En Sıcak Konular

Oktan Keleş



Oktan Keleş
27 Temmuz 2020

Kambaba-3




 https://www.youtube.com/watch?v=aPRrsoB_554   

 


   Konuşmanın Deşifresi: (Konuşma birbir deşifre edilmeye çalışılmıştır, ancak referans noktası konuşmanın kendidir.)  

Evet. Sevgili dostlar. Balalarla, bir Kambaba çekimi daha, gerçekleştireceğiz. Şu anda 1506 metredeyiz. Evet. Doktor Ömer kardeşimin Saatine bakarsak göreceksiniz. 1527 metre 27 mi oldu? -27 Ve şu anda Samanyolu Gökyüzünde bütün, hemen hemen galaksileri çıplak gözle biz görebiliyoruz. öyle bir alandayız. Doktor Ömer, Hamdi Cenk, Orkun, kardeşim, Erol kardeşim, Kemal kardeşim, yine misafirlerimiz den Ali kardeş, Kamerada da Özlem Hoca Dr Özlem. Şu anda Recep de İngiltere'den geldi. Bu atmosferde, hep beraberiz. Şu anda gökyüzü bizim, örtümüz. Öyle mi Balalar? Eyvallah. Tabi nargile içiyoruz nargileden kopmuyoruz. Dağın Tepesi zirveler, Everest'te olsa çıkartıyoruz. Şimdi tabii nargile böyle olunca da insanların bazıları, hadi canım falan diyebilirler. Doğru mu? 1527 metreye. Kekik kokularının arasındayız. Kekiklerin evet tavşanlar, tilkiler, sansarlar etrafımızda oynaşıyor. Çok da güzel bitki örtüsü var burada, karşı taraf ormanlık arka taraf böyle. Zirveye az bir şey kaldı. Bir müddet konaklayıp, devam edeceğiz. Tavanda Samanyolu. Aynen öyle.

Şimdi yaratılış, bilgilerine birazcık değinelim mi Orkun? (Değinelim Sultanım) Ön Türk bilgileri Türk bilginlerinin, çağlar boyu, örtülmüş gizlenmiş çeşitli din ve inançlarla işi savsaklamış bilgiler. Çok basit ele alınmış ve adeta insanları, bulunduğu bilinç zirvesinden daha aşağıya çekmiş. İnançlar ve bilgilerle, beşeri hayatını, sürdürmeye çalışmış ve bugün de aynı şeyler yapılıyor. Bu çeşitli dinler İçin de geçerli. Ve maalesef ki, Müslümanlar için de geçerli. Şimdi, dikkat edelim. Tanrıyı, Tengri’yi yaratılışı, insanoğlu ilkel beyinle analiz etmeye çalışıyor. Bu büyük bir handikap. Doğru mu Erol? (doğru) İlkel beyin ne demek istiyorum? Çağlar boyunca insanlar, insanoğlu ve çeşitli ırklar, gökyüzünden de inenler, Âdem Ata'nın soyundan da gelenler, zaman zaman bilinçlerini yükseltmişler. Tabii bu müdahalelerle olmuş. Ve birçok zaman zarfında, bir beka sürecinde gerçekleşmiş. Fakat zaman zamanda yerin dibine sokmuş adeta. Ve "ilkel beyin" statüsünde, bilincinde, şu anda da dünya insanlığı durmaktadır. Bu yüzden de Tengri'yi, kendi inançlarınca Tanrı'yı, yaratıcıyı ne dersek diyelim. Analiz etmeye kalktığın zaman, ilkel bir analiz sonucu çıkacaktır. Öyle mi Orkun? (Kesinlikle Sultanım) Ve bugün de yaşanan aslında budur. İlkel beyinle Tanrı'ya bakış açısı ve yaratılışa bakış açısı, İnsanoğlunda tapınmayı beraberinde getirir. İşte en büyük de, delil budur. İnsanoğlu bu kadar bilinç mevzisinin, adeta üstünde iken kendini aşağı çekerek, dikkat edelim, aşağıya çekerek, aşağılara çekerek, ama kendini aşağılara çekerek, kendi isteğiyle, ilkel bir bakış açısı standardında şu anda yaşamaktadır. Böyle olunca da, yaratıcı veya yaratılışa olan, bakışı çok ilkeldir ve tapınmayı gerektirir. Tapınan kavimlere bakalım. Paganist olsun, monoteist olsun, politeist olsun bu dinler. İnançlar, tapınma figürlerini yapan bütün kavim ve insanoğlu, ilkel beyinde kalmıştır. Şimdi bir soru soralım. Bugün de "tapınma" , insanoğlunun bir içsel ve bilinçsel bir yapısı değil midir? Tapınıyorlar mı? Peki, Tanrıya tapılınır mı? Orkun ne dersin bu konuyla ilgili?

Orkun Akar: Tapınılmaz Sultanım, Tanrıyı bilmek önemli, Tapınmak değil, yani "tapınma" ritüellere hapsetme kendi kendine, ritüeller çeşitli şeylerle, o bilinçten uzaklaştırır. Yani yaptığı ritüelle kanalize olur asıldan uzaklaştırır. Öyle düşünüyorum.

Oktan Keleş: Yani "Tapınma" bir noktada, tipik bir kendi kendini büyüleme ilizyon ve toplumu da, o seviyeye çekme kabul edilebilinir mi? -Kesinlikle Sultanım. Tabi ki ritüellerin bazılarını, tabiat ritüellerinin bazılarını bu işin içine katmıyorum. Çifte standarttan da bahsetmiyoruz. İnsanın doğası gereği, tininin doğası gereği bazı ihtiyaçları vardır. Fakat bunlar aslında, tiyatral bir sergileme ile değil, bir içsel hissetme ile yaşanabilecek mevzulardır. Doğru mu? (-kesinlikle) Bunu tapınmaya çevirdiğimiz zaman, sen tek yaratıcıda desen, Allah'da desen, Tanrı'da desen, God'da desen. Yahve'de desen, ne dersen de. O'nu yaratıcı hükmünden, aslında kendini tanımladığı alandan çıkartarak, kendi ilkel bilincine, ilkel beynine indirgeyerek, dolayısıyla da, onunla bir olarak hayatını sürdürüyorsun. Ve sonrada şirkten bahsediyorsun. Bu konuyla ilgili bir şey söylemek isteyen var mı?

Orkun Akar: Yani Sultanım, dediğiniz gibi. Ritüelleri, aşağıda kendi anlayacağı düzeyde, kendinden ve kendi aklından "zan" da diyebiliriz. Bilinçli olarak da yaptığı hareketler diyebiliriz. O ritüel karmaşasının içine, adeta, tabiri caizse, O Tengri, Tanrı, işte ne dersek o yaratıcı figürünü de başrolü ona veriyorlar. O düzden de sanki bir tiyatro oyunu oynarmış gibi, başrolde Tanrı, kendisi, çeşitli figürler, kendi algı sınırlarına hapsediyorlar dolayısıyla. Kendi kendilerine hapsediyorlar.

Oktan Keleş: Yani, bizim için tabii ki tek Tengri. Fakat bizim Tengri anlayışımız yeryüzündeki bütün inançların çok üstünde. Çünkü biz Tengri yere indirmiyoruz. (-kesinlikle) Kendimizle bir görmüyoruz.(-görmüyoruz) Fakat Tengri'yi öyle bir noktada tutuyoruz ki; kelimeyi seçerek konuşuyorum. Aslında tutmuyoruz. Çünkü bunu yapabilecek bir güce sahip değiliz. O'na çeşitli mekânlar, zamanlar, yerler, şunlar, bunlar izafe edemeyiz. Doğru mu? (-kesinlikle) Biz Türkler böyleyiz. Peki, ne yapıyoruz. Tengri'nin yanında bulunuyoruz. İsa'nın getirmiş olduğu kavram, "Kurtuluş" kavramı. Kurtuluş kavramı da şu; "bana inanın kurtulun." Bunu maalesef İslam'da almış. İslam'da almış derken, Müslümanlarda bu algıya kapılmış. Yani iman dedikleri inanç ayrı bir mevzu, İman ayrı bir mevzu. İmanlarıyla sadece, "biz iman ediyoruz" diyerek kurtulacaklarını zannediyorlar. Aslında, biz Türkler Tengri’den neden kurtulalım ki. Biz yanında olmayı istiyoruz. Hedefimiz yanında olmak ve bu bilinçle Tengri'ye bakıyoruz. Doğru mu? (-kesinlikle) Ve böylelikle de ilkel bir bakış açısı değil bu. Fakat görmediğine iman ederim diyerek. Görmüyorum diyerek. Bilmiyorum, duymuyorum, hissetmiyorum diyerek, bir yaratıcıya inanç adı altında iman etmek ve bunu da kurtuluşla bahaneyle, ve hemen önüne de ritüel olarak tapınma ve bunun adına, ibadet diyerek işin içinden sıyrılıyorlar. Doğru mu? (-kesinlikle) Peki bu ilkel bir anlayış değil mi? (-Çok ilkel) Görmediğin duymadığın, hissetmediğin, dokunamadığım bir Tanrım var ise, şimdi derinleştireceğiz meseleyi. Doktorlar var aramızda. Nöronlar, beyin nöronları beyinde bulunan, Hamdi Cenk kardeşim de doktor bur arada. Üç tane doktorun şu anda yanındayız. Bunlarla algılayamadığımız bir Tanrı'yı dikkat edelim, bunlarla hissedemediğimiz, tespit edemediğimiz, duyamadığımız, göremediğimiz, bilemediğimiz bir Tanrı'yı bilmiyorsak, ya da biz hala bu işin merkezinde suret ve yaratılış itibariyle sinir sistemlerimiz den tutalım, algıyı sağlayan bütün, fizyolojik, biyolojik, fiziki-metafiziki alanlarla bir Tanrı'ya, bu şekilde ulaşamıyorsak Bu zaman bundan mesul değiliz. Yaratılışımız demek ki, böyleymiş deriz. Şimdi Müslüman kavramında nedir? Tanrı var. Allah var. Peki, görüyor musun? Yok. Duyuyor musun? Yok. Dokunuyor musun? Yok. Hissediyor musun? Yok. Sadece inanıyorum iman ediyorum. Şimdi yaratılışla, bir paralellik olması gerekmiyor mu bu meselede. Hamdi ne dersin bu işe?

Hamdi Cenk Düzgit: Kesinlikle, çünkü mesul olamayız. Eğer hücrelerimizle bunu hissedemiyorsak. Bizim normalde bundan mesul olmamız gerekiyor. Bunun dışında olmamız gerekiyor. Ama içinde olmamız icab ediyor. Bunu, nasıl olacağız? Hangi uzvumuzda, hangi parametreleri, (Gerek şu anda fizik veya şu an için metafizik düşünülebilecek, neyi kullanarak Tengri'nin yanında olacağız.

Oktan Keleş: Yani Müslümanlar boşuna korkuyor diyebilir miyiz? (-Diyebiliriz) Böyle yaratıldılarsa, Allah bunları böyle yarattıysa, korkmalarına gerek yok ki. Zaten göremeyeceksin, duyamayacaksın, hissedemeyeceğin bu fizyoloji ile biyoloji ile değil mi? Fizikle metafizikle, ama kuru kuru bir iman. Neye dayanarak. Bir bilgiye dayanarak denilir. Şimdi tabii ben bunların hepsini birer ironi olsun diye de söylüyorum. Basit, felsefi veya akıl oyunlarıyla, işte görmüyor musun? Ağaç var kuş var. Tabiat var doğa var. (-insan var) O zaman bunun da bir yaratıcısı var. Demekle, bu işten sıyrılamıyoruz. Peki, o zaman Tanrı'ya ilkel bir beyinle mi bakmalıyız? Tapınma beyniyle. Yani şöyle bir, ciddi bir şekilde düşünelim. Yani tabuları, adeta yıkarak zihinsel olarak. Kimseyi, imanından etmek maksatlı konuşmuyoruz. Yani, imanını bırak bir köşeye demiyoruz. Ki, İslam literatürünü takdir edersiniz ki iyi bilirim. Ama şimdi ben Türk öğelerinden bahsettiğim için, Bir amazon, bir Afrika, bir güney Amerika, vs. bir Hintlinin tapınma figüratif hareketlerini, gördüğümüz zaman veya diğer dinlerde inançlarda müntesiplerin, tapınma yatıp kalkma, Budistler mesela, bir takla atmadıkları falan kalıyor bazıları atıyor da. Dolayısıyla da Müslümanların yaptığını ne? Sadece figüratif bir harekete, yani açıkçası tapınmaya "ibadet" kavramını indirgeniyorsa, fizyoloji ile yani fizikle, suretle ifade edebiliyorlarsa buda bir tapınma değil mi? Peki bu, bir ilkel beyin işi değil midir? (-kesinlikle) Şimdi buradan, ibadet kavramlarına şunu mu diyorsun? Bunu mu diyorsun? Meselesini söyleyeceklere, bunu kastetmiyorum? Bir an düşünmelerini, yaratıcılarına dokunmalarını, hissetmelerini, duymalarını. Hem, " Es-Semî "diyorsun. Duyar diyorsun. İşitir diyorsun. " El-Basîr " diyorsun. Görür diyorsun. " El-Alîm " diyorsun. Bilir diyorsun. Diğerlerini saymaya da gerek yok. Fakat ondan uzak oluyorsun. Yani Arana kendin bir mesafe koyuyorsun. İlkel bir beyin bilinci ile o setti çekiyorsun. Kendinle yaratıcını uzak, kendin tutuyorsun. Öyle bir Tanrı inancı var ki, Tanrı var ama duymaz, görmez, işitmez. Hatta olur mu canım? Esma'ül-hüsna da bunlar var. Diyorsun ki; 99 Esmaül Hüsna denilen şey, Kur'an'da böyle bir kavram yoktur. En güzel isimler onundur diye bir ayet var. Fakat Müslümanlara sorduğun zaman, Allah işitir mi? Evet. Duyar manasında. Görür mü? "El-Basir." Evet. Bilir mi? Evet. Ama öyle bir, yaratıcı ki konuşmaz, dilsiz. Şimdi biri çıksa Müslümanlardan, ben Allah'la konuşuyorum dese, "zındık", "kafir", "meczup", "deli", "sapık", "sapkın" birçok vasıf, birçok lakap takılır değil mi? "Tespitle, hatta belki katli caizdir", "vaciptir" diye de, bilinir doğru mu? (-kesinlikle) Nasıl bir inanç? Biz Türkler, Tengri ile konuşuruz. O bizle, nasıl konuşmayı lütfederse, bazen belki bir kuşla, bazen belki bir bulut, şimşekle, yağmur sesiyle, kar tanesiyle, su gürlemesiyle, toprakla, bir çiçekle, bir bitki ile. Hayvan dediğimiz bilincin, frekansıyla. Dikkatinizi çekiyorum bilerek konuşuyorum. Belki de direkt kendisiyle. Belki bir yalvaç vasıtasıyla. Belki de aradan her şeyi çıkart, konuş. Şimdi, tabii ki Müslümanlarda da var bu iş. Derler ki değil mi? Dua edin, Allah duyar buyur kulum der. Ama Allah'la konuşuyorum dediğin zaman (-tabi) biraz önce saydığım (-işin rengi değişiyor) evet. Şimdi bütün meselenin aslında özünde Türklerdeki, inanç kavramı, ki inanç kelimesi dahi alt bir kavram. İnanç; görmediğine, ya olabilir mi? Acaba mı? Varsa gibi, düşüncesel bazlıdır. Dedik ya Tengri'nin yanında olandır. İnsanın yazılımıyla, yaratılışın yazılımı ile alakalı bir kavram. Şimdi şöyle bir düşünelim bakalım. Hocalarım da var burada bakteri uzmanı da var. Dünyanın ilk oluşumunda bakterilerin, "dünyanın", evrenin değil dikkatinizi çekiyorum. Rol oynadığı söylenir. Onlar çoğaldılar, oksijen ürettiler vesaire vesaire biliyorsunuz. Atmosfer olayları oluştu. Ve işte ondan sonra dünya denen yer, hüküm sürmeye başladı. Canlılık oluştu vesaire vesaire. Bakteriler. Peki, "yaratılışın yazılımı" diye bir şey. Bundan 500 sene önce bu kavramı söyleseydik, hatta 100 sene önce. Bilgisayar yazılımından haberi olmayanlar, bihaber olanlar. Bu mukayeseyi ve kıyası anlamayacaklardı. Doğru mu? Hamdi. (-doğru Sultanım) Şimdi bu kıyasları, demek ki zamanı geldikçe de, insanoğlu dedim ya, başlarken bilinci bazen üstlerde, bazen altlarda. Aslında daha güzel kıyaslar yapabilecek bilince zamanla ulaşmışlar ama kendilerini alt edip aşağılara çekmişler. "İlkel beyin." İlkel bakış açısı. Tanrılarını da, Yani Tanrı'yı da aynı düzleme çekmişler. Onun için alay ederiz değil mi Araplarla? Helva yapmış yemiş, tapmış vesaire. Komik gelebilir bize. Akıllı bir insana komik gelir. Peki, yaratılışın yazılımı insanın yazılımından bahsedelim. Yine İslam lügatından da konuşalım. "Şeytan" denen bir "baş görmez" var. Bizde ki karşılığı. Asıl tam karşılığı da değildir. "İblis" ayrı, "şeytan" ayrı falan filan. Biz kendi lügatımızda konuşalım ama Müslüman kardeşler, kutsal kitaptan da baksınlar, Kur'an'dan karşılaştırsınlar bilgileri. Âdem diye biri yaratıldı, halife dendi falan, melekler itiraz etti. Çünkü melekler; her ne kadar müberrar ruhani vesaire denecek bir, yapıda ise de, dikkatinizi çekelim. Kur'an tabirinde daha derinlere inelim. Sorguladılar. "İşte fesat, bozgunculuk yapacak, birini mi ya-ra-ta-cak-sın?" Şimdi buradan hep Müslümanlar şöyle bir yorum çıkartır. Daha önce işte Cinler, falan filan yaratıldığı şunlar oldu, bunlar oldu da, bu meleklerin söylediği şey aslında bununla alakalı değildir. Yazılımla alakalıydı. Melekler, "Âdem" veya "insan" denilen ırkın yazılımını gördüler. Baktılar, bunların yazılımında sıkıntı var. Yaratacaksın dedi. Melekler dikkat edin. Yaratılmamış daha, ama Tengri'ye diyor ki, Birini mi yaratacaksın? Nereden biliyorsun bozgunculuk çıkarttığını? Tengri önlerine koymuş. (-kodu koymuş.) Şimdi, yarattıktan sonra, hani Âdem’e melekler İtiraz ederken, Adem eşyanın isimlerini, onlara öğretirken melekler dedi ki, "işte biz senin bildirdiğini biliriz." Şimdi Türklerde de böyle, inancında, (yaratılış inancında) "Kübey Hatun", her canlı sudan yaratılmıştır meselesi vardır. Ki, İslam'dan çok önce, mitolojimiz kabul edilir. Kübey Hatun'a bir baksınlar. Bu kavramların hepsi bizde var. Daha ne Tevrat var ortada tarihi olarak, ne İncili var ne Kur'an var ne falan ne filan. Peygamberlerin esamesi okunmuyor. Bizim yalvaçlar, baş görmezle, el-ense çekerken, mücadele ederken, bunların hiçbirinin esamesi yok. Yazılıma baktı ve oradakiler, dedi ki bunların yazılımında sıkıntı var. Çevirelim; fesat ve bozgunculuk, kan dökecek, şunu yapacak, bunu yapacak. Fakat yaratıldıktan sonra, tasarım meydana geldikten sonra, farklı bir oluşum oldu. Tasarım meydana geldikten sonra, tasarım işte o itiraz edenlere, işin hakikatini gösterdi. Yani, kâğıt üzerindeki yazılım gibi olmadığını realitede görünce, hani "eşyanın isimleri öğretti" dedi ya. Olay şuydu; yaratılan "Adam Ata", aslında dikkatinizi çekiyorum. İlk defa söyleyeceğim. Bu bizim bildiğimiz, "Âdem Peygamber" değildi. Halife yaratacağım dedi. "Halifeye" itiraz var. Kim söylüyor bunu? Ben söylemiyorum. (-melekler söylüyor) Yani ayette var. "Bir Âdem yaratacağım". Yok değil mi? (-halife) Şimdi Âdem var, ilk insan dersin, işte ilk falan Ata dersin. Yani Sünni bakış açısı, diğer ekoller şunlar, hepsini bildiğimiz için söylüyoruz. Ama biraz daha Kur'an'a Türki bir bakışla bakalım. Türki bakıştanda kasıtın ne olduğunu biliyorsunuz yani. Daha deruni. Daha tecrübeyle sabit olmuş akılcı bir bakış. Yazılıma baktı. Dedi ki; bunlar sıkıntılı çok tekerrür ediyorum ama. Bilerek yapıyorum. (-çok önemli) Sonra tasarım meydana gelince, onların tabiriyle yaratılınca, meydana çıkınca meydana çıkan şey, işte bu melek dediklerini, eşyanın isimlerini öğretti. Neyi öğretti hocam. İşte doğayı, tabiatı, şunu, bunu falan filan, bir sürü… Hayır. Meleklerin şaşırmasında ki sır şuydu? Hani onların melek dediği bizim güçlüler, bilginler dediğimiz (-malikler dediğimiz) ruhani, malikler, Ok-oz’dakiler. Birbirleriyle şuanda işte iki lügatı, karşılaştırarak. Meydana çıkan şey, o meleklerin yazılımını ona söyledi. İşte melekler o zaman şaşırdı. Ve Tengri'ye dönüp; "Biz senin bildirdiğini biliriz." dediler, mahcup oldular. Çünkü onlar yazılıma bakarak, oradaki bütün yazılımdaki hassaları gördü. Onun için dedi bunlar, şöyle şöyle şöyle bunları mı yapacaksın? Yazılıma bakıyor. Daha yaratılmış bir varlık üzerinde melek, sorgulayıcı hatta, Itiraz edici. Değil mi? (-bir nevi) Bir nevi "muhalefet". Hikmetini öğrenme babında vs. vs. Yumuşatıyorlar. Hayır, olduğu gibi söyleyeyim. Melekler demiş ki; birini mi yaratacaksın Tengri? (-evet) Bunlar fesat yapacak. Ve yeryüzünde, demek ki, yeryüzü diye bir yerde varmış. -Yaratılmadan önce yeryüzü var. Ayetten o çıkıyor. Doğru mu? Bunlar hep es geçiliyor. Yarattıktan sonra Âdem denilen kişi, Âdem’e atıf ediliyor. Aslında halife yaratacağım diyor. Halife ne demektir? Bu günkü anlamdaki halifelerden falan bahsetmiyoruz. Yani oradaki (-yerine geçen.) Peki, neyin yerine geçiyor? (-İşte o esas soru, bu Sultanım) Kimin yerine geçecek? Bu, Halifelik meselesinde de, "Halifeyi Resûlullâh, denir. Yani, Hz Peygamberin yerine geçen halife kavramı vardır aslında dikkat edin. Hani halifelik var ya dört halife. Hepsi Halife-i Resulullah, kimin yerine geçmiş? Hazreti Muhammed'in. Birinin yerine geçmesi lazım. "Halef-Selef" meselesi. Kısaltmışlar şimdi halife diyorlar, Halbuki, tam anlamıyla bakarsanız göreceksiniz. "Halife-i resulullah" Resulullah'ın yerine geçen kişi. Ki, öyle bir hadde sahip olan kişi var mı? Bilmiyorum.

Oktan Keleş: Şimdi melekler dediğimiz kavram, Türklerdeki o büyük bilgeler, ruhaniler, Ok-oz’dakiler, kendi yazılımlarına, o tasarımına, yazılımına karşı geldikleri kişi tarafından okunacak. Demek ki kendilerini de ondan öğrendiler, yazılımını ve şaşırdılar mahcubiyet yaşayarak, biz bu senin bildirdiğini biliriz dediler. Yani burada şimdi şöyle dikkat edin. Orkun katılır mısın, Erol, Recep hepinize soruyorum. Bu ayetler Kuran da anlatıldığı zaman Hristiyan teolojisinden ki bir görsay’ın melekler kanat uçuyor ruhani böyle bir tuhaf böyle göz önüne illüzyonist bir resim meydana geliyor. İşte bu şeytanın aldatmacası, başkörmezin aldatmacası. İslam bundan beri, münezzeh. Çünkü Tengri onu anlatmıyor orda. Öyle algılamamızı da istemiyor. Ama gözümüzün önüne işte melekler diyor ki; ya Rabbi ben senin bildirdiğini bilirim falan filan gözümüzdeki film başka. Algılama. Hâlbuki iş daha büyük. Yaratılan kişinin yazılımına yaratılmadan önce bakan melekler, yaratıldıktan sonra meleklerin yazılımını söyleyen yaratılan kişi, yaratılışın, yaratılışın dikkat edin. Yani bütün kâinatın evrenin yaratılışının da yazılımını gördü. Ve başkörmeze demişti biz ona şahit tutmamıştık yaratılışa.

 Allah okus pokus mu yapıyor yaratırken. Hani Kün deriz kün fe yekün olur ayeti gereği. Yani ol deriz oluverir. Ama bunu nasıl anlıyor; ol deriz hop tak oldu. Şimdi burada da sanki okus pokus varmış gibi Müslümanlar algılıyor. birçok kişi ile konuştuğumuz için tecrübeyle sabit. İstisnaları tabi tenzih ediyorum canım. Bütün Müslümanlardan bahsetmiyorum. Müminlerden hiç bahsetmiyorum, muttakileri de karıştırmıyorum. Onlar kendilerini çok iyi biliyor. İlkel beyinlilerden bahsediyorum. Tengri’yi tapılacak hale getirenlerden. O bilinçle bakan bakıp, o bilinci indirgeyenlerden bahsediyorum. Şimdi Tengri başkörmezi yaratılışa mademki şahit tutmadı, ne demek? Yani okus pokus yaparken yanımda değildi demek gibi bir anlam çıkıyor, değil mi? Yani öyle algılanıyor. Öyle olmasa da öyle algılanıyor. Bunu biliyoruz.  Halbuki yazılımını göstermedi. Yaratılışın yazılımını başkörmeze göstermedi.  Ama yaratılıştan bir nüve olan işte kişioğlunu yada kişiyi işte Adem Ata de başka de ki biz daha önce yaratılışlar var. Halife kim dedik, kimin yerine geçiyor.  İlk yaratılan Türk ki buna Âdem diyemeyiz. yaratılıştan bir nüve olan yaratılışı işte Adem denen kişiye göstermiş ki meleklere de göstermiş ki ama bütün yaratılışı göstermemiş.

Şimdi bakterilerden bahsettik. Kubey hatun dedik. Sudan yaratılmayı söylüyor dedik bakarsanız görecekseniz. Türk yazılı mitoloji ve söylencelerinde de ve inancında da diyelim. Kuranda da bir ayet var değil mi; biz her canlıyı sudan yarattık. Şimdi yanlış anlaşılan bir kavramda o su bu su değil tabi ki. Bildiğimiz su değil. O hakikat cevheri bir su ondan bir nüve ama şimdi dikkat edin Her canlıyı bir sudan yarattık.  Doğru mu Orkun?

Orkun Akar: Doğru sultanım

Oktan Keleş: Ne anlıyoruz? Her canlı bir sudan yaratılmış. Aslında öyle değil. Türk söylencesine göre şimdi tekrar ayete bir bakalım. Bir canlı var. Bir canlı var sen buna bugün mikroorganizma de bilmem ne de yaratımını canlının sudan yap. Şimdi anlam değişti mi? Yani sudan bir canlı çıkarmıyor. Canlı var, canlının üzerine su ekleyerek yaratılmasını yapıyor. Canlı var. Şimdi ölü-canlı, yaşam-hayat-ahir hayat, meft-mefta-meyt. Bir canlı var ama bu bizim bildiğimiz canlı, her canlının içerisine insanlar, hayvanlar, nebat, bitki, çiçek aklına ne geliyorsa geliyor. Doğru mu? Bu işin, o bilginin alt açıklaması. Özünde aslında canlılık diye bir şey var. Tengri ile muhatap oluyor. Yaratımını su ile yaptık diyor. İşte o su bu bizim bildiğimiz terkos suyu falanda değil. Yine bir yazılım var.

Su bir yazılım. Hayat sunan, yaşam sunan, yaratım, tasarım sunan. Şimdi saten melekler yazılımı gördü. Fakat realitede ki tasarım devamlı değişen bir beka sürdüren bir tasarımdı. Yazılımda melekler onu göremedi. Onu göremediği için tasarımı yazılımdan bakarak değerlendirmeye kalktılar.  Ama tasarlanan şey varlık alemine getirilince, yaratılınca ne derseniz deyin ona o gelişebilen bir mesele haline geldi. Mesela yaratıcı her an şandadır diye bir ayet var değil mi? Manası ne?

Orkun Akar: Evet sultanım. Güncelleme gibi yani o ilk canlılıktan yaratılan  tüm canlıları sürekli güncelliyor. Amiyane tabiriyle bugün bile bilgisayar programlarında kullandığımız işte bu programın yeni servis packi geldi. Yeni yaması geldi daha geliştirici, o programı daha da geliştiren yeni sürümü geldi gibi anlayabiliriz diye düşünüyorum sultanım.

 

Oktan Keleş: Şöyle diyelim. Bu birinci anlatım ve yorum.  Konuşanların yüzüne de ışık tutun. Onlarda görülsün. Bak orda karanlıkta kalan insanlar olmasın.  Yaratılmışlığın son noktasına gidiyorsun. Tanrı Tengri şandadır, yaratmadadır, doğru mu? Yama yapıyor senin tabirinde formatı değiştiriyor. Ama bir şey var ve onu değiştiriyor.  Fakat Türk öğretisinde şu var. Yaratılmışılığında bir sonu var bitiyor artık. Tekrar yeni bir şey yaratıyor.

 

Orkun Akar: Canlılıktan başka bir adı da mı değişiyor sultanım? Canlılık değil artık başka bir şey oluyor.

Oktan Keleş: Yani yaratıcı, yarattığı şey bir noktaya kadar yarattığı gider Yaratılmışlığın içinde.  Yaratılmışlığın bir sınırı var. Sonra bir daha yaratıyor sen bir daha gidiyorsun. Şöyle düşün uzay boşluğuna gidiyorsun. Artık boşluk var bir şey yok ama orda bir şey yaratıyor merdiven gibi tekrar gidiyorsun tekrar gidiyorsun. Şandadır o. O meseleye ulaşmak önemli.  Türk öğretilerinde bu var. Burada tengrinin adeta bir amel yani fiil yaptığı. Dolayısıyla da bunlara göre kulunu bize göre Türkünü hiçbir zaman yalnız bırakmadığını,  ayağını basacağı her alanı yaratacağını, gökte uçacak her mesafeyi yarattığını yani o şanını gösteriyor.  Şimdi bizim buna iman etmemize gerek var mı? Biz bunu biliyoruz.  Dağın tepesinde oturuyoruz. Şimdi neyi inkâr edeceğiz ki biz.  Şimdi doktor Ömer toprakta oturması için doktor Ömer’e bir popo vermiş. Bir tasarım. Aslında bu tasarım geçici bir tasarım.  Yazılımında farklı şeyler de var. Bu halden halede geçecek tasarımda değişecek.  Hani onun için toprağa karışacak beden meselesi var ya.

Orkun Akar: Halden hale geçme

Oktan Keleş:  Toprakta yazılımın bir parçası. Ama su yazılımı ya Ömer de ise devamlı o yaratım, yazılımın getirmiş olduğu o sırlı beka yolculuğu devam edecekse toprağın ne anlamı var.

Orkun Akar: O Yaratım dediğimiz su ile kodladığımız sizin konuya girdiğiniz o yazılım olduktan sonra zaten yazılım sizde.

Oktan Keleş: Şimdi bu yazılıma levhi mahfuz dersin, ana kitap dersin değil mi? Yanındadır, dilediğini yazar dilediğini siler dersin.  Türk öğretileri yabana atılmasın.  Ve kuranı çok güzel tefsir ediyor değil mi Türk töresi. İlahiyatçıların yapamadığını. Tabi ki oralara daha sonra gireriz konu çok genişliyor. Ama biz ana temadan bahsedelim, yaratılış ve tanrıya ilkel bir beyinle bakmak. İlkel beynide biz kendimiz elde ediyoruz değil mi? Kendimize indirgiyoruz. Bu gözle baksak meseleyi daha büyütsek. Tapar mıydık? O zaten öyle demiyor mu? Benim sizin bu yaptığınız hareketlere ihtiyacım yok. Saçma. Tabiri caizse. Niye? İlkel. Ona yakışmaz, yaraşmaz diyorsun. Yapıyorsun.

Orkun Akar: Saygı duyarsın. Yani tapınmazdık ama çok büyük saygı duyardık.

Oktan Keleş: Bu biraz daha ona dokunmak, onu duymak onunla konuşmak onu hissetmek anlamına gelmez mi? Daha yakınlaşmak babında. Hani aynel yakin derler ya. Peki, ilkel beyinle tapınma bilincine indirgediğin zaman meseleyi tanrıyı yaratıcıyı. Nasıl bir izahı olur bu işin?

Şimdi yaratılış yazılımı bakterilere bakıyoruz. Bakteriler oluşuyor. Perki dünyayı oluşturan bilimsel olarakta öyle mi Ömer, bakterilerse, hatta virüsler bakteriyi yok ediyor galiba değil mi daha güçlü onlar. Bugünlerde de korona zımbırtısı var ya. Palavrası. Korona diye bir şey koydular ama işte her taraf işte tatiller şunlar bunlar değil mi? Ayasofya’yı da açtılar değil mi?  Birde sünni inanca göre o rölyefler, Hristiyan paganist. Şimdi buradan bir şunu uyaralım. Müslümanlar, dinler arası diyalog diye bir safsata vardı biliyorsunuz hep karşı çıktıydık. Bize o zamanda çok saydırmışlardı. Haklılığımız çıktı neyse konuya geri dönelim. Şimdi cami dediğiniz mescit kavramı yani tapınak hale çevirdiğiniz yer, bir usulü vardı değil mi? Hatta Hz. peygamber döneminde dört halife isimleri camilerde yani mescitlerde yoktu doğru mu? Hatta yasaktı. Hatta peygamberin ismi olmaz. Allah’ına ithaf ettiğin yerde elli tane isim sokuyorsun. Bunları sünni ekol çok eleştirmiştir. Değil mi? Çeşitli ekolünde caddeleri.  Peki, şimdi bunların üzerine birde melekler eklendi. Hristiyan teolojisi ve paganist. Mescit algılamasını cami algılamasını ya buda olur demeye geldi değil mi? Şimdi Ayasofya’nın açılması için gençliğimde ben çok tabi ki istekli yazılar TV programları fala çok yaptık. Yani konuştuk. Çokta iyi oldu. Bizim egemenlik hakkımızdı şudur budur. Burada bir beis yok. Kimseden de izin almayacağız. Türkün toprağındandır. Türkün malıdır. Ama ibadet kavramı içine girdiği zaman din inanç iman. Şimdi cami ne hale geldi biliyor musunuz? İşte o dinler arası diyalog gibi, Hristiyan melekleri, paganist semboller, Müslümanlar Allahuekber… hani bir yanında önünde biri geçerse namaz bozulurdu, bir figür olursa namaz bozulurdu bilmem ne. Şimdi bu sıradanlaşacak. Ayasofya’yı aslında bu işte açıklıyorum: Vatikan Katolik’tir, Ortodoks değildir. Ayasofya Ortodoksları yöneltir.  Yunanistan, Ukrayna falan filan biliyorsunuz işte. Rusya’yı. Vatikan’ın işine geliyor. Evrilme bir tapınağa döndü. Cami, bırak dört halifenin ismi şusu bu falan. Hatta camilerin isimlerini bile kul ismi veremezsin. Hz. Ebubekir Camii, ne münasebet. Hani Allah’ın eviydi. Tabi ev ne manaya geliyor biliyorsunuz, onu kastetmiyorum. Allaha ithaf edilen yerde bir kulun ismi, işte o hatta bırakın o sahabe dediğiniz ashap dediğiniz insanları, falan kişi cami yaptırıyor işte Fatma bacı, Ahmet oğlu Hüseyin, Necdet bilmem ne camii. Allah Allah bunların camii varmış bak. Tabi bunlar şimdi eleştirilebilinir. Ama Ayasofya’yı şimdi Katolikler böyle öyle bir noktaya getirdiler ki islam camisine bunları sokamadı ama olana Müslümanları soktu. Şimdi buradan uyaralım. Bu melekleri söküp atın. Melek denen figürleri yani islama ait olmayan. İslamın mescidi haline getirin içini sonra istediğiniz kadar tapının. Anlatabildim mi ne demek istediğimi? Bak çok ince nükteden bahsediyorum. Müslümanlar uyansın. Yıllar öncede bununla ilgilli bir sürü şey söylemeiştim. Şimdide meydana geldi. O dönemlerde dalga geçip gülüyorlardı. Neyse çok umurumda değil artık. Yani yaşımızda artık belli bir noktaya geldi. Onlarla ilgilenmiyorum. Ben sadece söyleyeceğim, alan alır, almayan kalır. Kendi bilir, bir düşünsünler. Neyse şimdi yazılıma gelelim mi? Yazılım, yaratımında bir yazılımı var. Bakteriler oluştu. Bakteriler şuan gözle görünmüyor değil mi?

Ömer Genç: Görünmüyor. Özel yöntemlerle görünüyor.

Oktan Keleş: Mesela.

Ömer Genç: Mikroskop ile.

Oktan Keleş: Mikroskobunda sıradan olanı değil galiba?

Ömer Genç: Evet.

Oktan Keleş: Virüslerde öyle değil mi?

Ömer Genç: Virüsler elektron mikroskobuyla görünüyor ancak.

Oktan Keleş: Bakteri diye bir kavim olduğunu düşünelim.

Ömer Genç: O zaman virüs diyede bir kavim var.

Oktan Keleş: Ki savaşmışlar. Bozgunculuk çıkarmışlar. Belki o zaman makro alemde gözle görülüyordu şimdi gözükmüyorlar, perdelenmiş. İnsan vücudunda dolaşabiliyor, doğru mu?

Ömer Genç: Doğru.

Hamdi Cenk Düzgit: Müsaadeyle. Dolaşıyorlar.

Oktan Keleş: Ama bu bakterilerle virüsler hala savaşıyor. Peki, bakterilerin savaşı diye bir şey düşünürsek. Daha insan yokken dünya oluşuyorken, dünya oksijenini bunlar oluşturduğuna göre ve suda değil mi? Bunlar hep bilimsel tabirler şimdi çıkıp saçma maçma demesinler bir açıp baksınlar., okusunlar bilimsel metinleri, ispat edilmiş meseleleri falan. Yani tez hipotez falan değil çoğu şey zirkon elementinden dünyanın yaşını tespit ettiler. Evrenin değil. Evren başka bir şey. Dünya başka bir şey. Dünya oluşturuldu. Bakteriler dediğimiz şey biz bilimsel olarak bakteriler oksijen… Hayır. Müsaadeyle işte cenk’in dediği gibi oluşturuldu. İki kavim birbirine girdi, bozgunculuk çıkardı falan filan. Dünya’yı işte bugün ki formunda yaşanacak daha başka ırklar oluşturdular, oluşacak atmosfer oluşturdu. Sonra insanoğlu farklı formlara girdi farklı ırklar yaşadı falan falan falan. En son bu. Zaten evriliyor her şey. Her şey evriliyor. İşte yarı biyonik insan da yarın öbür gün biz göreceğiz yani. Pekii bu bakteriler şimdi gözle görülmeyecek duruma geldi. İşte Vostok gölünde de bu bakteriler biliyorsunuz sondajla çıkarıldı. İlk orijinal bakteriler aranıyor. Şimdi mitokondriyal meselesini söyle neden acaba çıkmıyor olabilir.

Ömer Genç: Mitokondri, mitokondriyal DNA ya bakıldığı zaman belli bir noktaya kadar gidiliyor. Belli bir noktadan sonrasına gidilemiyor. Bu bilimsel olarakta birçok çalışmalarda mevcut. Belli bir yıla kadar gidiliyor. Ondan öncesine gidilemiyor. Yani bir noktada tıkanıyor iş.

Oktan Keleş: Şimdi dikkat! Yazılımdan bahsettik. Bugünde bilimsel olarak DNA’nın bir yazılım olduğunu söyleyebiliyor muyuz?

Orkun Akar: Evet. Adenin, Guanin, sitozin, timin. Dörtlü kod şeklinde gidiyor.

Oktan Keleş: Yani bu 150 sene önce bilinmeyen bir mesele.

Ömer Genç: 1970li yıllarda 60lı 70li yıllarda açıklanıyor. Watson Crick Modeli.

Oktan Keleş: Tabi şimdi anlaşılacak dilde konuşalım. Siz uzmansınız. Bizde sizlerden öğreniyoruz. Bu bir gerçektir. Demekki Dna da bir yazılım doğru mu?

Ömer Genç: Yazılım.

Oktan Keleş: Okuyabiliyoruz yani şuanda onu

Ömer Genç: Okuyoruz.

Oktan Keleş: Hepsini olmasada büyük oranda.

Ömer Genç: Büyük oranda çözdük.  

Orkun Akar: Hasta olduğunu bile biliyoruz. Burada şu çıkacak.

Oktan Keleş: Şimdi dikkat! Koronacılar, koronacılar. Söylemiştik değil mi, korkmayın diye. Tabi devletin dediğini yapın ama bu büyük bir oyun. Korkmayın. Azrail hep böyle nedense belli bir sayı üzerine çalışıyor. Birgün 17 kişi alıyor. Bir hafta öyle gidiyor. 17 18 19 17 18 19… işte tabi bu rakamlar iniyor iniyor falan. Birileri bişey söylüyor falan. Tabi biz bunları açacak değiliz ama anlayan anlıyor, bilen biliyor zaten dünyada çok ciddiye almıyor. Artık  uyandılar. Daha büyük bir şey lazım. 9lu çetenin daha  büyük bir şey yapması lazım. Şimdi korona Çin’den çıktığı zaman Çinlilerin Dna’sından bir parça koparıyor bilimsel olarak doğru mu? (-Doğru Hocam) Peki kime yapıştırıyor bunu. Türkiye’de geliyor birini bulunca onun Dna’sına işliyor mu?

Ömer Genç: Enfekte ediyor ve içine işliyor.

Oktan Keleş: Şimdi Çinliden bir parça o adama girmişi oluyor mu?

Ömer Genç: Oluyor. Hücresini işliyor.

Oktan Keleş: Bu Amerikalı Dna’sından koparttığı zaman almana yapışıyor mu? İngiliz’e yapışıyor mu? Bizden de falan yere yapışıyor mu?

Ömer Genç: Global bir şekilde gidiyor.

Oktan Keleş: Şimdi elli sene sonra yüz sene sonra bu insanların mezarları arkeolojik olarak kazılsa ki kısa bir dönem hani bilimsel olarak bakılsa diyecek ki çinin koparmış olduğu Dna’sından ömer’e nakledilen, Ömer’in Dna’sına nakledilen Çinli Dna’sı yapıştığı için bu adam diyecek Çinliler ile akraba.

Ömer Genç: Yüzde şu kadar akraba diyecek evet.

Oktan Keleş: Şimdi ne oldu antropoloji ve bilimsel anlamda ırkların kökenleri meselesi bir virüsün saldırması ve şaşırtmasıyla aslında gerçeği söylemiyor bize. Çünkü Ömer yüzde yüz Türk. Ama baktıkları zaman bunun Dna’sına bu Çinlinin. Ve diyecekler ki bu akraba. Daha önce dedelerinden biri evlenmiş mutlaka falan buraya işlemiş. Olabilir mi? Böyle bir şey gelecek değil mi? Bunu açıklar mısın? Bu iş şimdi bilimsel mi anlattığımız?

Ömer Genç: Bizim anlattığımız bilimsel. Bu sonuçta kod kendi kodunu Çinlinin eğer hücresini çoğalması için emir veriyorsa o kodu Çinlinin hücresel kodunu kullanıyor, onun Dna’sını kopyalıyor kendi Dna’sını alıyor tekrar ülkeler bazında pandemiye yol açıyor. Sonuçta Çinliye  Çinliden de birçok insana bulaşa bulaşa eğer bunu türkiye olarak kabul edersek Türkiye’ye de geliyor, Türk insanını da enfekte ediyor.  Ve bu Dna zıplaya zıplaya Türk insanının da kanına karışacaktır. Ve ileride de dediğiniz gibi soysal bir araştırma yapıldığı zaman ırksal bir araştırma yapıldığı zamanda çok çeşitli farklı meseleler ortaya çıkacak ve bilime inandığımız bir takım şeyler bize gerçekleri söylemeyecek. Bilimsel olarak doğru olacak ama gerçekleri söylemeyecek diye düşünüyorum.

Oktan Keleş: Yani mitokondriyalinde bugün belki bir yerde bulunamamasının sebebi bu olabilir mi geçmiş çağlarda

 Hamdi Cenk Düzgit: Bir noktada buna benzer bir müdahale yapılmış olabilir.

Oktan Keleş: O zaman bu virüsle başlayan bir mesele ki şimdi diyecekler ki koronaya inanmıyor musun? Korona diye bir virüs var ama abarttıkları gibi bir virüs değil. Korku panik yaydılar işte insanlığa falan filan.  Şimdi tabi buraya girmeyeceğim. Tabi ki yaşlı olursun bilmem ne tetikleyici şey olur çeşitli şeyleri yapar. Şimdi peki geçtiğimiz çağlarda ki yazılım saptırılmış olabilir mi böylelikle birilerinin eliyle. Yani şuurlu varlıklar tarafından.

Orkun Akar: Direk tesiratı olmuş olabilir.

Oktan Keleş: Efendim Orkun. Orkun’a tutarsanız.

Orkun Akar: Direk tesiratı olmuş sultanım.

Oktan Keleş: Ne gibi açar mısın?

Orkun Akar: Şöyle sizden öğrendiğimiz ilk bir proje vardı zaten. Bu Gargat projesi vardı. Kendilerini gizleyip kendi kodlarını öyle konuşuyum kendi kodlarını gizleyip bozdukları kodları, kendileri diğer insanları bozacaklar ama kendi kodları müstesna yani onlara erişemeyeceğiz. Aynı mitokondriyal Dna’nın blokajının bir benzeri yani.

Ömer Genç: Kambaba bir şey söyleyebilir miyim?

Oktan Keleş: Buyur.

Ömer Genç: Önümüzde ki yüzyıllarda yada bin yıllarda enfeksiyon devam ettikçe bizim gen yapımızda değişecek, bizim suretlerimizde değişecek, fenotip, genotip yapımız, ayak el yapımız vs. evrilecek.

Oktan Keleş: Seni tenzih ederim popondan bahsederken  hani değişecek dediğim şey buydu. Orkun anladın mı?  Devam et.

Ömer Genç: Yüz bin yıl önce de belki biz yine evrilldik, daha başkaydı elimiz kolumuz…

Oktan Keleş: İşteee! Mevzu bu.

Orkun Akar: Azı dişimiz, apandis kalıntılar işte.

Hamdi Cenk Düzgit: Şuanda da yine korona virüsün diğer virüsler gibi kanda yok olduktan sonra da belli bir ölçüde partiküllerin dolaşması Dna’nın dolaşmasında insanlar iyileşse bile bir enfekte kalarak tortu olarak kanımızda gezecek.

Ömer Genç: Bin yıl sonra çok çeşitli virüslerle beraber nesillere aktarılacak  ve ufak ufak değişme derken fenotipe ve genotipe yansıyacak farklı bir suret alacağız. Belki yüz bin yıl önce suretimiz çok farklıydı. Yeme içmememiz farklıydı. Sindirim sistemimiz farklıydı. Bakteriler farklıydı vs. vs.

Oktan Keleş: Şimdi o zaman bakteriler insandan önce oluştuğuna göre varken bunlar nerden oluştu.

Orkun Akar: Bakteriler Mi Sultanım?

Oktan Keleş: Bakteri ve virüsler. Bir tasarım bunlar öyle değil mi?

Orkun Akar:  Tasarım. Kesinlikle.

Oktan Keleş: Birde oluşturulan tasarım var hani bu virüs için diyoruz ya laboratuar ürünü diye. Aslında var olan şeye eklemeler yapıyoruz bizde. İnsanoğlu olarak araştırmalarda öyle mi Hamdi?

Hamdi Cenk Düzgit: Evet eklemeler yapılıyor. Zaten nano teknolojinin ilerlemesiyle birlikte yapılıyor.

Oktan Keleş: Şimdi bu yazılımların hepsini bilen melekler tasarlanan şeyin bu kadar ileri gideceğini görmediğinden dolayı yazılımla alakasının bir manada kesildiğini gördüğünden dolayı bu var olan halifeyi anlayamadılar ilk etapta değerlendiremediler. Yanlış değerlendirdiler. Bir evrilme. Şimdi buda zaman zaman bu yaratılan varlığın işte suretinin değiştiği Ömer’in dediği gibi mümkün olabileceği gibi ilerde falan milyonlarca sene sonra araştırılsa belki  o zaman ki insanlık farklı olacak ama anlatım işte bir atadan geldik bir bilmem nerden çıktık. Bir falandan geldik şöyle deyip bunu din ve inanç haline getirip, belki o zaman ki insanlık yutmayacaktır bunu ama bir çöküş yaşarlarsa evre evre yaşamışlardır. İnsan üzerinden anılmadığı bir devir geçmiş, geçtiğimiz Kambaba videosunda anlatmıştım orada. Dolayısıyla da bu halde kendi bilinçlerini düşüren insanlık, mikroorganizma varlık ne dersek diyelim bilinç belki bedenini kaybedecek ama bilinç olarak yaşayacak buna ne dersiniz? Bedensiz bilinçler...Hani bugün similasyon diye, frekans diye...Şİmdi bütün bu yazılıma uyanan toplumsal bir uyanış olursa. Kıyam...O zaman kıyamet kopabilir mi?

Ömer GENÇ: Yazılım çökerdi o zaman.

Oktan KELEŞ: Bireysel anlamda uyanıştan bahsetmiyorum. Asıl belki de kıyamet o zaman olacaktır. Tengri diyecektir ki “İşi çözdünüz bravo.”

Ömer GENÇ: Oyun bitti...Game Over.

Hamdi Cenk DÜZGİT: Next!

Oktan KELEŞ: Kıyamet ayağa kalkmak. Kıyam Etmek. Bunların anlattığı gibi o tarafına bu tarafına şiş sokmak falan meseleleri değil öyle basit bir şekilde. Recep anladın mı? Recep nerede? Recep’i bir çekin bakayım. Recep’i görmüyorum ben.

Recep ELMAS: Abi kameramanlık yardımcılığı yapıyorum.

Oktan KELEŞ: Sende mi kamera tamam haa...Işık tutuyor. Ne diyorsun Recep? Yani ilk başlangıçtaki tapınma ilkel beyini hissettik mi biraz? Hadi hep beraber tapalım şimdi. Hangimiz tapmaya kalkacağız?

Recep ELMAS: Yaratıcı bir yerdeyken biz o yaratıcıyı kendi heva ve hevesimizle, isteklerimizle onu getirip bir yere koyuyoruz. Aslında en büyük zalimliği orada yapıyoruz. Zalimlik bir şeyi yerinden etmek. Biz Yaratıcıyı indirip kendi anlayışımız, seviyemizdeki bir yere koyduk. Zaten zalimliği belki de en başta yaptığımız için bulamıyoruz.

Oktan KELEŞ: Yani bilincimizde helvadan put yaptık.

Recep ELMAS: Evet yaptık. Onun için bulamıyoruz veya hissedemiyoruz veya konuşamıyoruz.

Oktan KELEŞ: Ama onunla yetiniyoruz. Bu kadar iman olsun tamam. Zerre kadar buna inandık ya iş bitti, yırttık.

Recep ELMAS: Abi çok derine inerseniz kafayı yersiniz diyorlar.

Oktan KELEŞ: Evet. Şimdi peki güzel Recep’im.  Yazılım meselesini Orkun anladık biraz değil mi? Bir ufuk çizdiğini düşünüyorum.

Orkun AKAR: Evet. Kesinlikle.

Oktan KELEŞ: Mesele büyük. İlkel beyinle şu anda ibadet ve Tanrıya bakış kavramı olduğu sürece ki bunu da bize birileri pompalıyor. Başkörmez olabilir mi? Dokuzlu çete, adamları, şunlar bunlar. Oyun büyük değil mi? Demek ki bakteri ve virüsleri iki kavim oluşturmuş, daha sonra dünyayı oluşturmuş. Tabi Cin dediğimiz işte çeşitli varlıklar, örtülü varlıklar, ins dediğimiz dünyada bozgunculuk çıkaran birçok ırklar yaratılmış ama yok olmuş, varlık aleminde tekrar bekasını sürdüren şu ana kadar gelmiş ama bunu ilkel bir bilinç “Tanrıya tapma” koduyla indiriyorlar insanlığa. Bu Hristiyanlıkta da böyle, Musevilikte de böyle, Budizm’de de böyle, İslam’da da böyle. Şimdi İslam dinini münezzeh görüyoruz biz ama inananların, inandığını söyleyen Müslümanların bilinci tapışcı. Bizim Taptuk Emre gibi de değil. Taptuk Emre’nin biliyorsunuz “Öze taptuk, bildik” anlamında. Öyle de değil bunlarınki. Bir histeri, bir psikolojik bozukluk hali aslında. Olabilir mi Dr. Ömer?

Ömer GENÇ: Olabilir.

Orkun AKAR: Başkörmez adeta o yazılım programını hackleyerek kendi virüs yazılımlarını sokarak dediğiniz gibi o ilkel beyinde bugün o tapınma ritüellerine çektirmiş. Aslında o hack’i kırabilsek akacak gidecek yani.

Devamı:

 https://www.onaltiyildiz.com/?haber,8036



Bu yazı 557 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 6 Kasım 2020 Kambaba-12 Harut-Marut ve Büyü
    • 5 Kasım 2020 ABD Seçimi, Büyücü Savaşları
    • 26 Ekim 2020 Zan, Yaratılış ve Atom
    • 25 Ekim 2020 Şirin Çocukculuk İmamoğlu
    • 24 Ekim 2020 Sembollerle Mesaj mı?
    • 18 Ekim 2020 Kur'anca, Ne Kadar Arapça?
    • 12 Ekim 2020 Kambaba-11 (Kambaba Şehirde)
    • 12 Ekim 2020 Işıklı Korona Oyuncağı
    • 12 Ekim 2020 Milli Şehidin Anıtını Kaldırmışlar
    • 6 Ekim 2020 Türkiye Ermenistana Haddini Bildirmeli
    • 25 Eylül 2020 Mavi Vatan Kırmızı Su
    • 13 Eylül 2020 Kambala-7 (İlk Defa Açıklanan Maden Sırrı)
    • 6 Eylül 2020 Süleyman Mabedi Sırrı - Altın Elbiseli Adam, Fizik ve Metafizik Sırrı
    • 1 Eylül 2020 Yunanistanla Savaş
    • 31 Ağustos 2020 Hz. Yusuf'un Kuyusu - Altın Elbiseli Adam
    • 24 Ağustos 2020 Kambaba-10
    • 20 Ağustos 2020 Kambaba-9
    • 19 Ağustos 2020 Kambaba-8
    • 14 Ağustos 2020 Kambaba-7
    • 4 Ağustos 2020 Kambaba-6

    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    10,051 µs