En Sıcak Konular

Tarık C.

Köşe Yazarı
Tarık C.
9 Kasım 2012

Yol Meleği



Aşağıdaki yazının sahibi olan e.b’yi Oktan Keleş’in kitaplarını okuyanlar hatırlayacaklardır. Kalemi gibi gönlü de nezih bir sanatkâr... Bir gönül insanı... Tarık C.

(Derûnî Devlet-Kutsal Halı” Kitabındaki Kabz Nüshası’nın tefekkürü sonucu yazıldı.)

 

Yol Meleği

 

Yaşanılan, bir akşam kızıllığı;

Hasret örüyor gözlerimize…

Şiirce okunur, siner içimize.

En derin yerinde hislerin

Neredeyiz?

Gerçeği bulmaya yollar uzanır.

Ümit güneştir; düşer ufuklar ardına.

Nasıl, neyle varılır ki o diyara?

Kokusu canımızda; bekleriz.

Rengi, tadı çıldırtır;

Rüzgârı hoş bir sevda…

Bir kordan bir kora sürünerek geçeriz.

Sıla çeker, yolcu yangın…

Ne kaldı menzile? Bilemeyiz.

 

- Ne samimi iç dökülüşüdür bu. Böylesine bir sıla kokusu sarmışsa eri, o er “eren olma” yolundadır demek. Ancak şiirce yaşanılanların yanında bir de başka demler vardır ki; hiçbir yere sığamazsın.

 

Ruhun daralır. Ne akşamın kızıllığı; ne şiir gibidir. Sadece göğsünün tam ortasında bir ağırlık hissedersin. Sanki biri gelir de demirden pençesini indirir yüreğine. Boğulur gibi çıkamaz nefesin. Rengi acı, rüzgârı kavurur gibi bir duygu. Değil gönülden gönle geçmek; boğazında boğum boğum; sıkışır kalırsın.“Kabz”dır bu hâlin adı ve her darbesi bir nokta koyar sinene.

 

- Evet. Kimi zaman böyle oluyorum. Boğulur gibi çıkmıyor nefesim? Bunu anladım da sineye nokta koymak neye işarettir?

 

- Nokta noktayla birleştikçe hatlar oluşmaz mı? Eğrisi de vardır hattın, doğrusu da. Eğer sıkıntını, “onu veren”den bir işaret bilirsen, doğruhatlar çizersin. Ve çize çize öylesine güzel yazılır ki ömrün; zamanı gelince hayatı doğru okuduğun gibi ölümü de doğru okursun?

- Demek hayatı doğru okuyamadıklarından ölümü de doğru okuyamayacak olanların çırpınmalarıdır dünya denilen bu hengâme.

 

- Ölümü doğru okumak, doğru kapıyı bulmaktır. Doğru kapı ise insanı gerçek yurduna götürür.Bu nedenle yüreğe oturan her ağırlık, bedene inen her darbe idrak eden için bir imla çalışmasıdır. Ne yanlış okunan yazıkimseye bir şey anlatır; ne de yanlış yaşanan yaşam kendisine rahmet olur?

 

Düşün: Eline biri bassa, basanı görürsün. Sırtında yükün olsa, yüküm şudur dersin. Göğsüne oturan biri var ki ağırlığını hissedersin.

 

- Doğru. Aynı biri oturuyor gibi… Peki kimdir diye sorsam?

 

- Azrail(as) diye cevap veririm. Sadece Yaradan’ın bildiği daha nice yılların var. Ve Azrail(as) hep gelecek, hep oturacak göğsüne derim.

 

- Azrail(as)ölüm meleği değil mi? Oysa kabz sık sık yaşadığımız bir durum.

 

- O zaman ben anlatayım, sen ifade et:

 

Sanki biri gelir de demirden pençesini indirir yüreğine. Boğulur gibi çıkamaz nefesin demiştim ya…İşte o an Azrail(as)gelmiştir. Ve geldiğinde sanki “Kaldır perdeni, hakikati gör” ikazı için kapını tıklatmaktadır.

 

Şimdi düşün:O zaman neleri hissetmeye, idrak etmeye başlarsın?

 

- Neleri mi hissederim? Bütün o neşeli hâllerim…ömrümün renkli yüzü olan gülmelerim ne oldular, nereye gittiler endişesine kapılırım. İçimdeki fırtına, olayları idrak etmeme pek fırsat vermez. Zaten idrak edebilsem niye o kadar acı çekeyim ki?

 

- İşte o zaman insan anlamaya başlar ki; neşeler, gülmeler… sadece “gayesi olmayan bir aldatmacanın” perde yüzüdür.

 

- Onun için mi tam bu mahalde hakikat olarak bildiğim ne varsa hepsinin üzerine gölgeler düşüyor?

 

-Evet. Ve sonra Azrail(as) şunları fısıldar kulağına:

 

“Dermanın yaşadığın hâlde değil; başka yerde. Sonsuza açılınca nefeslenecek canın. Ruhunu daraltan şey, dermanını hep bu yalancı dünyada araman. Kaldır gaflet perdeni! Her gelişim bir uyarıdır sana. Bu yolda uyuma ki “Uyumayan”, “Uyku tutmayan” karşılasın seni.

 

İşte hakikatin… Onunla yüzleşmenin zamanıdır. Dert sarınca sineni “Derdi Veren”e ellerin açılıyor da derdin geçince “Dermanı Veren”i unutman niye? Artık tanı kendini.”



Bak burasını çok iyi tefekkür etmelisin:

 

Her kabz, kulluğunu doğru okumaya bir talimdir. Doğru okuduğunu bir de doğru anlarsan, bir âlemden bir başka âleme geçişinde ufkundan yankılanan ses, vicdanının ebed… ebed feryadın abeka… beka olacak.

 

- Onun için mi ruhum daraldığında ne ailem; ne kasadaki ziynetler; ne evimdeki rahatım; ne de soframdaki nimetler beni rahatlatabiliyor?

 

- Nasıl rahatlatacaklar ki? Rabbimiz formülünü vermiş. Ama uygulayan kim… Derman olsalar olurlardı. Peki uygulamayı düşünsen dermanı nerede arardın? Dermanı nedir diye sorsam ne cevap verirdin?

 

- Siz anlattıkça düşüncelerimden derinlere; hiç bilmediğim yerlere iniyorum. Parmak uçlarımda daha önce değmediğim yerlerin kokusu var. İç rahatlatan gözyaşları gibi…aktıkça huzur buluyorum. Derman, bu akışın vardığı yerde demek.

 

- Doğru hissetmişsin. Çaren derdinin çaresini bir tek “Derman Sahibi”nden beklemen.

“Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” Rad / 28

 

Tefekkürde biraz daha ilerleyelim:

 

Şöyle düşün: Her kabz hâlin gafletinden bir perdeyi kaldırıyorsa, Azrail(as) bu “hakikat yolu”nda yol arkadaşın olmuyor mu senin?

 

Öyleyse göğsüne zaman zaman gelen bu sıkıntılar, menzile bir hazırlıktır. Şunu iyi bil: Azrail(as) da yol kesenin değil; “yol meleğin”dir.

 

- Ama bu hâl geldiğinde neden yalnızlığıma çekiliyorum? Adeta kabuğuma büzülüyorum.

 

- Bir de hissettiklerinin şu yanını düşün:

 

O yalnızlık zannettiğin “Gerçek Seven”i görmeye aynaysa…Ya aynadan seyrede seyrede “Gerçek Aşk” başlarsa gönlünde? O zaman bunun hakikatini görmek için çare aramaz mısın?

 

- Aramaz mıyım?

 

Saçıma düşen kırlar yaşlandığımın habercisi. Neremde bir sızı varsa hastalığımın habercisi. Demek kiAzrail(as) sık sık misafirse gönlüme, O da bir durumun habercisi oluyor.

 

- Bu misafirliğin bir başka gayesi, kulun yapılanları ve denilenleri idrak etmesidir. Onun için burayı iyi dinle; çünkü Azrail(as) şunları da diyecek sana:

 

-“Öldüren ben değilim. Öldüren Can’ın Sahibi. Ben sadece bir haberciyim. Canı alan, ancak Can Veren’dir.”

 

-Canı Veren’e dönmek O’nun huzuruna varmak mıdır?

 

- Bunları anlamaya başlayan, nasıl bir lütuf kapısında beklediğini bilebilse... Peki… huzura varmadan önce sence neler olabilir?

 

- Huzura varmak Sultan’ın karşısına çıkmaktır. Hizmet edenler, çıkacak olanı bu merasime hazırlarlar. Kılığı, hâli, edebi nicedir; bakarlar.

 

- Bekleme koridorunda ter süzülürken heyecanın imbiğinden, üzerinde sadece bu teşrifatçıların gözleri vardır değil mi?

 

- O zaman Azrail(as)’ın her gelişi bu merasime bir hazırlanma mı oluyor?

 

- İşte bu idraktir. Düşünmeye devam…

 

Bir mal terazide ne kadar çekecek? Bunu anlamak için terazinin bir kefesine ağırlık koyarlar. Sinene oturtulan kabzın da senin ne kadar çektiğini gösterir.

 

Toprağın cevheri, madeni hep onun derinliklerindedir. Kuyuda su azaldıkça su bulmak için daha da derinlere inilir. Sen sinene çekildikçe nerelere iniyorsun? Yoksa aradığın ab-ı hayat mı? Düşün.

 

- Aradığım, daha önce belirttiğim gibi derdin arkasında “derdi veren”i görmek… Onun için dermanın Onda olduğunu biliyorum.

 

- Derdindenferyat etmeyen, sonra adeta toprağın sessizliğine bürünerek bedeninin derinliklerine inen insan önce “can”ı sonra candaki “CAN”ı bulur. O Can’dır sana “Ab-ı Hayat”ı sunacak olan.

 

Ama şayet ab-ı hayatın tadını bilmiyorsan ve yolculuğun sonsuza değilse, sen sadece kendini diri zanneden bir ölüsün! Ha dünya… ha kabir… Ne fark eder yüzüne kapanacaksa kapılar?

 

İşte yaşamının gecesi, gündüzü. Unutma! Yıllarıntayin edilen ömrün kadar geçecek ve hayat yoluna konulan levhalar sonunu gösterecek.

 

- Doğru…Yollara konulan işaret levhalarıyla adresi bulmak kolaylaşıyor. Levha yoksa ne arabanın konforu fayda veriyor;ne de yolun düzgünlüğü…kayboluyoruz.

 

Bir de şu var: Levhalar olmayınca yolda ilerlerken devamlı sağımıza solumuza bakmak zorunda kalıyoruz. Bu da bir nevi kendini tehlikeye atmak gibi değil mi?

 

- O zaman iyi düşün:

 

Yol arkadaşın sana“Yolda sadece hakikate bakmalısın” eğitimi yaptırıyor olmasın?

 

- Her daralmada onun için mi koparılıyor gönlümün Hak’tan gayrıya bağlanan telleri?

 

- Uçurtmasını uçar zanneder çocuk. Oysa uçurtma sadece onun ipini salıverdiği kadar dolanır gökyüzünde. Sen de nereye bağlanmışsan, kopar gönlünün iplerini. Havalansın havalandığınca uçurtman.

 

Gönül dediğin hem gökyüzüne; hem yeryüzüne; hem ikisinin arasına bağlıdır. Gönülden kalkınca ağırlık; yani kopunca uçurtmanın ipleri,bak nasıl da sonsuzlukta kaybolacak uçurtmandaki renklerin.

 

- Gün gelecek bu beden de kanatlara bürünecek. Uçabildiğine uçacak. Göklere bakan daha da yükselirmiş. Ama ya aşağılara bakarken başım dönerse?

 

- Kuşlar iki kanatla uçar. Hayatın bir kanadında daralma, bir kanadında ferahlama varsa, sen de kuşlar gibi ol.

 

Şunu iyi bil: Görme- işitme tellerini kalbine bağlayan; arifçe okur dünyayı, arifçe yazar ve arifçe anlar ki bu duygular buralı değildir. Onun için bütün bu hasretler başka âlemedir.

 

- Yani şunu mu anlamalıyım:

 

Yaşam bir oyundur; hayat ise hakikat. Hayat ne göğe; ne yere; ne de ikisinin arasındakilere bağlanmadan sadece Halık’a bağlanmak.

 

- Öyleyse sıkı tut “o ipi”;ayakların kaymasın.

 

Ey gaflette olan! Gafletinin buradaki avı sadece sensin. Bilmez misin, dünya toprağında böcek, yılan, çıyan kaynaşır. Oysa“Beka deryası”nda oraya has balıklar oynaşır. İşte onun için öyle bir anda at ki yücelere oltanı; dolsun çanağın.

 

Unutma: Bu av başka av. O anı bekle…

 

BEKLE

 

Gönül yarasından derman görünür.

Derman aralayan, Hakk’a kavuşur.

Ne zaman bedenin sabra bürünür;

Teslim elbisene “huzur” yakışır.

Yıldırımlar düşer yağmur öncesi.

Rahmet dizeleri, çakan her şimşek.

Allah’tan namedir her kelimesi;

Yağdıkça çözülür cümleler tek tek…

Yele karışsa da zaman külleri

Binlerce hasretin toprağı olur.

Dinle! Ne söylüyor göğün telleri?

“Hikmetle bekleyen Beka’yı bulur.”


Bu yazı 9,898 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 28 Ekim 2018 2 Aralık 2014 Olayı
    • 20 Temmuz 2017 Ordan Burdan-15
    • 28 Haziran 2017 Ordan Burdan-14
    • 20 Haziran 2017 Ordan Burdan-13
    • 10 Mayıs 2017 Ordan Burdan-12
    • 22 Nisan 2017 Ordan Burdan-11
    • 21 Mart 2017 Ordan Burdan-10
    • 5 Mart 2017 Ordan Burdan-9
    • 8 Şubat 2017 Ordan Burdan-8
    • 25 Ocak 2017 Ordan Burdan-7
    • 28 Aralık 2016 Ordan Burdan-6
    • 25 Kasım 2016 Ordan Burdan-5
    • 28 Aralık 2015 Ordan Burdan-4
    • 5 Kasım 2015 Ordan Burdan-3
    • 5 Kasım 2015 Ordan Burdan-2
    • 10 Mart 2015 ORDAN BURDAN-1
    • 26 Kasım 2014 Surete Aldanmak
    • 14 Kasım 2014 Kalperenler
    • 1 Ekim 2014 Yol
    • 21 Ağustos 2014 Oxford’a “HAYIR!” Diyorum!

    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  
    12,472 µs