En Sıcak Konular

Tarık C.

Köşe Yazarı
Tarık C.
3 Mart 2011

Suya Yazılanlar, Gölün İmtihanıdır



Aşağıdaki yazının sahibi olan e.b’yi Oktan Keleş’in kitaplarını okuyanlar hatırlayacaklardır. Kalemi gibi gönlü de nezih bir sanatkar... Bir gönül insanı... Yıllardır tanırım bu muhtereme hanımefendiyi… Şahidi olduğu bir yangını kaleme almış. Paylaşmak istedim. Hem kendisi, hem de Ceylan için dualarınızı rica ediyorum.                       
 
 
  SUYA YAZILANLAR, GÖLÜN İMTİHANIDIR
 
  Hayaller ülkesinin birinde ruhlara “Herkes dilediği bir varlığın elbisesini giysin” diye seslenilmiş. Ve her ruh bu istek üzerine kendine uyanı seçmeye başlamış.
    Hayal ülkesinin en heybetlisi seyre dalmış olanları. Dalları göklere uzanan yaşlı bir ağaçmış. Bakmış; çekirgeler zıplıyor, kuşlar kanatlanıyor… Aslan kükrüyormuş aslanca, taylar koşuyormuş. Sesler yankılanıyormuş tepelerde. Dağ eteklerinde sümbüllerin boynu eğiliyormuş… ve herkes kendine özgü dağılıyormuş yaşamına. İçlerinden biri çekmiş dikkatini tecrübesi gövdesince geniş ağacın:     Bir ceylan. Yürümesi farklı, etrafına bakışı çok farklıymış. Seyre dalmış bir müddet çevresini; sonra o da katılmış bu koşuya.
    Zaman geçmiş; mevsimler değişmiş, yapraklar dökülmüş. Gün gelmiş; dallar uç vermiş, yapraklara bezenmiş.
 
  Bir gün akşama doğru saatler ilerlerken bir hüzün kokusu dağılmış etrafa. Ağaca hiç yabancı gelmemiş bu ve kokunun sahibini beklemeye başlamış. Yamaçlara gölgeler düşerken ceylanı görmüş ağaç.  
  Gözleri bir şeyleri arar gibiymiş. Gölün sularına öylesine bakıyormuş ki... Bakmak değil de kaybolmak ister gibi…
 
- Ceylan gözü sularda neyi arar?
 
- Sularda yüreği yanar da yanar diye cevap vermiş Ceylan.
 
- Hüznün çöktü gölgelerden önce. Nedir seni dertlendiren? Yanmak için mi geldin buralara?  
- Gölgeler güneşe yoldaş olur demi ceylan. Gün çıkar, gölgeler uzar. Güneş neredeyse; oradadır gölge. Bense yoldaşımı kaybettim.
 
  Ağaç susmuş. Yılların birikimiyle bakmış yüzüne. Ceylanın yüreğini dökmesini beklemiş. Çoğu zaman sessizliğin hüzünlere kapı açtığını, dillere yol olduğunu bilirmiş.
 
- Bu beden ne hoş görünmüştü bana diye başlamış Ceylan. Gözünde yıldızlar vardı, bacaklarında rüzgar hızı. Hele hiç kimseyi incitemeyecek yapısı… Onun için seçtim ve herkes gibi ben de hayatıma onunla yürümeye başladım.  
  Bir de baktım ki taylarla beraber ilerliyorum yolumda. İçlerinden birinin rengi doru. Bakışları heybetli. Yeleleri şahlanmış. Arkadaş olduk.  
  Gözleri sadece ileriye değil, her tarafa yönelmiş gibi… Ne çok şeyleri görebiliyordu. Yol boyunca o anlattı gördüklerini, ben dinledim. Her söylediği bilmediğim alemlere aitti. Nerelerdeydi o alemler? Hem yürüyor, hem bakıyordum çevreme; ama hiçbir şey göremiyordum. Hayretten hayrete giriyor, vaktin nasıl geçtiğini fark edemeden hayranlıkla hep dinliyordum.  
  Bu yolculukla başladı dostluğumuz. O kadar sevdim ki onu… Bir kere daha denilseydi dilediğinizi giyin diye; onun elbisesini seçerdim. Yol boyu onun gözleriyle bakmaya çalıştım. Onun kulaklarıyla dinlemeye gayret ettim. Uzun bacaklarının rüzgarıyla yarıştım. Birlikte dağların yükselişini seyrettik. Dorukları saran bulutları izledik. Nereden gelip nereye gidiyorlardı? Merak ettik. Ufuklara baktıkça aynı heyecanı taşıdık Ulaşılması imkansızdı yıldızlara. Birlikte murat ettik.     Nedendir bilmem, hep suyu anlattı bana. Ve bir gün yücelerden serpilen serinlikle tanıdım suyu. Sonra akarken gördüm. O da bizler gibi bir yerlere gidiyordu. Ne kadar yürüdük, ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Nihayet bir yerde durduk. Gördüğüm güzelliği dile getirmek zor. Sular ülkesiydi her halde. Her yan parlıyordu. Yanına vardık. Şaşa kaldım; çünkü içinden ikimiz çıkıyorduk.
    Dostum hâlime güldü:  
- Adı göl. Aynı yaşananları bıkmadan izleyen bir göz. Kim yaklaşırsa, kendisini içine çeken yakınlığını duyarmış. Bugüne dek kimse uzak kalamamış bu duygudan. Kendini gördükçe gölün yüzünde, uzaklaşmak istemezmiş yanından. Ama onun gerçek değerinin derinlerde olduğunu ne yazık ki çoğu bilememiş. Azı anlayabilmiş bu hakikati.  
  Dostum anlatıyor; ben dinliyordum. Kim bilir daha neler öğrenecektim? Devam etti:
  - Kendini seyretmek kurtulamamaktır cazibesinden. Etrafın güzelliğini yaşamadan sayısız günler geçirmektir. Oysa her an yeni elbiseler giyilir, yeni yaşamlara koşulur. İşte göle kapılan, bunları görememiş. Onun için dikkat et dostum. Sen de kaptırma kendini. Onda gördüğün her şey sadece bir görüntü.  
  Bak! Tutabilir misin şu ağacın dallarını? Değdir bakalım bulutlara parmaklarını… Yapamazsın; çünkü tutmaya çalıştığın onların hakikati değil ki…
 
- Peki hakikat nedir diye sorduğumda şöyle devam etti:
 
- Birazdan “Göl”ün yüzü bir gül gibi kızaracak Ceylan. Kızardıkça tütsülenecek suları. Kızıllıklar kaybolacak.      Nereye gidecekler sence? Uçacaklar mı; yoksa gölün derinliklerine mi dalacaklar?
 
- Daha önce hiç yaşamadım. Neden kızaracak sular? Kızarmak neyin rengidir? Bilemem.   
- Ateşin rengi kırmızıdır. Yandıkça yüreğin rengine bürünür, içine çekersin. Mesela ayrılık ayrı yakar, vuslat ise ayrı tutuşturur. Her bedene farklı farklı sarılır ateşin uzayan parmakları.    
 - Dostum bir yandan konuşurken bir yandan anlattıkları hakikate bürünüyordu. Gittikçe koyulaşan bir kızıllık önce tepeleri, sonra suları, gölü ve ikimizi aldı içine. Manzara mükemmeldi; ama içimde bir yerlerin yandığını hissediyordum.  
- Aynı gölün üzerindeki bu kızıl sarılış gibi mi diye cevap verdim. Sanki sarılış değil de renklerin kelimelere dönüşü… Sanki canımın sayfalarında bir şeyin gezinmesi gibi mi?
 
 - Evet dedi. Her gün bu vakitlerde bu ateşîn renkler birer kalem olur; hasretimizi yazarlar sulara. Sular iletir mi hasreti bilemem. Bildiğim hiç bıkmadı kalem, dönmekten ucunda.
 
- Hasreti mi? Kime hasreti? Peki niye döner kalem? Her dönüş neye döner?
 
- Niye mi döner kalem? Elbette duygularını yazmak için. Gönlündekini dile getirmek, sevdiğine sarılmak ve O’na ulaşmak için.     Neye mi? Ateş aşka döner ceylan; aşk ise Mevlâ’ya...
 
  Hepimize bu elbiseleri veren kim? Mevlâ. Senin gözlerin,  benim yelelerim… Ulaşamadığımız yıldızlar, tadına doyamadıklarımız. Bu göl, gölde olanlar, şu kızıllık… Neyi görüyor, neleri hissediyorsan hepsinin sahibi Mevlâ.  
  Öylesine anlatıyor, öylesine dökülüyordu ki sözleri, her biriyle tekrar tekrar elbise değiştiriyor gibiydim: Şahince uçuyor, aslanca kükrüyordum. Dostumun yeleleriyle dalgalanıyor ve göl gibi yanıyordum.
 
- Nerede Mevlâ diyebildim. Beni de götürebilir misin yanına?
 
- Peki sen bunca zamandır nereye gittiğimizi zannediyorsun?
 
  Şaşırdım. Haklıydı. Durmadan yürüyorduk. Sadece göle rastlayınca durmuştuk. Onun cezbesiyle sularına takılıncaya kadar hep yürüyorduk.  
- Gel dedi. Seni şu tepeye çıkartacağım.   
  Düştüm peşine. Mesafe çetindi, bacaklarımsa zayıf. Ama içimdeki arzu ne mesafeleri görüyor, ne de zayıf bacaklarımı dinliyordu. Çıktıkça zorlandığımı ancak soluklarımdan hissedebiliyordum. O vakit de gördüklerimin etkisiyle güçleniyor; “ha gayret… ha gayret…” diyordum… Yürümek değil; adeta tırmanıyorduk. Doruğa yaklaştıkça aşağılarda şekiller gözümde küçülüyor, küçülüyordu nokta gibi. Ama mânâları büyüyor, büyüyordu gökler gibi…
 
  Birden durdu. - Bugünlük buraya kadar dedi.  
  Hayallerimden düşecek gibi oldum. Kavradı bileğimi.
 
- Yücelere davet “Yüce”den gelir; ama gücün iradenden. İradeyi şevklendiren ise işte bu gördüklerin. Öyle bir yerdesin ki… Dorukların esintisini duyacak kadar yakın; ulaşamayacak kadar uzak. Şimdi dönüyoruz.  
  Gölün yüzündeki kızıllığın rengini değil; esas derinliğindeki anlamı fark edebilmen için çıkardım seni buralara. Şimdi bulunduğun yerin sırrıyla yan yanabildiğin kadar.  
  Mevlâya aşıktır Mevlâna. Sahibine dönen mevlevî olur. Şems’in sinesine dayar başını. Sen de daya başını bana; dinleyelim göldeki kamışın ıstırabını. Yanalım dediklerinden. Ama yürümeye devam. Takılma gölün sularına. Sadece gör kalbindeki harelenen Şems’i ve sen de ilerlerken dön göldeki halkalar gibi dedi.  
  Sanki zayıf bedenime kuvvet aşılamak ister gibi, sık sık ellerime zafir, yakut, inci, mercan bırakıyordu.  
- Bu inci, masumluğunu cilalamaya yarar.  Bu zafir, özgür ruhunu göklerde zafere ulaştırmaya. Bu yeşim, gönlünde sevgiyi artırmak ve dağıtmak için. Bu yakut, bu mercansa vuslat ateşini körüklemeye diyordu.
   
  Neden sonra birlikte tırmanışımızın haberi yayıldı çevreye. Duyan herkes dostuma sarılıyor; o tepeye çıkarmasını istiyordu. Hakikatin aşkıyla yananların alevi öylesine sardı ki onu, eskisi gibi göremez oldum. Sarıldıkça sarıldılar ve kaybettim.
 
  İşte şimdi buraya bunun için geldim. Sulara sormak için. Her akşam yanan kızıllıklarda vuslatı aramak için geldim.  
  Madem dayayacaktım omzuna başımı, neredesin Dost? Madem birlikte dinleyecektik, nedendir yalnızım? Saflığım mı azaldı, yoksa sevgim mi köreldi ki avuçlarım bomboş. Nerede inciler… yakutlar, zafirler…
 - Fark eder mi dost olana? İnci de bir çakıl da. Ne fark eder seven için? Yeşim de bir yosun da. Bu olayda bir iş var dedi ağaç. Bir hikmeti olmalı yalnız bırakılmamın.
  İyi düşün Ceylan. Gel beni dinle. Haklı olabilirsin hüznünde. Ama hüzünle feryat arasında öyle bir çizgi var ki; kaybedenlerden olmak tehlikesine girme bu alemde.  Buraların Sahibi ne o dost, ne de göl. “Sahip Olan” damarlarında vuslatını hissettiğin. Yüreğindeki şu yangın sadece O’na olduğundan dostunla birlikte dönmüyor muydu bedenin?
Unutma: Dönmek O’na… yanmak O’na…  Yalnız kalmak yazılmışsa sulara… Sırrına kulak ver derinliklerin.  
Çelik önce yanar; sonra ıslatılır. Belki de gölün ateşinde yanan yüreğinin ıslatılma vaktidir. Kim bilir?
                               Bekle!
 
         Hangi demindesin “Hakikatin”?                        Kalemin neleri yazacak?                                   Neleri döşeyecek kaderin?
 
                                                             e.b
 
                                                  3 Mart 2011

Bu yazı 7,637 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 28 Ekim 2018 2 Aralık 2014 Olayı
    • 20 Temmuz 2017 Ordan Burdan-15
    • 28 Haziran 2017 Ordan Burdan-14
    • 20 Haziran 2017 Ordan Burdan-13
    • 10 Mayıs 2017 Ordan Burdan-12
    • 22 Nisan 2017 Ordan Burdan-11
    • 21 Mart 2017 Ordan Burdan-10
    • 5 Mart 2017 Ordan Burdan-9
    • 8 Şubat 2017 Ordan Burdan-8
    • 25 Ocak 2017 Ordan Burdan-7
    • 28 Aralık 2016 Ordan Burdan-6
    • 25 Kasım 2016 Ordan Burdan-5
    • 28 Aralık 2015 Ordan Burdan-4
    • 5 Kasım 2015 Ordan Burdan-3
    • 5 Kasım 2015 Ordan Burdan-2
    • 10 Mart 2015 ORDAN BURDAN-1
    • 26 Kasım 2014 Surete Aldanmak
    • 14 Kasım 2014 Kalperenler
    • 1 Ekim 2014 Yol
    • 21 Ağustos 2014 Oxford’a “HAYIR!” Diyorum!

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    9,305 µs