En Sıcak Konular

Tarık C.

Köşe Yazarı
Tarık C.
1 Ekim 2014

Yol



Aşağıdaki yazının sahibi olan e.b’yi Oktan Keleş’in kitaplarını okuyanlar hatırlayacaklardır. Kalemi gibi gönlü de nezih bir sanatkar... Bir gönül insanı... Tarık C.  

 

YOL

-Neden dile doladığın konu, hep yol?
-Yol, senin aynan. Yolcu, aynada yol alan.
-Neden yoldasın yolcu?
-Hakikati bulmak için.
-Neden hakikat?
-Hakikat, vuslat. Hakikat sırat. Hakikat elinde, dilinde, gönlünde, niyetinde, amellerinde müstakim olan. Hakikat, Nur Peygamber’in (sav) canında can. Hakikat, âlemlerin Sultan’ı Hakk olan.

Şekilde bırakılmış hiçbir niyet, ibadet, eylem insanı adam edemiyor. İspat mı istiyorsun? Tam zamanı. Bak etrafına. Bulmaya gayret etmeyenlere bak.
İman tohumları kurtlanıyor. Müslümanlık ağacı çürüyor. Ne vefa, ne merhamet, ne sadakat, ne muhakeme, ne adalet...

Hangi meyvesinden yedireceksin çocuğuna? Vicdanın varsa çık yola. Çile, sabır ve “vuslat”a… Çile yolcuya azık. Hangi beden,çile çekmeden ruhunun ufkuna; hakikatine varabilir?


Çile buldum yüreğimde
Sara sara yola döndüm.
Açılmadı, açılmadı…
Kavrularak küle döndüm.

Kül savruldu rüzgar ile
Kondu dalda bir dikene.
Diken battı bedenime…
Pıtrak pıtrak güle döndüm.

Gülde nazın bin türlüsü,
Öyle güzel tül örtüsü.
Aklım aldı görüntüsü…
Usul bilmez dile döndüm.

Dil bükülüp aşka düştü,
Aşk toprakta bağrı deşti.
Öz kaynadı nice coştu…
Bendi yıkan sele döndüm.

Sel komadı hiçbir taşım,
Buz eridi aktı yaşım.
Tepelerden taşım taşım
Birikerek göle döndüm.

Gölün üstü seyr ü sefer,
Gölün dibi zikir eder.
Her zikirde bir saz biter;
Saz dilince tele döndüm.

Tel çağladı ufuklara
Ayrı ufuk, ayrı mana.
Manalarda yana yana…
Delik deşik çula döndüm.

Çulu giydim üzerime,
Şükür dedim verdiğine.
Kulun kurban davetine…
Dönenirken “Gel”e döndüm.
                                               e.b
                                             *Bu dizelerdeki duygu geçişleri yaşandı.


Hayatın hakikatini aramadan, saatlerin, zamanın sır diline varamadan, olayların arkasından bize uzanan rahmet ve hikmet ellerini göremeden, o ellere sarılamadan yaşamak… Ne boş… ne acı…


“İlhami Abi hafif bir tebessümle:

-İşte şimdi anlamaya başladın. Artık sen de Rabbinle tanış dedi.
-Nasıl dedim. Rabbimle nasıl tanışırım? Böyle bir tanışma mı var?
-Evet dedi. Her kul ömrünün bir kısmında bir şekilde Yaradan’la tanışmak zorundadır.
Atıldım.
-Ama böyle bir şey ilk defa duyuyorum dedim.
Devam etti.
-Zaten bir çok insan bu yüzden hayattayken Rableriyle tanışmadan bu dünyadan ayrılır...” (Bir Meczubun Rüyâsı’ndan)

Bir tarafta yaşananların hakikatini merak edenler, hayatın idrakine varmaya çalışanlar…
Öbür tarafta farkına varamayan, varmak istemeyen, aldırmayan aceleci, bencil kör bakışlar…

İki yol ve iki yolcu.HANGİSİ SENSİN?

Birinin dikkatini mi çekmek istiyorsun? Bir iki seslenmenin, işaret etmenin yetmeyeceğini bilmelisin.

Ya bağıracaksın kendisine ya da temponu sertleştireceksin ki merak ederek yüzünü sana dönsün.

İşte bu acı boşluğa düşmemen için Rahim, Kerim Allah, hakikate açılacak kapını tık tık vurarak iki yolcudan hayırlısı olman için seni uyandırıyor. 

“Ve sizi mutlaka imtihan ederiz korku ve açlıktan ve mal, can ve ürün eksikliğinden... (Ey Peygamber) Sen sabredenleri müjdele!” Bakara / 155

Hayatına vurulan darbeler, üstüste gelen sıkıntılar başını yeknesak yorgunluğundan başka bir yöne çevirmek içindir.

Uyan ve aç kapını. Direnme! Nereye isteniyorsa o tarafa çevir başını.

Sıkıntılar üst üste gelecek. Kapın durmadan çalınacak. İlk önce afallayacaksın. Dünyanın bu yanını yeni yeni öğrenmenin şaşkınlığıyla dilin ayrı, gönlün ayrı konuşacak. Yüreğinin acısı, çilesi aklının çözemediği sorunların karışık çilesine dönüşecek.

Yolunun üzerinde kocaman bir top çile. Ucu nerede? Hep arayacaksın. Eline, ayağına, boynuna dolanacak iplikleri. Adeta yürüyemeyecek, tutamayacak, nefes alamayacaksın.

Buldun diyelim. O zaman tüm bedeninle, gayretinle, sabrınla açacaksın… açacaksın…


Çile buldum yüreğimde
Sara sara yola döndüm.
Açılmadı, açılmadı…
Kavrularak küle döndüm.

Ağzının tadı kaçacak, kalbin sıkışacak. Neden geldi bunlar başıma? Niçin ben? Bu sorular ister istemez çözüm arayışlarına götürecek seni. Birbirine dolanmış ipliklerden nasıl kurtulurum telaşıyla kendini yepyeni bir yolun başında bulacaksın.

Ama her hamlenin ardında nice hayal kırıklıkları var… Nereye el atsan umutsuzluk. Nereye el uzatsan, çaresizlik. Kime bel bağlasan vefasızlık, anlayışsızlık. Açılmayacak… açılamayacak çilelerin.

Sakın düşme ümitsizliğe, sabret! 

“Onlar ki, kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman derler: Biz muhakkak ki Allah içiniz ve muhakkak O'na döneceğiz.”Bakara / 156

Beynin alevden bir top. Zıpladıkça duyguların tutuşacak.

-İç dünyamda yangın var. Su verin! diye bağıracaksın. Veren yok. Verseler de yetersiz. Alevler saracak her yanını. İlişki duvarları çatırdayacak. Ümit direkleri tek tek yıkılacak. O güne kadar meydana getirdiğin, yaptığını sandığın neyin varsa, duyguların, düşüncelerin kül olacak.


Kül savruldu rüzgar ile
Kondu dalda bir dikene.
Diken battı bedenime…
Pıtrak pıtrak güle döndüm.

Sen kendini kül olmuş bil. Oysa o an Hikmet’in çarkları dönmeye başlıyor senin için. Sonradan idrak edeceksin ki kül olan can değil; nefsin arzuları, aklın tembelliği, gözlerin basiretsizliğidir.

Damla olan varlığın, içinde uyarılan zerrelerin uyandıkça bir yerlere akmaya başlayacaksın.

Akmak, yönelmek için bir hareket, bir esinti gerekmez mi? Zamanın nasıl bir rüzgar olduğunu işte o zaman anlayacaksın.

Bulutlardaki tozlaşmayı yapan, şimşekleri çaktıran, çiçekleri tozlaştıran, tohumdan meyveye yolculuğu başlatan rüzgar. Sahilden açıklara, ummandan selamet sahillerine gemileri ulaştıran rüzgar. Bunalan sinelerimize göklerin esintisini, ferahlığını getiren rüzgar. 

Zaman esecek. Günler… saatler… dakikalar… Rüzgar öyle bir savuracak ki seni; kül olan varlığınla, hislerinle dert, bela dikenlerine tekrar tekrar konacaksın.

Bu da mı? Bu da mı diye çırpınma! Dikkatle izle. Eğer bakarsan bu dikenlerin çalı değil, gülün dalları olduğunu göreceksin.

“Küle döndüysen, yeniden güle dönmeyi bekle. Ve geçmişte kaç kere küle dönüştüğünü değil, kaç kere yeniden küllerin arasından doğrulup yeni bir gül olduğunu hatırla!” Hz. Mevlâna

Topraktan yaratıldık. Malzememiz toprak. İçinde altın da var; bakır da. Yılan da var maden de.

Ne zaman ki toprak işlenmeye başlanır; kazılır, sulanır ve arıtılır… O zaman toprağın içindeki her canlı, ayrı ayrı özellikleriyle gösterir kendini. Sen de imtihan karşısındaki hâline, direncine göre, altın isen altınlığını, bakır isen bakırlığını  göstereceksin. 

Toprak ısırgan da verecek gül de… SEN HANGI TOPRAKSIN?

İşte onlar ki Rab'lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır.” Bakara / 157

Başına gelenleri şuurla takip edebilen insan, dünyanın, dikeniyle gülüyle bir bahçe olduğunu görecek. Her şeyin Allah'dan geldiğini bilen kul, imtihan ile (Allah’ın izniyle) tekâmül edecek.

“Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; İşte biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir.” Kaf / 22

Yolun başında beden, düşünceler, duygular henüz bir gonca gibi kapalıdır. Ne yağmur süzülür içine ne de güneş ışıkları… İşte onun için bir Müheymin nazar, bir Vehhab temas nasibini alabilmen için der ki:

-Ey gonca açıl ve gül ol!

Baharı bu kadar özleyişimizin, onu bıkmadan temaşa etme arzumuzun kaynağı nedir sence? Bülbülü dile getiren ne çayır ne de ot. Minik hançeresinde bir ummanı çağlatan ne gökte kuşlar ne de yerde ağaçlar… O sadece bir güzele vurgundur: “Gül”e.

Hiç açılmadığı için bilemediğin nice gizli âlemlerin var. “Gerçek seni” taşıyan, nice değerlerin. Ama sen hiçbirinden haberdar değilsin.

Hz. Mevlâna’nın dediği gibi sen dünya sandığına konmuş bir aslansın. Sandık kapanmış, kilitlenmiş. İçinde yorgun ve bitkinsin. Ama günün birinde öyle bir kükreyip sandığı kırıp parçalayacaksın ki gücünün nelere yettiğini, ne işler yapabileceğini o vakit göreceksin.

İşte şimdi sandığın açılma zamanı. 

Niçin ruhun bu kadar daralır, niçin bu dünyada çok yalnızdır? Düşün!

O goncalar açıldıkça kendini tanıyacaksın. Ve güle dönen hâllerin, hislerin ruhunu rahatlatacak. Manevî âlemin yeni uyanan bahçelerine ruhun bülbül olup uçacak.

Bağcı, bir gül yetiştirmek için yüzlerce dikenin de yetişmesine nasıl göz yumuyorsa sen de yum. Kimse diken için özel bir çaba göstermez.

İşte bu sebeple zaman ne de hoyrat geçiyor, hayatın dikenleri acımasızca batıyor sanma! Zaman da, hayat da, rüzgar da, diken de bu sırrın erleridir. Onlar sadece görevlerini üstlenecekler:

“Kün” emriyle rüzgar buyur Rabbim diyecek, dikeni sallayacak. Diken de goncaya değecek ve onun açılmasına sebep olacak.

Ömrün dalları gül yetiştirmeye namzet olmalı; kabak yetiştirmeye değil. Öyle bir gül ağacı yetiştir ki sadece bu dünyada değil, öteki âlemde de goncalarını versin.

Kainatta Lebbeyk sedaları bunun için yankılanıyor. Dinle!


Gülde nazın bin türlüsü,
Öyle güzel tül örtüsü.
Aklım aldı görüntüsü…
Usul bilmez dile döndüm.

Gözden perdeler kalktıkça her olay, her manzara, her yüz Yaradan’ın esma tecellilerine boyanacak.

“Benim gönlümün içinde boyaları çok güzel kullanan büyük bir ressam var ki; çiçeklerin, bağların, asmaların rengini çok hoş bir şekilde boyamaktadır. O, öyle eşsiz bir sanatçıdır ki; bir kuzgunun kanadında bile yüzlerce bağ ve bahçelerin rengi vardır.” Hz. Mevlâna

Canda goncalar patladıkça Hak güllerinin kokusu çevrene öylesine yayılacak ki; aklın başından gidecek.

Hz. Yunus’un “Bir ben vardır bende benden içerü” sırrını “Bir KENDİM vardır KENDİMDEN içeri” olarak okumaya başlayacaksın.

Kalbinden nice kaynaklar kaynayacak. O kaynaklarla göz pınarların coşacak. İlahî bir sevginin sarhoşluğuyla bazen çocuklar gibi ağlayacak, bazen deliler gibi ne konuştuğunu, nasıl konuştuğunu bilemeyeceksin. Seni anlayanların bakışları ne kadar sıcak, sığınılası gelecek. Anlayamayanlar ise buna bir hâller olmuş laflarıyla üşütecekler.

Can inciye döndükçe ancak derinlere dalabilenler görebilirmiş; ne gam… Hiç üzülme. Çilen zamana dolanacaksa. Nice anlam demlenecekse gözlerinde. Sabır usaresinden sözler dökülecekse gönlüne… Hiç durma; durmadan oradan avuç avuç dağıtmaya bak.
 

Dil bükülüp aşka düştü,
Aşk toprakta bağrı deşti.
Öz kaynadı nice coştu…
Bendi yıkan sele döndüm.

Kalbin, katılığından arındıkça adeta damla damla “Derya”ya yol alacaksın. Dünyaya bakışına, aklını beğenmişliğine bir şeyler olmaya başlayacak.

Dikkatle izle ve kendini tanı! Bu yol önce “KENDİNİ BİLME” yoludur. İçinde beslenen güzellikler varsa, yaşamın işte o zaman gerçek hayat olacak.

Bir dağa benzediğini düşün: Enaniyet tepelerin buz tutmuş. Damarlarına yayılan İlahî sevgiyle yüreğin ısındıkça, tepelerin erimeye başladığını fark edeceksin. Eridikçe tevazuun, sadeliğin, inceliğin, varlığa olan merhametin rayihası saracak seni. Kalbindeki duygu yoğunluğu kabardıkça sığamayacaksın hiçbir yere. Taşmak, sel olup coşmak isteyeceksin.

Senin hakikatin bu. Önce bedenin kabuğu kırılacak. Ruh çekirdeğinin ucu görülecek. Gözyaşların yağmur gibi bereketini sunacak ve çekirdeklerin filizlenecek. 


Sel komadı hiçbir taşım,
Buz eridi aktı yaşım.
Tepelerden taşım taşım
Birikerek göle döndüm.

Denizleri, nehirleri oluşturan yağmur ise yağ durmadan. Yağmur damlalarını oluşturan, yerden yükselen buharsa yan o zaman. Çünkü gözyaşı da senin değil, yürekteki ateş de. Sen niyetinle sadece bir yolcusun.

Yerden göğe yükselen ne varsa göğün ellerinden geliyor. Göklerin neşesi, bereketi ise yere sevdasından. Peki yer ve gök kimin ey zaman?

“Hak Teâlâ, bu dünyada senden birkaç damla gözyaşı alır; ama karşılığında sana nice cennet kevserleri bağışlar. O senden sevdalarla, ızdıraplarla dolu olan ahları, feryatları alır; her ah’a, her feryada karşılık yüzlerce yüksek mevkî ve erişilmez makamlar verir.” Hz. Mevlâna

Allah için ağlayabilmenin, Peygamber (sav) için coşabilmenin muhteşemliği, kerameti sözlerindeki, davranışlarındaki taşları önüne katıp götürecek.

Katılıkların eriyecek, el değmemişliğin eriyecek. Mükemmelliyetçiliğin eriyecek. Aklın, düşüncelerin, alışkanlıkların, nefsin buzları eridikçe yanaklarından süzülen yaşlardan iç dünyanda bir göl oluşacak. 


Gölün üstü seyr ü sefer,
Gölün dibi zikir eder.
Her zikirde bir saz biter;
Saz dilince tele döndüm.

Göl sakinliği, sükutu sever. Huzurun simgesidir. Sularına gözlerin daldıkça, içinde dokunulmamış, tertemiz bir huzuru hissedeceksin.

Çevresinde ne varsa yansır göle. Çevresindekilerin, gelip geçenlerin, uçan kuşların, her şeyin silueti, günün ışıkları, ayın, yıldızların ihtişamı sularına vurdukça gölün aynası adeta bir seyr ü sefer vitrinidir. Zahiri böyle olan gölün derinliklerinde ise bilinmez neler vardır?

Sen de göl gibi olmaya başlayacaksın. Atak hâllerin azalacak, gösterişten, yaşamın, hırsın gürültülerinden uzaklaşacaksın. Aynı göl gibi içinde nice zikirler, nice coşkulu hisler yayılacak. Dışarıdan bakanlar ise senin sakinliğinde kendilerine dinlenecek yer bulmak isteyecekler.

Göl olan varlığından sazlar büyüyecek. Sazlar gölün hissettiklerini tel olup anlatacak rüzgara.

Gözlerin tel olacak, uzakları dile getirecek. Dilin, sözlerin tel olacak; Hakk’ın, hakikatin musikisini dinletecek. Şuurun tel olacak, daha uzakları, ufukları sezmeye çalışacak. Duyguların incelecek tel gibi. Önceleri gaflet perdesinden göremediğin; ama perde açıldıkça görebildiğin yepyeni bir âlemin güzelliklerini göstermek isteyeceksin herkese.

Güneş ayrım bilir mi? Sen de bilmek istemeyeceksin. Taşta, dağda, sularda, çorak yerlerde, vadilerde hep aynı kalsam diyeceksin. Her denizin ufku kendince uzanırmış... Ufuklar çözüldükçe sonsuzlaşsam diyeceksin…


Tel çağladı ufuklara.
Ayrı ufuk, ayrı mana…
Manalarda yana yana
Delik deşik çula döndüm.

Her ufuk, başka ufuklara gebe. Sık sık doğum sancıları çekeceksin.

İdrakin ufuk olacak. Düşünceden düşünceye geçerken bazen çaresizliğinle, bazen heyecanınla yanacaksın. Her yüz, her olay ufuk olacak. Ama artık bileceksin ki bunların hepsi Allah’tan geliyor ve geldikçe O’nun izniyle O’na doğru ufuk ufuk yaklaşıyorsun. O bize zaten yakın; ama biz hatalarımızla, gafletimizle, dünyaya aldanmışlığımızla O’NDAN çok uzağız.

Dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve tutkulu bir oyalanmadır. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi.” Ankebut / 64

Yol aldıkça her gördüğün, her dinlediğin, başına gelen her şey farklı manalar uyandıracak içinde. Kainatın karşısında ne kadar küçük, problemlerin karşısında ne kadar aciz olduğunu idrak edeceksin. Farkına varacaksın ki hiçbir şey sana ait değilmiş.

Aczin bir delik, fakrın bir delik, zaafların, kusurların, arzuların, ihtiyaçların, çaresizliğin, kusurların, günahların hepsi birer delik açacak bedeninde.

Bu delik deşik çulun her bir deliğinden Allah’ın rahmetine, kuvvetine, kudretine, ganiliğine, affına mağfiretine pencereler açılacak ve sen kulluğunla bu muhteşemliği seyredecek, seyredecek, seyredeceksin…


Çulu giydim üzerime,
Şükür dedim verdiğine.
Kulun kurban davetine…
Dönenirken gel’e döndüm.

Hz. Musa (as) hikmetini öğrenmek için Cenâb-ı Hakk’a şöyle bir soru sorar:

-Ya Rabbi! Nasıl oluyor da bir insan Seni bilip öğrendikten sonra geriye dönebiliyor?

Cenâb-ı Hak ona şöyle buyurur:

-Ya Musa!

Onlar gerçekten beni bilenler değil, gelirken yoldan dönenlerdir.

İlk yolculuk Hz. Âdem’in (as) cennetten dünyaya sürgün edilişi ile başlar. Ve İnsan atıldığı cennete yeniden dönebilmek için bir yolculuğa çıkar. İçe doğru yaptığın bu yolculuk, seni cennetine geri götüren yolculuktur.

Bunu anlamaya başladıkça önceleri  oraya buraya dönüşlerin, yalpalamaların bitecek; ancak arayanların bulabildiği “Gerçek Dost”a gerçekten döneceksin.

Bütün bunlar; yazılan, dile getirilen ne varsa bizim duamız, dileğimiz, niyetimiz. Ancak yolun, yolcunun, menzilin sahibi sadece Allah’tır. O dilerse yol açılır, yolcu gayrete gelir, menzile varılır.

Bize düşen, yüreğimizdeki umutla el açarak

“Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ veheb lenâ min ledunke rahmeh, inneke entel vehhâb.”

Rabbimiz, bizi doğru yola sevk ettikten sonra kalplerimizi saptırma ve kendi katından bize rahmet bağışla, şüphe yok ki sen, fazlasıyla bağışlayansın” Al-i İmrân / 8  diye dua edebilmek.


e.b

Eylül  2014



Bu yazı 6,052 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 28 Ekim 2018 2 Aralık 2014 Olayı
    • 20 Temmuz 2017 Ordan Burdan-15
    • 28 Haziran 2017 Ordan Burdan-14
    • 20 Haziran 2017 Ordan Burdan-13
    • 10 Mayıs 2017 Ordan Burdan-12
    • 22 Nisan 2017 Ordan Burdan-11
    • 21 Mart 2017 Ordan Burdan-10
    • 5 Mart 2017 Ordan Burdan-9
    • 8 Şubat 2017 Ordan Burdan-8
    • 25 Ocak 2017 Ordan Burdan-7
    • 28 Aralık 2016 Ordan Burdan-6
    • 25 Kasım 2016 Ordan Burdan-5
    • 28 Aralık 2015 Ordan Burdan-4
    • 5 Kasım 2015 Ordan Burdan-3
    • 5 Kasım 2015 Ordan Burdan-2
    • 10 Mart 2015 ORDAN BURDAN-1
    • 26 Kasım 2014 Surete Aldanmak
    • 14 Kasım 2014 Kalperenler
    • 1 Ekim 2014 Yol
    • 21 Ağustos 2014 Oxford’a “HAYIR!” Diyorum!

    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    10,865 µs