En Sıcak Konular

Bilim ve Bilimsel Yöntem - 1

16 Nisan 2019 07:23 tsi
Bilim ve Bilimsel Yöntem - 1 Bilim ve Bilimsel Yöntem - 1

                                            BİLİM VE BİLİMSEL YÖNTEM - 1


      Gerek Gazi Mustafa Kemal Atatürk, gerek başbuğumuz Namık Kemal Zeybek Bey ve gerek komutanımız Oktan Keleş Bey her mecrada bilimin ve bilimsel yöntemin Türk toplumu için hayati bir önem taşıdığını vurgulamışlardır ve vurgulamaktadırlar. Bir anlamıyla bilim ve bilimsel yöntemin anlaşılması, anlatılması ve uygulanması ülkemiz adına suni beka söylemlerinin ortaya çıktığı şu günlerde gerçek bir beka meselesi olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yazı dizisinde de amaçlanan bu konuda hiçbir iddia taşımamakla birlikte elimden geldiği kadarıyla bilim dallarının, özellikle yöntemlerinin irdelenmesi ve bu irdeleme sonucunda Türk toplumu olarak bu bilim dallarında biz neler söyleyebiliriz ve hangi yöntemleri kullanabiliriz sorusuna  cevap aramaktır. Yasin Murat Yiğit kardeşim Türk Bilim adlı yazı dizisinin birinci bölümünde  ülkemizi en yüksek gelişmişlik seviyesine taşıyabilecek bir Türk Bilim geliştirilebilir mi sorusunu sormuştu? Esasında bu yazı dizisinin de temel kaygısı bu soru üzerinde şekillenmektedir. Bu yazı dizisi ile Yasin Murat Yiğit kardeşimin yazı dizisi  bir arada okunduğunda iki yazı dizisi konuya farklı pencerelerden yaklaşarak birbirlerini tamamlayacaklar ve okuyucuya konu hakkında bütünsel bir bakış açısı sunacaklardır. Yazı dizisinin ilk bölümünde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün  Türk Tarih Kurumu’nu kurarak, komutanımızın gerek eserlerinde gerek hususi çalışmalarında birincil öncelik vererek önemini bizlere gösterdikleri tarih bilimi ele alınacaktır.


     Tarih biliminin pratiklerinin anlaşılması açısından bilim üzerine iki temel yaklaşım olan monist ve düalist yaklaşımları ele almak yerinde olacaktır. Düalist yaklaşım sosyal bilimleri ve doğa bilimlerini keskin biçimde birbirinden ayırır. Bu yaklaşıma göre doğa bilimleri nesnel yargılara ulaşılabilecek deney ve gözlem gibi araçları sunabilirken, sosyal bilimler bizlere bu araçları sunamadığından öznel yargılar bulundurmak zorundadırlar. Monist yaklaşım ise bilimlerin doğa bilimleri ve sosyal bilimler olarak ayrılamayacağını, sosyal bilimlerin de bilimsel yönteme sadık kalmak kaydıyla bizlere nesnel yargılar sunabileceğini söylerler. Bu noktada bu yaklaşımların bir ideal tipoloji olarak ele alınması ve bilimlerin ne her zaman monist bir gözle ne de her zaman düalist bir bakış açısıyla ele alınmaması gerektiğini belirtmek yerinde olacaktır. Düalist yaklaşımın sosyal bilimlerin nesnel yargılara ulaşamayacağı söylemi sosyal bilimlerin hem yapıcı öznesinin hem de incelenen nesnesinin insan olması bakımından ve bu durumun incelenen nesne bakımından doğa bilimlerine göre zorluk oluşturduğu savı doğrudur ancak bu sosyal bilimleri anlamsız veya bilim dışı yapmaz. Monist yaklaşımın sosyal bilimleri doğa bilimleri düzeyine çekme çabası ise sanki doğa bilimleri daha üst mertebedeymiş gibi bir algı yaratmaktadır. Ayrıca sosyal bilimlere nesnellik atfetme çabasının baskın bir kültürün yaptığı sosyal bilimin hakikat olarak dayatılmasına neden olabilir ki bu durum dikkate değerdir.


     Bilimlere monist yaklaşanların bir kısmı tarih bilimine ikincil bir rol verir tarih bilimin kapsamını diğer bilimlere gerekli materyalleri sağlamak olarak sınırlar. Monist görüş içindeki bir başka yaklaşım ise tarih bilimine birincil rol vererek diğer bilimlerin temelinin tarih bilimi üzerine oturtulmasını önerir. Yine monist görüş içindeki bir başka yaklaşım bilimler arasında düzey farkı olamayacağını öne sürer. Bu yaklaşımlar üzerinde düşünüldüğünde üçünün de yerine göre doğru olabileceği görülür. Tarih bilimi bazen bulgularıyla diğer bilimler için materyal oluştururken bazen de diğer bilimler tarih üzerinde temellenmek zorunda kalırlar. Son olarak bilimler arasında düzey farkı yoktur, perspektif farkı vardır.


     Bilim felsefesi açısından tarih bilimi yukarıda bahsedilen sorular üzerinden tartışılırken tarih felsefe açısından tarih bilimi tartışılırken sorulan temel soru ise bugüne bakıp geçmişe projeksiyon yapılarak geçmişin mi anlaşılacağı yoksa geçmişe bakıp bugüne projeksiyon yapılarak bugünün mü anlaşılacağıdır. Bu soruya tarih felsefesi içerisinde tarihçiler tarafından genel olarak bugünün içinde yaşadığımızdan dolayı bugüne bakmamızın mümkün olduğu ancak geçmişe o koşulları yaşamadığımızdan doğru bir şekilde bakmamızın mümkün olmadığı dolayısıyla bugüne bakarak geçmişe projeksiyon yapılması gerektiği şeklinde cevaplanmıştır. Ancak tersten düşündüğümüzde bugün algısında yaşadığımızdan dolayı bugüne doğru projeksiyon yapmamızın daha kolay olduğu ancak geçmişe doğru projeksiyon yapmamızın hatalı sonuçlar doğuracağı da söylenebilir. Bu açıdan her iki yöntemi de kullanmak; bugün üzerinden geçmişi okuyarak geçmişte yaşananları cansız bir nesne olmaktan çıkarıp ruh katmak ve geçmiş üzerinden bugünü okuyarak bugünkü algılarımıza yeni perspektifler katmak yerinde olacaktır.


     Bu noktada tarihi bir bilim olarak tanımlayabilmek adına tarihin araştırma alanını netleştirerek tarihi diğer bilimlerden ayrılan yönleriyle tanımlamak yerinde olacaktır. Tarihin kendisine seçtiği temel ilgi alanı insanlığın günümüze kadar nasıl değiştiğidir. Tarih bilimi bu değişim içinde çeşitli toplumların nasıl farklılaştığını, bir toplum biçiminin diğerine nasıl dönüştüğünü ya da dönüşemediğini nedenleriyle birlikte araştırır ve bu değişimleri mikrodan makroya, bölgeselden uluslararasına kadar uzanan değişik ölçeklerde kavramaya çalışır. Tarih biliminin bu çabası farklı sorunsallarla karşılaştıkça farklı araştırma alanlarının oluşmasıyla sonuçlanmıştır. Bu araştırma alanları temel olarak; uygarlık tarihi, siyasi tarih, jeostratejik tarih, dinler tarihi, ulusların tarihi olarak sıralanabilir. Bunların dışında ve bunları belirleyenler olarak tarih bilimin yöntemsel bakımdan ele alan alanlar ise tarih felsefesi ve tarih yazımı olarak sıralanabilir.


     Tarih biliminin hangi açlardan ele alındığına, tanımına ve bölümlerine kısaca değinildikten sonra yazı tarih bilimini yöntemsel açıdan ele alan ve bir belirleyen olarak tarih bilimini şekillendiren tarih yazımı temel alınarak devam edecektir. Doğa bilimlerinin temel karakteri; insanın özne ve eşyanın ise bu öznenin nesnesi olarak konumlanmasına dayanması ve insan öznesinin eşya nesnesini incelemesi üzerinde temellenmesidir. Kartezyen felsefe olarak adlandırılan bu bakış açısı Descartes’ın “insan düşünen zihin, doğa ise cansız makinedir” görüşünde özetlenmiştir. Sosyal bilimler ve bir sosyal bilim olarak tarih ise; insan öznesinin yine insanı bir nesne olarak incelemesi ve anlamaya çalışması üzerinde temellenir. Burada insanın iradi yönünün varlığı ve bu yönüne bağlı olarak sabit bir  nesne olamayıp değişkenlik arz etmesi ve bu değişkenliklerin özneler  tarafından algılanması sırasında ortaya çıkan farklılıklar nesnel sonuçlara varmayı zorlaştırır. Bu farklılıklar tarih biliminin doğa bilimleri gibi tanımlayıcı ve açıklayıcı analizler yapmasını zorlaştırırken ona yeni bir alan açar. Bu alan olayların açıklanması ve tanımlanması yerine anlaşılması üzerine kuruludur.  Anlama faaliyeti açıklama ve tanımlama gibi nesnel bir faaliyet olmayıp, öznellik geliştirmeye açık bir faaliyettir. Bu öznelliğe açıklık ise tarih yazımı farklılıklarını ortaya çıkarır ve bu farklılıkların her biri anlatıcının ve okuyucunun penceresinden yeni birer söylem oluştururlar. Tarih bilimini önemli hale getiren belki de en kritik olgu bu bilimin tarih yazımına bağlı olarak söylem oluşturabilme gücüdür. Çünkü oluşturulan her söylem geniş kitlelerin tarihe ve bugüne bakışı üzerinde etkili olarak bu kitleleri biçimlendirir. Bu noktada batıda tarih yazımına bağlı olarak oluşturulan temel söylemleri incelemek ve bu söylemlerin kitleleri nasıl biçimlendirdiğini anlamaya çalışmak yerinde olacaktır.


     Batıda öne çıkan tarih anlatılarından ilki liberal tarih yazımıdır. Bu anlayışa göre zaman doğrusaldır ve insanlık sürekli olarak bir ilerleme süreci içindedir. Bu süreç “gelişim” kavramı üzerinden temellendirilir. Bu noktada tarih yazımı yapılırken ve tarihsel söylem oluşturulurken kullanılan dilin önemine dikkat çekmek gerekir. Yazının ilk bölümünde tarih bilimi tanımlanırken tarih biliminin temel ilgi alanının insanlığın günümüze kadar nasıl değiştiği olduğundan bahsedilmişti. Liberal tarih yazımında ise değişim kavramının yerini gelişim kavramının aldığını görüyoruz. Değişim kavramı bir durumun bir başka duruma dönüşmesini ifade ederken bu durumlar arasında hiyerarşik bir ilişki öngörmez oysa gelişim kavramı yine bir durumun bir başka duruma dönüşmesini ifade ederken ikinci durumun birinci durumdan hiyerarşik olarak üstün olduğunu öngörür. Buna bağlı olarak liberal devlet kuramı ve modernleşme kuramının da üzerinde temellendiği kavram gelişimdir. Bu kuramlara göre Dünya üzerindeki tüm toplumlar batıda görülen gelişim çizgisini izleyerek siyasal anlamda liberal demokrasiye, toplumsal ve ekonomik anlamda ise modern topluma ulaşacaklardır. Burada batı değişim kavramını gelişim kavramına evirerek ve gelişimi de kendi uygarlığının izlediği yol olarak etiketleyerek bir tarih yazımı ortaya koymuş ve oluşturduğu söylem ile kitleler üzerinde bir etki alanı meydana getirmiştir. Bu yaklaşım her ne kadar teoride oryantalist olmak ile eleştirilse de pratikte toplumların biçimlendirilmesi bakımından oldukça etkili olmuştur.


     Yine Batı tarih yazımında ortaya koyulan marksist yaklaşımda tıpkı liberal yaklaşım gibi zamanı doğrusal olarak ele alır ve insanlığın bir gelişim çizgisini takip ettiğini iddia eder. Ancak marksist tarih yazımına göre insanlığın siyasal ve ekonomik olarak ulaşacağı nihai nokta liberal demokrasi ve modern toplum değil; devletsiz toplum ve sosyalist ekonomik modeldir. Marksist tarih yazımı da oluşturduğu söylem ile toplumlar üzerinde etkili olmuş  ve bu söylemin liberal söylem ile çatıştığı bir dönem olarak soğuk savaş yaşanmıştır. Yine kuramın temel savlarından biri tarihin sınıf mücadelelerinden ibaret olduğu ve insanlığın sınıflı toplumlardan sınıfsız toplumlara doğru evrildiğidir. Burada yine çizgisel ve evrimsel tarih anlayışının izlerini görüyoruz. Esasında her iki kuramda da var olan bu çizgisel ve evrimsel tarih anlayışının yol açtığı bir başka sorun; insan davranışlarının öngörülebilir olarak görülmesi ve bu anlamda insanların aynılaştırılarak nesneleştirilmesidir. Oysa yazımızda tarih biliminin temel zorluğunun iradeli bir özne olarak insanın incelenmesi olduğunu belirtmiştik. Bu anlamda her iki kuram da genel geçer çıkarsamalar yapmak adına tarih bilimini sadece monist bir yaklaşımla bir doğa bilimi gibi ele almıştır.


     Batı’da göze çarpan bir başka tarih yazımı ekolü ise başını Pareto ve Mosca’nın çektiği elitist okuldur. Elitist teorisyenlere göre tarih elitlerin dolaşımından ibarettir. Bu anlayışa göre tarih sahnesinde yer alan her olgu elitler arasındaki bir güç mücadelesinin yansımasıdır. Bu anlamda elitist okul tarihe tekerrürcü bir bakış açısı ile birlikte döngüsel bir zaman anlayışına sahiptir. Bu durumun doğal sonucu olarak insanlık için nihai bir son söz konusu olmayacak, insanlık var oldukça elitler arasındaki bu güç mücadelesi devam edecek ve elitler sürekli olarak yer değiştireceklerdir. Bu anlayış her ne kadar pratik gözlemler açısından gerçekçi olsa da sürekli olarak bir elit varlığı ve üstünlüğü öngördüğünden toplumların sinik bir yapıya bürünmesine hizmet edecektir. Bir anlamda bu anlayış var olan durumu normalleştirmesi bakımından en az liberal ve marksist tarih yazımları kadar ideolojiktir. Bu durum komutanımızın belirttiği dünyayı yöneten güçlerin sürekli topluma ne kadar güçlü olduklarını pompalayarak toplumları atalete sevk etme taktiği ile paralellik arz etmektedir.


     Bu noktada batıdaki temel tarih yazımı ekollerine ve toplumu nasıl biçimlendirdiklerine değinmekle birlikte tarih yazımının çok kritik bir yönü olan ideolojileşme gözden kaçırılmamalıdır. Liberalizm, marksizm ve elitizm batıda ortaya çıkan temel siyasal ideolojilerdir. Tarih bilim olarak bazı çıkarımlar yapıp ürünler ortaya koyarken bu ürünler politik bir anlam ve değer ifade etmekte ve politikacıların ideolojik kullanım nesnelerine dönüşmektedir. Bu noktada politikacılar tarih yazımını en çok böl, düşman yarat ve yönet politikalarını meşru temellere oturtmak için kullanırlar. Örneğin liberal tarih yazımı politikacıların elinde liberalizm olarak ideolojileşir ve liberal tarih yazımının öngördüğü nihai son olan liberal demokrasi ve modern toplumu reddedenler gerici olarak etiketlenip yaratılmış düşman olarak kategorize edilir. Böylece toplum ilericiler ve gericiler olarak bölündükten sonra düşman imgesi, korku ve itaat temelinde yönetilir. Oluşan düşman imgesi ve bu imgeden kaynaklanan korku bu imge ile mücadele ettiğini söyleyen politikacının tüm eylemlerini meşrulaştırır. Aynı durum marksist tarih yazımı üzerinden nihai son olan sosyalist toplumu reddedenler için de uygulanır. Amaç aynıdır; hakikat oluştur, muhalif düşman imgesi yarat ve çoğunluk üzerinden yönet.


     Peki bu durum sadece Batı kaynaklı tarih yazımı pratikleri üzerinden mi gerçekleşmektedir? Kanımca bu sorunun cevabı hayırdır. Günümüzde maalesef bir din olan islam; islam tarih yazımı tekeli kurularak bu tarih yazımına bağlı bir ideoloji halini almış ve siyasal islam gibi ismi bile oksimoron olan bir hale bürünmüştür. İslam tarih yazımı incelendiğinde ana akım olarak şii tarih yazımı ve sünni tarih yazımı öne çıkmaktadır. Gerek şii tarih yazımında gerek sünni tarih yazımında taraflılık üzerinden ideolojik bir söylem oluşturulduğu görülse de hem etki alanının daha fazla oluşu hem de Türkiye’de hakim söylem oluşu bakımından sünni tarih yazımı bizim için daha önceliklidir. Siyasal islam ideolojisinin ortaya çıkmasında temel alınan kavramlar sünni tarih yazımı pratikleri üzerinden toplum için bir söylem oluşturmuş, yopluma kendilerini kabul ettirerek tarihsel birer söylemden sosyolojik birer olguya dönüşmüş ve toplum içinde kökleşmiştir. Bu kavramlara temel olarak baktığımızda biat kültürü, kadercilik ve buna bağlı olarak atalet, kendi mensupları dışındakileri ötekileştirme ve düşmanlaştırma, ödev ahlakına dayalı dini pratikler, yapılan eylemlerde adaleti temel almak yerine mensubiyete bağlı kayırmacılık gibi olgular göze çarpmaktadır. Bu anlamda batı açısından siyasal islam söyleminin oluşturulması ile birlikte islam tarih yazımı bakımından bir dert olmaktan çıkmıştır.


     Peki batı açısından bir dert oluşturan ya da oluşturabilme potansiyeli olan bir tarihsel söylem ortaya konabilir mi? Konulabilirse bu ne olabilir? Kanımca bu hala üzerine yeterince kafa yorulmamış ve bu nedenle kurumsallaştırılamamış olan Türk tarih yazımıdır. Türk tarihi ideolojik milliyetçiliğe dayalı sloganist söylemlere kurban edilmeden, hakkıyla bilimsel yöntemlerle araştırılarak kurumsal bir tarih yazımı oluşturulacak şekilde formüle edilebilir ve Türk toplumunu geleceğe taşıyabilecek bir söylem oluşturulabilirse bu millete çok büyük bir hizmet yapılmış olacaktır. Bu noktada Mustafa Kemal Atatürk’ün tarih yazımının kurumsallaştırılması bakımından Türk Tarih Kurumu’nu kurması büyük bir vizyondur. Yine komutanımızın bu alanda yaptığı araştırmalar ve Kalperen Ocağı Derneği bünyesinde yapılan arkaik dönem çalıştayları büyük önem arz etmektedir. Batı’nın mitoloji olarak etiketlediği ve bu anlamda tarihten mitosa dönüştürmeye çalıştığı tarihimizi, mitostan bilimsel yöntemlerle tarihe dönüştürmek Türk toplumu ve dünyanın geleceği açısından çok önemlidir.


     Sonuç olarak tarih biliminin ve yapılış yönteminin anlatılmaya çalışıldığı bu yazının bize gösterdiği; tarih biliminin tarih yazımını kullanarak bir söylem oluşturduğu, bu söylemlerin ideolojikleşerek politik bir anlam kazandığı, bu anlamların iktidar alanları oluşturarak toplumların yönetilme pratiklerinde kendilerine yer bulduğu ve bu pratiklerin toplumları biçimlendirerek bireysel davranışlarımıza sirayet ettiğidir. Bu açıdan alternatif tarih yazımları ve söylemlerinin oluşturulması geleceğimizi belirlemek adına bizler için çok önemli bir vazife olarak görülmelidir. 

Melih KÖLÜK 

                



Bu haber 2,187 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    9,272 µs