İlhami Abi Sohbetleri

İlhami Abi Sohbetleri

Oktan Keleş'in Bir Meczubun Rüyası Kitabından.....


24 Haziran 2017 08:54
font boyutu küçülsün büyüsün


                     ÜÇ ADEM(*) 

 

Bir ara o masaya gözüm takıldı. Masadaki adam kafeden gelen musıkînin ses notasına uygun, ahenkli bir sesle: 

-Düşünmekle bazı şeyler olmaz. Gel, otur dedi. 

 Allah Allah... Bana mı dedi diye dikkat kesildim Bu sefer üflediği nargilenin dumanı, bir an benim ismim olan harfleri yazdı ve dağıldı. Gözlerime inanamadım.Deli oldum galiba dedim veya halusinasyon görüyordum. Masadaki iyi giyimli kırk yaşlarında olan adam, yine ahenkli bir sesle: 

 -DELİ olmak için önce insan olmak gerekir dedi. 

Hayretim bir kat daha artmıştı. İçimi nasıl okumuştu bu adam? Nasıl anlamıştı düşüncelerimi? Öfkelenme emareleri hissediyordum kendimde: Ben insan değil miydim? Ama şaşkınlığım öylesine fazlaydı ki, öfkemi bastırıyordu. 

 Tekrar bana: 

-Bazı şeyler düşünerek değil, “yaşayarak” olur dedi. 

 Ona karşı bir merak ve onu çözme ihtirası baş gösterdi içimde ve oturabilir miyim dedim. 

Hafif bir tebessümle 

-Oturman için daha ne yapalım ? dedi. 

Teşekkür ettim, oturdum. Garson geldi. 

-Ne alırsınız ? 

-Çay dedim. Ona olan merakım dışa yansımasın diye de biraz umursamaz bir tavırla 

-Aslında fark etmez - biraz bekledikten sonra - Merhaba! deyiverdim. 

Başını sallayarak mukabele etti. Beklemeye devam ettim, bir şeyler söyler miydi? O ise susuyordu. Çayım geldi. Şekerlerini atıp karıştırdım. Bekliyordum. Masaya oturmadan önce geveze mi, beni rahatsız eder mi diye düşünürken şimdi de içimden; acaba susar mı, ya konuşmazsa diye endişe etmeye başlamıştım. Garip bir durumdu. Olmazsa konuyu ben açayım dedim. Şu deli meselesini. İnsan olmak deli olmak için, derken neyi kast etmişti; ne manâya geliyordu bunlar? Hem de bana bir atıfta mı bulunmuştu? Bunların bahanesiyle sorarım dedim ki, bana bir mânâlı bakışla: 

-Delikanlı, 

 insanlık bir olgudur. O olgudan kim bir lokma yerse, alırsa ve üzerine sürerse ve onunla boyanırsa o zaman insan olur. Bazıları o boyaya kendilerini olduğu gibi batırır. O olgudan başka hiçbir şey onlarda gözükmez dedi. 

Ben de 

-Hepimiz insanız. Öyleyse o olguyu taşıyoruz dedim. 

Şöyle emin tarzda 

-Yoo..dedi. 

Ben de biraz muhalefet havasında 

-Nasıl yoo..İnsan değil miyiz? Bu kadar dolaşanlar, insan değiller mi? 

-Hayır. Çoğu Birinci Âdem; 

 azı İkinci Âdem; 

 çok azı da Üçüncü Âdem; İNSAN yani dedi. 

Kafam karıştı. Ne demek Birinci Âdem, İkinci Âdem, Üçüncü Âdem insan? Hepimiz Âdem oğlu Âdem değil miyiz diye düşündüm içimden. 

Yine içimi okuyarak: 

-Yaratılış itibariyle hepimiz Âdemoğluyuz; ama öyle kalmaz bu iş. 

-Ne demek yani dedim. 

-Dinle dedi: 

 Birinci Âdem, Yüce Yaradan’ ın bir halife yaratacağım dediği ve yarattığı anda hiçbir şey bilmeyen Suret Âdem. 

İkinci Âdem ona eşyayı öğrettiği isimlerini öğrettiği; yani onu ilimle, bilgiyle donattığı âdem. 

Üçüncü Âdem İnsan ise kendisini davet ettiği, kendisine gelme -dönme teklifini yaptığı Âdem. 

 İşte bu: Âdem İnsan. 

 Birinci Âdem, tüm yaratılmış insanların ortak adı. İşte senin söylediğin Hepimiz, Âdemoğlu âdem değil miyiz’ in karşılığı, bu Âdem. 

Bu manâda evet.İkinci Âdem bilgili. İnsanlık öğelerini taşıyan, vasıflarını bilen. İnsan olma yolunda. Üçüncü Âdem; yani İNSAN; Yaradan’ına, Onun gönderdiği bineğe binip giden Âdemoğlu. Gördün mü Âdemler içinde Âdem olanı. İşte melekler bu Âdeme; Üçüncü Âdeme: insana secde etti ve eder. Eşref-i mahlukât rütbesi bu insandadır.


 


   


                                                        AŞK BİNEĞİ 

Onu, yarattığı bütün varlığa zerrelere, moleküllere, atomlara kuantumlara ��"her ne düşünürsen oraya- gönderdi. 

Gönderdi ki kulları AŞK’ı bulup ona binip gelsinler ve yüceliğini bilsinler, görsünler 

-  Binek dedin. Ne bineği o? Yaradan bize binek mi göndermiş kendine gidelim diye? 

- Tabii. Bizler bile sevdiğimiz bizi bulsun, bize gelsin diye sebepler, ayaklarına arabalar, vasıtalar göndeririz. Bize gelsin diye Rabbimiz de binek göndermiştir. Ne büyük lütuf değil mi? 

- Tamam da ne bineği imiş o? 

Büyük bir hazla gözlerimin içine bakarak vurgulayıcı bir tavırla: 

- AŞK bineği dedi. 

- Aşk mı? 

- Evet AŞK. 

- Aşk bir binek mi? 

- Evet; bir bakıma. 

Yaradan, “Gizli bir hazineydim bilinmek istedim” lütfuyla, bilinmek için Aşkı yarattı. Onu, yarattığı bütün varlığa zerrelere, moleküllere, atomlara, kuantumlara    -her ne düşünürsen oraya- gönderdi. Gönderdi ki kulları AŞK’ı bulup ona binip gelsinler ve yüceliğini bilsinler, görsünler diye. 

İşte insan bu Aşk’a ulaşmış Âdemdir 

- Hiç öbürleriyle bir olur mu? 

- Haklısın dedim. 

Bu arada bu sohbet, yavaş yavaş muhabbete dönüyordu. İlgimi, daha çok da merakımı cezbediyordu. Bu durum sanki beni bu şahsa daha da yakınlaştırıyor ve yıllardan beri kafama takılan soruların cevaplarını elinde bulunduruyormuş gibi beni daha da muhabbetine çekiyordu. Ancak bu adam kimdi,neyin nesiydi? İsmini bile bilmiyordum. 

- Affedersiniz dedim. Tam isminiz nedir diye soracaktım ki, 

- İLHAMİ dedi. 

- İlhami Abi, ben de Âdem. Memnun oldum dedim. 

- Hangi Âdem dedi, hangisi? 

Bu soru bende ilk kızgınlığımdan eser bırakmadığı gibi muhtevasıyla çok ciddi bir soru olarak beni düşünceye sevk etti. 

-  İnşallah, Üçüncü Âdem oluruz dedim. 

- Ya... Gördün mü. İlkin, masaya oturmadan önce “Deli olmak için insan olmak lazım dediğimde içinden kızmıştın.Oysa şimdi kendinin insan olma konusunda tereddüdün ve var olma yolunda da temennin var. Bazı gerçeklerin algılanınca kabul edilmesi kolay oluyor değil mi? 

- Evet ama ben bazı dinî ve felsefî kitaplarda insanı; faydalı üretim ve işlerle insanlığa, çevreye, mahlukâta faydalı olan diye biliyordum,dedim 

Bana bakarak: 

- Onlar insanlığın alâmetleri,vasıfları; yani bilgilerini kullanma öğeleri..Yani İkinci Âdem. 

Eşyanın, isimlerin, öğrenmiş olduğu bilgisini kullanan Âdem. 

Üçüncü Âdem ise bu bilgi ve becerilerini Aşkla uygulayan, sevgiyle mahlukâta yararlı olan, o binekle dolaşıp Yaradan’ ına ulaşan, 

Bir, bilgi ve beceriyi uygulamak vardır. Bir de aşkla, sevgiyle bilgiyi, beceriyi uygulamak vardır. 

 Atomlardaki, moleküllerdeki sırları, aşkları bulmak; yani bilim-  ilimle uğraşıp Yaradan’ının isimlerini orada görüp okumak, okuduktan sonraki şifreyi çözüp manayı anlamak… 

- Ne var o moleküllerde, atomlarda? Şifre ne ki? dedim. 

- İşte oradaki şifre: 

 AŞK. Ey kulum, bin ve bana gel daveti var. 

Anladın mı? 

- Evet galiba anladım. Nereye bakarsak bakalım, Yaradan’ ın imzası var. Zerrede de mikro âlemde de, makro âlemde de dedim. 

 İlhami Abi nargileden bir nefes çekip: 

 - İşte o imza, Aşkla atılmış tek imza. Allah kainatı, her şeyi Aşkla, sevgiyle yarattı ve o imzayı attı. İşte o imzayı okuyanlar, Âdem- insanlar gibi. 

Demek ki dedim büyük gönül insanları o imzayı okumuşlar. 

Aklıma Mevlânâ geldi. 

Hak’tan aldı halka verdi, değil mi İlhami Abi. 

- Hayır, Âdem dedi. 

Mevlânâ insanlıktan aldı, insanlığa verdi. 

- Nasıl yani. 

- İnsanlıktan aldı dememdeki maksat şu. İnsanlık bir olgu dedik ya, Âdem. 

Allah insanlığı da bir deryâ, deniz, bir olgu olarak yarattı. 

Elini o denize sokup başkalarına dağıtanlara da “Hak adamı” “Aşk, gönül insanı” dedi. İşte Mevlâna, bu insanlık olgusundan Hakla aldı; halka, insanlığa verdi. 

- Doğru ya dedim. Nasıl olsa o olguyu yaratan da Hak; yani insanlık olgusunu. Yine ondan almış dağıtmış. Kafamda bazı şeyler daha da oturdu.   

 Daha çaydan bir yudum bile almamıştım. Ama çay hâlâ sıcaktı. Soğumamış, hayret dedim. Kafedeki musıkî, bahçeler, güller, renkler bana apayrı bir haz veriyordu. Bir ara İlhami Abi’nin yüzüne baktım. Sanki renkten renge giriyordu. Kimdi bu şahıs? Yoksa bir velî mi,yoksa Hızır mı? Ama yok ya. Olamaz! Hiç velî kravatlı olur mu? Yırtık, yamalı elbisesi olmalı.Hem bunun yaşı da genç. Pîr-i fanî değil; saçı sakalı birbirine karışmamış.O zaman kimdi? 


                                               ŞEYTANIN AMELİ 

 

Suretinden dolayı kimseyi Hızır, kimseyi de rezil bilme!

- Surete takılma, içeri gir dedi.

Ne demekti şimdi bu?

Hemen sordum:

- Ne demek şimdi bu.

Gözlerini kısarak bana hafif bir tebessümle:

- O, dedi şeytanın ameli.

- Nasıl yani dedim.

- Şeytan da Âdem’e secde emri geldiğinde Âdemi balçık, toprak, çamur gördü de suretine aldandı. Ona secde etmedi. Yani secdeden kasıt; üstünlüğünü kabul etmedi.Oysaki o suretin içinde öyle cevherler vardı ki, onu göremedi. Göremedi de Rabbin dergâh- ı izzetinden kovuldu. Hem de bu hareket onu ebedî cehennemlik yaptı. Âdemin suretine takılmasaydı da içindeki ruhu, bilgileri, eşref-i mahlukâtı, mahlukâtın en şereflisini görseydi-en azından görmeye çalışsaydı- başına bu hal gelmez ve bu isyanıyla,bu kötü amelle kıyamete kadar örnek teşkil etmezdi. Tıpkı içinden benim için geçirdiğin gibi. Bir daha surete takılma!

- Nasıl yani dedim. Devam etti:

- Hızır mı, velî mi diye düşündün benim için. Ama suretim, kıyafetim, yaşım, tipimden kaybettim zihninde. Pîr-i fanî gibi saçım, sakalım birbirine girmiş değildi. Üstüm, başım, kılığım yerindeydi. Yaşım da çocuk yaşı gibi değil mi? Kırk yaşlarında; bundan ne olur ki...Oysa bendeki bilgileri dinledikçe suretimi unutuverdin. Hep düşüncelere daldın. Suret yok oldu, içeri girdin.

Unutma! Her insan “eşref-i mahlukât” adayı. Hani demin dedik ya Üçüncü Âdem diye. Üçüncü Âdeme ulaşmış bir insanla karşılaşabilirsin. Suretine bakarak mı karar vereceksin bu insan nasıl diye? Neyini esas alacaksın? Sarığını mı, cübbesini mi,; yoksa sakalını mı, yaşını mı?

 Hiçbirini evlat. Hindularda da sarık, sakal, yaş var. Görsen suretini selâm veresin gelir; ama içinde iman yok. Cevherine bakacaksın

- Nasıl göreceğim ki dedim.

- Akıl gözünü, gönül gözünü açarak dedi.

- Nasıl açarım ki... Kolay mı?

- Akıl gözünü açmak kolay. Her insana suretinden, içinde bulunduğu “Hal ve Ahvâl”den, mertebesinden değil sırf insan olduğu için yaklaşmak, saygı gösterip muamele etmek, akıl gözü açık insanların metodudur. Gönül gözünü ise sonra söyleriz. Unutma, kapına yırtık pırtık elbiseli sana göre, seviyene göre, bilgine göre düşük bir insan gelir veya bir yerlerde rastlarsan, suretinden dolayı onu ne hakir gör ne de aksine kendisine saygı göster. Ona saygıyı sadece insan olduğu için göster, sadece cevheri için.

 Sen görmesen de bir gören var.

 En azından her insanda cevher olabileceği durumunu hatırla.Hatırla da onun için cevherine, içine, ruhuna Yaradan’ının hatırına saygı göster. Kafandan düşüncelerinin enerjisini ona göre tanzim et.

- Ne demek bu düşünce enerjisi? Açar mısın?

- Karşındaki ahvâlini, durumunu bilmediğin bir insan hakkındaki zan ve düşüncelerin. O düşünceler yanlışa ve şeytanın sevineceği haneye bir çarpı attırır.İşte o kötü enerjiyi yayma! O enerjiyle şeytanlar beslenir. O enerjinin çıkardığı seslerle dans ederler dedi.

- Allah Allah dedim.Düşüncelerimizden enerji mi çıkıyormuş… Peki ne düşüneceğiz böyle bir hal karşısında?

Gözümün içine bakarak

- Hayırdır inşallah diye geçir içinden. Geçir ki deminki enerjinin tam tersi bir enerji çıksın ve o enerjiyle Melekler neşelensin, çıkardığı seslerle onlar hamd ü senalar etsinler. Etsinler ki Rabbimiz meleklerin bu dualarıyla karşı tarafın niyetini ahvâlini - dilerse hem zahirî hem batinî- sana versin dedi.

- Enerjiyi biraz açar mısın dedim.

- Bu enerji senin bildiğin enerji, değil; ama böyle tarif ettim anlayasın diye.

 Çok ilgimi çekti ve mantıklı geldi.

 - Yaa diyerek devam etti.

 Suretinden dolayı kimseyi Hızır, kimseyi de rezil bilme!

 Buna hakkın yok.

 Şeytanın yaptığı amel buydu işte.

 Surete bakıp Âdemi hor gördü, hakir gördü, küçük gördü

 ve ebedî cehennemlik oldu.

Bir düşün: Ya insanın insanı hakir görmesi… Âdemin Âdemi hakir, küçük ve hor görmesi şeytanın ameli değil mi? Kainat bile eşref-i mahlukâtı tanıyor, biliyor.Bunu zahirâtta da; yani müşahede âlemi dediğimiz bu âlemde de net görürüz.

Delili; ay, yıldızlar, güneş, insanın hizmetindeki nebatât, denizler, hayvanlar... Hayvanlara dikkat et! Bak, en yırtıcıları bile eğitiliyor; çünkü onlar bizim insan olduğumuzu, onlardan üstün olduğumuzu peşinen kabul ediyorlar ve eğitilip emre tabi oluyorlar.Başka hiçbir mahlukât birbirini eğitemez, insan hariç. O, mahlukâta söz geçiriyor. Hiçbir hayvan insanı eğitemez. Her şey bizler için. Eşref-i mahlukâtı efendi kabul etmiş, hizmet ediyorlar ilahi emirle. İşte bu hakikati gören insan, ancak DELİ olur.

 Deli olmak için önce insan olmak gerekir dedim. Çünkü Rabbimizin bize bu kadar lütfuna ve bizi mahlukâtın, yarattıklarının en üstünü yapmasına ve diğer yarattıklarını da bizim hizmetimize vermesine karşın bunca kötülüğü, haksızlığı, zulmü insanın insana yaptığını görünce Deli olunmaz mı? Düşün; güneş, koca güneş her birimiz için doğup batıyor. Doğup batıyor. Doğup batıyor.

 

(*)Oktan Keleş'in "Bir Meczubun Rüyası" Kitabından








Bu haber 4,590 defa okundu.





Yorum ekleYorum ekle


Yorumlar (5)
  • İbrahim / 19 Ağustos 2017 21:43

    Sübhanallah hayret düştüm...hep suret takip etmisim..2 ci adem sanmıştım insani 3 cu adem habersiz yaşamıştım. Hep şeytan sevindirmiş enerjim.. Allah razı olsun sultanım
  • Murat / 29 Haziran 2017 03:40

    En güzeli

    Oktan abinin kitaplarındaki en sevdiğim bölümlerden ..
  • alaca / 25 Haziran 2017 00:44

    Kibir

    “- Hayırdır inşallah diye geçir içinden. Geçir ki deminki enerjinin tam tersi bir enerji çıksın ve o enerjiyle Melekler neşelensin, çıkardığı seslerle onlar hamd ü senalar etsinler. Etsinler ki Rabbimiz meleklerin bu dualarıyla karşı tarafın niyetini ahvâlini - dilerse hem zahirî hem batinî- sana versin dedi.” Çok küçük gibi gözüken ama çok büyük sonuçlar verebilecek bir yaklaşım. Kibir bizden uzak olur İnşallah..
  • Vedat / 24 Haziran 2017 23:12

    Gercekleri okumak kadar guzel birsey yok.
  • Sadece Kulum / 24 Haziran 2017 14:55

    Allahuekber.

    Allahuekber. Allah en büyüktür.