En Sıcak Konular

Tarık C.

Köşe Yazarı
Tarık C.
19 Mayıs 2013

Kalplerde Hazinesin Annem



 

Aşağıdaki yazının sahibi olan e.b’yi Oktan Keleş’in kitaplarını okuyanlar hatırlayacaklardır. Kalemi gibi gönlü de nezih bir sanatkar... Bir gönül insanı... Tarık C.

Ömür dediğimiz bir kervan. Doğumdan ölüme yol alırmış can. Hayır ve şer, sevgi ve nefret, merhamet ve gazap iki farklı azığıymış bu kervanın. Görüntüye aldanan, özü göremezmiş. Er olana düşen; özüne hakikati yüklemek, her adımda yarenliği işlemekmiş.

Eri kimdi bu kervanın? Yollara yarenliği kim işleyebilirdi? Merak ettim:

O an bir nida geldi “ÖTELER”den.

- Annedir eri, ergeni, ereni bu kervanın.

- Peki sevgi ve nefret yan yanaysa… Hangisi seçeceğim diye seslendim:

“DAĞLAR” yankılandı:

- Önünden geçip gidenler gafilce yaşadığın. Manasını Mevlâ’dan aldığınsa hayatın.
Unutma: Günlerin sayısından değil, derinliğinden nasibini alan gönül eridir. Sevginle nefretlerin üzerinden kanatlanacaksın. Mevlâ’ya adanmışlık değil midir gönle düşen?

Ne kadar zordu “İnsanda “insanı” bulabilmek…
 
O anda
- Şaşarım aklına diye kükredi “TEPELER”.

- Ne beklersin şaşkın şaşkın. Bak annenin gözlerine. Tut ellerinden. Baktıkça üzerimden doğan güneşin sıcaklığını, tuttukça doruklardaki heybeti hissedeceksin.

- Dikene, ayrıklara kızmak niyeydi o zaman dedim. Madem şerle hayır iç içeydi. Kuru dallara şebnem olabilmek, insanın hasına özgüyse bunu kim gerçekleştirebilirdi?

Bir damla düştü yüzüme… bir damla daha… “GÖKLER”di dile gelen:

- Şebnem gecenin teri ve gündüze derman. Gecenin terini alnında, gündüzün emeğini ellerinde biriktirense has olan; yani “anne olan”.

Geceden gündüze uykusuzluğu bir sevdaya dönüştüren sır… Gündüzden geceye çocuk gövdeni  bir çınar gibi sarmalayan şefkat… Nereden geliyor dersin?

- Yaradan şevkin, yiğitliğin mayasına sevdayı koymuş. Bunca engeli aşmak için öyleyse ne yapmalıyım?

Cevabı “TOPRAK” tan geldi:

- Kanın bir kaynaktan akarak dolaşmaz mı bedeninde? O kalbi sevdanın otağı yapanlar alev alev tutuşur. Tutuşan yiğide ise dağlar eşik gibi gelir. Her destanın mahiyetine bak. Zahirde güç ve kuvvet timsali görünseler de hepsinin hikayesi bir sevdaya dayanmaz mı? Cana gücü veren şevktir; ama önce benlik sınırını aşmalısın. 

Bir beni, bir de anneni düşün. Her dem nice tomurcuk, nice nakış çizilir üzerimizde. Toprak yüzünde, ana sinesinde “RAHMET”in nice renkleri açar. Bize öylesine tutun ki, hiç bitmesin göklerden gelen bereketin.

Küheylana dağları aştıran, fıtratından gelen güç. Fıtratını koşturur ölene dek küheylan. Sevdaları sınırları aşar, sineleri sınırsız anaların… O analarsa şefkatini koşturur.

- Peki dedim; onca hükümdarın adları unutulurken Ferhat’ı, Mecnun’u sonsuzlaştıran nedir?

“ASIRLAR” dillendi bu sefer:

- Biri iktidarın sultanı, diğeri yüreğin. Ferhat olana dağlar, Mecnun olana çöller engel değil. Gerçek iktidar, kudretini yüreğin Kadir’inden alanda. Onun için Ferhat Ferhat’tir; önünde dağlar eğilir. Mecnun Mecnun’dur; çölü Hakikat’e çevirir. Şiirler, hikayeler onları söyler. Aşka düşenler, ozanlar onların yolundan gider. Gider de ya hayatın dağ gibi kalıntılarını delen, çöl çaresizliğinde her şeyi aşarak ömürlerinin hakikatine varan analara ne demeli… Nerede onlara yazılan şiirler? Nerede yollarını takip eden nesiller?

Üzerimden nice nefesler rüzgar gibi geçti; ama hiçbirinin sıcaklığı, kokusu ana yüreği gibi iz bırakmadı üzerimde. Bak şehrin dev ışıklarına. Caddeleri, evleri aydınlatıyor; ama evin odalarını birbirinde eriten hep ana yüreğinin ışığıdır. Bu yüzden anaların nefesleri bir başka yükselir yüce âlemlere. Onun için analar oraların ecesi. Yürekten çözülen, çözer düğümleri. Dağları delen, madenleri eriten de bu değil mi?

Olmazı olur kılan ümitse, ümidin geldiği derya hep gönül…ille de gönül. Gönül fıtratın aynasıdır; kibri, öfkeyi  sevmez. Fıtratsa kul dilinden söyler en güzelini. İşte analar bu fıtratın dilidir.

- Gönülden gelmeyen neden çabuk bitiyordu bu âlemde?

“SU”yun  şırıltısı fısıldadı kulağıma:

- Değirmeni döndüren su, vadilerden gelmeli. Vadilerin nasibi ise göklerden. Sadeliği, içtenliği yaşama taşıyanlar yağmur damlaları gibi. Hafif, saf, duru... Ama toprakları dirilten onlar aynı analar gibi… Peygamberleri yetiştiren onlar. Ahmet Yesevileri, Abdülkadir Geylanileri, Mevlânaları, Aziz Mahmud Hudâîleri...

Nice sofralara davet edildin; ama hangisinin tadı gönlünün damağında kaldı âdemoğlu? Sofranın zenginliği yürekten hazırlanmışlığında. Bir lokmaya sürebilir misin yüreğini? İşte o zaman boğazdan zemzem gibi süzülür yediğin. Ve unutulmayan da budur aynı zemzem gibi 

Zemzem  Rabbin sırrı. Gönülden verilen her şeyde de Rabbin sırrı var. Yuvalarda unutuldukça sır, sofraların anlamı kalmadı. Ne yazık…

Gönül serilen sofralar... Hayat sofraları… Muhabbet sofraları… Hele sadeleştikçe, şekiller kayboldukça rengini sadece anlamından alan sofralar. Canı Canan’a götüren Hak sofraları… Sofraları hazırlayansa öpülesi eller… anneler.

- Hasretin hangi dili en hazin, en derin akardı Mevlâ’sına? Tam o sırada bir nağme yayıldı çevreme.

- Hasret neyzenin nefesinden yüreği körükleyen nağmelerdir.
 
 Döndüm baktım konuşan bir “NEY”di.

- Bedenim hazinemdir. Deliklerim kapım. Üfle, gir kapımdan; sana neler neler anlatır. Parmakların sarılmalı hasretle bana. Çünkü hasret yoldaşındır. Onunla hemhal isen, namzetsin “vuslat”a. 

Düşün: Analar kadar değerleri, edebi koruyan bir başka beden var mı? Bozulduklarında hem aileye; hem topluma neler olduğunu görüyorsun.

- Evet. Anne ruhudur ailenin dedim. Ney devam etti anlatmaya.

- Anne nazlıdır, rahmetin tecellisini yansıtan bedeni çabuk kırılır. Gördüklerinden, işittiklerinden pare pare delikler açılır canında. Ruhunu okşayan girer yüreğine. Üflersen hislerinden; bak benim gibi neler dökülür neler dilinden. Anne varlığı, ben gibi bir neye benzer. Harama bulaştırma, kötüye yaklaştırma ki nefesinin feyzi ve bereketi hep ses versin yücelere.

Parmakların niyaz perdelerinde gidip gelirken anneleri düşün. Say eden nice Hacerleri... Ben nağmelerimde, onlar fedakarlıklarında besleriz canı. Ben üflenenlerden, onlar ak göğüslerinden dökeriz kanımızı.

Sütleriyle bebelerini besleyen, kanlarından kızılcık şerbeti yapıp kendileri içen anaları düşünürken titrek, ağlayan bir ses duydum:

- Anne gözleri Kaf dağında güneş midir Teyze?

Baktım küçücük bir çocuk. Elbisesi, saçları; her şeyi adeta öksüzlüğünü haykırıyordu.

- Kaf dağını anlatıyorlar teyzem
Yükseklerde çok yükseklerde
Yıldızlar gibi.
Erdikçe şekillenen hayaller gibi…

Gece yıldızlarda üşürüm teyzem.
Isınamaz ellerim ne kadar uzansam…

Sıcacık bir bakış daha bir tüter
Rüyalarımda;
Tabağımdaki yemekten.

Yoksa şu çocuk teyzem;
Şu elinden tutmuş annesi…
Kaf dağına mı gider?

İçim titredi. Ne varsa şimdiye dek söylenilen; suyun, toprağın, dağların, neyin dedikleri… Tek tek silindiler. Mutluluk ve huzur bir Kaf dağı mıydı? Bulanların yüzü parlıyordu da…Ya bulamayanlarda… O gözlerde bir yetim, öksüz çığlığıydı her şey.

Bu sefer dile gelen “KALBİMİN SESİ” oldu:

- Kaf dağında mı buluşmak istersin annenle; yoksa cennet yamaçlarında mı? Efendilerin Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) önce yetim; sonra öksüz kalmadı mı? Ama Mevlâ’nın hazinesinde bir dürr-i yekta; O’nun mülkünde benzeri olmayan bir inciydi. O inciyi kimler korumadı ki bağrında. Kaybeden tabiîki ağlar. Ama hakikat her şeyin fani olması, her şeyin O’na dönmesi.

Huzuru bulmak istiyorsan zerrelerin inançla dolmalı, her şeye rağmen insanlık için çırpınmalı bedenin. O zaman gözlerin aynı buhurdanlık gibi tütecek ve bedbinliğin akacak üzerinden. Tevekkül, huzurun sırlı kanatları. Onunla uçanın cennete ulaşır dünyası.

O dünyanın merkezinde “Bir aile” var. Toprak toprak olalı böylesine taban; sema sema olalı böylesine tavan olmamış. O yuva öyle bir anne sinesinden filizlenmiş ki; dudaklar Hz. Fatıma der. Göz Peygamber nurunu görür. Kulak, söylenen ninnilerden feyzini alır ve kalp iki gönlün nedenli yakıştığına o ailede, hayran kalır. O ailede Fatıma (ra)’nın sevdası bir aslan içindir. Dilinden Ali (ra) dökülür. Ve bütün gözler cephede aslan, ilimde aslan, erlikte- erenlikte aslanlar aslanını görür.


Eser: Yusuf Coşkun Benefşe


Hz. Ali (ra) iki Fatıma’nın yüreklerinde oluşan cevher. Biri anne Fatıma Binti Esed (ra). Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek başını tarayan, mübarek saçlarını gül yağıyla yağlayan ve o mübarek ağza “O benim annemdi.” dedirten yengesi.

Diğeri zevce Fatıma (ra). Nebiler Nebisi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in “Fatıma benden bir parçadır; kim onu incitirse beni incitmiş olur.” dediği kızı.

- O anda öteler, dağlar, tepeler, gökler, asırlar, su ve ney adeta tek ses olmuşcasına kükrediler:

Ey insan!

Analar Fatıma binti Esed olursa, oğullar Hz. Ali gibi yetişir. Gelinler Hz Fatıma olur. O evin torunları Hz. Hüseyin’dir, Hz. Hasan’dır.

                                                          
                                                                                                                      e.b

 



Bu yazı 5,195 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 28 Ekim 2018 2 Aralık 2014 Olayı
    • 20 Temmuz 2017 Ordan Burdan-15
    • 28 Haziran 2017 Ordan Burdan-14
    • 20 Haziran 2017 Ordan Burdan-13
    • 10 Mayıs 2017 Ordan Burdan-12
    • 22 Nisan 2017 Ordan Burdan-11
    • 21 Mart 2017 Ordan Burdan-10
    • 5 Mart 2017 Ordan Burdan-9
    • 8 Şubat 2017 Ordan Burdan-8
    • 25 Ocak 2017 Ordan Burdan-7
    • 28 Aralık 2016 Ordan Burdan-6
    • 25 Kasım 2016 Ordan Burdan-5
    • 28 Aralık 2015 Ordan Burdan-4
    • 5 Kasım 2015 Ordan Burdan-3
    • 5 Kasım 2015 Ordan Burdan-2
    • 10 Mart 2015 ORDAN BURDAN-1
    • 26 Kasım 2014 Surete Aldanmak
    • 14 Kasım 2014 Kalperenler
    • 1 Ekim 2014 Yol
    • 21 Ağustos 2014 Oxford’a “HAYIR!” Diyorum!

    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    11,893 µs