En Sıcak Konular

EMİR YILDIZ'DAN : Davud Boynuzunun Sırrı

19 Haziran 2010 10:58 tsi
EMİR YILDIZ'DAN : Davud Boynuzunun Sırrı Emir YILDIZ'DAN : Davud Boynuzunun Sırrı. Erol Elmas'ın kurgu romanının ilk bölümü On Altı Yıldız'da başladı...

 

 

 

1. BÖLÜM

 

 

 

DAVUD BOYNUZU’NUN SIRRI

 

 

 

- Vefat mı etti? Ne zaman?

 

-İki hafta oldu abi. Bana, sana iletilmek üzere bir zarf verdi. Bir adres verirsen postayla göndereyim ya da yakında İstanbul’a geleceksen, yayınevine uğrayabilir misin? Ben hep buralardayım…

 

Bu telefon görüşmesi beni 1994’lü yıllara götürmüştü. Zekeriya Bey; İstanbul’da yayıncılıkla uğraşıyordu. Zaman zaman da çeşitli dergiler çıkarıyordu. İşte bu çıkardığı dergilerden birisinde, ben de görev almış, aynı zamanda dergide makaleler yazmıştım. Tanışmamızın en kısa hikâyesi buydu. Ancak son dört yıldır birkaç telefon görüşmesi yapmıştık. Yüz yüze görüşme imkânı bulamamıştık. Ya da görüşmek istememiştik…Her neyse.. Zaten kendisi de yaşı iyice ilerlediği için, yayıncılık faaliyetlerini oğluna  bırakmıştı. Aldığım haberlere göre, uzun zamandır evden bile çıkmıyordu. Yaşlılığın getirdiği sağlık sorunları ile boğuşuyordu.

 

Dergi çıkardığımız dönemde, Zekeriya Bey ile oldukça yoğun bir mesaimiz olmuştu. Çok sık bir araya geliyor, saatlerce sohbet ediyor, çeşitli konular ile ilgili tartışmalar yapıyorduk. Dergimiz’de ise; Türkiye gündemi ile ilgili, en çok tartışılan konuları ele alıyor ve olaylara ‘yerli’ bir bakış açısı ile yaklaşıyorduk. Dergimiz, özellikle bürokrasi ve devlet erkânı tarafından dikkatli bir şekilde takip ediliyordu.

 

 Zaman zaman da derginin adı altında; panel ve konferanslar tertip ediyorduk. Bu işleri organize ederken Zekeriya Bey, beni birçok insan ile tanıştırıyor ve onlarla görüşme imkânı yaratıyordu. Bunlar içersinde; milletvekilleri, bakanlar, parti liderleri, bürokratlar, sivil toplum kuruluşların liderleri, aydınlar, yazarlar vs. yani kısacası her kesimden insan vardı. Onun sayesinde oldukça geniş bir çevrem olmuştu…

 

Demek ki, Zekeriye Bey vefat etmiş… Ve bundan benim haberim olmamıştı. Son zamanlarda bazı konularda görüş ayrılığımız olmuştu. Bir olay yüzünden de, ben kendisine gönül koymuştum. Eskisi gibi sık görüşmüyorduk. Ama onun beni sorduğunu, yani bir anlamda takip ettiğini ve haberlerimi aldığını biliyordum.

 

Zekeriya Bey Ankara’ya geldiği zaman, bana telefon eder ve Hacı Bayram Camii’nde buluşurduk… Her niyeyse ilk buluşmamızı burada gerçekleştirirdi. Eğer namaz vakti ise namazımızı kılar, sonra  türbe kısmına geçer burada dua ederdik.

 

Gözümde tekrar o günler canlandı… Eski günlere gittim…

 

Zekeriya Bey, “Acaba bana ne yazmıştı? Bunu öğrenmenin en iyi yolu İstanbul’a gitmekti. Hem ailesine taziye ziyaretinde bulunur hem de bana bıraktığı mektubu alırdım…

 

Üç gün sonra, bir cumartesi günü, İstanbul’daydım. Avrupa yakasına geçip, yayınevine vardım. Zekeriya Bey’in oğlu Gökhan karşımdaydı. Taziyede bulunduktan sonra genel konularda sohbet ettik. Gökhan, benimle ilgilenirken bir yandan da, yayınevinin işleri ile uğraşıyor; matbaayı arıyor, dağıtım şirketi ile tartışıyor… Kısacası oldukça yoğun bir şekilde işleri yürütmeye gayret gösteriyordu.

 

Ben de daha fazla Gökhan’ı meşgul etmemek için babasının bana bıraktığı mektubu istedim. “Abi kusura bakma, senle fazla ilgilenemedim. Buradaysan akşam yemeğe gidelim” dedi. Ben ise Gökhan’ın ne kadar yoğun çalıştığını gördüğüm için bu teklifini kabul etmedim. “ Başka bir gün gideriz Gökhan” dedim. Kendisini daha fazla meşgul etmenin bir anlamı da yoktu.

 

Gökhan, kilitli bir çekmeceden mektubu çıkardı, bana uzattı ve tekrar işlerine devam etti.

 

Küçük beyaz bir zarf, ağzı kapatılmıştı. Zarfın üzerindeki Zekeriya Bey’in el yazısını hemen tanımıştım. “ Eren Berk’e” yazılmıştı. Zarfı orada açıp, okumaya başladım:

 

 

“Eren evladım,

 

Seni görmeyi çok arzu ediyordum ama sanırım nasip olmayacak. Görüşememe ihtimaline karşı bu mektubu yazdım. Doktorlar, hastalığım ile ilgili olarak pek ümit verici konuşmuyorlar. Alacak nefesimiz varsa görüşürüz inşallah.

 

Biz vazifemizi yaptık, artık sıra sizlerde evladım.

 

Seninle bunca yıl mesaimiz oldu. Sonra, biz bilerek geri çekildik. Ama sık sık haberlerini alıyordum. Hatta senin işle ilgili girişimlerinde, bazı kapılardan geri çevrilmeni sağladık. Şimdi çalıştığın yere de referans olduk. Biz, senin orada çalışmanın daha uygun olduğu kanaatine varmıştık.

 

Senin kendini geliştirmen için önüne imkânlar koyduk. Evladım, biz senden memnunuz, her işini layıkıyla yaptın. Ayrılmamıza sebep olarak gördüğün olayın arka planı, senin bildiğin gibi değil, biz bilerek kendimizi öyle gösterdik. Çünkü senin görevin başkaydı. Senin talip olduğun yere diğer arkadaşı uygun görmüştük. Sen, bize kızarak bizimle ilişkilerini kestin ama biz seninle ilişkimiz kesmedik… İnsan ancak böyle böyle yetişiyor evladım.

 

İlerde beni daha iyi anlayacaksın. Ama unutma ki Türk Devleti’nin sizin gibi gençlere ihtiyacı var.  Bu mektubu Gökhan’a vereceğim sana iletilmek üzere. Ayrıca Gökhan’a sana ileteceği bir şey daha söyleyeceğim. Mektubu okuduktan sonra Gökhan’a sana iletilmek üzere söylediğim bilgileri al ve gereğini yap.

 

Gözlerinden öperim evladım. Allah’a emanet ol. Hakkını helâl et!

 

 Zekeriya.”

 

 

Mektubu okuduktan sonra gözlerim nemlendi, Gökhan’ın yüzüne baktım.

 

-Hayırdır Abi, önemli bir şey mi var?

 

-Baban bana bir not ileteceğini yazmış.

 

-Not mu? Ne notu abi? Ha evet! … Camii’nde tuvalet bekçisine uğrayıp, babamın selâmını söyleyecekmişsin.  Abi bu ne demek? Senin tuvalet bekçisi ile ne işin olur? Babamın hastalığı ilerleyince, ben de herhalde sayıklıyor sandım. Ama birkaç kez tekrar edince, o zaman aklımda kaldı.

 

Ben de bir anlam verememiştim bu mesaja. Ancak mektubu okuyunca bilmediğim pek çok olayın olduğunu anlıyordum. Gökhan’a döndüm:

 

- Bu camii nerde?

 

Gökhan Camii’nin yerini bana tarif etti….

 

Gökhan ile vedalaşıp ayrıldım yayınevinden.  Bir taksiye binerek  …..Camii’ne gitmek istediğimi söyledim.

 

Camiinin önüne gelince taksiden indim. Şimdi camiinin avlusundaydım. Zekeriya Bey, beni buraya niçin göndermişti? Buradaki bekçi ile benim ne ilgim olabilirdi? Zekeriya Bey mektubunda söyledikleri ile ne demek istiyordu? Evet, ben onlara kızıp ayrılmıştım güya. Ama meğer hep onlarla berabermişim. Girdiğim işi bile onlar ayarlamış. İyi ama niye? Zekeriya Bey’in gerçek görevi neydi? Bizimle neden bu kadar ilgilenmişti?

 

Kafamda bir sürü soru uçuşuyordu…Bunların cevabı için herhalde bu camiden başlamam gerek….

 

Yürüdüm tuvalete doğru. Namaz vakti olmadığı için etraf oldukça tenhaydı. Tuvalet ve abdesthanenin bulunduğu yere geçtim. Kapının girişinde bulunan camekânlı kulübeye yanaştım; 70 yaşlarında bir ihtiyar, yarı uyur yarı uyanık bir vaziyette duruyordu. Acaba aradığım kişi bu muydu? Selâm vererek camekânın küçük penceresine doğru eğildim.

 

-Amca, adım Eren, beni Zekeriya Bey gönderdi, dedim.

 

İhtiyar amcaya, sanki birden can geldi. Gözlerini açtı, gülümsedi. Gözlerinin içi gülüyordu. Siyayla-beyazın karşımı sakallarını sıvazlayarak ayağa kalktı.

 

-Hoş gelmişsin evlat. Demek beklediğimiz misafir sensin… Zekeriya Baba’yı uğurladık. Cenazede göremedim seni ?

 

Başımı, utanarak önüme eğdim. Ne cevap vermeliydim ki?

 

-Haberim olmadı Bey Amca. Duymadık vefatını, duyamadık…

 

Bey Amca’nın yüzü hep güleçti. İnsan yüzüne baktıkça, hep mutlu bir tebessümle karşılaşıyordu. Gözlerini kısarak bakıyordu. Yaşlılığın verdiği kırışıklıklar özellikle göz çevresini kaplamıştı. Amca’nın neredeyse ağzında dişi kalmamıştı. Ancak, önde dört uzun diş göze çarpıyordu.

 

Yaşlı Amca, ayağa kalktı, kulübenin içinden çıktı ve yanıma gelerek:

 

- Evlat, sen şimdi git işlerini gör, yatsı namazından sonra tekrar bana uğra. Konuşacaklarımızı o zaman konuşuruz, dedi.

 

-Peki, Bey Amca, dedim. Birbirimize sarıldık, sırtımı sıvazladı. Sanki çok uzun yıllardır tanıdığım bir büyüğüm gibiydi. Tavırları o kadar samimiydi ki…

 

Oradan ayrıldım.

 

Bey Amca ile buluşacağımız saate kadar sağda solda oyalandım. Güzel bir yemek yedim. Nihayet buluşma vakti geldi çattı. Yatsı ezanı okunurken buluşacağımız Camii’nin avlusundaydım. Etraf oldukça tenha sayılırdı. Camii’nin cemaati bu saatte galiba pek azdı. Bey Amca, namaz için camiye giriyordu, hemen koştum yanına selâm verdim, birlikte namaza kıldık.

 

Namaz bitince dua ettik, hoca efendi, camiinin ışıklarını söndürmeye başlayınca kalktık avluya doğru yürüdük.

 

Bey Amca:

 

- Evlat,  sen biraz beni bekle, ben işlerimi halledip geleyim, dedi.

 

Yanımdan ayrıldı, durduğu kulübenin kapısını kapattı. Abdesthane ve tuvaletlerin olduğu bölüme geçti. O gözden kaybolunca ben de avluda küçük adımlarla yürüyor ve nelerin beni beklediğini tahmin etmeye çalışıyordum. Bu amca kimdi? Zekeriya Bey ile nasıl bir bağı vardı? Beni bildiğine göre, demek ki daha önce hakkımda konuşmuşlardı. Zekeriya Bey, ‘biz’ derken kimleri kastediyordu.  Ben bunları düşünürken Bey Amca geldi.

 

-Neler yaptın evladım, sıkılmadın inşallah?

 

-Yok, İstanbul’u gezdim amca.

 

-İstanbul gezmekle biter mi evlat? Gezmek var, gezmek var. Görmek var, görmek var. İstanbul’un her köşesi bir sır saklıyor. Daha çok azı ifşa edildi. Allahu Alem yakında daha ne sırlar ifşa edilir. Vakti geliyor, vakit ilerliyor. İstanbul, ilk şehrimiz…

 

Bey Amca, bunları anlatırken durdu, yüzüme baktı. Gözlerinin içi mütemadiyen gülüyordu. Tefekküre daldı. Bakışlarını sabit bir noktaya dikmişti. Hem yürüyoruz hem de Bey Amca anlatıyordu:

 

-İstanbul sırların içinde bir sır. İstanbul, şehrin içinde bir şehir. Zamanın içinde bir zaman, mekânın içinde bir mekân. İstanbul’u en iyi aşıklar bilir… İstanbul kim evlat?

 

İstanbul bizim için çoook önemli evlat, bunu sakın unutma!

 

Cami’den çıktıktan sonra 15-20 dakika kadar yürümüştük ki, bir nargile kıraathanesinin önünde durduk. Bey Amca bana;

 

- Evladım, sen az bekle ben geliyorum, dedi.

 

İçeri girdikten 5 dakika kadar sonra 35-40 yaşlarında genç bir arkadaş ile birlikte geldiler.

 

- Eren evladım, bu arkadaş seni gideceğin adrese götürecek inşallah. Buralara geldiğinde bana da uğra. Hadi Allah’a emanet ol!

 

Ben, hemen uzandım Bey Amca’nın elini öpmeye, ama öptürmedi. Sırtımı sıvazladı. Ben, tam olarak duymuyordum ama dudakları kıpırdıyordu, sanırım dua ediyordu. “Hadi evladım bir YILDIZ ol!” dedi…

 

Sonra sırtını döndü, gitti.

 

Genç arkadaş ile baş başa kalmıştık. Bana:

 

- Abi hoş geldiniz. Ben Yavuz Selim, sizi gideceğiniz yere götüreceğim, dedi.

 

-Tamam, dedim.

 

Birlikte yürümeye başladık. Biraz yürüdükten sonra bir araba parkına geldik ve arabaya bindik. Dışarısı soğuktu. Ve ben tam da hazırlıklı değildim bu soğuğa. Arabaya binince, dışarıda ne kadar üşüdüğümü fark ettim.

 

Yavuz Selim Bey’in saçları az kırlaşmış, gözleri renkliydi. Oldukça iri yarı, ‘dalyan gibi adam’ derler ya, tıpkı öyleydi. Nereye gittiğimize dair bir şey söylemiyordu. Havadan sudan şeyler konuşarak, trafikte ilerlemeye başladık

 

Biraz sonra Çemberlitaş civarında bir parka girdik. Arabayı tekrar park ettik. Yavuz Selim bana: “Eren Bey, minibüse binelim” diyerek volkswagen bir minibüse geçtik.

 

Bana sürgülü kapıyı açarak; “ siz buraya buyurun” dedi. Kendisi öne geçti, minibüsün arka kısmı ile ön kısmı arasında siyah sürgülü bir cam vardı. Arabanın içinden dışarısı hiçbir şekilde görünmüyordu. Yani kısacası nereye doğru gittiğimiz göremiyordum. Benim oturduğum yerde karşılıklı iki tane büyük koltuk ve ortada küçük bir masa vardı. Özel olarak böyle yaptırılmıştı sanırım. Biraz heyecanlanmıştım ve hafif bir tedirginlik de yok değildi. Sanki bir film senaryosu içersindeydim. Kendi kendime kızmıyor da değildim. “ Senin ne işin var buralarda” diye söylenip duruyordum. Yaklaşık 35-40 dakikalık bir yolculuktan sonra araba yavaşladı. Demir bir kapının çekildiğini duydum. Sonra araba yavaş yavaş dönerek aşağı indi ve durdu. Arabayı kullanan arkadaş, benim tarafımdaki kapıyı açtı. “Buyurun Eren Bey, geldik” dedi. Arabadan indim. Burası kapalı bir garajdı. Garajdan bir asansöre bindik, bindiğimiz yerdeki asansör düğmesinde -2 yazıyordu. 2. Kat düğmesine bastı Yavuz Selim. Burası sanki bir işyerine benziyordu. Yanılıyor da olabilirim. Kapısında isim levhası olmayan bir dairenin ziline bastı Yavuz Selim. Kapıyı 30 yaşlarında, oldukça saygılı bir genç açtı. Uzun bir koridordan geçerek bir odaya geldik. Beni getiren arkadaş, kapıyı vurarak içeri girdi.

 

Ben kapının önünde bekliyordum. Yavuz Selim bana işaret ederek; “buyurun!” dedi.

 

Odaya girdim.

 

Oldukça geniş bir oda. Çok geniş bir masa, deri koltuklar… Duvarda büyük bir  dünya haritası, karşısında  ise Asya ve Ortadoğu bölgesini içine  alan başka bir harita… Karşı duvarda ise Osmanlı Devlet Arması vardı. Arma, bir tablo içersine yerleştirilmiş, renkli metallerden yapılmış gibiydi. Geniş masanın üzerinde 16 Türk Devleti’nin flamaları vardı. Başka da dikkat çekecek özel bir şey yoktu. Tipik bir büro havasındaydı burası.

 

Masada oturan kişi 65-70 yaşlarındaydı. Bu büroyla arasında hiçbir bağ gözükmüyordu. Sanki o da benim gibi misafirdi. Yanılıyor muydum? Gür bıyıklı, siyah saçlı, siyah gözlü olan bu kişi gülümseyerek ayağa kalktı ve beni kucaklayarak; “hoş geldin Eren evladım” dedi.

 

Ben de, yaşlı amcanın eline sarıldım, öptüm. Yaşlı Amca, konuşmasına devam etti: “yolculuk nasıl geçti?” Ben ise; “çok şükür iyiydi” diye cevap verdim. Bir yandan da; “bu amca benim şehir dışından geldiğimi nerden biliyor” diye düşünüyordum. Amca devam etti: “Bugün de İstanbul’a sanki kış geldi, havalar çok soğudu” dedi.

 

Hatır sorma faslından sonra bir süre sessizlik oldu. Bize kapıyı açan genç arkadaş, elinde tepsiyle içeri girdi. Tepside ıhlamur vardı.

 

Yaşlı Amca: “Eren Bey, sizi bize Zekeriya Bey ısmarladı. Zekeriya Bey, sizi, bize emanet etti. Her ne kadar siz, bizi bilmeseniz de biz, sizi yıllardır biliyor ve tanıyoruz. Sizin her kitabınızı ve internet sitelerinde yazdığınız yazılarınızı arkadaşlar takip ediyordu. Zaman zaman da ben bazılarını okudum. Maşallah aradan geçen zaman zarfında, kendinizi epeyce geliştirmişsiniz. Biz bundan büyük memnunluk duyduk”

 

“Yazdıklarınızın,  bizim düşüncelerimizle, aynı olmasından doğal bir şey yok.. Aynı şeyleri söylüyoruz. Türk Milleti’nin üzerinde oynanan oyunları biliyorsunuz. Bu ülkeyi seven, ülkesinin ve milletinin ilerlemesi, gelişmesi yönünde en küçük çaba gösteren herkesi takdir ederiz. Türk Devlet’i,  tarihin ilk gününden beri dünya sahnesinde yer almaktadır. İnşallah kıyamete kadar da yer almaya devam edecektir. Ama tarih boyunca, bu milleti, tarih sahnesinden atmak isteyenler oldu. Bu yüzden 16 defa Devlet kurduk.”

 

Yaşlı Amca,  bunları anlatırken bir anda sandım ki, Zekeriya Bey konuşuyor. Anlattıkları ve olaylara bakış açısı tıpkı Zekeriya Bey gibiydi. Amca konuşmasına devam etti:

 

“İnternet sitenizde yazılan bir yazı var;  bizim için çok önemli ve ehli için çok güzel mesajlar içermektedir. O yazıda, şöyle bir cümle vardı; 2.Abdülhamid’in Derviş’e söylediği : “Koca Derviş, yıllar önce bana ; ‘seni tahta padişah olarak oturtmuyoruz. Seni buraya yeni kurulacak Cihan Devleti’nin temellerini atman, Osmanlı’nın yıkılışını uzatman ve dünyayı oyalaman için Hakan olarak oturtuyoruz’ demiştiniz” diye. İşte bu cümle aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin de doğum müjdesidir. Gazi Paşa’nın geleceğinin haberidir… Bak evladım, biz 16 kere Devlet kurduk, yeryüzünde bizim gibi başka bir millet yok. 16 kere bizi sahne dışına atmaya kalkanlara, 16 kere cevap verdik.Son cevabımızı ise bildiğin gibi Gazi Paşa ile oldu….

 

Konuşma bu minval üzerinde 2 saate yakın sürdü. Tarihten, siyasetten, bölgemizden, dünyadaki gelişmelerden, hükümetten…. Söz edildi.

 

Ben ise hâlâ neden burada olduğum sorusunun cevabını arıyordum. Zekeriya Bey ile bu amca nerden tanışıyorlardı? Tuvalet bekçiliği yapan Bey Amca beni neden buraya göndermişti? Zekeriya Bey, bana bu kişilerden neden söz etmedi? Ya da anlattı da ben mi hatırlamıyorum, ya da anlamadım mı? Daha önce neden karşılaşmadık?  Tuvalet Bekçisi olan  ihtiyar ile şu anki  Amca arasında nasıl bir ilişki var?

 

Yaşlı Amcanın, anlattığı konular aşağı yukarı her gün tartıştığımız ve bunlar üzerine kalem oynattığımız konulardı. Türkiye’yi ve Türk Milleti’ni ilgilendiren her konu benim ilgi sahamdı. Türk Milleti’nin ‘geleceğe yürüyüşü’ ile ilgili olarak önüne birçok tuzakların kurulduğu, bu tuzakların normal hayatın seyri içersinde çoğu zaman fark edilmediği ve fark edildiğinde de; “ atı alan çoktan Üsküdar’ı” geçmiş olduğu biliniyordu. Bu tuzaklar o kadar çeşitliydi ki, işin içersinden çoğu zaman ehil kişiler bile çıkamıyorlardı. Bu tuzaklar zaman zaman sanki milletimizin ve ülkemizin menfaatine en uygun yol/yöntem olarak bizlere sunuluyordu. Sağlıkta, ekonomide, tarımda, askeri alanda, eğitimde… Bu tuzakları görmek mümkündü…

 

 Yaşlı Amca, “bana bunları anlatmak için çağırmış olamaz” diye düşündüm. Ben içimden bunları geçirirken:

 

-Eren  evladım, sanırım niçin burada olduğunuzu merak ediyorsunuz? Dedi.

 

Ben ise “evet” manasında başımı salladım.

 

-Tamam, o zaman, hadi şimdi gidelim, dedi.

 

Ben içimden, “ Allah Allah şimdi de başka yere mi gidiyoruz” diye geçirdim.

 

 İkimiz beraber dış kapıya doğru giderken, başka bir oda da bulunan, Yavuz Selim hemen kapıya doğru koştu ve büyük bir saygı içersinde kapıyı açtı ve asansörün düğmesine bastı. Hep birlikte tekrar araba garajına indik.

 

Yavuz Selim az önce beni getirdiği aracın sürgülü kapısını açtı. Önce amca, sonra ben bindim.

 

Yavuz Selim’e :

 

-Hadi yavrum, bizim fakirhaneye gidiyoruz, dedi amca.

 

Yavuz  Selim:

 

- Başüstüne Osman Baba.

 

Demek Yaşlı Amca’nın ismi Osman’mış. Araba hareket etti camlar kapalı olduğu için ne yana gittiğimizi göremiyordum. Osman Baba ile sohbet ederek 20-25 dakika kadar yolculuğumuzu sürdürdük. Araba durduğunda Yavuz Selim, arabanın sürgülü kapısını açtı. Önce Osman Baba indi, sonra ben.

 

İndiğimde gördüğüm ilk şey, Eyüp Sultan Camii’nin üsten görünüşüydü. Sokak’ta genel de eski tip evler vardı. Ahşap eski bir evin önünde durmuştuk. Tek katlı, küçük bir bahçesi olan bir evdi. Osman Baba, anahtarları çıkardı, ilk önce demir kapıyı açtı, kapı açılınca bir kapı daha vardı. Bu ahşap kapıyı da açınca küçük bir koridorda bulduk kendimizi. Yavuz Selim, hemen ışıkları yaktı ve odalardan birinin kapısın açtı, oranın da ışığını yaktı. Bu oda da, her yer kitap ve evrak doluydu. Eski bir kütüphanenin içersinde ise tamamen el yazması eserler göze çarpıyordu. Değişik hat yazıları, tablolar vs duvarları süslüyordu. İçerisi oldukça havasızdı. Bütün pencereler ise kapalıydı.

 

 Oda da oldukça eski bir büfe vardı. En alt gözleri çekmeceli, çekmecelerin üst bölümünde cam kapaklar ve en üstte ise kitaplar yığılıydı.

 

Osman Amca, Yavuz Selim’e seslendi:

 

- Evladım, bize yiyecek bir şeyler hazırla.

 

- Peki Osman Baba, diyerek odadan çıktı Yavuz Selim.

 

Osman Baba, üzerinde post olan büyük ve eski bir koltuğa oturdu, bana da diğer koltuğa oturmam için işaret etti.

 

Osman Baba, bana Zekeriya Bey’den ve kendilerinden bahsetti. Anlatılanları duyunca üzüntüm bir kat daha arttı. “Ah Zekeriya Bey, neden bana bunları daha önce anlatmadınız, şimdi görüşemediğimiz o dört yıl için o kadar pişmanım ki…”

 

Osman Baba, benim üzüntülü halimi görünce;

 

- Her şeyin bir vakti var evlat. Vakti saati gelmeyince olmuyor. Demek ki nasip bugüneymiş. Zekeriya Bey’i uğurladıktan sonra, onun evlatlarını biz aldık. Ömer Efendi, bugün senin geldiğini bana iletti. Ben de yeğenimin bürosuna geldim, yeğenimi, seni alması için Ömer Efendi’nin oraya gönderdim. Sen bakma, Ömer Efendi’nin öyle tuvalet bekçiliği yaptığına. O, manevi âlemin sultanlarından biridir. Kendini öyle gizler. İnsanlar O’nun kim olduğunu bilseler, orada kuyruklar oluşur, Ömer Efendi diğer vazifelerini yapamaz. Sen de Ömer Efendi’nin sırrını ifşa etme! Manevi âlemde büyük sorumlulukları var onların. Ama gördüğün gibi insanlara nerede hizmet ediyor. Hizmet deyip geçme evladım. Halka hizmeti Hakk’a hizmet bilir erenler. Artık sen de hizmet ehli olacaksın inşallah…

 

“İnşallah” dedim içimden.

 

Osman Baba’nın anlattıkları bana bambaşka dünyaların kapılarını aralamıştı. Anlatılanlardan kendimce manalar çıkarmaya çalışıyor, bir yandan da, meraklı gözlerle sanki eski zamandan kalma bu evi inceliyordum. Oda insana müthiş bir huzur veriyordu. Osman Amca, “bu kadar eski kitapları ve eşyaları nerden bulmuş” diye içimden geçirdim. Çünkü oda da bulunan eşyalar gerçekten çok orijinaldi. Sanırım birçoğu antikaydı.

 

Ben bunları düşünürken Osman Baba, çevik bir hareketle koltuğundan kalktı. Eğilerek büfenin en alttaki çekmecesini açtı. Bir obje çıkardı. Boynuzları olan bir obje ve korkunç bir yüz şekli, altta yılan en üstte kartal gibi bir şey… Şekli görünce şaşırmıştım. Çünkü daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim. Şekle bir anlam vermeye çalışıyordum…

 

Osman Baba, beni daha fazla merakta bırakmadı.

 

- Eren evladım, bu meşhur “Davut Boynuzu.” Siz bakmayın öyle ortalıkta dolaşan Davut Boynuzlarına. Davut Boynuzu’nun gerçeği budur! İşte hakkında o kadar söylentiler dolaşan ve Yahudilerin kendilerince, büyük önem atfettikleri Davut Boynuzu bu. Bu boynuzu bir yerlerden hatırladınız değil mi?

 

 

-Evet, bu Davut Boynuzu… Başbakanımıza ABD’de Yahudilerce, 2004 yılında verilen Davut Boynuzu değil mi? Cesaret Ödülü demişlerdi o zaman. Hatırladığım kadarıyla Başbakan da bu ödülü kabul ettiği için çok eleştiri almıştı. Hatta ödülü geri iade etmesi için çağrılar yapmıştı…

 

 

-Hatırladıklarınız doğru  evladım.. Sanırım Sayın Başbakanımız ‘nezaketsizlik olmasın’ diye bu ödülü geri çevirmedi. Ama biz, Yahudilerin düşündüğü gibi anlamlar yüklemiyoruz bu boynuza. Onlar, bu boynuzla bize bir mesaj vermek istediler. Burada Yahudilerden kasıt hepsi değil, Kabala ile uğraşan (Siyonistleri) kastediyorum. Biz de kendilerine bir mesaj verelim değil mi? Bak, görüyorsun ya, Siyonistler, o önemli gördükleri, Davud Boynuzu’na bile sahip çıkamıyorlar. Gördüğün gibi bu Boynuzun aslı bizde. Zaten Siyonistlerden de, üstteki birkaç kişi hariç diğerleri bunu görmemişlerdir bile. Duymuşlardır ama şekli bilmiyorlar. Ama biz onlara da bir iyilik yapalım, inşallah siz yayınlayınız da Yahudilerden görmeyenler de görsün. Dedim ya, bu boynuz öğle sıradan bir boynuz değil. Bak şu şekle, neye benziyor evladım?

 

- Böyle korkunç bir yüz kimde olabilir. Şeytan mı?

 

 

-Öyle de denilebilir. Bak bu altta ağaca sarılmış yılanı görüyor musun? Neyi hatırlattı sana?

 

 

-Sağlığı temsil eden amblemi değil mi?

 

- Evet…

 

Osman Baba, heykelin boynuzları arasında yer alan Şahin Horus’u işaret etti. Kökeni eski Mısır’a dayanan bu kuş ile ilgili çok özel bilgiler anlattı…

 

 

Kısa bir sessizlik oldu. Osman Baba, elindeki Davut Boynuzunu tutarak çekti. Ben ise Osman Baba’nın bu hareketini şaşkınlıkla izliyordum. Şekil iki parça oldu ve parçanın içerisinden bıçak çıktı. Bildiğimiz bir bıçak, şeklin içersine gizlenmişti. Ama niye?

 

 

 

 

 

Osman Baba, gözlerini kapatarak, derin bir tefekküre daldı. Yüzüne bakan bir insan onu uyuyor sanabilirdi. Etraf oldukça sessizdi. Bu sessizliği sadece, oda dışında bulunan Yavuz Selim’in çıkardığı sesler bozuyordu. Bir süre sonra Osman Baba gözlerini açtı ve konuşmasına devam etti:

 

-Gördüğün gibi evlat, onlar kendilerince gizli bir tehdit yolluyorlar bize. Bu devlet, bu tür tehditlere pabuç bırakacak bir devlet değildir. Onlar kendi dünyalarında yaşıyorlar.  Hedefleri ve emelleri peşinde koşuyorlar. Bizim de hedefimiz/hedeflerimiz  var…Dedim ya, daha bir boynuza bile sahip çıkamıyorlar…Var sen düşün diğer hedeflerini…

 

 

Osman Baba, yazılmamak şartıyla bana bu boynuzla ilgili müthiş bilgiler verdi. Ağzım açık kalmıştı, duyduklarıma oldukça şaşırmıştım. Birçok sırlar öğrenmiştim bu konuyla ilgili olarak…

 

-Resmini çekebilir miyim? diye sordum.

 

-Evet, ama şimdi yayınlama. Ben sana bilgi veririm. Siyonistler bu boynuzun aslının peşinde. Sen, benden haber bekle. Bu emaneti başka bir eve nakledelim ondan sonra yayınlarsın inşallah evladım, olur mu?

 

-Peki, dedim.

 

Osman Baba, bana daha birçok şey anlattı. Daha doğrusu kendilerini anlattı. Bunları tanıdıkça gerçekten Türk Devleti’nin büyük bir devlet olduğunu bir kez daha anladım. Bizim Devlet’in müthiş gelenekleri ve tevarüs yöntemleri olduğunu gördüm. Bana anlatılanların çoğu sır olarak kalacak. Biz gündelik gelişmelere bakarak olayları değerlendiriyoruz. Oysa hiçbir şey göründüğü gibi değil ve tabiri caizse kelle koltukta mücadele veren nice “Bu Ülkenin Güzel İnsanları” vardı.

 

Kafama bu şekil ile takılan bazı sorular vardı. Osman Baba’ya sordum:

 

-İyi ama Osman Baba, bu dünya çapında bir gazetecilik haberi. Bana vererek, bir anlamda daha dar bir çevrenin duymasına razı olacaksınız. Daha büyük medya kuruluşlarına versek daha iyi olmaz mı? diye sordum.

 

Osman Baba cevap verdi:

 

-Merak etme, bizimkiler senin yazdığın siteyi çok iyi takip ediyorlar. Aynı şekilde başkaları da takip ediyor. Herkesin bilmesine ve okumasına gerek yok. Bu haber ile sizi takip edenler zaten mesajı almış olacaklar... Bizim amacımız, moda deyimle reyting almak değil. Mesajı alacaklar zaten almış olacaklar. Bunun yanında artık sen bizim evladımızsın. Bizim için önemli olan bu…

 

Ben bu kadar geniş bilgileri yer ve tarihler vererek anlatan birini daha tanımadım. Osman Baba, bana daha pek çok bilgiler verdi. Başka dosyalar gösterdi.

 

Gece’nin ilerleyen saatlerinde, Yavuz Selim’in hazırlamış olduğu, kahvaltı türü şeylerden yiyip, çay içerken bir yandan da sohbeti sürdürdük.

 

Bu minval üzere sohbetimiz sabaha kadar sürdü. 

 

Sabah ezanının okunmasına az bir zaman kala evden çıktık, Eyüp Sultan’ın huzuruna vardık, Fatihalar okuduk ve sabah namazını kılmak için camiye girdik.

 

Emir Yıldızdan 

 

 buulkem@gmail.com

 

 



Bu haber 45,776 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    8,116 µs