hakkını iptal ediyor ve insanın macerası sona eriyor. EFSANE-İ ADEM DE GEÇER...

 

Elbette tekrar ediyorum, üstüne basa basa söylüyorum; bunların hepsi bir tefekkür, bir iddia değil. Bunlar benim ilkel aklım ile algıladıklarım. Belki sizler bütün hepsini tek tek çürütecek bilgilere sahipsinizdir. Ben sadece akıştayım.

 

Tüm bu düşüncelerimden birazdan inişe geçeceğimiz ile ilgili yapılan anonsun sesiyle uyanıyorum. Artık seyehatimiz bitmiş sayılırdı. Aklımdaki düşüncelerin ağırlığı ile İstanbul Havalimanından ayrılıp, Adem Bey ile 1 saatlik araba yolculuğu sonrasında helalleşip, vedalaşarak ayrılıyoruz ve ben evime dönüyorum.

 

Biriktirdiğim bu anılar ve düşündüğüm bu konular ile birlikte bir an önce SIRLAR KIRAATHANESİ’ne varmanın arzusu içinde dinlenmeye geçiyorum.

 

SIRLAR KIRAATHANESİ, nam-ı diğer: KALPEREN OCAĞI.

Evet, SIRLAR KIRAATHANESİ kesintisiz olarak her gün misafirlerini beklerken, her cumartesi günü ve akşamı kesinlikle buluştuğumuz, biz müdavimleri için artık bir Demir Yuva olan kutlu bir ocaktır kıymetli dostlar. Yazım burada bitiyor. Gösterdiğiniz sabır için TEŞEKKÜRLER.

 

Bu arada yazımda Oktan Babanın mahlası olan ADEM, doçent doktor olan ADEM AYDIN BEY ve EFSANE-İ ADEM olmak üzere 3 ADEM’den bahsettim. Acaba biz kaçıncı ADEMiz?

 

DERVİŞ OZAN

OGÜN

oey54@hotmail.com

 

SON (diye bir şey yoktur, öğreniyoruz)



Bu haber 2,727 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    8,257 µs