En Sıcak Konular

Kur'an Kurultayı – 2

21 Ağustos 2019 08:24 tsi
Kur'an Kurultayı – 2 Kur'an Kurultayı – 2

Kur'an Kurultayı -2 


1.Bölüm:      https://www.onaltiyildiz.com/?haber,7435/kur-an-kurultayi---1
 

1. MimNun ve ZulMaN

Kuran-ı Kerim üzerine kelime saydırma temelli yaptığımız analizde tekil sözcükler arasında mim ve nun harflerinin birleşiminden oluşan min edatı en çok sayıda karşılaşılan tekil kelime olmuştur. Min kelimesi Türkçe’de "den, dan" ekinin verdiği manayı verir. Min edatı sonda geldiğinde eklendiği kelimeyi kendisinden önce gelenlerin sebebi yaparken, cümle içinde "bir kısmı" anlamı da verebilir. Örneğin biz insanlardan ve meleklerden elçiler yarattık derken bir kısmından, onların içinden anlamı verilirken; temizlik imandandır derken sebep sonuç ilişkisi kurulur. Aslında bu sebep sonuç ilişkisi kurulan anlam da bir kısmı anlamını saklı olarak içinde barındırmaktadır. Burada temizlik imanın bir kısmı gibi düşünülürse imandan olan başka şeyler de olmalı anlamı bize açılır. Aslında bu ifadeyi en doğru tasvir edecek anlam bize kalırsa "den, dan kaynaklanır" anlamı olacaktır. Temizlik imandan kaynaklanır şeklinde bu ifadeyi anlarsak hem iman temizliğin bir sebebi olur ve sebep- sonuç ilişkisi kurulur; hem de temizlik imanın bir parçası olur ve kısım ��" bölüm ilişkisi kurulur. 

Min edatının klasik anlamsal yönüne kısaca değindikten sonra analizimizin temelini oluşturacak kısma geçebiliriz. Analizimizin temelini ise Kambala yazı dizisinin yedinci bölümünde tarif edilen zulman kavramı oluşturacaktır. Zulman kavramını oluşturan harflerin zal, mim ve nun olduğu belirtilmekte ve bu harflerden mim ve nun üzerinde özellikle durulmaktadır. Kuran ��" ı Kerim’de en çok geçen kelime olan min edatı ile komutanımızın islamın önündeki en büyük engel olarak gördüğü zulman kavramı arasındaki bu örtüşmenin önemine dikkat çekmek gerekiyor. Öncelikle  zulmanların nasıl betimlediğine bir bakalım.





Buradaki betimlemelere bakıldığında zulmanlar öncelikle islam dininin kuransız dindarları olarak tasvir ediliyorlar. Kuran’ın niteliği, inanan için kendisine bir rehber olmasıdır. Demek ki zulmanlar için doğru bir rehbere sahip olmayan, başıboş tabirini kullanabiliriz. Ancak tasvirlere bakıldığında zulmanların başıboş kalmadığını, bir takım kişi ve kurumlara tabi olduklarını görüyoruz. Devamında  Kuran Kurultayı çalışmasına ışık tutacak kritik bir noktaya değiniliyor ve zulmanlar mim(Muhammed)den vazgeçip nun(balık)un peşine düşenler olarak betimleniyor. Balığın peşinde koşmak ise deryayı görmeyerek değerli olanı bırakıp değersiz olanın peşine düşmek olarak açıklanıyor. Burada balık metaforuna da ayrıca değinmek gerektiği kanısındayız. Öncelikle balık insanın elinden kolaylıkla kayıp gidebilecek bir yapıya sahiptir. Burada balık metaforu peşine düşülen nesne, fikir, kişi veya kurumun işin sonunda peşe düşeni elinde hiçbir şeyin kalmadığı bir halde bırakabilecek olması bakımından; boş bir hayal, emek ve zamana işaret edebilir. Bu durumda peşine düşülmesi gereken olarak kodlanan mim harfi ve Hz.Muhammed olmakta; onun peşine düşmenin yegane yolu ise Kuran olmaktadır. Demek ki müslümanlar Kuran’ı bırakıp herhangi başka bir şeyi kendilerine rehber edindiklerinde zulmana dönüşüyorlar.

Bu noktada sahte şeyhler ve tarikatların zulmanların oluşumunda büyük rol oynadıklarına dikkat çekmek gerekiyor. Tarikatlarda meşhur bir söz vardır; “mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır” derler. Bu sözü de değiştirmek gerekiyor; “mürşidi Kuran olmayanın mürşidi şeytandır.” Peki mürşidin Kuran olması ne demek? Bunun üzerinde düşünmek gerekiyor. 

Konuyu en iyi özetleyen kanımızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Onun hayatta “en hakiki mürşid ilimdir” şeklinde ortaya koyduğu düşünce Kuran’ı anlamanın, mürşid edinmenin metodolojisinin çekirdeğini oluşturmaktadır. Gerçek manada ilmi mürşid edinmek, öğrenme aşkı ile hiçbir  karşılık beklemeden çalışmayı gerektirir. Bu yolda gösterilen çaba iştigal edilen bilgi kaynağı ilk etapta Kuran olmasa bile, Kuran kendisinde hiçbir bilgiyi eksik bırakmadığından kişiyi Kuran’a yaklaştıracaktır. Yine bu çaba sonucunda eğer kişi narsist eğilimlere sahip değilse öğrendiklerinin, öğrenemediklerinin yanında hiç mesabesinde olduğunu idrak etmeye başlayacak ve aczini fark edecektir. Burada bilim ile uğraşan birçok insanın neden Kuran’dan uzak kaldığı ya da bu yönde davranışlar sergilemediği sorusu gündeme gelebilir. Bu konunun anlaşılabilmesi için aczini farketmek ve narsist eğilimlere sahip olmamak parametreleri kilit önemdedir. Esasında insanların çoğu az ya da çok narsist eğilimlere sahiptir ve kendisini önemli, olmazsa olmaz bir kişilik olarak kurmaya çalışır. Herhangi bir insan olduğunu kabullenmek her ne kadar bunu dillendirmesek de çoğumuz için oldukça zordur. Ancak paradoksal biçimde gerçekten insanlık için önemli atılımlar yapabilmenin yolu herhangi bir insan olduğumuzu kabullenmekten, kendimize aşırı önem atfetmeye neden olan eğilimlerden kendimizi korumaktan geçer. Çünkü kendimizi temel alarak ilim ile iştigal etmeye çalışmak ilimde temel ilkelerden olan tarafsızlık ilkesini ihlal etmemize neden olur. Bu tarz bir bakış açısıyla kendimizi olduğumuz konumda değil; hayal edilmiş , kurulmuş bir konumda ele alarak yolun en başında bütün parametreleri yanlış dizayn etmiş oluruz. Bu yanlış dizayn aczin farkedilmesini engelleyecek ve bizi Kuran’a, mim(Muhammed)e değil, sayısız sükut-u hayallerden bir nun(balık)a çıkaracaktır. Bu arada balık ve derya metaforunun bir yönü de deryanın tek, balıkların çok olmasıdır. Aynı şekilde Kuran tek, Muhammed tek, hakikat tektir. Peşinde koşulan ve bizi sükut-u hayale uğratanlar ise çoktur. Burada vahdet ve kesret bilinci öne çıkarılarak, nesnelliğe de vurgu yapılmıştır. Sükut-u hayaller kişinin kendini ve dünyayı kendi öznel penceresinden değerlendirmesi sonucu ortaya çıkar. Nesnellik ise ilimin metodolojisidir, kişilere ya  da kurumlara ayrıcalıklar tanımaz, objektiftir. Sonuç olarak kişinin kendini olduğundan daha önemli, seçilmiş, ayrıcalıklı görme isteği kişiyi büyük bir yanılsamaya sürüklemekte ve deryayı görmeyip sonu sükut-u hayal olan balıkların peşine düşmesine neden olmaktadır.   

Zulman kavramından hareketle strateji ve taktik ayrımına da değinmenin, bize konuya daha derinlemesine nüfuz etmek adına yararlı araçlar sunacağı söylenebilir. Strateji kelimesi her şeyden önce askeri terminolojiye ait bir kelimedir ve kelime Eski Yunanca’daki stratos(ordu) ve ago(yönetmek, yön vermek) kavramlarının birleşiminden oluşmuştur. Strateji;  önceden belirlenen bir amaca ulaşmak için tutulan yolların ve uygulanan yöntemlerin tümü, bir savaşta amaca ulaşmak için askeri kuvvetleri uygun bir biçimde kullanma sanatı ve bilimi ve bir ulusun ya da birkaç ulusun, barışta ve savaşta benimsenen politikalara en çok desteği vermek ereğiyle siyasal, ekonomik, psikolojik ve askeri güçleri bir arada kullanma, düzenleme bilimi ve sanatı anlamlarına gelmektedir. Bu tanımlamalara bakıldığında stratejinin uzun vadeli plan yapma ile ilişkili olduğu, büyük bir amaca ulaşmak için kapsamlı bir plan yapma, bu planı geniş bir zaman diliminde azimle uygulama anlamlarına geldiği ve çaba kavramı ile ilişkili olduğu söylenebilir. Taktik terimi ise kısa vadeli, düşünsellikten ziyade tepkisellik yönü ön plana çıkan, daha çok hayatın idamesi ile ilgili bir eyleme biçimi olarak anlaşılabilir. Bu anlamda taktik üzerine uygulanan eylemler geniş bir zamana yayılmaz, bütünsel bir biçim göstermez, yoğun bir azim ve çaba gerektirmez. Bunun yanında taktik üzerine yapılan eylemlerin sonuçları çabuk alınırken, stratejik temelli eylemlerin sonuçları çok uzun vadede elde edilir hatta bazen stratejik eylemi uygulayan şahsın ömrü bu sonuçları müşahede etmeye yetmeyebilir. Bu noktada insanın yapısal zaafları olan acelecilik, çalışmaktan kaçınma, toplumsal baskı karşısında direnememe gibi özelliklerine dikkat çekmek yerinde olacaktır. Kuran-ı Kerim’de İsra suresinin 11.ayetinde “İnsan hayra dua eder gibi şerre dua ediyor, insan çok acelecidir” denilmektedir. İnsanı stratejik bir hayat planlamasından koparıp taktiksel bir hayat yaşamaya iten sebeplerden biri insanın yapısal olarak aceleci olması ve yaptığı eylemin pratik veya düşünsel sonuçlarını bir an önce görmek istemesidir. Kuran bu ayetle söz konusu aceleciliğin bizim isteklerimizi ve yönelimlerimizi tersine çevirdiğine işaret etmektedir. Bu noktada mim(Muhammed)i bırakıp nun(balık)un peşine düşmemiz bu aceleciliğimiz sonucu hayatımızın bütününü yanlış yaşamamıza neden olan temel hata olarak ön plana çıkmaktadır.  Acelecilikle ilişkili olarak öne çıkan ve bizi stratejik planlama yerine taktiksel davranmaya iten yapısal zaaflarımızdan birisi de çalışmaktan kaçınma olarak öne çıkmaktadır. Bahsettiğimiz gibi stratejik eylem modeli çok çalışmayı ve bunu uzun vadede devam ettirmeyi gerektirmektedir. Oysa kısa vadeli taktikler genel olarak az bir eforla çabuk sonuç almaya yönelik davranışlar olarak ortaya çıkmaktadır. Bu noktada çalışmaktan kaçınma maddesinin aceleciliğin yanında narsist eğilimlerle de bağlantılı olduğunu belirtmeliyiz. Bu eğilimler kişinin kendisine yönelik aşırı bir değer atfetmesine, kendisini ayrıcalıklı görmesine, seçilmiş hissetmesine  neden olmaktadır. Bu durum kişinin bir sonuca ulaşmak için diğerleri gibi çalışmak zorunda olmadığını vehmetmesine, ayrıcalıklı olduğundan dolayı sonucu zaten hakettiğini düşünmesine neden olmaktadır. Bu durum tarikat, din, ırk gibi kurumların içinde de tecelli edebilmektedir. Örnek olarak kişi bir tarikata giriyor ve bu tarikatın liderinin seçilmiş, ayrıcalıklı bir kişi olduğunu düşünüyor. Bu düşünceyi tarikat lideri ayrıcalıklı olduğuna göre tarikat mensupları da ayrıcalıklıdır düşüncesi takip ediyor. İşte bu noktadan sonra kişi objektiviteyi kaybettiğinden kuracağı bütün düşünceler ve yapacağı bütün eylemler sakat bir şekil almaktadır. Örneğin kişi bir sınava çalışmak yerine  soruların kendisine verilmesini ya da bir işe şartları sağlamadığı halde girmeyi kabul edebilmektedir. Uzmanlığı olmadığı halde, bütün ulusu tehlikeye atma ihtimali olduğu halde üst düzey görevleri talep edebilmekte veya kabul edebilmektedir. Bu noktada tarikatlar konusuna özellikle değinilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Kambala'da zulmanlar tanımlanırken; verilen zikirleri çeken, şeyhlerinin gözlerinden irşad olacağını zanneden müritler tabiri kullanılmakta ve müritlerin bu davranış biçimiyle şeytanın kafalarına çivi çakmasına neden oldukları belirtilmektedir. Müridlerin buradaki davranış biçimine bakıldığında insanın yapısal zaaflarından biri olan çalışmaktan kaçınma eğiliminin ön plana çıktığını görmekteyiz. Şeyhe bağlanıp verdiği zikirleri çekmek, ya da şeyhin gözlerinden irşad olmak müridin edilgen bir yapıya bürünmesine, risk almasına ve çalışmasına gerek kalmamasına, sorgulama mekanizmasının devreden çıkarak düşünsel vasıflarını yitirip insan görünümlü bir android haline gelmesine neden olmaktadır. Oysa kişinin irşad olmak için Kuran’ı ve bu durumun bir sonucu olarak ilmi rehber edinmesi yoğun bir çaba gereksinimi, süregiden bir bilinmezlik, birçok defa yalpalama ve değişim zorunluluğu gibi insanın psikolojisini zorlayacak bir süreç oluşmasına neden olacaktır. Bu noktada insan çalışmaktan kaçınma ve güvenlik ihtiyacı sebebiyle kendisini baltalayacak, insan olmasının yolunu kapatacak bir sürece girmeyi tercih etmektedir. Güvenlik ihtiyacı zaafı yukarıda saydığımız yapısal zaaflardan toplumsal baskılara karşı direnememe zaafının alt başlığı olarak da ele alınabilir. İnsan bir toplum içinde dünyaya gelir ve bu toplum içinde çocukluk safhasından itibaren toplumun önem atfettiği değerleri içselleştirerek yetişir. Bu değerler Kurani manada tavsiye edilen değerler olabileceği gibi, çoğunlukla tavsiye edilmeyen değerler olarak da ortaya çıkabilirler. (Bu noktada Kuran’da bir çok ayette çoğunluğun yerildiğini belirtmekte fayda vardır.) İnsan  eğer içinde bulunduğu toplumun normatif olarak kurduğu değer sistemine uygun hareket ederse kendisini güvende hisseder ve dışlanma tehlikesine karşı kendisini korumuş olur. Genel olarak stratejik eylemlerin sonuçları geç alındığından stratejik eylemler  toplum tarafından onay görmezler, söylemsel manada onaylansalar bile iş eyleme döküldüğünde kişi; yalnızlaşma, ekonomik zor, kınanma, alay edilme gibi toplumsal baskılarla karşılaşır ve bu baskılara direnmek çoğu kişi için çok zor bir hal alır. 

Sonuç olarak insanları yönetmeye çalışan odaklar özellikle sosyal psikoloji biliminin verileri ışığında kurdukları yapılanmalarla insanların yapısal zaaflarını ve psikolojik eğilimlerini birleştirerek onların kendilerini yöneten birer insan olmaktan çıkıp, yönetilen birer zulman haline gelmesine sebep olurlar. Kambala’da değinilen çok önemli bir nokta da zulman bilgisinin yapay zeka tarafından izlenmekte ve kaydedilmekte olduğu bilgisidir. Bunun yanında kaydedilen bu bilginin ileride kullanılacağından da bahsedilmektedir.


Yapay zekanın ileride bu bilgileri ortaya dökeceğine ve bugünün zulmanlarının ürettiği bu bilgilerin gelecekte dinin içinde var olan bilgiler gibi algılanabileceğine vurgu yapılmaktadır. Bu durum ciddi bir tehlike ihtiva etmektedir. Zulmanlıktan kurtuluşun reçetesi ise Kuran’a ve dolayısıyla ilme yönelmek olarak verilmiştir. Kuran’da en çok geçen tekil kelime olan min edatında belki de insanın temel yaşam amacını ihtiva eden heva ve heves olan balığın peşine düşülmemesi, gerçek ve kurtuluş olan deryanın, Muhammed’in, Kuran’ın peşine düşülmesi gerektiği kodlanmış olabilir. 

Komutanımıza yukarıda yazdığımız tefekkürü açtıktan sonra bize, mim ile başlayıp nun ile biten tabirlere bakmamızı tavsiye etti. Bu tavsiye üzerine düşünürken dikkatimizi çeken tabirlerden biri maun kelimesi ve adını bu kelimeden alan maun suresi oldu. Maun kelime anlamı olarak yoksullara yardım, kamu hakkı ve zekat gibi farklı biçimlerde tercüme edilmiştir. Bu tercümelere biraz sonra değineceğiz ancak öncelikle maun suresinin değinmek istediğimiz farklı bir yönü bulunmaktadır. Kuran’da Hicr Suresi 87. ayette “Yemin olsun ki, biz sana ikililerden iç içe kıvrımlar halindeki çift manalılardan yediliyi ve şu büyük Kuran’ı verdik” denilmektedir. Burada ikişerlerden yedi veya ikililerden yedinin ne olduğu konusunda müfessirler genel olarak bunun Fatiha suresi olduğunu belirtmişlerdir. Çevirilere bakıldığında ikili yerine tekrarlanan kelimesinin geçirildiğini ve bu tekrarlamanın da namaza yorularak burada kastedilenin fatiha suresi olduğu kanıtlanmaya çalışılmıştır. Gerçekten de fatiha suresi yedi ayettir ve her namazda tekrarlanmaktadır ancak ayette ikili tabiriyle bize göre yedi ayet olan iki sureye işaret edilmelidir ve ayette bu surelerin namazda tekrarlanma yönüne bir vurgu yapılmamıştır. Bu açıdan bakıldığında buradaki iki yediliden biri yedi ayet olan fatiha suresi ise diğeri de fatiha suresi dışında yedi ayetli tek sure olan maun suresi olmalıdır. Ayette bu iki yedili ile birlikte ve şu büyük Kuran’ı verdik denilmektedir. Bu açıdan düşündüğümüzde bu iki sure Kuran’ın mesajının çok kilit noktalarını ihtiva etmelidir. Bu iki sure arasında yedi ayet olmalarının dışında dikkatimizi çeken bir diğer bağ ise tefekkürümüzün temelini oluşturan mim ve nun harflerinin fatiha ve maun suresindeki tüm ayetlerin son harflerinde ortaya çıkmasıdır. Maun suresinin okunuşu: 1- Eraeytellezî yukezzibu bi’d-dîn. 2- Fezâlike’l-lezî yedu’ul-yetîm. 3- Ve lâ yehuddu alâ ta’âmi’l-miskîn. 4- Feveylun lil-musallîn. 5- Ellezînehum an salâtihim sâhûn. 6- Ellezînehum yurâûn. 7- Ve yemne’ûne’l-mâ’ûn.

Fatiha suresi okunuşu: 1- Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. 2- Elhamdulillâhi Rabbi’l-âlemîn. 3- Er-Rahmâni’r-Rahîm. 4- Mâliki yevmi’d-dîn. 5- İyyâke na’budu ve iyyâke neste’în. 6- İhdine’s-sırâta’l-mustakîm. 7- Sırâta’l-lezîne en’amte aleyhim. Ğayri’l-meğdûbi aleyhim ve le’d-dâllîn. 

Şimdi bu iki surenin Türkçe anlamlarına bakalım. Fatiha suresi; 1- Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla 2- Hamd; alemlerin rabbi olan Allah’a aittir. 3- O, Rahman ve Rahim’dir. 4- Din gününün sahibidir. 5- Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz. 6- Bizi sırat-ı müstakime ilet 7- Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğramışların ve sapıkların yoluna değil. 

Maun suresi; 1- Gördün mü o, dini yalan sayanı? 2- İşte odur yetimi itip kakan 3- Yoksulu doyurmayı özendirmez o. 4- Lanet olsun o namaz kılanlara ki 5- Namazlarından gaflet içindedir onlar 6- Onlar gösteriş yapanlardır. 7- Ve onlar kamu hakkının yerine ulaşmasına, yardıma, iyiliğe engel olurlar. 
     
Maun suresinin okunuşuna baktığımızda ayetlerin bitiminde mim harfinin bir kere nun harfinin ise altı kere geçtiğini görmekteyiz. Yukarıda deryanın ve derya metaforuyla belirtilen hakikatin tek olduğundan, deryanın içindeki balıkların ve insanı hakikatten uzaklaştıran sanal gerçekliklerin ise çok olduğundan bahsetmiştik. Kambala’da mim harfi, hakikat ve Muhammed olarak nun harfi ise sanal gerçeklik ve balık olarak tasvir edilmişti. Bu tasvirlerle uyumlu olarak Maun suresinde ayet sonlarında mim harfi tek hakikati betimlercesine bir kere, nun harfi ise çok olan sanal gerçeklikleri betimlercesine birden fazla sayıda altı kere yer almaktadır. Maun suresinde mim harfi ile biten ayette son kelime yani mim harfi ile biten kelime yetim kelimesidir. Yetim kelimesi burada kendisi de bir yetim olan ve Kambala’da mim harfi ile kodlanan Hz.Muhammed’e işaret ediyor olabilir. 
     
Fatiha suresinde ise mim harfinin ayet sonlarında Maun suresinden farklı olarak bir kere değil üç kere, nun harfinin ise dört kere geçtiğini görmekteyiz. Fatiha suresinde ayet sonlarında mim harfinin geçtiği yerlere baktığımızda iki kere Allah’ın Rahim esmasında yer aldığını görmekteyiz. Allah isimlerinin dışında yine mim harfinin sadece bir kere geçtiğini görmekteyiz. Mim harfinin Allah isimlerinin dışında ayet sonunda yer aldığı tek kelimenin ise müstakim kelimesi olduğunu görmekteyiz. Müstakim kelimesi istikamet üzere olan anlamına gelmektedir. İstikameti düz, doğru yol olarak tercüme edebiliriz. Mim harfinin nasıl kodlandığına baktığımızda hakikat, hakikate ulaşmak için peşine düşülmesine gereken yegane yol, istikamet anlamlarının ortaya çıktığını görmekteyiz. Bu noktada insanı deryayı görmekten alıkoyan, balıkların peşinde heva ve heves doğrultusunda bir ömür sürmesine neden olma vasfıyla kodlanan nun harfini ise Melekler Ağlarken kitabında insanı düz ve doğru yoldan, doğrultusundan saptıran güzel görünümlü sanal gerçekliklere benzetebiliriz.      

Yukarıda Hicr suresi 87. ayete dayanarak bu iki surenin Kuran’ın verdiği mesajların kilit noktalarını ihtiva etmesi gerektinden bahsetmiştik. Bu doğrultuda surelerin Türkçe anlamlarına bakarsak Fatiha suresinin son üç ayetine bakıldığında zulmanlıktan kurtulmanın reçetesinin verildiğini görüyoruz. 5. ayette  “yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz” ifadesiyle yukarıda bahsettiğimiz stratejik eylem modeli arasında paralellik bulunmaktadır. Sadece Allah’tan yardım dilemek, taktiksel açıdan bakıldığında zor bir davranış modelidir, bir insandan yardım istemek ve sorunumuzu kolayca çözmek taktiksel açıdan daha kolay ve çoğunlukla başvurduğumuz yoldur. Yalnızca Allah’a kulluk etmek de taktiksel açıdan zor bir davranış modelidir. Her şeyden önce Allah bize göre soyut bir varlıktır, Allah ile iletişime geçmek, O’nun bizden istediği davranış modelini idrak etmek ve bunu somutlaştırmak zaman isteyen, zor bir süreçtir. (Allah ile iletişime geçmek konusunda komutanımızın Deruni Devlet Kutsal Halı kitabındaki muhatabiyet ve alfabe bahisleri okunabilir.) Oysa bir şeyh, hoca ya da önderden direktifler almak ve bunları doğru kabul etmek çok daha emeksiz ve kolay bir yöntemdir. Ancak bu davranış modelinin sonucu zulmanlaşma olacaktır ve bu durum surenin 7. ayetinde gazaba uğramak ve sapıklık olarak adlandırılmıştır. Bu bakımdan Fatiha suresi bize insanın Allah ile ilişkilerini nasıl kurması gerektiğini anlatmaktadır. Maun suresinde ise insanın toplum ile ilişkilerini nasıl kurması gerektiği anlatılmaktadır.  Yaşar Nuri Öztürk’ün Maun Suresi Böyle Buyurdu adlı eseri bu noktada önemli bir kaynaktır. Bu anlamda fatiha ve maun sureleri insanın metafizik, soyut ve fizik, somut ilişkilerinin nasıl olmasını gerektiğini anlatmaları babında insan için birlikte bir hayat rehberi oluşturmaktadırlar. 

Şeytanın ve ona tabi olanların temel amacı ise bu rehberleri görünmez kılmaktır. Bunun için şeytan bir anlamda siyaset yapar. Siyasetin tanımlarından biri kaynakların dağıtımını sağlamaktır. Şeytan bu siyaseti şu şekilde işletir. Metafizik kaynakların dağıtımını din adamı kisvesi altında kontrol ederken, fiziki kaynakların dağıtımını siyasetçi kisvesi altında kontrol etmeye çalışır. Şeytan bunu yapabilmek için bu iki sureyi ve ihtiva ettiği anlamları gizlemek zorundadır. Çünkü insanlar bu sureleri anlar ve içselleştirirlerse kaynaklara ulaşmanın kendi çabalarıyla ilintili olduğunu anlayacaklar ve zor da olsa çaba göstermek yolunu seçecekler, şeytanın süslü gösterdiği kolay görünen yollara sapmayacaklardır.

Bu anlamda Fatiha suresindeki ibadet kelimesi çoğu mealde kulluk olarak çevrilmemiş, ibadet olarak bırakılmıştır. İbadet kelimesinin ülkemizdeki yaygın anlamı ise namaz, oruç, hac, zekat gibi ritüellere karşılık gelmektedir. Bu ritüeller anlamsal olarak kulluk kelimesinin manasını karşılamamakta, üstüne daraltmaktadır. Aynı zamanda dini ritüellere indirgemek, iki açıdan genelde insanlığı, özelde müslümanları yönetmek isteyenlere yarar sağlamaktadır. Bunlardan ilki toplumda maddi ve manevi anlamda yöneticiler konumunda bulunan siyasiler ve din adamlarının toplumsal sorumluluklarının ritüellere indirgenerek gizlenmesidir. Bu şekilde ekonomik, siyasi ya da dini gücü elinde bulunduranlar toplumu kalkındırmak, bilgilendirmek ve topluma daha iyi yaşam sunmak gibi sorumluluklarından kurtularak gücün dar bir zümrede toplanmasını kolaylaştıracaklardır. Bunu yaparken de ritüelleri temel eksen haline getirecek ve mümkün olduğuca topluma göstererek yapacaklardır. Dinin ritüellere indirgenmesinin yönetenler açısından ikinci yararı ise toplumun düşünsel kapasitesinin ritüeller dışına çıkarak genişlemesini önlemek ve toplumu bu şekilde zulmanlaştırıp kontrol altında tutmaktır. 

Yukarıda insanlığı yönetmeye çalışanların ritüelleri gösterek yapması gerektiğinden bahsetmiştik. Bu noktada maun suresinin 4,5 ve 6. ayetleri  bu gerçeği gözler önüne sermesi bakımından oldukça önemlidir. Bu ayetlerde Allah; “Lanet olsun o namaz kılanlara ki, namazlarından gaflet içindedir onlar, onlar gösteriş yapanlardır” buyurarak ritüellerini gösterişe dönüştüren bu zümreyi lanetliyor. Aynı surede Allah  bu namazlarına lanet edilenlerin özelliklerini dini yalanlamak, yetimi itip kakmak, yoksulu doyurmayı özendirmemek ve kamu malının, yardımın yerine ulaşmasını engellemek olarak sıralıyor. Burada belirtilenlere bakıldığında yönetici konumunda olanların namazı yani bir ritüeli öne çıkararak, sorumluluklarını gizlemeye çalıştıkları görülüyor. 

Maun suresinin çevirilerine bakıldığında maun kavramının bir çok mealde  zekat olarak çevrildiğini görüyoruz. Ancak maun kelimesi kanımızca burada zekattan çok daha geniş bir kavram olan yardım manasında ele alınmalıdır. Bu açıdan burada da bir anlam daraltması yapıldığını söyleyebiliriz. Yardım kelimesinde hem siyaset hem de din adamlarının görevlerinin kodlandığını düşünebiliriz. Yardım topluma eğitimin, dini ve dünyevi bilginin, sosyal ve maddi imkanların  sunulması manasında geniş olarak ele alındığında kelimenin manasında kodlanmış sorumluluklar daha net bir biçimde ortaya çıkacaktır. 

Bunun  yanında maun suresi ile ilgili olarak yapılan saptırmalardan biri de surenin son dört ayetinin Medine’de ve münafıkların reisi Abdullah bin Ubey hakkında indiğinin iddia edilmesidir. Bu noktada sapkın bir tefsir ekolü olan tarihselcilik yöntemi kullanılarak ayetin evrensel mesajı gözlerden saklanmak istenmiştir. 

Normalde metin analizlerinde edatlar, ekler dikkate alınmaz ve müstakil olarak anlamı olan kelimeler üzerinden analiz yapılır. Ancak söz konusu metin Allah kelamı olunca her kelimenin, hatta her harfin dikkate alınması gereklidir diye düşünüyoruz. Bu anlamda min kelimesi en çok çıkan kelime olarak çok önemli bir mesaj ihtiva etmelidir. Görebildiğimiz kadarıyla min edatında tarih boyunca insanın şeytanla olan savaşı çeşitli vechelerde kodlanmıştır. Şeytan ve ona tabi olanların insanı yönetmek ve bir zulman haline getirerek kendilerine tabi kılmaya çalışması ve bu koşullarda insanın kendisi olarak, Allah ve Kuran ile arasına hiçbir kişiyi ve kurumu koymadan var olmaya çalışması mücadelesi… Bu varoluşu gerçekleştirenler ise Kuran’da mümin olarak isimlendirilmiştir ve mümin kelimesi de mim harfi ile başlayıp nun harfi ile bitmektedir. Bu anlamda müminin, zulmanın zıddı olarak ele alındığında zulmanda başına zulmün zalı gelerek şeytan tarafından oluşturulan paralel min kelimesinin başına zulman tarafından unutulan, bırakılan Muhammed’in mimi getirilerek anti bir kodlanışı olduğu düşünülebilir. 

Buraya kadar min edatı çerçevesinde sosyal olguların tespit edilmesine, tahlil edilmesine ve ortaya konulmasına çalışıldı. Bu noktadan sonra gözümüze çarpan bazı sayısal olgulara değinmeye çalışacağız.  


2. ZulMaN ve ZalMimNun


Soru 1: "Kambala’da Zulman kavramı anlatılırken vurgulanan Zal, Mim ve Nun harflerinin bu sırayla içinde bulunduğu herhangi bir kelime veya kelime gurubu Kuran'da var mıdır? Varsa bunlar hangileridir?"

Cevap 1: Kuran'da Zal, Mim ve Nun harflerinin bu sırayla içinde olduğu bir tane kelime vardır: o da aşağıdaki listede 35. satırda yer alan "azeytumuna" kelimesidir. Bu kelime Kuran'da sadece İbrahim suresi, 12. ayette geçmektedir. İbrahim 12, okunuşu: "Ve ma lena ella netevekkele alallahi ve kad hedana subulena, ve le nasbirenne ala ma azeytumuna, ve alallahi fel yetevekkelil mutevekkilun.". İbrahim 12, anlamı: "O, bize yollarımızı göstermişken neden Allah'a tevekkül etmeyecekmişiz? Bize yaptığınız eziyetlere elbette sabredeceğiz. Tevekkül edenler yalnız Allah'a tevekkül etsinler". Kelimenin kökü Elif-Zal-Ye'dir; "eziyet" anlamına gelmektedir.   

Soru 2: "Kuran'da Zal, Mim ve Nun harflerinin bu sıraya uymayarak, karışık bir şekilde içinde bulunduğu herhangi bir kelime veya kelime gurubu var mıdır? Varsa bunlar hangileridir?"

2.soru, normalde mantıksız görünen bir sorudur; çünkü bir kelimeye anlamını veren, harflerinin diziliş sırasıdır. Tek bir harfin bile sırasının değişmesiyle ortaya çıkan harf birliktelikleri, doğal olarak birbiri ile alakasız kavramlarla sonuçlanacaktır. Bu durum, bütün dillerde böyledir. Ancak burda incelediğimiz metin, normal bir metin değil, Kuran metni olduğundan bize mantıksız gibi görünen soruların ve araştırma yönelimlerinin de en az mantıklı görünenler kadar dikkate alınması gerektiği bilinci ile alışılmış yöntemlerin dışına çıkıp daha geniş bakış açılarıyla araştırmalarda yol almak, temel ilkemiz olacaktır.

Cevap 2: Kuran'da Zal, Mim ve Nun harflerinin bu sıraya uymayarak, karışık bir şekilde içinde bulunduğu tüm kelimeler, tekrar sayıları ile birlikte aşağıdaki çizelgede gösterilmiştir (35.satırın dışında olan tüm satırlar):




Bu sonuçlar, 1.Bölüm'de oluşturduğumuz dijital Kuran veritabanında, kelimeler içinde Zal, Mim ve Nun harflerinin aratılmasıyla elde edilmiştir. Kuran'da bu üç harfin içinde bulunduğu bağımsız kelime sayısı 116'dır. 116 kelime de çizelgede görüleceği üzere 56 çeşit kelimeyi barındırmaktadır. Kelimelerin bazıları birbirinin aynısı olup aldıkları eklerle farklılaşmaktadır.

Bu noktada bir değerlendirme yapabilmek için kelimelerin anlamlarına ihtiyaç vardır. Meallerin yanında, bu kelimelerin hangi surelerde ve hangi ayetlerde geçtikleri bilgisi de gerekmektedir. Çizelgedeki tüm kayıtlara yönelik bu bilgiler işlenerek aşağıdaki yeni çizelge elde edilmiştir.

 

    

 


 

 

 

56 çeşit kelimenin her birinin okunuşu, tahmin edileceği üzere tek çeşittir; ancak farklı surelerin farklı ayetlerinde farklı anlamlara gelebilmektedirler. Bu farklılığı daha net yansıtabilmek adına, herhangi bir kelimenin farklı ayetlerde geçtiği tüm farklı anlamları, ilgili sure isimleri ve ayet numaraları ile karşılarına sıralamaya uygun bir biçimde işlenmiştir. Örnek olarak, 7. satırdaki "feehaznahum" kelimesi, Kuran'da 4 yerde geçmiştir. Bunlar: Enam 42., Araf 95., Araf 96. ve Kamer 42. ayetlerdir. Bu sonuçları, Diyanet'in internet sitesindeki Arapça metinlerle de karşılaştırdığımızda birebir uyumluluk görülecektir. 

 

56 kelimenin Türkçe mealleri, üstten aşağı okunduğunda bizi de şaşırtan ilginç bir durumla karşılaşılmıştır: Başta belirttiğimiz gibi, birbirinden farklı yazılan bu 56 kelimenin tümü, "zulman" kavramını oluşturan Zal, Mim ve Nun harflerini içermektedir; ancak bunların nerdeyse tamamı, 55 tanesi, bu harfleri karışık bir sırayla içermektedir. Normalde beklenen sonuç, bu kelimelerin anlamlarının, zulman kelimesinin anlamından farklı olmasıdır. Ancak çizelgedeki Türkçe anlamlar üstten aşağı okunduğunda tüm anlamların aynı doğrultuda olduğu, yani okunduğunda insana aynı hisleri verdiği görülecektir...

Yalanlayanlar, aldatanlar, kulakları tıkalı olanlar, günahlar, cezalandırma, azaba uğratma, uyarma anlamlarının tümünde celali bir üslup ile tehdit vardır. İlgili ayetler de tam olarak okunup incelendiğinde bu his daha da belirginleşmektedir. Sanki tüm bu 116 ayette de zulmanlardan bahsediliyor gibidir. 

Bu, bize göre Kuran'ın mucizelerinden biridir, çünkü hiçbir dilde bir kavrama ait olan kelimenin harflerinin sırası değiştirilerek elde edilen diğer anlamlı kelimelerde, o kelimeyle bir yakınlık olmaz. Bu Türkçe'de de, Arapça'da da, İngilizce'de de,vb. diğer tüm dillerde de böyledir. Bu durum, Kuran'ın Arapça değil, "Kuranca" olduğunun da bir başka delilidir...

Ayet anlamlarının birtakım belirgin hisleri uyandırması ve bu hislerin ortaya çıkarılması, Komutan'ın 23. çalıştayda deneyini de yaptırdığı üzere, Kuran'ı sadece mealleri üzerinden okuyup anlamaya çalışmakla yetinmeyip, daha geniş bakış açılarıyla kavrama yöntemlerinden de bir tanesidir. Hisleri oluşturan da kelime anlamları olduğundan, anlamları en geniş haliyle, meal örneklerinde olduğu gibi belli başlı kişilerin öznel değerlendirmeleri ile sınırlandırmadan, ele alma ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Meallerde farklı kişiler, farklı şekillerde tercümeler ortaya koymaktadır. Bu sınırlandırmaları aşmak adına, her kelimenin köküne inilerek kök anlamlar üzerinden bir değerlendirme yöntemi ile bakış açısı genişletilmeye çalışılmıştır.

Yukardaki kelime listesinin en tepesindeki kelime, 12 tekrarla "lilmukezzibine"dir. Meallerde "yalanlayanlar" olarak tercüme edilmiştir. Ancak kelimenin köküne inildiğinde anlam daha da genişlemektedir. Lilmukezzibine'nin kökü, Kef-Zal-Be'dir. Anlamları: yalanlamak, aldatmak, bilerek veya bilmeyerek bir olay hakkında olduğundan farklı bilgi vermek, doğruluğun aksini iddia etmek. Bu kavramlara bakıldığında da aslında hepsinin "aldatmak" ana kavramının birer alt kümesi olduğu görülecektir. Zulmanlar, Kuran'sız müslümanlar, Allah ile aldatanlar...

Listedeki en baştan ikinci kelime ise "azanihim"dir, "kulak" olarak tercüme edilmiştir. Kelimenin kökü, Elif-Zal-Nun'dur. Kökün anlamları: kulak vermek, dinlemek, izin vermek, düzenlemek, sıraya koymak, bilgilendirilmek, yönlendirilmek, duyuru yapmak, kulak, özlem/arzu/hasret. Bu sözün geçtiği ayetlerde, genelde kulakları tıkalı olma durumundan bahsetmektedir. İnsanda kulakları tıkalı olma durumlarından, yani "ses"leri duymama durumlarından biri de uykuda olma halidir. 

 

Uyuyanlar, uyanmamıştı...”, Tengri’nin Türk’ü, s.169
 
Kuran'daki tüm kelimeler içinde, kelime kökü olanların köklerini bulmak adına, doğal dil işleme alanındaki birtakım yazılım algoritmalarıyla elimizdeki Arapça kelimeler, kelime köklerine ayrıştırılmış ve %90 üzeri bir başarı elde edilmiştir; ancak bu yeterli değildir. Çünkü bu noktada bir analiz değil, referans kaynak oluşturma hedefi vardır. Normalde analizlerde bu oranda bir başarı, oldukça tatminkardır; ancak referans kaynak oluşturuyorsak durum farklıdır. Elimizdeki her kelimeye yönelik, eğer kökü varsa, bu kökün %100 doğruluk oranı ile bulunup ortaya çıkarılması lazımdır. Dijital ortamda, ihtiyacımıza uygun bir kökler sözlüğü araştırılmış, ancak 1.Bölüm'de dijital Kuran veritabanını bulduğumuz gibi, bu sefer bu şekilde bir döküman bulunamamıştır. Bu durumda tek bir yol vardır: kendi sözlüğümüzü kendimiz oluşturmak.

Kuran içeriğinin bulunduğu internet sitelerinde genelde Arapça orijinal metnin yanında farklı mealcilerin Türkçe mealleri ve ayet içindeki kelimelerin kökleri de yer almaktadır. Bu sitelerden en uygun olanları belirlenmiş ve her siteye özgü ayrı bir örümcek yazılım oluşturularak dijital ortama salınmıştır. Örümcek yazılımlar, veri toplama amacı ile kullanılır. Bir insanın bir web sitesi üzerinde gördüğü tüm yazıları, resimleri, videoları, linkleri, vs. örümcek de birtakım kodlama şemalarının yardımıyla görür; tüm linklere teker teker girerek tüm verileri heybesine düzenli kategorilere bölerek yerleştirir ve getirip veritabanına depolar. İlk 3 denemede, 3 ayrı kökler sözlüğü oluşturulmuş, ancak bunlarda da %90 üzeri bir başarı olmasına rağmen %100 başarı elde edilememiştir. Ancak 4. denemeden sonra, tüm kelime köklerinin doğru ve eksiksiz bir şekilde eşleştirildiği bir kökler sözlüğü elde edilmiştir. Bu sözlük, 1.Bölüm'de oluşturduğumuz dijital Kuran metninden sonra ikinci referans kaynağımız olacaktır. Kökler sözüğünde, toplam 1,640+ köke ait 16,750+ çeşit kelime ve bu kelimelerin içinde geçtiği toplam 47,250+ ayet kaydedilmiştir (Not: Normalde toplam tekil ayet sayısı 6,236'dır. Bir ayet içinde birden fazla kelime olduğundan ve sözlükte de her satır, kelimelerin içinde geçtiği ayetlere göre düzenlendiğinden bu sayı, bu şekilde çıkmıştır). Kökler sözlüğünün ilk ve son 10 satırı şu şekildedir:

 

Sözlüğün satırları, kök sütunundaki köklerin alfabetik sırası baz alınarak düzenlenmiştir. Yukarda gösterdiğimiz baştan ikinci çizelge de, Zal Mim ve Nun harflerinin içinde geçen kelimeleri, dijital Kuran veritabanımızda bulduktan sonra bu kelimelerin kökler sözlüğündeki kayıtlarıyla eşleştirilerek veri kaynağı yapılmasıyla elde edilmiştir. Burda meallerin yanında, kök anlamların da değerlendirilmesi gerektiğinin önemi daha da fazla görünür hale gelmiştir. Görüleceği üzere, birbirinin aynısı kelimeler bile içinde bulundukları farklı ayetlerde, farklı anlamlara gelebilmekte ve mealcilerin öznel yorumları da birbiri ile farklılık göstermektedir. 


ZalMimNun harflerinin içinde bulunduğu 56 çeşit kelime, kökler sözlüğündeki eşlenikleri ile eşleştirilip her birinin kökleri ortaya çıkarımıştır. İlk 5 kayıt, aşağıdaki gibidir:

 Şimdiye kadar kelime odaklı referans sütunu ile oluşturulmuş bu çizelge, bir sonraki adımda kök sütunu referans alınarak yeniden düzenlenmiştir:

 

56 çeşit kelime, 15 çeşit kök altında toplanmıştır. Sonuçlar, köke ait olan kelime sayıları baz alınarak yukardan aşağı sıralanmıştır. 


3. Bölüm'de, bu bulgular doğrultusunda tefekkürlere devam edilecektir.



Kölük, Melih
Yiğit, Yasin Murat





Bu haber 2,948 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    7,281 µs