En Sıcak Konular

Ne Yazıyorsak O!

2 Şubat 2020 12:13 tsi
Ne Yazıyorsak O! Ortaya çıkan belgeler bir kez daha Oktan Keleş'i haklı çıkardı.

  Oktan Keleş'in Yazdıkları Belgelerle Bir Kez Daha Doğrulandı! 

Oktan Keleş,  Ağustos 2010 yılında “Sırdaş” yazı dizisinin 12. bölümünde, ilk defa açıklanan bilgi ve belgelerle  “Belgelerle Medusa ve Şahmeran” bölümünü yazmıştı. Bu Yazı Dizisi daha sonra SIRDAŞ  ismi ile kitaplaştırılmıştı.

Yazı dizisinin bu bölümüne; yine burun kıvıranlar, ‘olmaz böyle şey,’ ‘bunlar fantastik şeyler’ diyenler olmuştu. Ama biz ne dediğimizi  ve nerelere dokunduğumuzu gayet iyi biliyorduk. Bunları söyleyenler konuyu bilmeyenler ve önemi hakkında bilgi sahibi olmayanlardı.

Ve nihayet orda açıkladığımız her şeyi doğrulayan bilgi ve belgeler  çıkmaya başladı.

Bu makaledeki bilgi ve belgeler, konunun araştırmacılarına hem ilham hem de referans kaynağı olmuştu. Kült Tv youtube kanalının Medusa hakkında yaptığı ve video olarak derlediği bu çalışma da bunlardan biridir: https://www.youtube.com/watch?v=9zmq_ikkFUg&t=2s

Şimdi gelelim Oktan Keleş’in yazdıklarına ve o yazılanlardan sonra ortaya çıkan  ve yazdıklarımızı birebir doğrulayan bilgi ve belgelere:

Sırdaş 12. bölüm’de Medusa, Fatih Sultan Mehmet Han devrinden itibaren şu şekilde ele alınmıştı:

https://www.onaltiyildiz.com/?haber,146

Yıl 1456. Fatih Sultan Mehmet’in huzuruna, Venedik’ten, İtalyan asıllı bir heyet gelir. Sultan’a sunmak üzere, birçok değerli hediyeler vardır yanlarında. Araya hatırlı kişileri, elçileri aracı yaparak, Fatih Sultan Mehmet ile ısrarla görüşme talep ederler.

Padişah, gelen bu heyeti, onca rica ve minnete rağmen huzuruna kabul etmez. Elçilerle görüşmesi için Vezir-i Azam’ı görevlendirir. Venedik’ten gelen bu heyet, çaresiz, Vezir-i Azam ile görüşürler.

Görüşmenin konusu: "Sultanahmet’te bulunan Yerebatan Sarnıcı ve içinde bulunan hazine" ile ilgilidir. Görüşmenin konusu oldukça ilgi çekicidir. Hazineden bahseden heyet, Vezir-i Azam’a hazinenin yerini söylemez… Hazinenin yerini söylemek için şu şartı öne sürerler: “Hazinenin yerini, sadece Padişah’a” söyleyeceklerdir. Bunun için, tekrar Padişah’tan görüşme talebinde bulunurlar.

Vezir-i Azam, heyet ile aralarında geçen konuşmaları Padişah’a aktarır. 

Fatih Sultan Mehmet Han’ın siyasi dehası bilinmektedir. ‘Bu işin içinde bir iş olabilir,’ diyerek heyetten bir temsilci ile görüşmeyi kabul eder. Belirlenen tarihte, seçilen temsilci, Fatih’in huzuruna çıkar ve şunları anlatır:

‘Yerebatan Sarnıcı diye bilinen mekânın içerisinde bir hazine vardır. Hazine denilen şey; altın, gümüş, mücevher gibi maddi değeri olan şeyler değildir. Hazine, özel yapılmış bir lahit ve lahdin içindeki cesettir.

Bu lahit ve içindeki ceset, Venedikli elçiye göre, ‘hazine değerindedir.’ Cesedin ise ‘Medusa’ diye adlandırılan efsanevî kişiye ait olduğu belirtilir. Bu ceset, mumyalanmış haldedir, Medusa diye tabir edilen saçları yılanbaşı ile yaratığı andıran bir şekildedir.

Fatih Sultan Mehmet Han’dan talepleri ise; ‘kendileri için çok önemli olan bu lahdi ve içindeki cesedi’ gelen bu heyete vermeleridir. Bu lahdin ve içindeki cesedin kendilerine verilmesi karşılığında da, Fatih’e birçok şey önerdikleri bilinmektedir.

Sırdaş’a kadar intikal eden bu bilgiler arasında, bir de şunlar da vardır: ‘Venedik’ten gelen elçilerin Hıristiyanlarla bir alakası olmadığı, gizemli, paganist bir tarikatın üyeleri olduğu’ bilgisi de vardır.

Bundan sonrası hakkında pek bir bilgi bulunmamaktadır…

Fatih Sultan Mehmet’in bu lahdin, çıkarılıp çıkarılmamasına izin verip vermediği ile ilgili sır bilgiler Abdülhamid Han’a kadar ulaşır. Abdülhamid Han, bu eksik kayıtları büyük bir ilgi ile takip eder ve işin ehillerine de konuyu incelettirir.

Abdülhamid Han’ın bu işle ilgilenerek takip etmesi, Medusa ile ilgili olarak, tarihi yanlışların önüne geçilmesini sağlamıştır. Sultan’ın uzak görüşlülüğü sayesinde, maksatlı olarak çarpıtılan bazı bilgilerin, doğru bir şekilde günümüze kadar ulaşması temin edilmiştir. Sultan, Sırdaş’a da öyle bir delil koyar ki, işte ilk defa Türk ve dünya tarihine katkı olacak bu tarihi belgeyi sizlere sunacağız.

Abdülhamid Han’nın, Medusa ile ilgilenmesinin sebebi, Sırdaş'taki kayıtlardan hariç; Sultan’a, bu konu ile ilgili olarak yine birkaç elçinin geldiği, Vezirlerine, Yerebatan Sarnıcı’ndaki hazine ile ilgili bir şeyler fısıldadıkları, bu konuya olan ilgisini daha da arttırmıştır.

Abdülhamid Han, Devlet-i Âliye’nin bunca işi arasında, bu konuyu da ihmal etmemiş, görevlendirdiği birkaç kişi ile bu konunun iyice araştırılmasını sağlamıştır. 

Medusa ile ilgili olarak gelen heyetle, Sultan’ın vazife verdiği görevliler temasa geçmiş, edinilen bilgiler Padişah’a rapor edilmiştir.

Araştırma neticesinde, gelen kişilerin kimlikleri ve ait oldukları teşkilatı (muhtemelen İlluminati tarzı bir örgüt) öğrenen Sultan Abdülhamid Han, bu heyetin taleplerini geri çevirmiş ve heyetten aktarılan bilgiler doğrultusunda da bu lahdi çıkarmaya karar vermiştir. (Arada yine birçok olay olmuştur ki, biz bu kısımları şimdilik geçiyoruz.)

Abdülhamid Han’ın görevlendirdiği bir heyet, Derviş’in emri altında 'Medusa' ile ilgili çalışmaya başlamış, bu ekibe Yıldız İstihbaratı’nın en seçkin üyeleri de eşlik etmiştir.

Uzun uğraşlar sonucunda, Yerebatan Sarnıcı’nın -bugün kapanan dehlizlerinde- söz konusu lahit bulunmuştur.

Abdülhamid Han’ın araştırmaları netice vermiş ve lahit bulunmuştu. Abdülhamid Han lahdi bizzat yerinde görmüş, tonlarca ağırlıktaki bu lahdin kapağı indirilmiş, lahdin içinde görenleri dehşete düşüren bir yaratık görülmüştür.

İnsan başına benzeyen, kıvrımlı kıvrımlı dev bir yılan gibi, mumyalanmış, ancak bozulmaya başlamış bu yaratığı, orada bulunan çok az kişi görmüş ve onu görenler hayretler içerisinde kalmışlardır.

Abdülhamid Han, bir fermanla, lahdin derhal korunmaya alınmasını, görülen bu lahdin ve içindeki yaratığın kimseye anlatılmamasını emretmiştir.

Abdülhamid Han, bu konuyla ilgili olarak, ne yapacaklarına dair istişare etmek için, derin ehl-i ulema ve gönül gözü açık kişilerle çok gizli bir toplantı yapmıştır. Yapılan bu toplantı neticesinde; ortaya bir çok görüş atılmasına rağmen, şu görüş ağırlık kazanmıştır: Lahit ve içindeki cesed, halkta çeşitli fitnelere sebep olunmaması için gizlenecektir.

Ancak Abdülhamid Han, Derviş ve Sırdaş’ın bu konuyla alakalı bir tereddütleri vardır: Bu lahdi tekrar saklarlarsa,  bu lahdin sırrını bilen şer güçler, ona büyük önem atfedenler, bu lahdin yerini tekrar öğrenebilirler mi?

Ertesi sabah ayrı bir heyetle konuyu istişare eden Sultan Abdülhamid Han, yine zekice bir karar vermiştir:

Lahit, gün ışığına çıkarılacak ancak içindeki ceset/yaratık gizlenecektir.     

Abdülhamid Han, bu cesedin neye ait olduğunu merak etmiş ve öğrenmek istemişti. Bu ceset, neye ait olabilirdi? Bunun için yurt dışından ünlü bir biyolog bilim adamı getirildi. Cesedi, bu bilim adamına gösterdiler. Cesedi gören bilim adamı, dehşete düştü.

Getirilen bu bilim adamı, incelemesinin neticesini Padişaha sundu. Raporda şu ibareler oldukça dikkat çekiciydi: ‘Bu bozulmaya başlamış olan, dev görünümlü, insan başına benzeyen, yılan gibi kıvrılmış bu yaratık, muhtemelen dinozor çağından kalan dev bir yılan veya dinozora benzeyen bir yaratık…’

Bozulmaya başlamış olan bu mumya, insan başını andırdığı için mi insan denmekteydi?

Acaba bu cesedi halk görseydi ne derdi? Belki de ‘dev bir ejderha’ diye adlandıracaktı.

En ilginç olanı ise, o lahdin orada olduğunu ve lahdin sırrını bilen birilerinin  (şeytani bir tarikat) asırlarca orada ayin yapmalarıdır.

Bu sırrı Fatih döneminde, Fatih’in bildiğine göre, bu örgüt, lahit ile ilgili sırrı kendi üyelerine, lahitteki cesedi göstererek veriyorlardı.

Ta ki, şöyle bir kayıta rastladıktan sonra işin durumu değişmiş olabilirdi:

Bir çingene çocuğu, rivayetlere göre dehlizlerden birine girmiş, çıkamamış, cesedi gördükten sonra o da sırra vakıf olmuş, dışarı çıktıktan sonra tüm İstanbul halkına: ‘Ben Şahmeran’ı (yarı insan yarı yılan) gördüm demesiyle ve bu söylentinin yayılmasıyla olayın boyutu başka bir yöne kaymıştır.

Kayıtlarda kopukluk olduğu için biz kara kaplı Sırdaş’taki kayıtları esas alıyoruz.

Sırdaş’ta bu konuyla ilgili ayrıca şunlar yazılı: Tonlarca ağırlıktaki bu lahdi, devrin en güçlü hamal ve tulumbacıları, urganlarla, bin bir güçlükle gün yüzüne çıkarmışlar, bugünkü Fatih Camii’nin avlusuna götürüp, halka kısa bir süreliğine teşhir etmişlerdir.

Sultan Abdülhamid Han’ın emriyle lahdin resmi çekilmiş ve devrin gazetelerinde yayınlattırılmıştır. İşte o dönemde yayınlanan Resimli Gazete de çıkan bu belgeyi sizlere sunuyoruz:

 

 

 (Tulumbacıların ellerindeki kalın urganlarla çıkarılan Lahit)

İşin ilginç kısmı, kara kaplıya giren lahdin yayınlandığı bu gazete, daha sonra bilinmeyen bir güç tarafından o dönemde  toplatılmış, geride kalan nüshaları ise örtbas edilip, farklı hikâyeler anlatılarak konu özünden saptırılmıştır.

Fatih Camii’ndeki teşhirden sonra lahit oradan alınıp, Molla Fenari İsa Camii’nin yanında bulunan, kraliçe mezarlarının yanında bir yere konulmuş, bundan sonra ki akıbeti bilinmemekle beraber, bu lahdin peşine bir çok yabancının düştüğü bilinmektedir.”

Evet Oktan Keleş  2010 yılında aynen bunları yazmıştı.

Oktan Keleş’in o ifşasından sonra yukarıda dediğimiz gibi Kült TV bu Oktan Keleş’in o  yazısını  https://www.youtube.com/watch?v=9zmq_ikkFUg&t=2s kanalında işlemişti.    

Kült TV'ye gelen belgeler Oktan Keleş’in yıllar evvel yazdıklarını birebir doğruluyordu. Kültbilgi.com adresinde ve ilgili youtube kanalında bu olayın bilgi ve  belgeleri şu şekildedir.

“Cesedi ve Lahdi isteyen örgüt Kendilerini gül haç örgütünün mirasçısı kabul eden İtalya’da ayrılıkçı bir mason locasıdır. Locanın büyük üstadı zengin bir sanayici olan Alberto Francesco Agustin tarafından Medusa’nın ele geçirilmesi amacı ile dönemin ünlü Türk masonlarından Bahattin Şakir görevlendirilmiştir. Bahattin Şakir Osmanlı Locasında 32 derecede masondur ve sıkı bir Abdülhamid düşmanıdır. Şakir’in Almanya’nın Mainheim şehrinde yaşayan 2. kuşaktan torunu dedesinin aldığı notlardan ve yazdığı bazı mektuplardan derleyerek ilettiği bilgiler olayın üzerindeki sır perdesini aralamaktadır.

  

 

 

 Alberto Francesco Agustin

 O dönemde Abdülhamid hanın akılcı stratejisi yüzünden Şakir amacına bir türlü ulaşamamıştır. Lahit Molla Fenari camiinin avlusuna getirilince gece vakti Bahattin Şakir’in adamları tarafından bölgenin zaptiye komiserine de rüşvet verilmek sureti ile çalınarak önce büyük adada Erzurumlu Aram efendi isimli bir başka masonun yazlık köşküne daha sonrada İstanbul’a ticaret amacı ile gelen bir İtalyan gemisi ile İtalya’ya gönderilmiştir. Muhtemelen lahit halen İtalya da faaliyet gösteren locanın elinde bulunmaktadır. Abdülhamid’in cesedi incelettiği kişi ise Nobel tıp ve füzyoloji ödülü sahibi bakterioloji biliminin kurucusu Ünlü Alman biyolog Roberth Kochtur.

 

Koch inceleme amacı ile cesetten parçalar almış ve detaylı günlükler tutmuştur. Ölümünün ardından muhtemelen bu notlar ve ceset parçaları da mason locasının eline geçmiştir. Bu hususta işaretler olmasına rağmen çok net bilgiler yoktur. Bahattin Şakir’in büyük üstad Alberto Francesco Agustin’e ithafen lahdi çaldıktan hemen sonra kendi antetli kağıdıyla İngilizce olarak yazdığı mektupta olayları açıkça ifade etmektedir.

Mektubun orjinali halen torununda bulunmaktadır. Ricamızı kırmayarak şu anda ekranda gördüğünüz orijinal fotoğrafını vermiştir. Mektupta tam olarak yazanlar şunlardır;

 

Yüce üstad hazretleri;

Tanrı biliyor ki önemli vazifemi yerine getirmek için bir senedir gece gündüz demeksizin çalıştım. Nitekim saraydaki kızıl Abdülhamid’in nasıl bir mel’un olduğu hepinizce malumunuz diğer hadiselerde de olduğu üzere bu hadisede de amacımızı engellemek adına elinden gelen çabayı sarf etmektedir. Zira bu Melun sultan teşkilatlarını kullanmak suretiyle her ne kadar bizi tam bir gaflete düşürmeyi arzu etmişse de tam manası ile muvaffak olamamıştır. Tabutu gazetelerde boş şekilde teşhir ederek hem ahalinin merakının abes olduğunu anlatmış hem de kendisini bilateminat altına acüs eylemiştir. Siz yüce ekselanslarınıda tam manası ile çileden çıkartan bu cüret-i teşebbüsün ardından gazetelerin tüm nüshalarını cem etmek ve bertaraf etmek için cemiyetimiz 2 köşk baha altın harcamıştır.

 

En nihayetinde tabutun bulunduğu molla fenari camii mıntıkasına bakan zaptiye komiserine abad miktarda altın vererek acüs eyledik. Bir vapur yardımı ile gece vakti Erzurumlu aram efendinin büyük adadaki yazlık köşkünün tenha bir kısmına derc eylemeye muktadir olduk. Lakin tabutun içerisinde kutsal varlıktan ne bir iz ne bir nişan yoktur. Bu hususta size acizane tavsiyem melun sultanın Alamanya’dan getirtip cemiyetimizin kutsal sırrını incelettiği doktor Roberth Koch ile görüşmeniz olacaktır.   

Tabutu İtalya’ya ne zaman nakil edeceğimizi bize telgrafla söyleyiniz lütfen. Malumunuz üzere İstanbul’dan nakil yapacak Türk gemisi bulmak hayli zordur. Bu yüzden İtalya’dan ticaret maksadı ile gelen gemilerle tabutu nakil etmek daha zahmetsiz olacaktır. Lakin bu gemilerde öyle her istenildiği vakit İstanbul rıhtımlarında bulunamamaktadır. Bu sebeple gerekli nakil zamanını bize bildirirken bu müddeti de dikkate almanızı arz ederim Aciz kulunuz Bahattin Şakir.” 

Evet yıllar sonra ortaya çıkan  bilgi ve belgeler Oktan Keleş’in anlattıklarını bir kez daha doğrulamıştır. Acaba Oktan Keleş’e o gün  laf edenler, yaptıklarından utanırlar mı?

Bir not olarak da şunu eklemek lazım; geçtiğimiz günlerde Resimli Gazete için araştırma yapanlar, hayretle görmüşlerdir ki; Resimli Gazete'nin tek nüshası hariç hepsi tamdır! Olmayan nüsha, Oktan Keleş'in yayınladığı nüshadır! 

Biz ne yazdığımızı ve nerelere dokunduğumuzu gayet iyi biliyoruz.

Kısa Bir Özet:

 

   

 

Emir Yıldızdan               
buulkem@gmail.com 

Twiter:@EmirYildizdan

 

 



Bu haber 8,200 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    6,832 µs