En Sıcak Konular

Süper İnsansı, Cüce Yaratık

3 Aralık 2020 10:52 tsi
Süper İnsansı, Cüce Yaratık Bu yazı aslında kızlarım Balahun ve Aydolu için sırlayıp, sakladığım bir hatıra idi, fakat yapılan istişareler sonucu ile kamuya açılmıştır.

Bu yazı aslında kızlarım Balahun ve Aydolu için sırlayıp, sakladığım bir hatıra idi, fakat yapılan istişareler sonucu ile kamuya açılmıştır.

Süper İnsansı, Cüce Yaratık

 Son günlerde, en fazla 20cm'lik bu tür herhangi bir varlık gördünüz mü? Veya gördüğünü iddia eden birilerini duydunuz mu?

Genel Merkez, Kalperen Ocağı Derneği.
Sırlar Kıraathanesi.
Kaotik geçen 2020 yılı,
14 Kasım’ı 15’ine bağlayan gece.

Saat, gece yarısını henüz geçmiş; sabahın ilk ışıklarına kadar sürecek yeni bir sohbetin derin heyecanı içindeyim. Ocağımız, Deruni Türk ulu bilge Oktan Keleş’in liderliğinde her geçen gün yeni bir sırrı ortaya seriyor, insanlığın unuttuğu ve örttüğü bilgileri tekrar tekrar ve bütün çıplaklığı ile gün yüzüne çıkarmaya devam ediyordu. Ki, bu gece de öyle bir geceydi:

“Allah tuzak kurar mı?”

Baba Sultan’ın oluru ile zaman ve mekân kayıt altına alınmaya başlanırken, nargilelerimiz yoğun şikâyetlere rağmen tütmeye devam ediyordu; zira onlar bizim tefekkür makinalarımızdı…

Fakat ben size sohbetin başlıklarını, içeriğini ya da sohbetten anladıklarımı yazmayacağım. Ben size şahit olduklarımı, gördüklerimi, öğrendiklerimi yazacağım.

Bu ocak, bilenler için aklın biraz üstünde, deliliğin alkışlandığı, kınayanların kınamasından korkmayanların, hayatın olağan akışına ve sistemin dayatmasına karşı duranların ocağıdır.
Bilmeyenler zaten ne bilsin bizi,
bilenlere selam olsun…

Gece yarısından sonra 01.45 civarı başlayan sohbet kaydımız, sabaha doğru 04.40 gibi nihayete ermek üzereyken Baba Sultan’ın alışılmışın dışında ve kayıt sırasında incir ağacımıza bakarak “şeytan geziyor, bak burada, neyse” diyerek sohbete ve yarınlara dair birkaç cümle daha söylemesi ile birlikte  son bulmuştu.
Gecenin yoğunluğu ve yorgunluğu üzerine hepimiz, ki 32 kişi idik; kendi aramızda çeşitli sohbetlere, sorulara, cevaplara, gülüşmelere dalmıştık. Bu sırada ben de eşyalarımı toplayarak, ocağa veda etme hazırlığı yapıyordum. Baba Sultan’ın elini öpmek ve vedalaşmak için uygun vakti beklerken, Ozan Aydın’ın Baba Sultan’a bir şeyler anlattığını görünce konuşulanları bölmemek adına biraz beklemeyi düşündüm fakat Ozan’ın anlattıkları uzun bir konu gibiydi.

Bekledim
ve vedalaşmak için uygun bir anı bulunca, Baba’ya doğru yürüdüm fakat Baba elindeki telefondan bir görsele bakıyordu.
Benim yaklaştığımı fark edince telefonu sakladı, sonrasında “kamdaşım, gel, sen gör” diyerek elindeki görüntüyü gösterdi:
bu görüntü, ocağımızdaki incir ağacında yer alan bir oyuk ya da kovuk dediğimiz bölgeye aitti; ne vardı, ne yoktu: yoruma açıktı ama genel yorumumuz görselde olan görüntünün garip olduğu ve “şeytan geziyor, bak burada, neyse” ile ilişkili olabileceği yönündeydi.


Aynı anda Ozan ile Baba arasında bir diyalog gerçekleşti:

Sultan Baba:
-Peki, tamam. Gördüğün rüyayı unutma.
Ozan:
-Tamam Sultanım.
Sultan Baba:
-İş başa düştü, ya, çok kalabalık, dur. (parmaklarındaki yüzükleri çıkardı)

Sonrasında bana dönerek “Ogün bana demir, metal bir tepsi getir; ateş yakacağız içinde, bir de keskin bıçak.”
Dediklerini yaptım, getirdim. Tepsiyi ocağın ortasına bıraktım. Sultan Baba alan açılmasını isteyip, ön taraftaki koltukların biraz daha geriye alınmasını emretti. Yaptık.
Devamında Ozan ve benim içeride kalmamı, diğerlerinin ise ellerine bir bardak su alıp, alanın dışına çıkmalarını mutfakta ya da koğuşta sessizce beklemelerini söyledi. Arkadaşlar denileni yaptılar ve alandan çıkarak, sessizce ayrıldılar.

Tüm bunlar olurken Sultan Baba incir ağacının kökleri nereye uzanıyordu, hatırlamaya çalışıyor ve ileri-geri gidiyor, elindeki bıçağı belki bir öğretiye göre, belki de gelişigüzel sallıyordu.
-“o ayet, o ayet numarası, o ayet önemli, onu bulmam lazım” diyerek kısık bir sesle konuşuyor, bizi de nerede duracağımız ve ne yapacağımız konusunda uyarıyordu.

Korkuyor muydum? Hayır çünkü Sultan Baba bizi hiç yanıltmamış ve bizi daima korumuştu. Onun bize açılan koruyucu kanatlarını her yerde hissettiğim için, burada da korkmuyordum. Bunları düşünürken, Baba’nın beni çağıran sesi ile irkildim, “Ogün sen buraya gel, çök ve konsantre ol. Ozan, sen de burada çök.”

Bütün ışıklar sönmüş, telefonların bildirim veren ışıkları dahi kapatılmıştı. Sadece bir mum yanıyor, onun loş ışığı altında görüş sağlayabiliyorduk.
Belki birazdan gün ağaracaktı oysa biz geceyi uzatıyor gibiydik. Zaman içinde zaman kazanıyor, mekan içinde mekan açıyorduk.

Baba beni yanına çağırdı, gittim, Ozan da hemen dibimizdeydi. Ayağa kalktı, birlikte muma üfleyerek son ışık parçasını da söndürmüş bulunduk ki, orada dikkatimi çeken şu olmuştu: baba, üflerken “nefesim kadarsın” demişti. Sonrasında üçümüz de kol kola girip, ocağın ortasında ritmik ve uyumlu bir şekilde dönmeye başladık. Bu sırada Baba bize uyarılarda bulundu ve “panik yapmayın, ani hareketlerde bulunmayın, her dönüşte yavaşça ağaca bakın. Bir şey fark eden bana söylesin dediği sırada, bir şey fark eder gibi oldum ama emin değildim, ikinci dönüşü bekledim, tekrar emin olamadım, nihayet üçüncü dönüşte ağacın kovuğundan duman çıktığını fark ettim; ince, uzun fakat yoğun olmayan bir dumandı bu.

 

“Sultanım, duman çıkıyor” dediğimde, “fark ettim oğlum, görüyorsun değil mi?” diye cevap gelmişti Baba’dan. O sırada Ozan rüyasındaki bazı detayları anlatıyor, bense Sultan Babanın emri ile Hu zikri ile Kurt uluması arasında bir sesi mırıldanıyordum.
Hissiyatım yoğun, sezgilerim açıktı, bir şey olacak fakat ne?

“Olan olmuştur. Olacak olan da olmuşun içinde” değil miydi zaten diyerek içimdeki son heyecan dalgasını da atmıştım. Artık olacak olan neyse o bize hazır olmalıydı.

Bunları düşünürken Sultan Babanın sesi beni gerçek aleme döndürdü: “elimde bıçak var, ani hareket yapmayın, 3 dediğim anda 1 adım geri çekilin.”

1… 2… 3!


Sultanın ağaca doğru karanlığı yaran hamlesi, tok bir ses, savrulan sehpa ve birkaç eşya…
devamında Sultan Babanın sesi: “Ogün, buraya gel, çabuk.” Hemen koşup, karanlıkta Sultanın yanına çöktüm, ne olduğunu bilmediğim şeyi tutmaya ya da kontrol etmeye çalıştım fakat Baba “elleme sakın, çabuk o mumu yakın” dedikten sonra mumu yaktım.

Yerde bir ağaç kabuğu, yosun, yaprak, toprak kaplı bir cisim duruyor ve Sultan bıçağı tam ortasından bastırıyor. Bu cisim yaklaşık olarak iki avuç genişliğinde bir alan kaplıyor, uzunluk olarak ise 13-14 cm’e yakın. İncelemeye devam ederken, görüyorum ki bu bir cisim değil; bu ağaç ve yosunlar ile kendini kamufle etmiş ve anatomik yapısı itibari ile bir insansı yaratılış, bu bir canlı varlık, elleri, ayakları, kafası, gözleri olan bir varlık. Bir masaldan fırlamış, bir romanda çizilmiş yahut bir stüdyoda anime edilmiş bir cüce insan. Göğüs kafesinin inip kalkmasından anlıyorum ki, henüz yaşamakta fakat ölümün sınırında, can çekişiyor.

Sultan Babam konuşuyor, “görüyor musunuz, geceden beri burada dolaşıyor, ara sıra çıktı o kovuktan, uçtu.”  Hayret içinde, gerçek dünyanın dışındayım.

Baba, yaratığın üzerindeki çalıyı, yosunu, toprağı bıçakla dağıtınca göğüs kafesi iyice ortaya çıktı, kaburgaları zayıf bir insanın kaburgalarının sayılması gibi, net, belirgin, sağlam ve sık görünüyordu. Baba diğer arkadaşların gelip görmesini istedi, çağırdık, yaklaşık 30 kişi içeri gelmiş ve şaşkınlık ve korku içinde yerde yatan varlığa bakıyordu. Devamında elindeki bıçağı yaratığın hemen kaburgalarının altına batırınca, iç organları dışarı döküldü, bıçağı çenesinin altından batırdığında ise derisi hemen açıldı ve kafa tası ortaya çıktı ve ortaya dökülen organların bir kısmında cenine benzer kımıldayan bir şeyler gördük ki, bu varlığın dişi olduğuna kanaat getirdik.

Oysa dünya denen bu kürede sözde şuur sahibi, akıllı tek yaratık bizler, insanlardık. Bu neydi peki? Cüce bir kadın mı? Genetiği bozuk bir insan mı?
Ya da masallara gömülen, mitoloji ile sırlanan varlıklar gerçek miydi?

Bu küçük varlık peri miydi?
“Periler var ama bu peri değil” dedi Baba. Ekledi, “yoksa siz şu kedilerin garip hareketlerini gerçekten öylesine mi sanıyorsunuz?”

Biz bunu gördük, yaşadık ve öğrendik.

Yaratığın bedeni birkaç kat kağıda sarılarak Oktan Baba tarafından himaye altına alındı. Bizim için dünya denen kürede yalnız olmadığımızın kanıtı olan bu varlık, Türk Devleti tarafından bilinen, aşina olunan ve üzerinde belki bir takım çalışmalar bile yapılmış olan içeriği, tarihi, yaşam alanları ve dünyada olma gayeleri deşifre edilmiş bir varlıktı.

Egemen güçlerin, resmi/gayrı resmi otoritelerin ve devletlerin ve daha derininde bir çok ordunun bildiği, tanıdığı yaşam formlarından birine şahit olmuştum/olmuştuk.

Sultan Baba, bu varlıktan hatıra bir nesneyi saklamam koşulu ile bana vermişti. O artık bende.


Ogün
16-11-2020



Bu haber 7,519 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    7,419 µs