En Sıcak Konular

Tarık C.

Köşe Yazarı
Tarık C.
8 Temmuz 2013

Gayret



Aşağıdaki yazının sahibi olan e.b’yi Oktan Keleş’in kitaplarını okuyanlar hatırlayacaklardır. Kalemi gibi gönlü de nezih bir sanatkar... Bir gönül insanı... Tarık C.

Bütün davranışlarımızda, sözlerimizde istikrarlı olabilmek, dengeyi kaçırmamak ne kadar zor. Efendimiz (sallalahu aleyhi ve sellem)’in “Sana emredildiği gibi istikamet üzere ol.” hitabına muhatap olduktan sonra buyurduğu “Beni Hud Suresi yaşlandırdı.” hadisini bu mübarek aylarda tekrar tekrar tefekkür edebilmeyi Rabbimiz bizlere nasip etsin. 

Ancak Efendilerin Efendisine yakışan bir ahlakın gerektirdiği, idrakimizden uzak böylesine hassas bir dengeye varabilmemiz düşünülemez; ama eteklerinin ucunun ucuna tutunabiliriz Allah isterse… 

Gayret 

Madem bir nutfeden âdem oldum, bir damlayken deryaya akıtıldım; madem aklımın sorduğu soruları doğru cevaplayacak hâle geleceğim. Bu hâle gelebilmek için beşer gövdesinde gerçek insana nasıl yürüyeceğim? Hangi tezgahta, hangi ipliklerle işlenecek bu sır? 

- Zaman her şeyin şahidi. Beşerin hikayesini ondan dinleyeceksin. 

“Kün…” “Ol…”  ve toprağın cidarına; zarına tutundu “nutfe” denilen sır.

İlk önce özü, sonra sözü döşendi canın. Sonra fıtratı, vatanı, soyu yazıldı. Gün geldi… Haydi denildi. Haydi  zamanıdır; emir geldi Rabbinden. Birden o âlemin dağlarından rahmet boşanmaya başladı. Sular aktı oluklarından. Çünkü rahim âleminden bir başka âleme geçilme zamanıydı. 

- Nereye gidiyorum dedi can? 

 - Korkma denildi yepyeni bir âleme gidiyorsun. Dünya diyecekler adına. Zamanla bu âlemde anlamını veremediğin, ne işe yaradığını bilemediğin nimetleri orada tanıyacak ve kullanacaksın. İlk önce sıcaklık, sonra yumuşacık bir tenden asla doyamayacağın bir koku duyacaksın. Ana sinesidir bu sıcaklık, ana kokusudur bu koku diyecekler. Dudaklarında tadı ab-ı hayat olan; yavaş yavaş boğazından akan bir şeyle doyuracaklar seni. Parmaklarınla sımsıkı tuttuğun rahmet musluklarından akanın, canına can katanın ana sütü olduğunu bileceksin. 

Bir yerlere süzüldüğünü, bazen zorlanarak geçtiğini hissediyorsun ya şimdi. Vardığın yerde de böyle geçişler yaşayacaksın. Hep bir yerlere hareket halinde olacaksın. Önce ellerinle, dizlerinle sonra ayaklarının üzerinde hep gideceksin. Bu da yürümektir diyecekler sana. Merak etme yürümenin nereye olacağı,  nasıl olacağı sana anlatılacak. Sen sadece göklerden satırlara dökülen bu nidaya kulak ver: 

- Önce vereceğim. Sonra ne isteğimi söyleyeceğim. Hepsi önüne konulacak ve verdiklerimi sorularla şekillendireceğim. Ama cevabını sana bırakacağım. Neyi isteyip neyi istemeyeceğine sen karar vereceksin. Bu nedenle iki zıt hissin, birbirine muhalif iki arzunun çekirdeğini dikeceğim toprağına. Hangisini işlersen o büyüyecek, hangisine özenle bakarsan o meyvesini verecek. Ve ardı ardına gelen sözlerin ve yepyeni şartların karşısında hâlden hâle gireceksin.

“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.” Şems / 7,8,9,10 

- Niçin bunlara gerek var diye telaşlandı can. Neden hâlden hâle gireceğim? Bunları bilmek istiyorum diye seslendi. 

Ve cevabı geldi zamandan:

- Çünkü sen Sahibine olan hâllerinle, sözlerinle tartılacaksın bu dünyada ve O buyuracak, sen okuyacaksın. 


“Göğü yükseltti ve ölçüyü koydu. Ölçüde haddi aşmayın.” Rahman / 7,8 

Bu buyrukta gideceğin âlemdeki yaşamına dair çok önemli bir uyarı var: Sakın onu ihmal etme. Çünkü her şeyin ayarı, düzeni o emirde: “Ölçüde haddi aşmayın.”

Bu âlemin düzeni ölçü. Yemende, içmende, yatmanda ölçü. Yaşadıkça her yeni karşılaştığın ne varsa hep ölçü… Emre ne kadar sadıksın, ne kadar dikkatlisin hep deneneceksin. Onun için önünden ötelere çizgiler, şeritler uzanacak. Yol diyecekler adına. Kimi düz, kimi eğri… İşte esas görevin burada başlayacak: 

Can sordu, zaman cevap verdi ve bu konuşmaların üzerinden daha nice sorular ve nice cevaplar geldi, geçti. Bebeklikten ergenliğe yol alındı ve anlam bir başka yüklendi hayata. Dimağ hayali, akıl şüpheyi, nefis hevayı, gönül sevdayı tanıdı. Kolay olan zorlaştı. Düz olan eğrildi. 

Zaman bu sefer şöyle seslendi cana: 

- Ey Âdemoğlu! Çocukluk bitti. Atan Hz Âdem’e talim ettirilen esmanın eşyada tecelli eden renklerini görmenin, onları okumanın zamanı geldi. İlahî işaretlerin yaprakları açıldı. Artık Âdemliğinin ayarı ölçülecek. Sana sunulmuş her nimetteki ihsanı idrak etmenin, onların hakikatine varmanın eşiğindesin.

Bu konuşma üzerine can öylesine tedirginleşti ki; görevlerinin sancısı dolandı içinde: 

- Neden bu kadar zorlaşıyor alıştığım düzlükler? Nereye gidiyor bu sayısız çizgiler? Yoksa şu uzanan ufuklara bu çizgilerle mi varacağım? 

- Evet; ama o çizgilerden sadece bir tanesiyle varacaksın. Onu da sana seçtirecekler. Yalnız bu telaşla, bu tedirginlikle olmaz. Gözünü alamıyorsun ufuklardan; ama oralara varmaya hiç cesaretin yok. Sanki gözbebeklerin titriyor dizlerinin yerine. Gayret etmeden sadece cam ardında sakladığın hayallerinle bir yere varamazsın ki... Nereye olursa olsun her seyahat evin kapısından atılan ilk adımla başlar. Aya mı seyahatin; yoksa umutlarına mı? Seni uğurlayan hep yuvanın pencereleri ve kapısı olacaktır. 

- Her şey ne çabuk değişiyor… Alışkanlıklarıma takılı kalmışım. Eski düşüncelerimden bir türlü çıkamıyorum. Ufukları seyretmek gönlümün ateşini körüklüyor… doğru; ama o kadar. 

- Öyleyse şu sözü aklından çıkarma: “Akla zor olan, gönle kolay gelir.” Sen düşüncelerinden değil; gönlünden çık dağlara. Gönlün serinliğidir yola düşmek… Takılma sebeplere. O zaman akla zor gelenin nasıl gönle kolay geldiğini anlayacaksın.

 - Akla zor gelen, gönülle nasıl halledilir ki… 

Şöyle düşün: Aklının elinden tutan kim?  Sensin. Yani bir insan. İnsan tabii zorlanır. Oysa gönlünün elinden tutan, “Mülkün Sahibi”dir. O hiç zorlanır mı? 

Can bir an rahatladı; ama önüne döşenen yollara tekrar tekrar baktığında… 

- Sadece aklım, düşüncelerim değil beni telaşa veren. Baksanıza önümde uzananlara. Birini seçmem söylenildi. Hangisidir çizgim?  Ben nereden bileceğim? 

- Meraklanma dedi zaman. Sana cümleler verilecek. Sonra oradan sorular sorulacak. Hepsi “İlahî bir Kitap”tan seçilecek. Kur’an diye adlandıracaksın. Seni yaratan Allah çizgilerden en doğru olanını seçmen için öğütler verecek buradan. Dinle şimdi. Sana bu kitaptan Allah’ın resullerinden Hz. Nuh’un kıssasını anlatacağım. 

Kıssa bitti. Sonra cana döndü zaman.

Düşün dedi, iyi düşün: Hz. Nuh’un sefinesi nasıl o dalgaları aştı da vardı sahiline? Çünkü hem dalganın; hem tufanın hem sefinenin sahibi saltanat kurmuştu Nuh (as)’ın gönlünde. Elbet sahile ulaşması kolay olacaktı. O zaman senin gönlünde de aynı saltanat kurulursa bu karışık yollardan doğrusunu seçersin. Aşılmaz sandığın zorlukları da, bulutları da, fırtınaları da aşarsın. Vakti gelince varırsın hakikatine. 

 Şimdi bir başka cümleden sana sorular soracağım ve cevaplarınla merak ettiklerine varacağız:  

“Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.” Nisa / 69

- Arkadaş, dost olan kimler? 

Can ilk sorunun heyecanıyla titredi sonra dikkat kesildi. 

- Peygamberler, sıddıklar, şehitler ve iyi kimseler. 

- Kimlerdir onlar? 

- Allah’ın kendilerine nimet verdiği. Ama hangi nimet? Burada bahsedilmiyor: 

- Dikkat et. Kendilerine nimet verilenlerle beraber olabilmek için bir şart var. Nedir o? 

- “Kim Allah’a ve Resul’e itaat ederse.” Yani şart, Allah’a ve Resule itaat etmek. 

- Güzel. Şimdi burayı anlayabilmen için başka bir cümleye geçiş yapalım. İkisinin arasındaki ortak noktayı bulmak sana ait. 

“Sırâtallezîne en’amte aleyhim” “O sırat ki; üzerlerine nimet verdiklerinin.” Fatiha / 7 

Can, işin özünü gittikçe kavradı ve kavramaya başladıkça rahatladı. Rahatladıkça sorularını peş peşe sıraladı. 

- O zaman verilen nimet sırat oluyor? Neden sırat? Nedir sırat? 

 - Biraz evvel sana Kuran’dan bir soru sorulmuş sen de cevap vermiştin:

“Kim Allah’a ve Resul’e itaat ederse.”

İşte şimdi O “Resul”ün hayatından verilecek örneğe dikkat et. Cevabını içinde bulacaksın. 

“Rasulullah (sav) bir gün yere düz bir çizgi çizdi ve şöyle dedi:

- Bu Allah’ın yoludur.

Sonra çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çizdi ve:

- Bunlar da sapık yollardır. Her birinde oraya davet eden şeytanlar vardır.”  

- İlk önce çizilen,“Bu Allah’ın yoludur” denilen çizgi mi sırat? 

- Evet. Yalnız “tek”e ulaşabilmek için çokluktan geçmelisin. Bu âlemin kuralı böyle. Çokluğun sayısı, albenisi, süsü ve nefsinin bunlara düşkünlüğü kafanı karıştıracak. Bu karışıklığı fırsat bilen Şeytan hep seninle uğraşacak. Davetiyelerin en yaldızlısını sunacak. Önüne birbirinden renkli; ama ardı karanlık öyle yollar döşeyecek ki... Hem bu dünyadaki cennet huzurunu elinden almaya çalışacak; hem gerçek yurdun cennetten alıkoyacak seni. Aynı atan Âdem’in cennet yurdundan uzaklaştırılmasına sebep olduğu gibi. 

- Bu tehlikeli tuzaklara karşı peki ben nasıl korunacağım?  

Can, kalbindeki sızının yaş olup gözlerinden aktığının farkında bile değildi. 

- Heyecanlanma! Ne çabuk unuttun biraz önce konuştuklarımızı. Kendilerine nimet verilenlerle beraber olabilmenin şartı Allah’a ve Resule itaat değil miydi?

O zaman Allah’ın İlahî kitabında anlatılanları uygula. Resulü Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hayatını, ahlakını örnek al ve bu yolun takipçisi iyi insanlarla birlikte olmaya gayret et. O zaman hiçbir şerrin gücü seni sapkın yollara sürükleyemez. Sadece sabır… sadece gayret… 

Bu denilenler serinleten meltemler gibi esti. Yeşerten rahmetler gibi yağdı. Akılda, gönülde yepyeni çiğdemler parladı ve can yeni tanıdığı bu hislerle öylesine dolmaya başladı ki; içinden göklere bir şeyler yükseldi… yükseldi.  Ve bambaşka sözler döküldü dudaklarından:

 

- Yolumda dillensin ömrün bestesi

Güftesini yazan Efendim olsun.

Çeksem içime bu mübarek sesi

Canıma sardığım kemendim olsun.

 

Bu dizelere dizelerle cevap geldi:

 

- Her an gözyaşlarınla kelimeler sulansa,

Dudaktaki lezzetin doyamazsın tadına.

Kapılar aralanır düşebilsen yollara...

Sadece bir adım at; niyetle dön Allah’a.

 

Dilde  açılsın güller; kucak kucak konulsun.

Ellerinle rengarenk; Sevgili’ye sunulsun.

Her goncası, yaprağı Salat u selam olsun.

Tez yetiştir bağında. Ne kaldı buluşmaya?

 

- Kim istemez ki dedi can. Bağ var; ama bağcı yok. 

- Öyleyse al eline çapayı, kazmayı, küreği. Birlikte kazıp, birlikte işleyelim bağı.

Yoksa

- Gül suyu dökülürken yeşermezse ekinin.

Yüz yüze geleceğin o çetin günden çekin!

Alınmazsın o bezme; kalmazsa eş, dost, yakın

Feryadını duyan yok… Gelen yok yardımına. 

Devran döndü. Kış hazanın, yaz baharın peşinden geldi. Bulutlar bağrını güneşe, yağmura, kara, tipiye açtı. Can durmadan bir sürü soruların içinde buldu kendini. 

Muhakkak ki sen, gerçekten gönderilen resullerdensin”. “Sıratı Müstakim üzerinde(sin).” Yasin / 3,4 

Can şuurlandıkça aklının yolu, kalbini buldu. Düşünceleri bir başka aydınlandı. Resul, “müstakim” bir yolun üzerinde yürümeli demek dedi. Müstakimin ne demek olduğunu merak etti. Cevabı geldi: 

- Müstakim, istikamet üzerinde olan. Duygularında düşüncelerinde, davranışlarında, seni sen yapan ahlakında aşırılıklarından uzak orta yolu tutan; itidalli davranan. Yani istikamet üzerinde olmak “Hak Rızası”na uzanan bir köprü. Bu dünyanın uçurumlarından, tehlikeli yollarından kurtaracak rahmet. 

Mevlâ sevgisini sana aynı uzunlukta iki kol, iki bacak vererek;  iki kulağı, burnu, gözleri orantıyla yüzüne yerleştirerek ve bu uyumun oluşturduğu güzelliği, rahatlığı sağlayarak gösteriyor. Diğer organlarının; ellerinin parmaklarının düzenine bak. Hepsinde mükemmel bir ahenk, mükemmel bir estetik var. Bu uyumun olmadığını düşün. Ne olurdu halin? O zaman sen de kul olarak ruh ve beden bütünlüğünle, içinin ve dışının aynı olmasıyla ve sana sunulan istikamet üzerinde atacağın adımlarla sevgini göster. 

Sen zaten müstakim olmaya, itidale meyilli yaratıldın. Allah kendisini bilip tanıyacak bir kabiliyet; yani bir fıtrat verdi sana. İşte senden beklenen, bu özelliğinle fıtratının gereği kendine sunulan sınırların içinde yaşamak. Dilinle konuşacaksın,  aklınla soruşturacaksın, kalbinle seveceksin. Her nimetin tadı da yaratılışa göre verilecek. Sadece düşünceleriyle sevenin bu âlemden aldığı tat menfaat olacak; sadece hisleriyle soruşturanın ise zaaf ve kayırma. 

Sınırların içinde kalmak itidal; sınırların dışına çıkmak aşırılıktır. Zaman zaman şahit olduğun sel gibi taşarsan, yaşamın bendini yıkacaksın. Bağına, bahçene bereket getiren yağmur olup yağmazsan da, çoraklaştıracaksın. Böyle davrandığın takdirde hem sen hem oluşturduğun çevren, ailen, toplum, ülken diyebileceğin her değer selden de, çoraklıktan da nasibini alacak. Normal ölçülerden ileriye gitmek olan sel ifrat, normal ölçülerin gerisinde kalan çoraklık da tefrittir.

- İnsan, sele gark olmuş bir yaşamda boğulur. Çoraklıkta kurur. Her ikisinde de mahvolur, biterim ben. 

Korku sardı canı. Daha önce duyduğu bütün güven ve huzur birden kayboluverdi. Neydi şimdi bunlar… Nasıl kaçabilirdi ifrat ve tefrit denilen beladan? Korkusu arttıkça kıymetini kavramaya başladı istikametin, dengenin, dümdüz çizginin. 

- Bana anlatın inceliklerini müstakim olabilmenin; anlatın ki ona sımsıkı tutunabileyim diye yalvardı. 

Tecrübe konuştu, dili çözüldü zamanın: 

- Bu âlemde rahatın yolu hep istikamette olmaktan, dengeden geçecek. Çok sıcakta olan bunalacak çok soğukta yaşayan donacak. Göz için ışık, ışık için göz gerekecek. Ama gözün aşırı ışığa hassas olacak. Kulak için sese, ses için kulağa ihtiyaç olacak. Ama kulağın gürültüye tahammül edemeyecek. Çalışmayan bedenin canlılığını yitirirken, aşırı yük yüklediğinde belin bükülecek. Kısacası her şey sağlığını itidalde; yani ölçülü olmada bulacak. 

- Yani duygularımı yok etmek yerine onları hayatımda ölçülü kullanmam mı istenecek benden? 

- Yaratan sadece insanı yaratmadı ki. İçinde yaşadığın bu muazzam kainatta her varlık bir nizama, bir ölçüye göre var. Yörüngesinden çıkmaya, ölçüyü kaçırmaya en meyilli varlık, bir tek senin türün âdemoğlu. Yaşadığın dünya düzenindeki adalet de ölçüyü gerektiriyor. Ne başkasına zulmedeceksin, ne de hakkını korumada aciz kalacaksın. Çünkü itidalle sağlığını koruyacak beden gibi, adaletin olduğu toplum da huzurunu koruyacak. Çünkü itidal ile adalet aynı kökten. 

Müstakim olman mutluluğunu getirecek. İfrat ve tefritin kavgaya sürükleyecek. Dengeli olan, orta yoldan yürüyecek. Dengesi olmayan, sağa- sola sallanacak. Daha çok sallanırsa düşecek yere. Kısacası sağlam bir zeminde ilerleyen uyumlu adımların hayatına hayır getirecek. Çünkü denge, seni şerden koruyacak en güzel ahlaktır. 

Mesela  cömertlik. Ne müsrif, ne de cimri olunan istikamette bir yol. Aşırıya kaçtığında savuruyorsun.  Elini sıktığında gerekeni vermiyorsun. Ama gücünü, malını, Allah’ın sana verdiklerini yerli yerinde kullanırsan müstakime tutunuyorsun. 

- O zaman istikamet ömrümü adalete, dengeye bağlamak mı oluyor? 

- Öyle de denilebilir. Malın adaleti ve namusu terazinin dengesindeyse, ömrünün terazisi de aynen onun gibi olmalı. 

- Peki sözün müstakimi nedir diye sorsam ne örnek verirsiniz? 

- Kulağa hoş gelen, gönlü okşayan… Manasına Allah’ın rızası yüklenen diye cevap verdi ve

şimdi de ben sana soracağım dedi zaman:

Merhamet ve öfke… İki duygu. Sence hangisinden Allah razı olur? 

- Tabii ki merhamet derim. 

- Niçin? 

- Öfkeyi, kızgınlığı insanları birbirinden ayıran, nice kanlar akıttıran bir duygu olarak tanıdım. Ama merhamet öyle mi? 

- Konumuz istikamette olmak. Duygularda, davranışlarda dengeli olmak. Şimdi şöyle düşün:

Manevi değerlerine, milletine, ailene saldırılacak ve sen kızmadan, öfkelenmeden öylece duracaksın. Göz göre göre sevdiklerine kıyacaklar, sen de sakin sakin göz yumacaksın. Olur mu? 

Gazap da denilen bu duyguyu sana veren kim? Allah. Peki niçin vermiş? Tehlikelerden kendini koruyabilmek için. İşte bu noktada senden istenilen denge kendini, sevdiklerini korurken öfkeni iradenin çemberine alman. Çünkü öfken sınırları aşarsa, aklının ve şuurunun bendini yıkmaya başlayacak ve saldırganlaştıracak seni. Demek oluyor ki öfkesi sınırı aşan zalimdir. Aşmadan mücadelesini veren de kahramandır. İşte buna rıza var. 

Diğer duygu ise merhamet. İnsanı insan yapan en güzel meziyet… Bir deprem oluyor. Binlerce insan ölüyor. İçlerinde bebekler de var. Üzülüyorsun, ağlıyorsun… Bu durum vicdanın en doğal sesi. Ama bir bakıyorsun merhametinin boyutu seni “Neden, niçin öldüler? Yaşasalardı olmaz mıydı?” lara götürüyor. Daha da ileri gidilse bir sürü hezeyanlar… Ve bu taşkınlıkla “Gerçek Rahmet Sahibi”nin merhametini -haşa- sorgulamaya başlıyorsun. Bunun adı isyan değil de nedir? Merhamet… ama  edep bendini yıkan bir sel olmuş. İşte buna rıza yok. 

- Demek doğru olan, her iki duyguyu da Allah’ın rızası istikametinde kullanabilmem. 

- Bakışın Allah’ın çizdiği sınırları aşarsa, gözlerin nefsinin zulmünde ezilen mazlum durumuna düşecek. Sözlerin edep sınırlarını aşarsa, dilin Şeytan’ın nefesinde kül olacak. Onları bu felaketten korumak hep müstakim üzerine kurulu düzenden geçecek. 

Zaman bir an sustu ve canın adeta ruhuna baktı:

- Unutma ben ömrünün en büyük nimetiyim. Sakın ifrat, tefrit anaforunda beni boşluğa kaydırma! Kaydırırsan üzerimdeki her şey de kayar. Yani bütün hayatın...
Bu âlemde sebepler sebep üzerine. Bu âlemde küfür, iman yan yana. Ne yapacağım dersen. Ha gayret âdemoğlu derim… Kulak ver şunlara:


 
Sebep dairesini

Dön; gerisi Allah’ın.

Nefsinin perdesini

Yırt; uyansın sabahın.

 

Meşke başlar Hayy ile

Kayyum’la döner zaman.

Rabbe tutun sadece

Bütün ömrün imtihan.

 

Seferine gece çık;

Kimse yok, karşı duran.

Bir Mevlâ, bir de salik

Her yer arife ayân.

 

Hiç kendine güvenme;

Küfür, iman yan yana.

Her adımda endişe;

Azığın niyaz, dua.

 

Güneşi bulamazsan

Mum yeter mi yazmana?

Kalemi oynatırsan

Harfler uçuşur Hakk’a.

 

Şebnemle parlar şuur.

Duyuyor musun sesi?

Kalp seninle konuşur

Sinene çarpar aksi.

 

Düşüncene ruhu kat.

Dik yolunun üstüne.

Selam dursun kainat

Desin başım üstüne.

 

Baş buluşsun dizinle

Halka olsun bu beden.

Çağlar sular içinde

Dilsiz dönsün değirmen.

 

Can, derinde öldürür;

Noktalaşır amelin.

Bir güç kavrar, kaldırır

Arşa değer kemalin

 

Alnından aktıkça ter

Dudak özler şerbeti.

Menzile yaklaşan er

“Gül”ce koklar gurbeti

 

Sultan’ı sevdir kula

Bir ocak daha yansın.

Alevin ışığıyla

Öteler aydınlansın.

 

Gayb koridorlarından

Sıra sıra melekler

İner; güler asuman

İman tacınsa eğer.                                                                    

                                              e.b

                                          

                                          1-Haziran- 2013

 



Bu yazı 5,280 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 28 Ekim 2018 2 Aralık 2014 Olayı
    • 20 Temmuz 2017 Ordan Burdan-15
    • 28 Haziran 2017 Ordan Burdan-14
    • 20 Haziran 2017 Ordan Burdan-13
    • 10 Mayıs 2017 Ordan Burdan-12
    • 22 Nisan 2017 Ordan Burdan-11
    • 21 Mart 2017 Ordan Burdan-10
    • 5 Mart 2017 Ordan Burdan-9
    • 8 Şubat 2017 Ordan Burdan-8
    • 25 Ocak 2017 Ordan Burdan-7
    • 28 Aralık 2016 Ordan Burdan-6
    • 25 Kasım 2016 Ordan Burdan-5
    • 28 Aralık 2015 Ordan Burdan-4
    • 5 Kasım 2015 Ordan Burdan-3
    • 5 Kasım 2015 Ordan Burdan-2
    • 10 Mart 2015 ORDAN BURDAN-1
    • 26 Kasım 2014 Surete Aldanmak
    • 14 Kasım 2014 Kalperenler
    • 1 Ekim 2014 Yol
    • 21 Ağustos 2014 Oxford’a “HAYIR!” Diyorum!

    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    12,789 µs