En Sıcak Konular

Ejder’in Sırrı: Greenwich-1

18 Ekim 2019 21:07 tsi
 Ejder’in Sırrı: Greenwich-1 Ejder’in Sırrı: Greenwich-1


                                  EJDER’İN SIRRI: GREENWICH-1


Bu yazı, Yüce Türk Ordusuna ve onun görev erlerinden birisi olan Hayvanların Pirine ithaf edilmiştir…


BİRİNCİ GÜN


‘’Önce hayvanlar ile konuşmasını öğren, hayvanlar ile konuşmasını bilmeyen İNSAN ile konuşamaz’’ Hayvanların Piri


Sabah gözlerimi açtığımda, henüz güneş kendini yeni yeni şafakta göstermeye başlamıştı. Günlerden cumaydı ve her ay olduğu gibi çalıştığım şirketin merkez kuruluna katılmak üzere İstanbul’a gidecektim. Benim için yoğun bir gün olacaktı. Günün sonunda Hüseyin Dede’yi ziyaret ederim ve sonrasında nargile içerek yorgunluğumu üzerimden atarım diye düşünmüştüm.

Her zaman İstanbul’a giderken, ruhumu nedenini bilmediğim bir sevinç kaplardı. Ama bu sefer yol boyunca aklımı nükleer enerji ile ilgili okuduğum bir rapor meşgul ediyordu. Sanki arabayı kullanan tarafım ayrı, düşünen tarafım ayrıydı. Aklımdaki düşünceler ile yolun nasıl bittiğini anlayamamıştım. Şirkete vardığımda hemen uygun bir park yeri bulup, arabayı park ettim ve şirketin toplantı salonunda yerimi aldım.

Toplantının ana başlıklarından bir kaç tanesi şöyleydi; İklim değişikliğinin Türkiye ve Dünya üzerindeki etkisi, şirketlerin sera gazlarına karşı alacağı önlemler ve tabiki Trump’ın imzalamadığı protokoller vs…

Konuşulanlar dünya gündeminin önemli konularını oluşturuyordu. Fakat toplantı gündemi ve benim dünya gündemim farklıydı. Hani insanın aklına bir melodi takılırda sürekli kafasında istemeden döner durur ya bende toplantıda istemeden de olsa nükleer enerji ve ülkelerin yaptıkları nükleer çalışmaları düşünüyordum. Tevafuk okuduğum raporun konuları arasında toplantıda konuşulmayan nükleer silah denemelerinin çevresel etkileri hakkında da bilgiler vardı. Mesela, atmosferin belli noktalarında gizli ya da açıktan yapılan nükleer silah denemelerinin oluşturduğu çevresel etkiler, toprak altında yapılan nükleer denemelerin çevresel etkileri ya da uzayda yapılan nükleer denemelerin Dünya’nın manyotosferine etkisi vb. gibi.

Bunlar bir tarafa benim için raporu ilginç kılan ve bu sığ bilgilerden daha derinlerde olan konu nükleer enerjinin görünmeyen metafizik alana etkileriydi. Nükleer enerjinin adeta bir kokusu vardı. Çöpün kokusunun sinekleri çekmesi gibi ya da çiçeklerin kokusunun bazı hayvanları çekmesi gibi nükleer enerjinin de kendi yapısında doğada ki bazı varlıkları etkileyecek özel bir kokusu vardı. Rapordaki diğer konulara gelince; nükleer enerjinin psikolojik etkisi, insanlarda ve dünyada oluşturulan zaman kaymaları, yeni nesil nükleer silahların yer altında yapılan denemeleri ve bu bölgelerdeki bazı görünmez varlıkların bu silahlar ile yok edildiği gibi ilginç bilgiler sunulmuştu.  Hayatımda derin izler bırakan böylesine bilgilerin etkisinden kurtulmam genellikle bir iki gün sürerdi. Aslında bu halimden hiç şikayetçi değildim.

Toplantı devam ederken aklımın uğradığı duraklardan biriside, nükleer silahlar ile Pirimin kitablarında yer alan Fatih’in toplarının sırrının bağlantılı olup olamaycağıydı.

Hatırlayalım…

Bu toplara özel manevi bir işlem yapılmış ve İstanbul’un Bizans tarafından oluşturulan manyetik kapıları bu şekilde kırılabilmiş ve fetih ile müjdelenen birinci Mehmet’e Türk geleneğine uygun olarak Fatih ismi takdim edilmişti. Günümüzde de yeni nesil nükleer silahlara bu tür işlemler uygulanıyor olabilirmiydi? Elon Musk’ın Ay’a ya da Mars’a nükleer bomba atmak istemesi nasıl açıklanacaktı? Belkide nükleer enerjinin içindeki koku metafizik işlemler uygulandığında daha güçlü hale geliyordu. Bunlarla beraber, Ay’ın manyetik kapılarının kırılması, karanlık dünya’ya açılan kapılar vs bir sürü sorular aklımda uçuşuyordu. Ta ki yanımdaki arkadaşım toplantının bittiğine dair beni uyarana kadar…

Toplantı çıkışında, sabah planladığım gibi Beyazıt’a gidecek ve Hüseyin Dede’yi ziyaret edecektim.  Benim için zihnimin durduğu ve sükuta erdiği yerlerden biriydi Beyazıt. Hüseyin Dede ise Pirimin kalperenler ile tanıştırdığı ilk ‘Gönül Erlerinden’ birisiydi. O yüzden her Beyazıt’a gittiğimde onu ziyaret etmeye özen gösteriyordum. Ama Erenlerin işleri belli olmuyordu, onları ziyaret edeceğim derken farklı yerlerde de karşınıza çıkabilirlerdi. Ya nasip diyerek, Beyazıt’a doğru yolculuğa koyuldum.

Çemberlitaş civarına vardığımda uygun bir otopark buldum ve arabamı otoparka park ettikten sonra hızlı adımlar ile Hüseyin Dede’nin bulunduğu alana doğru yürümeye başladım. Gözlerim Hüseyin Dede’yi arıyordu fakat o yerinde değildi. Dedim ya Erenlerin işleri belli olmaz diye, içimden demek ki bugün nasibimiz yokmuş diyerek her zamanki gibi nargile içtiğim kafeye doğru yönelmiştim. Yol boyunca tramvay yolundan insanlar adeta akıyordu. İstanbul’un en kalabalık alanlarında yürümek gerçekten efor gerektiriyordu. Bu alanda her zaman yürürken dikkatimi çeken, yürüyen insaların neredeyse yüzde 70’inin yabancı olmasıydı.

Sonunda kafenin girişine gelebilmiştim ki tam o anda yolun karşısında bir ses yükselmişti. Gözlüklerim gözümde olmadığı için gözlerimi kısarak, dikkatlice sesin geldiği yöne doğru başımı çevirmiştim. Bağıran bir dedeydi, hemen hemen benim boylarımda ve üzerinde ellili yılları andıran kıyafetleri vardı. ‘’ O Gürcüdür, Tatardır inanmayın ona, daha güvercinlerle, kedilerle konuşmayı bilmiyor, böyle lider olur mu?’’ diyerek bağırıyordu. Üç, dört defa çok kızgın bir şekilde aynı cümleyi tekrar ederek bağırmıştı. Sanki söylediklerini sadece çevresine değilde bütün kainata duyurmaya çalışıyordu. Bende ister istemez gün içinde ülkede önemli bir gelişme olup olmadığını anlamak için cep telefonumdan haberlere bakmaya başlamıştım. Tam o anda dedenin sustuğunu fark ettim ve gözlerimi telefondan kaldırdığımda dede tam karşımda duruyordu. Ne ara yanıma geldi, karşı caddeden benim yanıma nasıl bu kadar çabuk geçebilmişti anlamamıştım. Göz göze gelmiştik. Gözleri o kadar derin bakıyordu ki sadece aklımdan geçenleri değil sanki gönlümden geçenleri de okuyabiliyordu. O kızgın ve bağıran dede gitmiş yerine şefkatli ve naif birisi gelmişti. Dede gülerek ’’Merhaba evlat’’ deyiverdi. Bende şaşkınlığımı üzerimden atamamış bir halde ‘’Merhaba dedeciğim’’ diyebilmiştim. Zihnim olanlara anlam vermeye çalışıyordu. Zihnimin toparlanmasına izin vermeden Dede ‘’Evlat, Sen kendi kendini yeni tanıyorsun değil mi?’’ diyerek bana soru yöneltmişti. O an ne yapacağımı şaşırmış, elim ayağıma karışmıştı ve ister istemez ‘’ tanımaya çalışıyorum dedeciğim’’ diyebilmiştim. Fakat sözcükler ağzımdan dökülürken vücudum ürpermişti.

Dede konuşmasına devam ediyordu, ‘’Bak oğlum, söyleyeceklerimi iyi dinle, önce hayvanlar ile konuşmasını öğreneceksin. Hayvanlar ile konuşamayan İNSAN ile konuşamaz… Bak! Karşı taraftaki kedilerime, güvercinlerime görüyor musun? Her gün onlar ile rızkımı paylaşırım, aynı sofraya otururuz. Benimle konuşurlar, hergün dertlerini dinlerim.’’ dedi. Dedenin ağzından bu sözcükler dökülürken; benimde o anda gönlüme Süleyman peygamber kıssası düşmüştü. Dede aniden’’ Yaa Süleyman’da karıncalar ile konuşmadı mı evlat?’’ demişti. ‘’Evet dedeciğim haklısın diyerek mahçup bir tavırla cevap vermiştim. Artık onun gözlerinin içine bakmayı bırakmıştım. Ancak gözlerimi kaçırarak biraz daha konuşma süresini uzatabilmek için ‘’Adınız nedir?’’ diyerek soru sordum. Dede ‘’Adım Hayvanların Piri oğlum, ben hayvanlar ile konuşurum’’dedi. Daha sonrasında Peygamber efendimiz ve Fatma anamız hakkında da uzunca birşeyler söyledi söylemesine ama o kısımları tam olarak anlayamamıştım.

Hayvanların Piri konuşmasını bitirdikten sonra cebinden iki adet tespih çıkarmıştı. Tesbihler hakkında bildiklerim fazla olmamasına rağmen, ‘’Hangi çeşit ağaçtan yapılır? Hangi taşlardan yapılır?’’ anlardım. Kısa bir süre sonra bana bakarak ‘’ Sen bu turuncu tesbihi al evladım’’ diyerek avucumun içine elindeki turuncu tesbihi koymuştu. Konuşmasını sürdürerek ‘’Oğlum unutma büyü her yerde, bu tesbih seni Allah’ın izni ile büyüden koruyacak. Her gece bu tesbihi yastığının altına koyarak uyuyacaksın ve yanından ayırmayacaksın. Ha birde hayvanlarla konuşmaya çalışacaksın, tamam mı?’’ dedi.

Gün boyu düşündüğüm bütün bilgiler kafamdan silinmiş, aklım susmuştu. Dede benim cevap vermememden olsa gerek, kızgın bir şekilde ses tonunu yükselterek ‘’Bak oğlum! Söylediklerim şaka değil, bu söylediklerimi harfi harfine uygula, sakın unutma, hadi kal sağlıcakla’’ diyerek yanımdan uzaklaşmıştı.

Hayvanların Piri yanımdan ayrıldığında arkasından baka kalmıştım. Ondan hatıra olarak sadece elimdeki turuncu tesbih kalmıştı. Üzerimdeki şaşkınlığı atmam gerekiyordu, gözlerim elimdeki tesbihe takıldığında sanki tekrar girdiğim o ferah atmosferden Dünya’ya dönmüştüm. Tesbihi özenle çantama koyarak nargile kafeye doğru yöneldim. Nargile ile nefeslenirken onun söylediklerini unutmamak adına aklımda kalanları not defterime ve gönlüme işlemiştim…

İKİNCİ GÜN


   ‘’Unutma, devlet aklının sembolü Ay ve Yıldızdır…’’ Deruni Baba

İstanbul’dan eve döndüğümde gece 02:00 civarıydı, nargileden olsa gerek hala uykum yoktu. Vücudumu dinlendirmek için biraz uzandım fakat zihnim hala yaşadıklarının etkisiyle düşünmeye devam ediyordu. Hayvanların Piri hayvanlar ile konuşmayı öğren demişti. Hayvanlar ile konuşabilmek ne demekti? Tasavvufta nefs aşamaları bazen çeşitli hayvanlar ile sembolize edilirdi. Mevlana’nın mesnevisi bu sembolik dil ile yazılmış eserlerden sadece biriydi.

Bununla beraber, Kuran’da bir çok sure hayvan adlarından oluşuyordu. Nice hayvanlarda sizler için birçok hikmetler vardır deniliyordu. Süleyman kıssası, Salih’in devesi, Yusuf peygamber ve kurt hikayesi, Yunus peygamber ve balık, Yuşa (a.s) ve canlanan balık, Musa peygamberin büyücülerle karşılaşması sırasında yılana dönüştürdüğü asası vs. gibi bir çok cevaplanacak sorular vardı.

Hayvanlardan Kuran’da bahsedilmesi bir yana kavimler, boylar, devletler kendileri için kutsal olan hayvanları gelenek haline getirerek armalarına bayraklarına kadar işliyorlardı. Mesela Grekler için bir cennet hayvanı olan kutsal Ayı, bugün Rusların ulusal sembolü idi, Mısırlılar için bu hayvan kraliyet ailesinde yılan sembolü veya arı sembolü olmuştu. Türklerde Gökkurt, ParsBörü milletin ve devletin sembolü haline gelmişlerdi. Çinlilerin ve Britanya’nın kutsal sembolü ise bir Ejderha (Dragon) idi. Bütün bu hayvanlar ve sembolik anlamları kavimlerin mitolojilerine ehilleri tarafından sırlanmışlardı.

Bütün bunları düşünürken, güneşin ilk ışıkları penceremden süzülüyordu, sabah olmuştu. Hala bir gözüm notlarımda bir gözümde turuncu tesbihteydi. Zaman bazen gerçekten insana yetmiyordu. Zihnim artık hem düşünmekten hem de uykusuzluktan yorulmuştu. Neyse ki günlerden cumartesiydi ve ocağa gidecektim. Kendimce cevaplayamadığım sorularımı Deruni Babama sorarım diye düşünmüştüm.

Ya nasip diyerek kalktım, kahvaltımı hazırladım. Tam o sırada telefonum çaldı. Telefonun ucunda ki Yasin koldaşımdı, her zaman ki gibi buluşacağımız yeri birbirimize tarif ediyorduk. Birkaç defa yanlış anlamıştık birbirimizi, o günden beri telefonda birbirimize buluşacağımız yeri en ince ayrıntısına kadar tarif ederdik. Yasin bu sefer evinin önüne geleceğim, zaman kaybetmeyelim demişti. Yaklaşık bir saatte kahvaltımı edip, hazırlandım. Telefonumun artık alıştığım o garip dijital sesi Yasin’in evimin önüne geldiğini haber veriyordu. Sonunda evin kapısını kilitleyerek aşağıya inmiştim.

Birlikte ocağa doğru yola koyulduk. Ocağa vardığımızda yine heyecanlı bir şekilde Deruni Baba’yı beklemeye başlamıştık. Onu beklerken zamanın gerçekten göreceli olduğunu anlıyorduk. Henüz aradan bir hafta geçmesine rağmen onu özlemiştim, onu göremediğim zamanlarda, zaman adeta yavaşlıyordu. Heyacanlı ve sabırsız bekleyişimiz Deruni Baba’nın arabasının ocağa yanaşması ile son buluyordu. O arabasından indiğinde herkesin enerjisi farklılaşmıştı. Hani derler ya Erenler güneştir, gönülleri aydınlatır diye… Bunun canlı şahiti oluyordum. Onunla beraber Gönüllerinin aydınlığı herkesin yüzüne yansımıştı.

Ocakta Deruni Baba ile geçirdiğimiz uykusuz gecelerde öyle kadim bilgiler öğreniyorduk ki aklımız o anda bütün virüslerinden kurtuluyordu. Hani temiz akıl sahipleri diyor ya bir anlıkta olsa o akıl uykusuz gecelerde bizlere de yansıyordu. O gece ocaktaki sohbetin konusu DEVLET idi. Deruni Baba bizleri nefeslemeye başlamıştı:

‘’Bizim gibi zorlu coğrafyalarda devlet aklı bir settir. Zihin kodu dayakçıdır, yanlış anlamayın rejim, iktidar vs ne olursa olsun bu böyle olmak zorundadır. Bu sadece bizim devletimiz için değil, bu coğrafya da bulunan Rusya için İran içinde geçerlidir. Din birliği, Dil birliği bunlar gelip geçicidir, birgün bu birliktelikler bitebilir fakat devletsiz din ve dil birliği olmaz. Hepimiz dilimiz, dinimiz ne olursa olsun devletimize hizmet ile mükellefiz. Ne diyordu İmam Ali, devlet varsa zayıfta olsa uyun.

Bu devletin sahibi devleti emanet olarak verir. Hükümetler, iktidarlar emanate, emanet olduğunu unutmayarak hizmet etmelidirler, devretme zamanları geldiğinde de emaneti hakkıyla devretmesini bilmelidirler. Bu emanate hıyanet etmeden, kutsallığını bilerek devredene emanet ehli denir. Hıyanet edenler ise emaneti teslim etmemeyi istesede yapamaz çünkü emanetin sahibi Allah’dır. Unutmayın, kanımızda bir yerde batıl bir yerde hakikat dolaşıyor. Bizim görevimiz hakikati ortaya çıkarmak.’’

Deruni babanın ağzından dökülen her kelimede sanki kanımdaki hakikat can buluyordu. Gazi Paşanın muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kan haykırışını gönlümde hissediyordum. Deruni Baba nefeslemeye devam ediyordu:

‘’Devletin partisi olmaz. Devlet coğrafya da etkin olduğu alanlarda A, B veya C partisini konjektüre göre ileriye sürer. Satranç oyunu gibidir. Devlet konjektüre göre her bölgeye hitap eden partilerin içinde olmak zorundadır. Bakın bu noktada yanlış bilinen bir durum var. Genellikle vatandaşa, halka üflenen, söylenen yabancı güçler şu partiyi, şöyle bir partiyi başımıza getirdi vs şeklindedir. Buda aslında şer odakların oynadığı zihin oyunlarından biridir. Düşünsenize kaç bin yıllık kadim bir devlet aklı var. Bu aklın merkezini teşkil eden bir coğrafyada ondan izinsiz at oynatmak o kadar kolaysa, bu aklın kadimliği nerede?  O yüzden şer odaklar istedikleri hükümetleri, iktidara getirdiklerini sanırlar fakat en derinlerde devlet aklı o partinin başa gelmesine ses çıkarmamış, konjektüre göre atını oynamıştır. Mesela ekonomik kriz yaşanacaksa sol partiler, yoksa sağ partiler öne çıkarılır ya da bir bölgeye harekat yapılacaksa halka önceden milli duygular aşılanmaya başlanır vs… Söylediklerim sadece anlamanız için bazı örnekler, normalde bunlar o kadar basit anlaşılabilecek, kolay analiz edilebilecek hamleler olarak görmeyin.

Son olarak, devlet aklı bildiğimiz müşahade aklından ya da günlük siyasi akıldan çok farklı ve daha derunidir, bir nevi kristal akıldır. Unutmayın, devlet aklının en etkin olduğu kurum Yüce Türk Ordusudur ve bu aklın sembolüde Ay ve Yıldızdır.’’ dedi. Aklıma Türk Konseyinin bugünkü sembolü Ay ve Yıldız gelmişti. Neredeyse üç yüz milyonluk halkı kontrol eden bir devlet aklı var diye düşünmüştüm. Son zamanlarda bu aklı ortadoğuya ve günlük siyasi dile sıkıştıran okadar çok insan vardı ki bu açıklamalar adeta onlara bir uyarı niteliğindeydi.

Özellikle kadim devlet aklı karşısında bulunan şer odak çeşitli devletler üzerinden bu akla ait kadim projeleri çarpıtarak yönlendirmek isteyecekti. Mesela günümüzde Çin hem ekonomik hemde askeri anlamda yeniden canlandırılmıştı. Çin, Turan coğrafyasında oluşacak birliği kendi şeytani çıkarları için kullanarak Avrupa’ya bağlanmak ve kendisini küresel bir güç haline dönüştürmek isteyecekti. Bu proje ile kazanan Çin ve Avrupa olacaktı. Avrupa’da bu projeyi desteklemek amacı ile kendi bağımsızlığını hem ekonomik hemde askeri anlamda kazanmaya çalışıyordu. Amerika birleşik devletleri sözde Çin’in bu projesine karşıymış gibi davranıyordu. Oysaki Çin’in projesi başarılı olamazsa Abd devreye girecek ve bu noktada Abd Türk’ün kadim projesini Avrupa ve Çin’e karşı bir hançer olarak kullanmak isteyecekti. Abd’nin projesinde Rusya ve Türkiye’nin Çin’e karşı bir birlik içinde var olması isteniyordu. Son olarak bu planda başarısız olduğu takdirde, Rusya devreye girecek ve Turan projesini Avrasya projesi adı altında kendi kültüründe eritmek isteyecekti. Alexandar Dugin adlı bir simyacı tarafından dünya’ya üflenen bu projenin sloganı ‘’Üçüncü Roma’’ idi. Bu şer odaklı projelerin hepsini şeytan İsrail el altından destekliyordu. Tabiki siyaset, bilimdeki gelişmelerden ve doğa olaylarından bağımsız düşünülemez ve analiz edilemezdi. Benimkisi sadece basit bir denklem idi. Önemli olan Kadim Devletimizin şer odaklı olan bütün bu projelerin farkında olmasıydı.

Aklımdan bu düşünceler geçiyorken, ocakta sadece nargile fokurtu sesleri yükseliyordu. Tam bugünlük konu bitti diye düşünürken, Deruni Baba bana asker edası ile bakarak ‘’ Devletlerin isimlerinde bile arkalarındaki akılları anlamak için bazı sırlar mevcuttur. Mesela Britanya ayrı, İngiltere ayrıdır… Britanya’ya adını veren kimmiş bir araştır bakalım. Ayrıca bugün bütün bu anlattıklarımı bir makale haline getir ve yaz oğlum’’dedi.

Bu anlatılanlar ile geceyi devirmiştik ve pazar sabahının tanıdık ışıkları ocaktan içeriye doğru süzülüyordu. Artık eve dönme vaktiydi. Deruni babaya selam durarak, Yasin ile beraber ocaktan ayrılmıştık.

ÜÇÜNCÜ GÜN

‘’Bu siyah sancağı al, bu sana emanet…’’ Hüseyin Dede

Eve döndüğümde zihnim artık oldukça yorgundu. Neredeyse üç gündür uyuyamamıştım. Hem hayvanların pirinin anlattıkları, hemde deruni babanın muhabbetullahı bende farklı farklı kapılar açmıştı. Britanya’yı araştıracaktım. Britanya tarihini hem yüzeysel, hemde deruni taraflarını öğrenmem gerekiyordu. Mesela Britanya’nın kutsal hayvanı neden bir ejderha idi? Britanya’ya adını veren kimdi? Ülkeyi inşa edenler hangi öğretiden besleniyorlardı? Bu soruları not defterime yazdıktan sonra artık uyumam gerekiyordu. Ancak uyumadan önce gözüm turuncu tesbihe takılmıştı. Hayvanların Piri, ‘’Unutma uyurken yastığının altına koy’’ demişti. Bende ‘’Elbet vardır bir hikmeti!’’ diyerek tesbihi yastığımın altına koyarak rüya alemine daldım.

Rüyamda, bir yerdeydim ama nerede olduğumu tam anlamıyla çıkartamıyordum. Bulunduğum alan ince bir sis ile kaplıydı. Bu sis içerisinde bana doğru gelen bir silüet gördüm. Yaklaştıkça yüzünü daha net seçebiliyordum.

Usülünce gelen Deruni Babamdı. Çok sevinmiştim.

Hemen birbirimize sarıldık. Sanki yıllardır birbirimizi görmemiş gibiydik. Rüyamda, genelde Komutanım diyerek Deruni Baba’ya hitap ederdim. Deruni Baba’nın güler yüzü komutan edasında ciddileşerek ‘’Oğlum, Hüseyin Dede’nin yanına gideceksin, onda bir emanetin var, onu al ve sırrını koru’’dedi. Bende ‘’Emredersiniz!’’ dediğim anda o sisli anlayamadığım mekandan birden kendimi İzmir’deki evimin odasında buldum. Yatağımın altından birisi sesleniyordu. Bende merakla yatağımın altına eğildiğimde sanki ayrı bir dünya ile karşılaşmıştım. Ama bu dünyada karıncalar vardı, kimisi iyi kimisi kötüydü. İyi olan karıncalardan birisiyle konuşmaya başlamıştım. Karınca bir şeyler tarif etmeye çalışıyordu en sonunda girdiğin kapıya yönel demişti. Karıncanın dediğini yaparak odamın kapısına doğru yöneldiğimde tam kütüphanenin üzerinde gezinen örümcek birden selam vermişti, odaya girdiğim kapıyı işaret ediyordu. Örümcekte kapıyı işaret ettiğine göre heralde burdan çıkmam gerekiyor diye düşünmüştüm. Tam odamın kapısından ayağımı attığımda bu seferde kendimi yeniden bir ormanda buldum. Ormanda uzun bir yol vardı, yolda sadece ben yürüyordum. Hüseyin Dedeyi nasıl bulacağımı düşünürken, yolun sonunda arkası dönük uzun saçlı birisi belirdi. Ona doğru yaklaşıyordum. Aramızda mesafe artık hemen hemen yok gibiydi ve birden bana doğru yüzünü döndü. Hüseyin Dede’nin yüzünü gördüğümde içim ferahlamıştı.

Hüseyin Dede’ye ‘’Merhaba dedecim, bende sizi arıyordum. Deruni Baba beni sizden bir emanet almam için gönderdi.’’dedim. Ne garipti Cuma günü Hüseyin Dede’yi ziyaret edememiştim ama şimdi rüyamda onunlaydım. Hüseyin Dede yüzünü ciddileştirerek ‘’Haberim var evlat, merak etme. Emanetin bende bunu sana teslim edeceğim. Unutma maddi emanetler olduğu gibi, manevi emanetlerde vardır. Bu siyah sancağı al, bu sana emanet.’’ dedi. Sancağı aldığımda yavaşça onu açtım. Arka yüzü simsiyahtı, ön tarafını çevirdiğimde ise siyah zemin üzerinde bir ejderha başı duruyordu. Hüseyin Dede ‘’ Pirinin sana nefeslediği sır bu sancakta gizli. Britanya’nın deruni sırrı ve daha nicesi…’’ dedi.

Yedi saat boyunca kesintisiz uyumuştum ve gözlerimi açtığımda ejderin sırrı ile uyandım…


Devam edecek



Ozan Aydın


 



Bu haber 6,190 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    10,873 µs