En Sıcak Konular

Maneviyatsız Cihazlanma Planları

25 Mart 2015 22:03 tsi
Maneviyatsız  Cihazlanma Planları Maneviyatsız Cihazlanma Planları

EMİR YILDIZDAN-2

2.BÖLÜM

Maneviyatsız  Cihazlanma Planları

Örselenmiş kelimelerle ‘erenlerin’ karşına nasıl çıkarım? Her harfi, her kelimeyi tartarak konuşmaya çalışıyorum onların yanında.  Hata yapmaktan ödüm kopuyor. Hani halk arasında bir tabir var;  “Erenlerin sağı solu belli olmaz’ diye. Bu sebeple onlarla birlikte olduğum zaman genellikle sükût etmeyi seçiyorum. Dilime sahip olurken, kalbime de sahip olmaya çalışıyorum. Konuşmak sadece kelimelerle değil ki… Öyle değil mi?

Osman Baba’ya alışmışken, ondan ayrıldıktan sonra, derinden yaralandığımı, her ne kadar  yüzüm ve yüreğim belli etse de  söze dökmemek gerek bazı şeyleri. Yazılan, yaşanacaktır! Osman Baba; “ayrılmadık, nöbet değişimi,” demişti, ki öyledir!

Alışkanlıklarımız mı bizi bağlı kılan? Yoksa yaşananlar mı? O manevi hava, o tevekkül… Onları tanıdıkça her aşığın yüzünde kendimi görüyorum! Kendimi görüyorum birleşen gönüllerde.

Niye şimdiye kadar başıboş dolaşmışım? Ne kadar da vakit kaybetmişim? Sadece ben miyim bu durumda olan? Bizim üzerimize kırk demir kapıyı kilitlediler ama yine saklayamadılar, yok edemediler bizi.  Şükür ki, “bir el” tutup çıkardı  karanlık dehlizlerden bizi.

Artık, dudaklarımız zikre alışmış, başka kelimeler yavan gelir bize. Boş ve anlamsız gelir, gelişi güzel söylenenler, anlatılan hakikatin yanında.

Gözlerimizi  kireç gibi yakmaya çalışıyor medyaları. Şeytan belki de hiç bu kadar göz önünde olmamıştı.  Göz yaşlarımız kurudu sanal ekranlar başında, ağlamayı unuttuk! Kurtarın kendinizi bu büyük tuzaktan, kurtarın!

Yeraltına çekilmiş şehirler gibi şimdi bakışlarım! Başka türlü nasıl  temizleneceğiz! Kalbim nasıl dirilecek başka türlü…

Sağımız ve solumuz dolu iken, nasıl haberimiz yokmuş gibi davranırız?  Huzur’a nasıl böyle çıkacağız? Yüreğimizi  tertemiz yağmur suları  ile yıkamanın vakti gelmedi mi?

Beni, ben’den korumayı daha ne kadar başarabilirim?

Üzerime dua kokuları sinmiş çok şükür, çok şükür...

Heyecandan ölüyorum beni ele verecek kalbimin atışı.

Yüreğimdeki parmak izleri kimin?

Kırık cam parçalarına  çıplak ayaklarla basarak yürümek niye? Yemyeşil ovalarda hakikatin peşinde emin adımlarla koşmak varken?

Ağlama, bu da geçer…

Ağlamıyorum ki…

Ne diyordu şair: “Gözlerim nemli değil, namlu!”

Yüreğim ferahlamış bir şeklide ayrılmıştım Eskici Amcanın dükkânından. Osman Baba beni buraya emanet etmiş ve Eskici Amca ile çalışmaya başlamıştım. Artık onunla birlikte yürüyecektim. Bakalım nereye kadar?

Acaba beni daha ne sürprizler bekliyordu?  Bana anlatılan her konu ayrı bir kitap konusuydu aslında. Ama zaman dar, vakit ilerliyor, düşman yaman! Geçmişin ve geleceğin hesaplaşmalarının konularıydı yazdıklarım. Bize anlatıların; bazen çarpıtıldığını bazen ise bambaşka şekilde aktarıldığının farkına vardım. Bazen de hiç bilmediğimiz şeyler olduğunu öğreniyordum.

Türkiye, kuşkusuz yüzyıllardır  bu oyunların içinde. Tarihin hiçbir döneminde Türk’ün olmadığı bir dönem yok. Türk’ün bu devamiyetinin sebepleri olması gerekir. Biz, yüzyıllardır varlığımız nasıl devam ettirdik? Bunca savaşa, bunca entrikaya, bunca düşmana karşı?

Dışarıdan (zahiren) baktığımızda sıradan gördüğümüz insanların, batında kim bilir ne görevleri var? Ülkemizde, Allah’ın lütfettiği ne güzel insanlar var. Halkın onları bilmemesi belki daha iyi. Vazife erleri onlar. Burada vereceğiniz hiçbir rütbe onları yüceltmez, biliyorum… Rütbeye de ihtiyaçları yok ki onların... 

Zaman zaman erenler kulağımız çekerler: “Vazifenizi iyi yapın!” diyerek. Ne yaşlı başlı insanların,  canla başla nasıl çalıştıklarını gördüm. Biz kim, onlar kim? Biz hala uyuyoruz. Uyanın! Vakit geçiyor... 

Çok şükür uyumanlar da var!

Türkiye’nin ne güzel insanları var, çok şanslıyız. Onlar var diye bizler de, yani hepimiz, elbette yan yatıp gelecek değiliz. Her zaman iyilik üzerine olacağız, çalışacağız.

Bir veli şöyle demişti:

“Düşüncenizi düzeltin!”

En azından  kötü düşünmeyeceğiz, iyilik yapacağız, dua edeceğiz, çalışacağız!

Ne garip bir dünya…

Eskici Amcadan ayrıldığımdan beri birkaç ay geçmişti. Onunla son konuşmamızda benim telefonumu almış,  “gerekirse ben  seni çağırırım” demişti. Birkaç ay geçti ve nihayet bir Cuma günü akşamüzeri aramıştı:

“Eren Kardeşim, nasılsın iyi misin?” demişti.

“İyiyim efendim, Allah razı olsun, siz nasılsınız?”

“Keremine şükür, yarın işin, bir programın var mı?” diye sordu.

“Yok efendim,” dedim sevinçle.

“İyi o zaman, yarın öğlenden sonra bana uğra, bir çay içelim.”

“İnşallah,” dedim.

Ertesi günü iple çekmiştim. İçim içime sığmıyordu. Eşim, benim bu kadar heyecanlandığımı görünce; “Ne var bunda da bu kadar heyecanlanıyorsun?” demişti.

Bilmiyordu ki erenlerin sohbetini. Bilseydi, öyle der miydi?

Gece ve sabah. Uzun zamandır sabahın erken  olmasını bu kadar arzu etmemiştim. Saat bir türlü geçmek bilmiyordu sanki.  Gece boyunca salondaki guguklu saati saydım hep.

İbadet, tefekkür ve okumalar…

Vakit gelip çattı. Hazırlıkları yaptıktan sonra Eskici Amcanın dükkanın önündeydim. Ben hep Eskici Amca diyordum ama gerecek adını sormak hiç aklıma gelmemişti. Adı neydi acaba?

İşte o ahşap kapının önündeydim ve kalbim küt küt atıyordu. Sahi niye bu kadar heyecanlanıyordum?

Kapı büyük bir gıcırtıyla açıldı. İşte Eskici Amca karşımdaydı. Gözlerinin içi gülüyordu. Selamlaşma faslından sonra;

Sarıldık…

“Eren Kardeşim hoş geldin, sefalar getirdin” dedi.

“Hoş bulduk,” dedim.

Eskici Amcanın eliyle işaret ettiği koltuğa oturdum. Yine  o muhteşem eski eşya kokusu. Bu ayrı bir şey, bu sevdaya düşmeyen bilemez. Anlatsam da, yaşamadıkça benim ne demek istediğimi tam anlaşılmayacak. Bu havayı solumak gerek.

Eskici Amca havadan sudan konuşmaya başlamıştı.  Etrafta o kadar ilgimi çeken eşya var ki, bir türlü dikkatimi toparlayıp, Eskici Amcayı dinleyemiyordum.

Biraz sonra Amca, gözlerini kapamış, dalıp gitmişti. Gözlerini açınca bana:

“Koy gramofona bir taş plak da dinleyelim.” diyerek gramofonu işaret etti.

Yerimden kalkarak borulu gramofonun yanına vardım. Kutudan yeni iğne çıkarıp, iğneyi değiştirdim ve kurma kolu ile gramofonu kurdum. Yandaki taş plak kutusundaki plaklar içeresinden Hafız Burhan’ın plağını tablaya koyup, bıraktım.

Plak dönmeye başlayınca cızırıtılar  gelmeye başladı ve biraz sonra odaya Hafız Burhan’ın o tok sesi yayıldı. “Her yer karanlıııııkkkk…” 

Taş plak bitmişti. Plağı kaldırdım yerine koydum, tabla dönmeye devam ediyordu, zembereğin boşalmasını bekledim.

Eski Amca çaylarımızı koymuş, sohbete hazır bekliyordu.

Kısa bir genel sohbetten sonra Eskici Amca; “hazır mısın?” deyince, ses kayıt cihazını, kalemimi ve ajandamı hazır ederek, onu dinlemeye başladım.

Anlatmaya başladı:

 “Her şey Adnan Menderes’e giden bir teklifle kısmen açığa çıkıyordu:  RECONCİLİATİON PROJESİ. Çok dallara ayrılan bu projenin içeriğinde bir ayrıntı göz çarpıyordu. Bu proje ile İstanbul, dinlerin başkenti yapılacaktı. Vatikan benzeri statüsü olsa da daha  ileri bir teklif sunuluyordu. İstanbul projesi  Vatikan gibi  sadece bir mezhebe dayalı değil, tüm dinler, tüm mezhepler temsil edilecekti: Katolik, Ortodoks, Protestan vs. üstelik sadece Hristiyanlık değil Yahudilikte en üst düzeyde temsil edilecekti. En üst yapılanma Fener Patrikhanesi denetimine verilecekti. Bu proje sadece literatürde semavi dinleri kapsamayacak; Budizm, Hinduizm ve diğerlerini de kapsayacaktı. Tabi asıl olarak Hristiyanlık ağırlıklı olacaktı. Musevilik etkin hale getirilecek, diğer dinler, terazinin iki ağırlığı olan Hristiyanlık ve Yahudilik altında kontrol altına alınacaktı. Onların beklentileri böyleydi.

Söz konusu merkez İstanbul olunca, elbette İslamiyet’te olacaktı ancak İslamiyet’in  yorumu Hristiyanlık normlarında yorumlanacak ve ruhçuluk akımı ile beslenecekti. Bu projenin başında tabii ki Mason teşkilatları ve Masonlar vardı. Sıradan  Masonlardan bahsetmiyorum Eren Bey” dedi.

Eskici Amca; elindeki notları, dergileri karıştırıyor ve zaman zaman da sinirli bir şekilde başını sallıyordu. Elinde bazı çizimler, resimler vardı. Onu dinlerken bazen Osman Baba’yı dinliyormuşum  hissine kaplıyordum. Sanırım bu hep devam edecek. Anlatanlar sanki tek kaynaktan anlatılıyor gibi. Şahıslar değişiyor  ama sistem değişmiyordu.

Hak ve Batıl savaşı devam ediyordu…

Eskici Amca kısa bir duraklamadan sonra kaldığı yerden anlatmaya devam etti:

“Menderes’e ambalajlanarak sunulan projede, şu gerekçeleri ileri sürdüler:  ‘İstanbul, kültürel anlamda dünyada saygınlık kazanacak, dinler turizmi adı altında turizm gelişecek, İstanbul ayrı bir önem kazanıp, maddi manevi kazanımlar olacak.’ Böyle diyerek bu projeyi şirin göstermeye çalışıyorlardı.  Gerçekte hepsi yalandı. Amaç başkaydı.

Öyle ki bu projenin kokusu çıkar çıkmaz; Türkiye’de bir anda ruhçuluk, ruh celseciliği, manyetizma alanında bir çok dergi ve yayın ortalığı kapladı…”

Eskici Amca, o dergilerden birini bana verdi resmini çekmem için.  

Derginin resmini çektikten sonra, tekrar anlatmaya başladı o güzel  insan: “Vatikan ve ABD  bu projeyle çok yakından ilgilendiler. ABD, Komünizmle Mücadele tabelasını,  psikolojik harp olarak bu projeye ustaca monte etti.  ABD, komünizmle mücadelenin manevi yapılanmadan geçtiğini görmüştü. Buradaki manevi yapılanma  sözde bir yapılanma. Yani onların manevi yapılanma dedikleri tabii ki İslami bir manevi yapılanma değildi.” Dedikten sonra kendi kendine söylenmeye başladı: 

“Bu Şeytaniler var ya bizi bizden daha iyi tanıyorlar.” dedi. Sinirlendiği her halinden belli oluyordu. Ben ise Eskici Amcanın sakinleşmesini bekliyordum. Limonlu çayından bir yudum aldıktan sonra derin bir iç geçirdi. Biraz sonra  tekrar konuşmaya başladı:

“Bunların felsefesi, İnsanı farklı tanımlayan; ruh ve doğa üstü güçlerin varlığı ile İslam dışı bütün inanç ve teolojilerin en uç noktasında harmanlanarak sunulmasıdır.

Üç kademe zümreye hitap edilecekti:

1- Entelektüel gayri İslami kesim, dönmeler, siyasetçiler, önemli etki alanı olan kurumların yöneticileri vs.

2- Sanatçılar, sosyete tabir edilen kesim ve zenginler kulübü zümresi vs.

3- Müslüman Türk halkı.

Bunlarında aralarında hiyerarşi oluşturulacaktı. Müslüman zümreye hitap edebilmeleri için İslam büyüklerinden; Mevlana’dan, Hacı Bektâş-ı Velî’den   ve özellikle Türkiye topraklarındaki türbeleri bulunan sahabe ve İslam büyüklerinin adları zikredilecekti. Bu plan için, özellikle sufi geleneği olmayan ekoller biçilmez kaftandı.  Kur’an devre dışı bırakılarak, Kur’an’mış gibi okunan eserler ve onların müntesiplerinin bu yolla gururları okşanacaktı. Bu eserlerde; Allah,  Peygamber ve hükümlerden çok, eseri yazanlar ön plana çıkarılarak, onların eserleri Kur’an gibi okunacaktı. Planları buydu.

Bazı kesimlerin üstad dediği kimseler; Allah’tan, Peygamberden aldığı bilgiler(!) söylemi ile vahyin önüne ilham olarak çıkarılacaktı. Böylelikle Kur’an ve hükümleri direk devre dışı kalmayacak ama Kur’an’mış gibi algılanacak; yeni söylemler ve otoriteler oluşturulacaktı. Yani bu kitaplardan birini okudun mu Kur’an okunmuş gibi kabul ettirilecekti.

Soğuk savaş dönemi ile bu iş  komünizmle mücadele guruplarından seçilmiş kişilere ihale edilecekti. Diğer zümrelerin projeye dahili zor değildi. Onlar, ruh çağırma celseleri ile zaten ikna oluyorlardı. Çağırdıkları ruhlar arasında; Mevlana’nın,  Yunus Emre’nin ruhundan tutunda, Atatürk’ün ruhuna kadar –tabii sözde - ruhlar çağrılıyor. Hazırlanan planlar ve oyunlar doğrultusunda celseciye söyletilen cevaplar  ile  kurulan bu sahte düzen tıkır tıkır işliyordu.

Bu celselerde öyle hokkabazlıklar yapılıyordu ki; özellikle  yüksek eğitimlileri inandırmak için; mesela Stalin’in ruhu çağırılıyor, Türkiye hakkında Sovyetlerin Türkiye’yi nasıl işgal edileceği planları anlatılıyor, öte yandan Atatürk’ün ruhu çağırılıyor;  İslam’a nasıl düşman olduğu, Osmanlıyı nasıl yıktığı vs. -sözde planları - anlattırılıyordu.

İstanbul cemiyetlerinde bu celseler, fısıltı gazetesi olarak ciddi olarak el altından yayılıyordu. Dini, siyasi ve diğer guruplara  verilecek mesajlar psikolojik harp olarak  kulaklara üfleniyordu. Hemen hemen herkesim bu tuzağa düşmüştü. En acısı da İslami kesimin bir kısmının bu tuzağa düşmesiydi. Onları da şöyle ikna ediyorlardı; bilgiyi getiren kişi şöyle diyordu:  ‘üstadımızı, şeyhimizi vs. celsede dinledik şöyle şöyle dedi.’ Diyorlardı. İnanmayanları inandırmak içinse önceden üstadlarının yazmış olduğu gaybi konuları irdeleyerek; ‘bak falan sayfada hazret daha önce böyle yazmıştı’ vs. diyerek anlatılanları kendilerince delillendiriyorlardı.

Böylece ne oluyordu? Olan şuydu; gizli servisler; medyada bazı yayınları maniple ederek, yazılar, haberler yazıyordu. Sistem şu şekilde işliyordu:

Gizli servisler, önceden bu cemiyetlere; Rüyada, manada, yakaza halinde üstadlarından aldıkları iddia ettikleri bilgileri - bunların tamamı yalan, uydurulmuş şeylerdi- celsede üstadlarının sözleri olarak orada bulunanlara üflüyorlar. Oysa plan baştan kurulmuştu, bu bilgileri kendi elemanları vasıtasıyla medyaya da veriyorlardı.  Celsede söylenilenler ertesi gün veya birkaç gün sonra  medyada çıkınca, ‘bak üstadın gaybi bilgileri çıktı’ diyerek güven kazanıyorlardı. Güven kazanıldıktan sonra kişiler, psikolojik telkinlere açık hale geliyorlardı.” Dedikten sonra Eskici Amca şu ilave açıklamayı yaptı.

Bunu şöyle izah edelim Eren kardeşim:  “Hani Oktan Keleş’in eserlerinde  deşifre ettiği, yazdığı ve sıklıkla uyardığı ‘Nostradamus’un kehanetlerini çıkarma görevi olan örgütler’ vardı ya, bunlarda tıpkı öyle.”  Deyince şaşırmıştım. Demek ki Eskici Amca Oktan Keleş’i ve eserlerini tanıyordu.

Bu arada dükkâna gelenler oldu. Genç bir çift gelmişti. Pikap ve plak sormuşlardı. Eski Amca onlarla ilgilenmeye başladı. Ben ise fırsattan istifade notlarımı kontrol ediyordum. Eskici Amca gelen çift ile koyu bir sohbete dalmıştı. Plakları ve özelliklerini anlatıyordu. Genç çift Eskici Amcanın sohbetine bayılmışlardı, ha bire soru soruyorlardı.  Ben ise çalışmayı bir an önce tamamlamak için sabırsızlanıyordum. Eski Amca genç çifte çay ikram etti. Adlarını sordu: Erkek olan: “Ben Uğur, bu da eşim Şengül” dedi. “Maşallah” dedi. Genç çift gittikten sonra Eskici Amca tekrar üzerinde post olan koltuğuna oturdu. Neden bu çiftin isimlerini sorduğunu merak etmiştim. Şu kısa cevabı verdi: “Onomastik.”

Konumuza kaldığı yerden devam etti:

“Eren kardeşim, yönlendirmelerin kapalı devre olduğunu belirtelim. Oldukça planlı ve stratejik çalışan bu grubun samimi İslami yapıları da hedef aldıklarını vurgulayalım. 1. ve 2. kesime ‘bunlar, yobaz, gerici’ yaftaları yeterli olurken 3. kesime ise  ‘bunlar bir makama gelseler bir şey beceremezler’ algısını üflüyorlardı kulaklara.

Toplum o yıllarda bu üst yapıyı bilmediği için, aynı el tarafından  birbirlerine de düşman olarak gösteriliyordu. Hepsinin gayesi ulviydi… Oysa üst yapı kendi ulvi emeller için çalışıyordu. Alttakiler de bu  üst yapıyı bilmedikleri için, onların değirmenine su taşıyorlardı.

Bu projenin yan kollarından en  ilginci manevi cihazlanma yapısıydı ki, etkin isimlerinden biri 33. derece mason olan İstanbul Valisi Prof. Dr.Fahrettin Kerim Gökay’dı.

Bunların yaptığı çalışmalardan birini anlatayım Eren Kardeşim: Bunlar; türbelere bakır kablolar çektirerek, türbede yatan kişiyle  manyetik bağ kurulacağı inancına sahiptiler. Bunun için gerekli çalışmaları yapmışlardı ve bu projeyi   hayata geçirmeye çalışıyorlardı. Bunun için nereyi seçmişlerdi dersin Eren kardeşim?”

Eskici Amca soruyu sorunca yazmayı bıraktım, kısa bir düşünmeden sonra: “Fatih mi?” dedim.

Hayır manasında başını salladı. “Bunun içinde merkez Eyüp Sultan’ın türbesiydi.

Manevi cihazlanma gibi yapılanmaların ismi felsefi manada algılansa da aslında işin içine bizzat cihazları da sokmuşlardı. Özellikle elektrik ile ilgili enteresan cihaz çalışmaları yapılmaktaydı.  Az önce söylediğim gibi türbelere bakır kablolar çekip, belli merkezlerde birleştirip temas alanları oluşturmak ve elektro manyetik alan oluşturarak  türbedeki mevtalarla transa geçmek gibi niyetleri vardı. Bu alanda enteresan  elektrik çizim  planları trafo vs. elektrik alanını ilgilendiren proje dokümanları bile ciddi ciddi tasarlanmıştı.” Dedikten sonra Eskici Amca elindeki dokümanları bana gösterdi resimlerini çekmem için. 

Eskici Amcanın verdiği Mason dergisinin bir sayfasındaki terimler oldukça dikkat çekiciydi: Dinamo, enerji...

Kendi matbaalarında basılmış Ruh celse çağrı pusulaları:

Küçük davet pusulaları olup, gün saat tarih ve çağıracakları ruhu elle yazıp, toplantı  mekanlarına davet için el altından ilgililere verirlerdi. Bir  ruh celsesi davet pusula örneği: ‘Yunus Emre hazaratın ruhu çağrılacaktır.’ yazmaktadır.

Yine Masonluk yayınlarından pergelle bir türbe ölçümü yapıldığını gösteren gravür resim:  

RECONCİLİATİON PROJESİ ile Vatikan ve Siyonistler zevkten dört köşeydi. Misyonerlik ve Siyonist faaliyetleri bu yapı sayesinde Müslümanlara ihale etmişlerdi. 1960 darbesi olunca tüm bu planlar sekteye uğradı…

Daha sonraki yıllarda, bazı kesimler, benzer celseler yapsa da marjinal kaldılar. Çünkü Türk Devleti; medyum ve cinci diye tabir edilen insanlara göz açtırmadı. Bu yolla vücut bulamadılar…” dedi Eskici Amca.

Alnındaki  damarlar şişmiş ve burnundan soluyarak; “Göz açtırılmadı ama onlarda  taktik değiştirdiler ve sonraki yıllarda devreye  'Herkül Projesi' girdi.” Dedi ve sustu. Bu susmak aslında binlerce kelimeye bedel bir susmaydı.

Emir Yıldızdan       
buulkem@gmail.com
Twitter:@emiryildizdan

 

Birinci Bölüm: http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=3204



Bu haber 214,465 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    10,788 µs