En Sıcak Konular

Vizyoner Atatürk ve Bir Parça Sümer

23 Ağustos 2021 08:04 tsi
Vizyoner Atatürk ve Bir Parça Sümer Derviş Ozan Yazdı: Çağın Ötesinde Bir Bilge: Vizyoner Atatürk Ve Bir Parça Sümer

Çağın Ötesinde Bir Bilge: Vizyoner Atatürk
Ve Bir Parça Sümer

 

Değerli Onaltıyıldız Ailesi ve değerli takipçilerine esenlikler diliyor, bu çalışmanın amatör ruhla yapılmış bir çalışma olduğunu belirterek konuya girmek istiyorum. Ki bu çalışmada akademik bir dil, akademik bir metot aranmasın. 

SÜMERLER: Mezopotamya’nın sıradışı topluluğu; Uzaylı Atalar, Dinlerin kökeni, Modern Tarım’ın öncüleri, Alternatif Tıbbın reçeteleri, yazının mucidi, Kozmoloji’nin ilk kayıtları, kent hayatının mimarları, Zaman Mühendisleri…
Okudukça çoğalır, düşündükçe derinleşir. Bir topluluk, bir halklar yığını, kim Onlar? Bilinmiyor(sözde). Nereden geldiler yahut nereye gittiler?
Herkesin bildiği fakat birçoğunun akademik çevreler tarafından dışlanmamak adına sustuğu, dile getiremediği gerçeklerden küçük bir örnekle konuya başlamak istiyorum:

Helmut Uhlig’in ‘’SÜMERLER’’ adlı Şubat 2018 basımı kitabının 121. Sayfasında yer alan ve kelimesi kelimesine aktardığım şekli ile okuyacağınız kısa bir bölüm:

‘’Ancak en büyük sürprizle tabutun üstündeki toprağı kaldırdığımızda karşılaştık. Ceset her zamanki gibi sağ tarafta duruyordu. Bedeninin etrafında, altın bir hançer ve halkaya sabitlenmiş lapis taşından yapılma bir bileği taşının asılı olduğu, çürümüş bir kemer bulunuyordu.  Gövdenin önünde lapis, altın ve incilerden oluşan katı bir kütle duruyordu. Ellerinin arasına ağır bir altın kâse yerleştirilmişti. Bunun hemen yanında yine altından yapılma büyükçe ve oval bir kâse daha vardı. Başın arka tarafına midye şeklinde altın bir lambayla bir kâse konulmuştu. Sağ omuza bir çift balta dayanmıştı ve sol omuzun yanında da yine normal formda bir balta vardı. Cesedin hemen arkasına, bilezikler, inciler, muskalar, yarım ay şeklinde küpeler ve altın telden yapılmış helezon yüzükler yığılmıştı.’’

Henüz okurken dahi ne demek istediğimi anladınız. Şu kısacık bölümden bile Sümer kazılarında rastlanılan bu mezarın Kurgan tipi Türk mezarı olduğu anlaşılıyor. Bilhassa altını çizdiğim 2 satırda ise ‘’erlik kemeri ve ant kadehi’’ betimlemesi yer alıyor, ki taş babalarda, balballarda bunlara çok sık rastlıyoruz.
Gelgelelim yazar, burada ve kitabın devamında adeta Türk yokmuş gibi davranıyor. Derin bir aşağılık kompleksinin ürünü olsa gerek; Irak diyor, Suriye diyor, Bahreyn, Arap yarımadası, İran diyor fakat Türkiye ve Türk demiyor. Peki neden demiyor? Yoksa yazarın nihai hedeflerinden biri TÜRK Milleti ile Sümerler arasındaki kuvvetli bağı gizlemek mi, örtmek mi? Yoksa Sümerlerin ‘’Medeniyet Kurucusu’’ mirasının varisi olarak salt kendilerini mi görüyorlar?

Öyleyse bu düşünce yapısına karşılık, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu müthiş seslenişini hatırlayalım ve konumuza giriş yapmış olalım: ‘’ Bu memleket dünyanın beklemediği, asla umut etmediği ayrıcalıklı bir varoluşa sahne oldu. Bu sahne en az 7 bin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik doğanın rüzgarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk doğanın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk doğanın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu sonra onlara alıştı; Onların oğlu oldu. Bir gün o doğa çocuğu, Doğa oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu... Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.’’

Yukarıda verdiğim örnek, Batı’nın içinde bulunduğu aşağılık kompleksi ve yok saymaya çalıştıkları kadim Türk Tarihi için sadece küçük bir bakış açısıydı, ki çoğaltılabilir de.
Aşağıda vereceğim örneklerde ise, sahiplenmeye çalıştıkları bu toprakların kültürel köklerine inmeye çalışacağız. Anadolu’nun kadim tarihinden günümüze bazı izler arayacağız.
 

SIRLAR KIRAATHANESİ

Bizim için Sırlar Kıraathanesi bir boyut kütüphanesi gibidir. Sadece orada sorulabilecek soruların, sadece orada bulunabilecek cevapların olduğu kadim bir kütüphane.
Orada sorulan sorular merak edildiği için değil, hikmeti öğrenilmek için sorulur ve alınan her cevap başka bir soruya zemin olur. Yine böyle anlardan bir an, işte bu çalışmanın da ana teması olan o soru gelmişti aklıma:
‘’Gerçekten de "ortalığa bir Türkçülük dehşeti saçmış- olan, Türklük şuurunu en alt bilinçten en üste bilince çeken, Türklük kavramını her ortamda deklare edip, yücelten Gazi Paşa, nasıl olur da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde yer alan şehir adlarını Türkçeleştirmez?’’

Gönlüme düştüğü, aklımın erdiği, dilimin döndüğü kadar; yıllar sonra bu sorunun cevabını bulduğumu düşünüyorum: MEZOPOTAMYA MİTOLOJİSİ

‘’Oğlum. Mitoloji, hakikati gizleme sanatıdır.’’  (Münir Derman, ruhaniyetine selam olsun.)

Samuel Noah Kramer’in Sümer, Akad, Babil ağırlıklı olmak üzere 51 adet tabletin çevirisini yaptığı ve Jean Bottero tarafından bu çevirilerin yorumlandığı 875 sayfaya sahip MEZOPOTAMYA MİTOLOJİSİ adlı eserin üzerinde almış olduğum notların, yapmış olduğum okumaların sizin de ilginizi çekeceği ve Atatürk’ün vizyonu hakkında yeni bir kapı açacağı düşüncesindeyim.

Şöyle ki;
bir Sümer tableti, ilk parçaları 1914 gibi bir tarihte yayınlanmış, ilgili alanı aşağıya yazıyorum.

‘’ Eşik taşın bir arslan
   Kalabalıklara karşı ayakta duran.
   Apsu! Ey soylu ve kutsal yer!
   Hükümdarının sık sık ziyaret ettiği Engur Sarayı’’

Bir başka Sümer tableti, çevirisi 1944 yılında yapılan ve ilgili bölüm:

‘’Kanal kazdılar, toprak yığdılar
  Dane öğüttüler:
  Ama hallerinden şikâyetçiydiler.
  ne var ki EnginZeka
  Bütün büyük tanrıları biçimlendiren
  Enki, suları bulanık ve derin Engur’unda’’  

altını çizdiğim satırlarla ilgili yazar şöyle not düşüyor: ‘’söz konusu saray, Ur yakınlarında Eridu’da ENGURRA denilen, burada Engur Sarayı diye çevirdiğimiz (yapılan kazılardan çok eski zamanlara ait olduğunu öğrendiğimiz) Tanrı Enki’nin tapınağıdır. Lalgar gibi Engur da karayla aynı büyüklüğe sahip olan yeraltı su örtüsü Apsu’nun bir başka adıdır.’’

Öncelikle ilk dikkatinizi çekenin ENGURRA olduğunu düşünüyorum. Bariz bir şekilde Başkentimiz ANKARA ile aynı ses fonetiğine sahip bir isim. Ayrıca Ankara isminin anlamını bazı kaynaklar ANKYRA yani ‘’gemi çapası’’ olarak yazar, ki bu da ‘’suları bulanık ve derin Engur’unda’’ dizesi ile bir ilişki kurabilir. Devam edersek, yazarın notundan anladığımız kadarıyla da Engur, yeraltı su örtüsü APSU’nun başka bir adı: bir bölge adı, bir misyon adı…
ENGURRA= EN/ GURRA = AN / GARRA
AN: Sümerlerde gökler katına ait olan, tanrısal boyutta olanlara verilen bir unvan.
GARRA: Sümercede düzen/nizam anlamına geliyor.
Göklerin Nizamı/ Göklerin Düzeni: ANGARRA= ANKARA

Şimdi Harbiye marşımızın o kıymetli dizelerinden birini hatırlayalım:
‘’GÖKLERDEN GELEN SES SANA NE DİYOR, DİNLE’’

Askeri, siyasi, coğrafi, ekonomik; Ankara’nın başkent seçilmesinin ardında daha derin bir felsefe olabilir mi? Bunlar sadece bir yorum elbette.

Tabletlerde bahsi geçen ve büyük bir alanın sahibi olan Sümer dilinde ENKİ, Akkad dilinde ise EA diye bilinen sözde tanrı’nın (tanrı diye çeviri yapılmasını doğru bulmuyorum, bunların Malikler zümresinden olduğunu düşünüyorum) bazı mitlerde uşağı, bazı mitlerde ise yardımcısı diye geçen bir karakter var: İSİMUD.

İSİMUD ismi daha ilk okuduğum anda, yaşadığım şehir Kocaeli’nin merkez ilçesi ve Kocaeli’nden daha eski bir tarihi olan İZMİT’i hatırlattı.
Belki akıllara şöyle bir soru gelebilir: ‘’İSİMUD bir kişi adı, İZMİT bir yer adı.’’ Evet, Sümer mitolojisinde bahsi geçen varlıklar öldüğünde sürekliliklerini sağlayabilmek adına yer ya da kurum halini alır.(syf544, MEZOPOTAMYA MİTOLOJİSİ)

İSİMUD: İSMUD = İZMİT 

Dünyayı düzenleyen ENKİ tableti ilk olarak 1944, sonrasında 1959 ve nihayet 1969 yılında yaklaşık 450 dizeden oluşan bir çeviri ile yayınlanmıştır. Ben burada ilgi çekici olduğunu düşündüğüm dizeleri aşağıya alıntılıyorum:

‘’Ülkenin başlıca tapınağına
  Lagünler tahsis etti
 Balıklarını yesinler diye
 Ekilebilir toprağına da hurma ağaçları verdi
Hurmaları yensin diye.
Sonra karar verdi
Elam ve MARHAŞİ için
Bu savaşçı ülkeler her şeyi parçalayıp yutan
Enlil’in ülkede iktidar verdiği hükümdar’’
 
Enki bu yolculuğunu DİCLE ve FIRAT arasındaki bölgede yapıyor. Altını çizdiğim ilk kelime: MARHAŞİ!
ve bir alt satırda da belirtildiği gibi ‘’savaşçı’’ bir kimliğe sahip.

Peki, MARHAŞİ= MARHAŞ = MARAŞ: Savaşçı özelliği olan bu ülke ‘’kahramanlığı’’ ile de anılıyor olabilir mi?
Kurtuluş Savaşımızda göstermiş olduğu fedakârlık ve kahramanlık ile adının başına Kahraman unvanını alan Maraş şehrimiz, belki de bizlere bir şey anlatıyordur… 

Yine başka bir tablette anlatılan (yaklaşık 175 dizeden oluşan, çevirisi 1967 yılından beri bilinen) fakat adı çok fazla bilinmeyen ve 2.dereceden tanrı olarak kabul edilen Sud’un Enlil’e eş oluşundan bahseden şiirdeki ilgili kısmı alıntılayacağım:

‘’Sepet sepet Dilmun hurması
 Koyu renkli salkımlar
İri taneli narlar
İlk hasat üzümleri, ağır salkımlı
Dallarında görülmedik meyveler
Çeşitli bahçe meyveleri
Enlil hepsini hemen getirtti Ereş’e
Ücra ülke Harali’nin değerli taşlarını
Dükkânlardan alınan.’’

Enlil’in düğün için yaptığı hazırlıklardan bahsedilen bu kısımda altını çizdiğim 2 yer adı olan EREŞ ve HARALİ bölgeleri şiirin diğer kalan bölümlerinde zengin meyve bahçeleri, peynirleri (özellikle kokulu peynirleri) koyunları ile bereketli alanlar olarak anlatılıyor. (syf127-135 arası MEZOPOTAMYA MİTOLOJİSİ)

Kokulu peynir tabirini okuyunca aklıma ister/istemez Van ERCİŞ’in meşhur otlu peyniri geldi. EREŞ ile ERCİŞ arasında bir bağ olabilir mi diye düşünmeden edemedim.
EREŞ= ERCEŞ =ERCİŞ
ve sonra alt satırda HARALİ ismini okuduğumda, bu yerin HAKKARİ ile alakalı olabilecek bağlantılarını merak ettim. Hakkari’nin tarihçesi ile ilgili olarak Hakkari Valiliği’nin sitesinde şu kıymetli açıklamaları okuyunca da  Hakkari/Harali konusunda emin oldum.

Hakkari adı, eskiden Van gölünün güneyinde ve bir bölümü de İran’a doğru uzanan yörelere yerleşmiş “Hakkar” kabilesinin isminden gelmektedir.
Yörede yapılan araştırmalarda ele geçen belgelerden ve çevrede bulunan kaya isimlerinden bölgenin tarih öncesi çağlarda yerleşim yeri olduğu, bölgede sırayla Sümerler, Akadlar, Urartular ve Asurluların uzun süre yaşadıkları tespit olunmuştur.
1926 yılında yapılan Ankara Antlaşması ile Musul dahil beş bölgesi ulusal hududlar dışında kalan Hakkari aynı yıl il statüsü kazanmıştır. 1933 yılında Van İline bağlanmış, 1936 yılında yeniden il statüsü kazanmıştır.’’

Şahsi düşünceme göre yaklaşık 4000 yıllık tabletlerde adı geçen bu yerler EREŞ= ERCEŞ = ERCİŞ ve HARALİ = HAKKARİ aynı yerler ve kendilerini günümüze kadar taşımış kadim yerleşkelerdir. 

ENKİ NİPPUR’da tabletinde ise Fırat nehri üzerinde yapılan yolculukta uğranılan bir yerden bahseder, bir takım hadiseler anlatır ve kitabın yazarı tarafından bir not düşülür: ‘’Sümerce’de kanca Gİ.MUŞ , bu da akla "yılan- sözcüğünü yani MUŞ’u getiriyor.’’
Yazarın bu notu ile alakalı olarak kitabın geri kalanında yer alan tabletlerde MUŞ ile alakalı başka bir bilgi yok. Yine de bu çalışmanın içinde bu detaya yer vermek istedim, nihayetinde 49. İlimiz olan Muş’un adı Sümer tabletlerinde orijinal okunuşuyla birlikte yer alıyor. 

Ninova Gılgamış Destanı’nda Tufan Anlatısı

Bu içeriğe sahip olan ve meşhur Tufan hadisesini anlatan, Utnapiştim (NUH) ve Gılgamış arasında geçen diyaloğu tabletin 8.satırından itibaren ilgili kısma kadar alıntılayacağım:

‘’Utnapiştim Gılgamış’a açıkladı:
 -Gılgamış sana bir sır vereceğim
 Seninle tanrıların bir sırrını paylaşacağım!
 Şuruppak kentini bilirsin,
 Fırat’ın kıyısında
 Tanrıların dadandığı eski bir kent.
 Tanrıların orada aklına esti
 Tufanı patlatmak:’’

Burada bahsi geçen ve Fırat’ın kenarında yer alan bu eski kentin açık bir şekilde URFA ilimiz olduğu ortada değil mi?

ŞURUPPAK ismi binlerce yıllık yolculuğunda elbette bazı değişimlere uğramış olabilir.

Ş-URUPPA-K 
URUPA
URFA ve belki de binlerce yıl sonra birileri ‘’Ş’’ kodunu Urfa’ya ‘’ŞANLI’’ unvanı ile geri vermiştir, kim bilir…
Kim bilir, belki de Ş.ANLIURFA daha derin bir felsefeyi barındırıyordur. 

MARTU’NUN EVLENMESİ
Mardu diye de okunan(Marduk ile bağlantısı yok), Akkadca’da Amurru denilen, Sümerce’de ise Batılı anlamına gelen bu ikinci dereceden tanrının hikayesi 142 dizelik bir anlatımdan oluşmaktadır. Anlatının içinde de birçok farklı kişi ismi geçmektedir; Numuşda, Adnigkidu, NAMRAT vb… olacak şekilde. Benim burada ilgimi öncelikle Namrat adı çekti. Namrat adının Nemrut ile olabilecek ilişkisi beni bölgesel(coğrafi) düşünmeye sevk etti. Bölge haritasına baktığımda ise gözüme çarpan başka bir yer oldu: MARDİN
Pekala tablette bahsi geçen bu isim, yani Mardu acaba MARDİN miydi? Bir yorum sadece… 

DUMUZİ’NİN DÜŞÜ ve ÖLÜMÜ
267 dizeden oluşan ve çevirisi 1972 yılında yayınlanan bu tablette Çoban Tanrısı Dumuzi’nin İnanna tarafından suçlanması, kaçışı ve ölümü anlatılmaktadır. İlgili kısmı alıntılıyorum:

‘’ağlayıp dövünün. Ağlayıp dövünün fundalıklar
ağlayıp dövünün! Fundalıklar ağlayın.
çığlıklar atın bataklıklar!
ey çöldeki dere yatağının kabukluları, ağlayıp dövünün.
ağlayıp dövünün dere yatağının kurbağaları.
annem de çığlıklar atsın sizinle!
annem SİRTUR  da çığlıklar atsın.’’

Tabletin geri kalan dizelerinde Dumuzi gördüğü düşün bir felakete işaret ettiğini düşünüp, İnanna’nın kendisi hakkında verdiği hükümden kaçmak için yollara düşer, çareler arar fakat en nihayetinde saklandığı çiftlikte yakalanır. Sonra da yukarıdaki satırlarda olduğu gibi ağıtlar yakmaya başlar ve ilk kez annesinin adını söyler: SİRTUR.
Sirtur ismi geri kalan tabletlerde bir daha geçmez.

Sirtur ismini ikiye böldüğümde, Sirt ve Ur olarak almak istiyorum; sanki Sümerler’in meşhur kenti Ur’a atıf yapılıyor gibi: Ur’lu Sirt der gibi.
Bilmiyorum, belki de doğumu, yaşamı ve ölümüyle tanrılaşan DUMUZİ’nin gözyaşları döktüğü annesi Sirtur, SİİRT ilimize isim anlamında ilham kaynağı olmuştur. 

İNANNA’nın ÖLÜLER DİYARINA İNİŞİ
1937 yılında gün yüzüne çıkarılan Sümerce versiyonu 400 dizeden oluşan bu tablette, göksel hakimiyetini yeryüzüne taşımaya çalışan İnanna’nın hikayesi anlatılmaktadır. Yine buradaki uzun hikayede ilgili yeri kısaca alıntılamak istiyorum:

‘’haydi bakalım, Ninşubur
emrettiklerimi sakın unutma.
GANZER SARAYI’na vardığında İnanna
Aşağıdaki Dünya’nın kapısını yumrukladı.’’

Dikkat edeceğiniz gibi altı çizili GANZER sarayı tabiri mevcut tablette sadece 1 kere daha geçmektedir. Benim tabiki şöyle bir iddiam yok: Bu yer adları kesinlikle budur gibi… Benim düşüncem, mevcut yerleşim adlarının kaynağı Sümer’de mi?

GANZER= GANZERİ = KAYZERİ = KAYSERİ mi? 

KORKUSUZ NİNURTA
Bu tanrı da uzun ve karmaşık bir tarih sürüyor. Ninurta Nippur panteonu içinde yer alıyor ve Enlil’in oğlu sayılıyordu. Ama şöyle de kesinleşmeyen bir durum vardı: Lagaş’ta çok eskilerden beri Nin.girsu adıyla bilinen bir tanrı yaşıyordu. Nin.girsu kelime anlamı olarak Girsu’nun Beyi demektir. Sahip olduğu özellikler sebebiyle Ninurta ile çok benzetilmektedir. Aynı tanrı mıydı, tartışma konusudur.
İkincil bir durum olarak; İnanna Ölüler Diyarına inerken kendisi adına kurulmuş olan mabetleri de terk etmek zorunda kalmıştı. Bunlar sırasıyla Umma, Ur, Kisiga, GİRSU, İsin, Akşak, Şuruppak ve Kazallu’dur.
Şahsi düşünceme göre; Tanrı Nin.girsu, dönemin dinamik ticaret yolları sayesinde daha kuzeye yani Karadeniz bölgemize taşınmış, orada da kendi adıyla tekrar bir mabet kurulması sonucu kente kendi adını vermiş olabilir.

NİN.GİRSU = GİRSU = GİRSUN = GİRESUN

 GÜNEŞ TANRISI UTU

Sümerlerde Güneş Tanrısı olarak geçen Utu, aynı zamanda adaletin de başındadır. Sümerce UTU olan bu tanrı, Akkadca’ya dönen edebiyat dilinde ŞAMAS’a evriliyor, yani Arapça’daki Güneş anlamına gelen Şems kelimesinin de kökenini meydana getirmiş oluyor.
Zaten Utu kelimesi de öztürkçedeki OD (ateş/parlak ışık) kelimesinin atasıdır.
Daha önce yukarıda da söylediğim gibi, Sümerlerde AN kelimesi göksel kata, ilahi kata ait olanlara verilen bir unvandır.
UTU/ŞAMAS/SEMS ise aynı odak noktasını işaret eden bir kavram.

Şimdi müsaadenizle, Giresun ile birlikte geldiğimiz Karadeniz bölgesinde kalmak istiyor ve Samsun şehrimize geçiyorum.

SAMSUN = ŞAMAS/AN = ŞAMASAN =SAMSAN = SAMSUN
ŞAMAS için güneş ve adalet tanrısı, An için ise ilahi kata ait demiştik.

Düşüncem şunu söylüyor; Samsun kentimizin kelime anlamı ’GÖKLERE AİT OLAN ADALET/ İLAHİ ADALET’’ gibi bir çeviriye sahip olmalı. Şamas’ın aynı zamanda Güneş tanrısı olması sebebiyle Şamas/An için ilahı ışık da diyebiliriz.

Yazının başında ANKARA ismini incelerken "Göklerden gelen ses ne diyor, dinle- demiştik. 19 Mayıs 1919 günü Mustafa Kemal Atatürk, ilahi adaletin/göklerin adaletinin gereği Samsun’dan Türk Milletinin kara günlerinin üzerine bir güneş gibi/ ilahi bir ışık gibi doğmamış mıydı?

Milli mücadelenin her bir dakikasının gelişigüzel bir seçim olmadığı ortada değil mi? Atatürk’ün vizyonu her şeyi dün/bugün/yarın ekseninde düşünmüş, hesaplamış. Buraya kadar olan yerleşim yeri isimleri sadece 51 tablet üzerinden incelendi; unutulmamalı, bu topraklarda yarım milyona yakın tablet çıktı.

Sonuç olarak; Atatürk’ün yerleşim yerleri adlarını Türkçeleştirmeden korumasının sebebi, bu yerleşke adlarının Türk Milletinin köklerinin derinliği açısından bir nişane taşımasından dolayıdır. Benim düşüncelerim bu yönde. Sağlıcakla kalın.

Derviş Ozan
oey54@hotmail.com










Bu haber 7,306 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    7,544 µs