En Sıcak Konular

Tarık C.

Köşe Yazarı
Tarık C.
22 Temmuz 2013

Cennet Fidanları



Aşağıdaki yazının sahibi olan e.b’yi Oktan Keleş’in kitaplarını okuyanlar hatırlayacaklardır. Kalemi gibi gönlü de nezih bir sanatkar... Bir gönül insanı... Tarık C.

Bu mübarek günlerin bereketli toprağında nice cennet fidanlarını yetiştirmeniz duasıyla.


Cennete Dikilecek Fidan

Baş vermeyecekse niye ekersin?
Sinesinden yara almalı tohum.
Derdini bilmezse nasıl yola düşecek?
Gökler ardına düşmek değil mi doğum?

Tohum ne der görmeyene?
Tohum neye erer ürünü dermeyene?

Tohum, çiçeğine ve meyvesine gönülden uç veren dilden erebilmeli. Yer renklerini sunarken, rüzgar üflerken ve zerreler avucundayken gökyüzünün; melekler kanadında güneş gibi yol göstermeli.

- Gönülden uç veren dil derken neyi dilediniz?

- Ürünün bereketlisi, toprağı o ürüne en uygun olandan beslenendir. Kökün en sağlamı derinlere kadar uzayabilendir. Çürütmeyen, kurutmayan ortamı bulan filiz, endamın en güzeliyle serpilir. İnsanoğlu da böyledir. Sevginin, şefkatin beslediği çocuklarla sevgisiz yetişenleri düşün. Edebin, saygının taçlandırıldığı ortamlarla hayvanlara şuur verilse onların bile utanacakları batakları kıyasla.

Onun için en bereketli ürün, güzel ahlakın olduğu yerdedir. Onun dalları olan sevgi, merhamet, haya, sadakat ve saygının arasından en güzel meyveler sunulur.

Onun için toplumun peteğine bal yapanlar, gerçek insanı merdane özlerde ve arifane sözlerde arayanlardır. İnandıklarında sonsuz hayatın güzelliğine; etraflarına huzuru, sevgiyi, hikmeti dağıtanlardır. Onlar, gözlerinde şifa, gönüllerinde vefa, ellerinde deva olanlardır. Çünkü hepsi aynı dilden konuşur, aynı sözlerle yaraları sarar, aynı sözlerle acı çekenlerin dertleriyle ağlar.

- Onun için mi “Söz var, söz var” derler? Söz neyi anlatıyor o zaman? Neden en tesirli gücümüz?

- Çünkü her faziletli sözde “Mütekkellim Olan”ın mührü var. Ömür denilen, bir hayır yarışıdır ve en hayırlı yarış da o “Mühr”ü taşımak olmalı.

Ayrıca düşünceni nasıl ifade edersin?

- Sözlerimle.

- İşte söz veya kelam dediğin, düşünceni anlatan kelimelerinden meydana geliyor. Hem konuşma; hem yaralama anlamında k l m kökünden. Yani bir yara canında, bedeninde nasıl iz bırakabiliyorsa, kelam da öyle bir güce sahip. Hele o söz Hak’tan geliyorsa, hakikati taşıyorsa ne kadar etkili olabileceğini bir düşün. Onun için sözlerimiz en tesirli gücümüz.

Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler.”  İbrahim / 24,25

- Yaratılan her güzellik biz kulların nazarına sunulan armağan bu kainatta. Öyleyse sevgilerimiz… tesbihlerimiz… hamdlerimiz… tekbirlerimiz iç içe sarılarak bir demet gibi sunulamaz mı Yaradan’a?

- Sunulur elbet. Göklerden yere inen sofra sofra nimetler… Ya gökler, göktekiler yerden ne bekler? Sorduğuna en güzel cevabı şimdi anlatacağımda bulacaksın:

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Miraç gecesinde Cebrail (as) ile birlikteyken yedinci kat semanın kapısı açılınca orada İbrahim (as)’la karşılaştı.

Ve Hz. İbrahim (as) Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e şöyle dedi:

- Ümmetine benden selam söyle ve onlara emret ve haber ver de cennete fidan dikmeyi çoğaltsınlar. Çünkü cennetin toprağı güzel, suyu tatlı, yeri geniş ve düzlüktür.

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sordu:
- Cennete dikilecek fidan nedir?

- Cennete dikilecek fidan, “Sübhanallahi velhamdülillahi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billâh”tır.


İşte dediğin gibi iç içe sarılmış tesbih, hamd, tehlil, tekbirden bir demet. Öyle bir demet ki, sözün, kelamın en güzel çiçeklerinden derlenmiş. Yüreğinde yaresi pare pare. Bu yare başka yare. Her birinden gül goncaları açılır. Kokusu meleklerin aklını alır, renkleri birer davettir göklere…

Zaten Hakk’ı tanıyan, O’nu tesbih eden, bütün hamdlerin yalnızca O’na olduğunu bilene gökler uzak değil. Bir “ah” deyişte soluğu yücelerde binlerce “ah”a bürünür. Ve oralarda her yankısı nice cennet tohumuna gebedir.

Ne yazık Hakk’ı tanımayan her sözde ise hakikat ölüdür. Gök ölüdür; yer ölüdür. Kokusu melekleri kaçırır. Renginin karası çöker değdiği yere.

- O zaman kötü söz şeytanî, iyi söz ise Rahmanî mi kokacak?

“Habis sözün durumu, yerin üstünden kökü koparılmış, kararsız (dayanaksız) habis (kötü) ağaç gibidir.” İbrahim / 26

- Evet. Şeytanî kokana açılmayacak gök kapıları. Onun akıbeti geriye dönmek, pişmanlık, gam. Rahmanî kokana ise “hoş geldin” diye açılacak kapılar. Ona layık olan ise bütün selamların üzerinde bir Selam.

- Nereye hoş geldin? Hoş geldin diyen kimler?

- Başını her kaldırdığında bulutlarla çevrili mavi nurdan bahçeler görmez misin? Gök bahçeleri… Çiçekleri, dalları, kökleri “Tuba”ya bağlı sır bahçeleri. Sen yürürken dünya üzerinde; sen koşarken yeryüzünde; kimler dolaşır, kimler söyleşir o âlemde merak etmez misin? Ardında neler var? Bakar, bakar dalarsın. Ben böylesine hayranlıkla bakıyorsam, oradan da bana bakanlar var elbet demez misin?

Her âlemin varlığı toprağına, havasına göredir. O âlemin sakinleri bizlere benzemez. Göklere bakınca nasıl içinde bir ferahlama duyuyorsan, işte onların varlığıyla da hissedeceğin böyle bir duygu. Evhamsız hisler, gürültüsüz sesler, lekesiz nazarlar gibi…

O âlemin “sekine yağmurları”na çok şahit oluruz. Sıkıldığımızda, dualara sarıldığımızda ruhumuza serpilen, nefsimizin hırçınlığından bizi arındıran sekine damlaları… İşte o âlem, sofralarından bize böyle nimetleri sunuyor.

- Hangi göz görüyor bu nimetleri? Kim böylesine dalıyor göklere? Neden herkes farkında değil?

- Bakışının ışığını kalbinden alan göz görebilir. “Tek Sultan”ın hakimiyetine teslim olan kalp, nasibini alır görülenden. Onun için her nefesini Sultan’ından aldığını yine Sultan’ına verdiğini bilen, ne bahtiyardır… İşte bu bahtiyarlara o âlemler bir nefeslik adımdır.

- Zaman deyip, an deyip geçmek ne gaflet! Neden her anı, her nefesi Sahibine teslim edemiyoruz? Neden o bahtiyarlardan olamıyoruz?

- Çünkü kör cahillerdeniz de ondan. Geldiği yerden, gideceği âlemden haberdar olmayana; yürüdüğü yola dikkat etmeyene ne denir ki… Bilmediği için cahil, kendine zulmettiği için zalim.

“…Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.” Ahzab / 72

Nereden geldiğini bilse yüreğinde yurt özlemi olurdu. Her adımını gönülden atardı. Düşünsene her nefes alışın, kalbine bir vuslat damlası akıtsa hayatını aşkın kaynağına çevirirsin. Bu aşkla hem adımların hızlanır hem yoldakilere sevgini, hasretini anlatırsın. İşte göklerden beklenen de böyle bir civanmerdin; marifetullah yolundaki bir erin, zulmetmeyen bir kulun sözüdür.

“Onlar hem sözün hoş olanına ulaştırılmışlar, hem de övgüye layık olan Allah’ın yoluna iletilmişlerdir.” Hac / 24

“…ilâ sırâtıl hamîd” (Övgüye layık olan Allah’ın yoluna.)

“El Hamid” olan Allah'ın; fiilleriyle ve nimetleriyle “Hamde en lâyık Olan”ın yoluna girebilsen. Her şeyinin faili hep O olsa...

- Sizi dinledikçe zaten kendimi öyle hissediyorum. Düşünen ben değil, yazan ben değilim sanki.

Yazıldıkça açılan bir cümle
Gibiyim.
Edilgen yollar uzanır
Düşüncelerimde.

Bir kudret; gizli
Şahlanır damarlarımda
Yürütülürüm
.

- Öyleyse yürü, durmadan yürü… Tevekkül yollarına düş. “Saik Olan”dan; sevk edenden elini bırakmamasını, istikametten ayaklarını kaydırmamasını dile.

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in okuduğu “Allahümme ya Mukallibel kulûb, sebbit kalbî ala dînike.” duasını dilinden düşürme.

Unutma! Bu âlemde her iki nefes arası, bir çekirdek âlemdir. Bir de hayrı, güzelliği, istikamet titizliğini taşıyan böyle duaları düşünebiliyor musun? Kim bilir onlarda ne kadar âlem gizli? Duygularınla çatlayacak, zikrinle filiz verecek, tefekkürünle bereketlenecek nice söz âlemleri…

Ve bir an var… “An-ı secde”. Gözyaşların akar, kalbinin atışları döndürür içindeki değirmeni. Öğütülen bedenindir, unun ise hakikatin. Nefesinden doğacak nice âlemler. Sözünde eridikçe çoğalacağın âlemler.

“Sübhâne Rabbiyel a'lâ…  Sübhâne Rabbiyel a'lâ…  Sübhâne Rabbiyel a'lâ…”

- Yani şöyle diyebilir miyim?

Baş buluşsun dizimle
Halka olsun bu beden.
Çağlar sular içimde
Dilsiz dönsün değirmen.

- Sohbetin bir şifa oluşu işte burada. Ruhuna, gönlüne aklına hayat vermesinde. Fark ediyor musun? Sedefinin kabuğu kırılıyor. İdrakinin, duygularının, kelimelerinin kabukları çıtırdıyor... Seslerini duyabiliyorum. Yoksa bu cevabının nasıl başka bir manası olabilir ki…

Sen kumun hikayesini bilir misin? İstiridyedeki sabrın, sırlı suskunluğunun sonucunda muhteşem bir inciye dönüşen kumun hikayesini? Sen de nefesini bundan öyle derinlere götür ki, kalbindeki duyguların “Rahman’ın incisi”ne dönüşsün.

Her sözünde nice nefes var ve her harfinde nice inci. Bir bilsen bu deryadaki kıymetini…

- Evet, galiba anlamaya başlıyorum. Yani elim sadece kolum uzunluğunca uzanabiliyor. Gözüm de nazarımın gittiği dallara kadar ulaşabiliyor ve bu dar sınırlar içinde toplayabiliyorum meyveleri.  Bu dar sınırlar sadece bana göre. Ama sesim, sese anlam döşenmiş harflerim, harfleri kalbimin notaları olan sözüm öyle mi? Çıktı mı ağzımdan, döküldükçe dudaklarımdan kim bilir nerelere ulaşacak?

- Onun için sözün, içinde güller açan, nefesinde reyhan kokan, niyeti Mevlâ olan sözlerdense göklerden gelecek cevap, hakikat güneşin olacaktır.

- O hakikat güneşinin tellerine tutunup oradan başlasam yolculuğuma… Ne isterim.

- İste, iste Rabbinden. Senden istenilen de vuslat arzusu değil mi? Arzuya bürünen söze engel yok. Havada zerreler sayısınca köprülerin kurulması hep o söz için. Göklerde kapıların açılması da hep o söz için.

Abdullah ibni Ömer anlatıyor:
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)‘le birlikte namaz kılmakta olduğumuz sırada cemaatten birisi, “Allahü ekber kebira ve’l-hamdülillahi kesîra ve sübhanallahi bükraten ve esîla” duasını okudu.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem):
- Şu, şu sözleri söyleyen kim? diye sordu.

Cemaatten bir adam:
- Ben söyledim, ey Allah’ın Resulü! diye cevap verdi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu:
- Bunlar çok hoşuma gitti. Gök kapıları bunlar için açıldı.

- Deryada gönül sefineleriyle yol alanlar… Kıyıda yosunlarla, çakıl taşlarıyla oyalananlar… Demek gözünün kelimeleri de dilinin kelimeleri de başka olurmuş hakikat yolcusunun.

- Hem de ne başka. Basireti göklere kanatlanan arif şöyle dil döker Rabbine. Şimdi sen de dök onun gibi:

- Acıyı bilen beden…
İçe kıvrılırsa yol alır;
Dışa dönerse yel alır.

Sen sevgini
Topraktan gökyüzüne
Dal dal uzasın diye vermedin mi Rabbim?

Beden memleketim. Kalbim Sen’sin Yarab!
Sınırları gönüllerden açılan beldelere gönder beni.
Nice ağaç altında biat edenlere selam!
Ellerini el üstüne koyanlara; canlarını can üstüne koyanlara
“Can Sahibi”ne adayanlara gönder beni.

Kelimelerim sabahım olsun; onlarla ağarsın günüm. Onlarla atsın yükünü.
Senin Kuvvetine, Rahmetine bürünen söz; deryaları doldurur, dağları kaldırır, melekleri
indirirmiş. Nicedir o söz ki güneşe takılı zerreler gibi perdeleri deler de geçermiş.

İşte bu dille Rabbim, hem hayatımda; hem başka hayatlarda bir tohum gibi ağaçlara yürüt beni. Dalları gökler ötesine uzanan, meyveleri gökler sofrasına konulan ziyafetlere gönder beni.

 - Çağın toprağında dikenler, zehirli haşereler çok. Benden beklediğiniz ise gülce sözler derlemem… Gökler sofrasına layık olabilmem… Nasıl olacak?

- Sakın kendini usta bir bağcı zannetme. Gülü yetiştirirken elin zarar görebilir; hatta canından bile olabilirsin. Bağında dolaşırken kuşların nağmelerine sen de “kelime-i tayyibe” olan “Estağfirullah el-Azîm” diyerek katıl ki; haşerelerden, dikenlerden temizlenip yeşillensin, renklensin gönül toprağın.

Dua et duyamayana, uçamayana, kendine, başkalarına dua et. Değil bir anda; kocaman yaşamlarında bile boğulanlara dua et!

Şimdi iyice düşün: Bir anı, bir sözü âlemlere çevirenlerin kanat seslerini yalnızca hakikat yolcuları duyar. Öyleyse neyi bekler ufkuna ruhunu seren? Ruhuna ufkunu verene ne der yüceler?

Ufuksuz ruh soluklanamaz. Ruhsuz ufkunsa şafağı olmaz. Her ikisi de varsa sözlerinde göklerin cevabını hiçbir zarf sığdıramaz. Sığdırabilen sadece göklerce yüreğindir. Böyle bir yürek için bütün hayatını versen değmez mi?

Bir de şunu hiç unutma! Ağzından çıkan her kelime, konuşma tarzın, bulunduğun mekana layık olmalı. Her an Allah’ın sana nazar ettiğini bilmelisin. Her an Rabbinin huzurundasın. O zaman dünya sahnesindeki muhatabının kim olduğuna değil, bu hakiki huzura dikkat ederek edeplen ve konuş.

Mülk âleminde bulunduğumuz toplulukta saygıdeğer birinin varlığı hemen kendimize, konuşmalarımıza, davranışlarımıza çekidüzen vermemize sebeptir. Öyle de teşbihle anlatmak gerekirse her an, her yerde; kainatın protokolünün en üst düzeyinde olmak; bütün âlemlerin sahibi Azim, Müheymin, Basir olan Allah’a ait değil mi? Bu gerçeği göz ardı ederek uluorta ağzımızdan çıkanlar, laubali davranışlar aslında bizim ne kadar kör, ne kadar cahil olduğumuzun birer göstergesi.

Dünya yolları hicret üzerine kurulu. Andan ana hicret, duygulardan duygulara, düşüncelerden düşüncelere hicret; aynı suyun akışı gibi…

Senin de sözlerinin, hâllerinin hicreti dilinden gönlüne olsun. Orada beslensin, arınsın ve zamanı geldiğinde aksın kaynağından. Hem de öyle aksın ki, yatağının kenarlarında takılı kalmış otları beraberinde götürsün sular gibi. Alsın bağrına garipleri ve onlarla beraber aksın ummana.

Bu hakikat sofrasında kızmak yok. Dua etmek var. Sen de dua et gariplere! Rahman’ın ihsanı sonsuzdur. Her cana yer var burada, nicelerine…

Gerçek sultansan; bitmez ölümle saltanatın.
Öyle bir yerde ol ki, kalbe kurulsun tahtın.
Her sözün birer sofra; nasibince alsınlar;
Sakın aç kalmasınlar; Hak olsun nasihatin.
                                                                          
                                                                                  e.b



Bu yazı 5,877 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 28 Ekim 2018 2 Aralık 2014 Olayı
    • 20 Temmuz 2017 Ordan Burdan-15
    • 28 Haziran 2017 Ordan Burdan-14
    • 20 Haziran 2017 Ordan Burdan-13
    • 10 Mayıs 2017 Ordan Burdan-12
    • 22 Nisan 2017 Ordan Burdan-11
    • 21 Mart 2017 Ordan Burdan-10
    • 5 Mart 2017 Ordan Burdan-9
    • 8 Şubat 2017 Ordan Burdan-8
    • 25 Ocak 2017 Ordan Burdan-7
    • 28 Aralık 2016 Ordan Burdan-6
    • 25 Kasım 2016 Ordan Burdan-5
    • 28 Aralık 2015 Ordan Burdan-4
    • 5 Kasım 2015 Ordan Burdan-3
    • 5 Kasım 2015 Ordan Burdan-2
    • 10 Mart 2015 ORDAN BURDAN-1
    • 26 Kasım 2014 Surete Aldanmak
    • 14 Kasım 2014 Kalperenler
    • 1 Ekim 2014 Yol
    • 21 Ağustos 2014 Oxford’a “HAYIR!” Diyorum!

    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    6,636 µs