En Sıcak Konular

Sırlar Kahvesi Sohbetleri -1

5 Mayıs 2018 11:32 tsi
Sırlar Kahvesi Sohbetleri -1 Sırlar Kahvesi Sohbetleri -1


     Sırlar kahvesi sohbetleri
              Birinci Bölüm
     
 Tarih 9 Ekim 2017, yer Kalperen Ocağı. Burası yoldan geçen insanlar için bir dernek, her zaman malzeme bırakan esnaf için iyi bir müşteri, sokakta kimselerin sahiplenmediği kediler için sıcak bir yuva ve biz Kalperenler için Ötüken’dir. Bu ocak öyle bir yerdir ki hangi pencereden bakarsan farklı şeyler görürsün aziz kardeşim. Çünkü burası “Sırlar Kahvesidir.” Bilenlere selam olsun. Vasfını sayıp bitiremeyeceğim bu kutlu Demirci Ocağında konuşulanları okumaya davet ediyorum sizleri canlar.


 Saat gecenin bir vakti, kutlu ocakta Pirimiz, gönül sultanımız Oktan Baba ve Gönüldaşlar koldaşlar ile huzurdayız. Nargileler tütmekte ve her zamanki gibi pirimizin o doyumsuz sohbetlerindeyiz. Bizler şükürler olsun ki kendisinin bu muhabbetleri sayesinde zihnimizde, dünyamızda bir çok karanlık noktayı aydınlatıp ve aydınlatmaya da devam ederek inşallah kendilerine layık Kalperenler olabiliriz.


 Gecenin bu vaktinde ne konuştuğumuza gelince, bir takım tarihi meselelerle alakalı sualler, muammalar idi. Gönül sultanımız Türkçülük fikriyatını biraz değerlendirdikten sonra, günümüzde Türkçülüğün Esaslarının yeniden yazılmasının şekillendirilmesinin gerekliliğinden bahsetti. Nitekim bugüne kadar emek ve uğraş vererek ortaya koymuş olduğu Kulbak Ata- Ötüken Tasavvufu, Kopuz Ata, Tengrinin Türk’ü, Kambala ve diğer eserleri ile bu çağda bunu en iyi yapan kuşkusuz kendisidir. Ardından günümüzde Türk milletini ve Türk Devletini birtakım dini ideolojiler ile kuşatanlara karşılık bizlere çok kıymetli bilgiler verdiler. Gelin isterseniz bu çağda adeta bizler için cankurtaran niteliğinde olan şu bilgilere bir göz atalım değerli okuyucular.


 Gönül kıymetlimiz Oktan bey sözlerine şöyle devam etti;


Prf. Dr. Kazım Mirşan hocanın da dediği gibi Türklerin tarih boyu kurmuş oldukları devletler din devleti olarak şekillenmiştir. Nasıl yani din devleti? Şöyle ki kadim Türk tarihine baktığımızda Türklerin sosyal yaşam kurallarını, devlet teamüllerini ve inanç dünyalarını genel manada temsil eden kavram töre’dir. Törenin kaynağı ise Tengri buyruklarıdır. Yani Türkler kendilerine gelen peygamberlerin mesela Oğuz Kağan’a (Zülkarneyn Peygamber) inen Tengri buyruklarını sayfalara yazmak yerine direkt hayatın içine ve amellerine aktarmıştır yani töre haline getirmiştir. Bu bakımdan Türklerin kurmuş oldukları devletlerin temelde din devleti olduğunu söyleyebiliriz. Yalnız burada bir hususu belirtmek de son derece önemlidir. Türkler dini korumuştur lakin din savaşı yapmamıştır.


 Bizlerin meraklı bakışları içerisinde Deruni Babamız bize bakarak şu ince hususu ısrarla anlamamızı istemişti. “ Türkler başkaları ile seçmiş olduğu din yüzünden savaşmamıştır. Zira Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’u feth ettiği esnada Bizans ahalisine ilk teminatı “Dininiz ve ticaretiniz de serbestsiniz” şeklinde olmuştur. Üstelik Osmanlı İmparatorluğu yapmış olduğu bütün fetihlerde belirlenen anlaşma metinlerinde ilk madde olarak yine “Dininizde serbestsiniz” ibaresi yer almıştır.


 Gönül sultanımız Oktan Babanın bu doyumsuz anlatımına bir de Yüce Kur’andan açıklama getirmesi hazirunu da derinden etkilemişti. “Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize.” (Kafirun-6). Bu ayeti okuması bu konuda son noktayı koymuştu. “Bu sebeptendir ki Türkler din savaşı yapmamıştır, dini korumuştur. Ayrıca dini tebliğ etmek peygamberin görevidir, Müslümana düşen davettir” diye de eklemişti.


  Bu gece konuşulanların ve konuşulacakların bir çoğumuzun zihnini aydınlatmaya devam edeceğinden hiç şüphe yoktu. Bu bilgilerden sonra günümüzde Osmanlı torunu olduğunu beyan edip dini kendi menfaatleri doğrultusunda kullanan kesimlere şu soruyu sormak istiyorum. Osmanlı veya bir başka Türk Devleti dini yaymak için mi savaşmış? Dini yaymak için savaş mı yapılır? Bugün savaşarak din yaydığını iddia eden gruplar, örgütler esasında dinle bir ilişkisi olabilir mi ve aslında kimlere hizmet ediyor? Birileri neden din üzerinden Türkü kandırma peşinde, kim bu KAYPAK KAĞANLAR ?
 


 Pirimiz Türk tarihinin bu bilinmezliklerini açıkladığı sırada tamda konu ile alakalı bir sual geldi aklıma. Öyle ki bu sual birçok akademisyenin taraflı veya yetersiz cevapları yüzünden bende ve toplumda hala net cevap bulamamıştı. Aslında kendimce cevaplarım vardı, ama önce gönül sultanımızdan dinlemek cevaplarımın ona ne kadar uzak veya yakın olduğunu görmek istiyordum. Söz alarak sual ettim; madem Türkler din savaşı yapmadı Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail meselesinin özü nedir?


Gönül kıymetlimiz söze şöyle başladı; Bu savaşta üç ana faktör vardır, bu olay halk gözünde mezhebi bir meseleye, burjuva sınıfı ( sancak beyi, derebeyi, uçbeyi vs.) gözünde kazanılacak topraklar ve oradan elde edilecek gelirler-ganimetler ve hükümdarların gözünde de cihangirlik davasına dayandırabiliriz. Aslında toplum üst zümrelerin menfaatlerini görememiş boş yere düşmanlık etmiştir. Başta da söylediğimiz gibi “sizin dininiz size, bizim dinimiz bize” ayeti gereğince bırakın mezhebi  Kur’an din seçimini bile baştan insanların özgür iradelerine bırakmıştır. Bu hadiselerde şer unsurlarında dışarıdan müdahaleleri etkili olmuştur.


 Gönül sultanımız şu bilgi ve tespitlerini de bizimle paylaşarak şöyle ekledi; Eğer Osmanlı daha idare edici davranmış olsaydı bu savaş olmazdı. Ayrıca Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim’den daha Türkçü’dür, Yavuz Sultan Selim divanını (şiir kitabını) farsça yazarken, Şah İsmail ise Türkçe yazmış ve Türk dilini koruma altına almıştır.


 Bu cevaplar üzerine Oktan Keleş büyüğümüze ne kadar teşekkür etsek az olur. Bu sefer cevabının biraz uzun süreceğini tahmin ettiğim bir soruyu kendisine sormak istedim. Çünkü bu soruları ve sorunları en doğru ve en duru bir şekilde bizlere açıklayan başka kim olabilirdi ki? Sorum şu şekilde idi; Osmanlı döneminde Anadolu da çıkan isyanlara şii isyanları denilmektedir, lakin bugün baktığımızda Anadolu’da inançsal değer ve ögeler bakımından ortak ama kültür olarak Şiilik ile farklı bir ekol, Alevilik inancı mevcut. Olayı bu bakımdan ele alacak olursak Yavuz Selim ve Şah İsmail arasındaki savaştan sonra Anadolu Şiiliği nasıl bir yol aldı ve Alevilik inancı nasıl doğdu? Ve tüm hadiselerin başından beri bir diğer unsur olan Sünnilik kavramı nedir, nasıl gelişmiştir bu olaylara etkisi ne olmuştur?


 Öncelikle şunu belirtmek istiyoruz ki biz burada herhangi bir kesimin inancını övme ya da yerme noktasında bir maksat taşımıyoruz. Herhangi bir itikadi ve fıkhi bir meseleyi de tartışmıyoruz. Sadece olayları tarafsız ve tarihi yaşanmışlıklara göre anlayıp ve anlatıp ders çıkarmak arzusundayız. Kalperen Ocağı çatısında nasıl bir araya gelip bunları konuşabiliyorsak bunu her yerde yapabilmektir maksadımız. Zira bu soruları yönelten kişi olarak şahsım Caferi cenahta yetişmekle beraber bu sualleri yanıtlayan gönül kıymetlimiz Oktan Keleş bey Sünni cenahta yetişmiştir. Aynı zamanda bu sohbet ortamında alevi kardeşlerimizden de dinleyiciler bulunmaktadır. Bu nedenle önce Alevilik, Şiilik ve Sünnilik kavramlarını açıklayarak olayları incelersek yanlış düşüncelere de sapmamış oluruz.


 Oktan Baba sözlerine şöyle başladı; Şiilik kavramının doğuşu İmam ALİ (a.s) dönemine dayanmaktadır. Bu dönemde Muaviye’nin İmam Ali’ye karşı başlatmış olduğu haksız hileli hilafet savaşında İmam Ali’den taraf olan kişilere Ali şiaları, Muaviye’den taraf olan kişilere de Muaviye şiaları denmekteydi. Peki nedir şia kelimesinin anlamı? Şia kelimesi arapça’da ‘taraftar’ demektir. Yani İmam Ali’nin taraftarları ve muaviye’nin taraftarları şeklinde anlama sahiptir. Aynı zamanda peygamber efendimizin Hz. Ali taraftarlarını ilk olarak bu şekilde tanımlaması şii’liği Ali yanlıları için artık bir unvan haline gelmiştir. Öte yandan Muaviye’nin hilafeti Hz. Ali’den hile yolu ile gasp etmesi üzerine devletine ‘Emevi Devleti’ ismini vermesi nedeni ile bu dönemden sonra şia-şii kelimesi sadece Hz. ALİ taraftarlarını tarif eden bir isim olarak kalıcılaşmıştır.  Özellikle Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in de Muaviye ve oğlu Yezit (lanetullahı aleyh) tarafından şehit edilmeleri üzerine bu taraflaşma daha da kalıcılaşmış ve netleşmiştir.


 Gönül kıymetlimiz Oktan Keleş sözlerine şu şekilde devam etti;


Sünniliğin doğuşu Emeviler tarafından, sünneti ve hadis rivayetçiliğini öne çıkararak Kuran’nın geri plana çekilmesi ile olmuştur. Kendilerini peygamber sünnetinin devamcısı olarak niteleyen bu güruh esasında peygamberin sünneti ile bir bağları bulunmamaktadır. Zira peygamber sünnetini Hz. ALİ (Hz. Hasan, Hz. Hüseyin) ve onun taraftarları olan Ammar, Salman Farisi, Ebuzer Gıffari ve Veysel Karani gibi birçok önde gelen Peygamber dostları mı iyi bilip ve yaşamaktadır, yoksa iktidar hırsı ile peygamber hanedanına savaş açan bu yalancılar topluluğu mu? Üstelik en önemli noktalardan birisi de şudur ki peygamberin en büyük sünneti Kuran-ı Kerimdir. Yine Hz. Ali’nin bir unvanı Kuran-ı Natık yani ‘Konuşan Kuran’dır.’ Bu hususu da tefekkürlerinize sunarım. Böylelikle peygamberin sünneti ile alakası olmayan Emevi zihniyeti sünnilik başlığı altında kendini kurumsallaştırma meşrulaştırma yoluna giderek bu ekolü oluşturmuştur.


 Ne yazık ki bu zihniyet günümüzde devamını sürdürmekle beraber, toplum içerisinde örneklerine rahatlıkla rastlayabilirsiniz. Mesela birçok kişiden şu ifadeleri duymuşsunuzdur; ehli sünnete uygun mu? Falan kişi de ehli sünnetten? Gibi gibi. Buradan da anlaşılacağı üzere ehli sünnet denilen kavram İslamın yani müslümanlığın önüne geçmiş vaziyettedir. Soruyorum sizlere ‘ Elhamdülillah Müslümanız’ diyemiyor muyuz? Böylelikle Kuran ekolü bir kenara bırakılıp sünnilik adı altında sünniliği ayrı bir din haline getirmeye çalışıyorlar. Peki kim bu yapmaya çalışan? Cevap Vatikan! Bu bölünmenin altında Yahudilik ve Emevilik var. Tekrar soruyorum Kuran’a uyan sünnete uymuyor mu? Peygamber Kuran’da tarif edilmiyor mu? Peygamber efendimiz Muhammed Mustafa nefsinden mi konuştu, yoksa ALLAH ne buyurmuş ise onu mu söyledi?


 Gel gelelim bütün Sünniler veya diğer İslam ekolleri bu gizli projeleri Maalesef bilmemektedir. Yani Müslümanlar birbirlerine karşı yapmış oldukları husumetin ne olduğunu da bilmemektedir. Burada yanlış bir anlaşılma olmasın içtihadi ve fıkhi bir mevzuyu tartışmıyoruz. Allah’ımız bir, Kur’anımız bir, Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v) bir, kıblemiz Kabe bir. Bizler bu durum içerisinde inaçsal olarak istesek de görüş ayrılığına düşemeyiz ki. İşte tam bu noktada Kuran’ın mucizesini görüyoruz. Bırakın Müslümanların kendi içindeki inanç kavgasını, Müslüman ve gayri Müslim arasındaki inanç kavgasını  “Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize” ayeti ile netliğe kavuşturmuştur yüce ALLAH.
 
 Bu projeyi yürütenler bellidir zaten, 30 yıl önce insanlar kendilerini uymuş oldukları imamlar üzerinden tanımlar Hanifi, Şafi, Hanbeli ,Maliki isimleri üzerinden bilirdi. Sünni kelimesi bilinmez, kullanılmazdı. Birileri Sünni kelimesi üzerinden fitne yaymaya çalıştı ve ekolleştirilmiş bir fitne haline getirildi. Bizler tabi ki peygamber sünnetine canımızı veririz lakin anlatılan şeyler peygamber sünneti değil. Burada dikkat etmemiz gereken şey şudur, İslami ekoller olan Şiilik, Sünnilik, Alevilik etrafında bilgisiz ve bilinçsiz insanlar söz sahibi olduğundan husumet sebeplerini bilenlerden ziyade bilmeyen insanların bu işleri yürütmesi toplumları ayrıştırmaktadır. Biz Elhamdülillah Müslümanız. Dinde inançta zorlama yoktur, hepimiz ameller ile değil niyetler ile cennete gitme hususunda hemfikiriz. Ayrıca imam Hanefi ve imam Şafi taraftarları da birbirlerini ciddi şekilde öldürmüşlerdir. Yani bırakın farklı ekolleri aynı ekolün içindeki insanlar bile yıllarca birbirleri ile savaşmışlardır. İmam Ebu Azam Hanife Hz. İmam Caferi Sadık’ın talebesidir ve ehlibeyte yapılan zulümlere başkaldırması neticesinde yine Emeviler tarafından şehit edilmiştir. Hal vaziyet bu iken biz kimi kimden ayrı gayrı kılabiliriz? Tam da burada Şah Hatayi’nin dizeleri adeta gönlümüzü gözümüzü aydınlatmakta.
   



   Sufi mezhebimin nesini sorarsın,
   Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz.
   Gözlüye gizli yok, ya sen ne dersin
   Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz.




       Ocağımızda çaylar içiliyor muhabbetin demi arttıkça artıyordu. Gönül sultanımız Oktan Baba bu konu ile alakalı söyleyeceği sözlerinin olduğunu lakin önce Alevilik hususunu da konu dağılmadan açıklamak istediğini söyleyerek sözlerine şöyle devam etti;


Yavuz Sultan ile Şah İsmail arasındaki savaşta kazanan tarafın Osmanlı olması beraberinde o dönem Anadolu’da yaşayan Şii Türkmenler çok ciddi bir şekilde katledilmeye başlanmış bir müddet sonra bu katliam yetkisi Sünni ahaliye de verilmiştir. Yani halktan Sünni olan herkese Şii olan birini gördüğünde sorgusuz sualsiz öldürme yetkisi verilmişti. Başta da söylediğimiz gibi halk bu meseleyi mezhep kavgası olarak kabul etmişti. Bir müddet sonra Şii Türkmenler eğer Sünniliği kabul ederlerse katledilmeyecekleri yönündeki baskılarla zorla Sünni yapılmak istenmiştir. Burada durup dururken Sünnilik nerden çıktı diye sorabilirsiniz, çünkü Türkler İslamiyeti Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri kanalı ile Ehlibeyt eksenli İslam inancını benimsemiştir. Fakat  Yavuz Sultan Selim’in Arap coğrafyasını fethi ve bu fetih sonucunda oranın hakim zihniyeti olan emeviliğin-eşariliğin,  Anadoluda hakim olan YESEVİ-BEKTAŞİ yolunun yerini alması ile Anadolu da Osmanlıya bağlı Türklerin bir kısmını Sünni inanışa geçirmiştir.  Lakin bunu kabul etmeyen Şii Türkmenler göç etmeye başladılar ve göç ettikleri yerlerde kendilerine en yakın kültürler ile etkileşim haline girip benimsediler. Bugünkü Suriye ve Irak’da bulunan Türkmenler buna birer örnektirler. Göç etmeyen bir kısım Şii Türkmenler de dağlara kaçarak zulümden kurtulmaya çalıştılar. Aynı zamanda Şii Türkmen olan Avşar ve Tahtacı Türkmenleri Anadolu da barınabilmek için yine kendi inançlarına en yakın olan Hacı Bektaşı Veli Hazretleri etrafında toplanarak Türk kültürünün daha hakim olduğu aynı zamanda yine Ehlibeyt ve öğretileri eksenli yolu benimsediler. Özünde Alevilik Şiiliğin içinden gelen bir olgu olmuştur.
 
 Deruni Babanın bu Deruni sohbeti devam ederken acizane zihnimden şunlar geçmekteydi,  İslam aleminde geçmişte de günümüzde de Şii, Sünni ve Alevi toplumlarının büyük bölümünü oluşturan millet kuşkusuz Türk Milletidir. Aynı zamanda İslam Alemi içerisinde bulunan en sağlam ve yüksek toplum da yine Türk milletidir. Acaba bazı Kaypak oğlu Kaypak Kağanlar Şiisi ile Sünnisi ile topyekun Türk milletini mi zayıf düşürmenin peşinde? Böylelikle dolaylı yollar ile de İslam Aleminin gücünü yok etme peşinde? Bizler bu zehrin panzehrini biliyoruz çok şükür.

            EY TÜRK TİTRE VE KENDİNE DÖN!    
  

   
 


 Tam bu noktada kıymetli ağabeyim Derviş Ozan’dan bir dörtlükte siz kıymetli okuyucularımızla paylaşmak isterim.  

    DİVANIMIZ, MECLİSİMİZ,
    İNANCIMIZ, MEZHEBİMİZ. 
    DUALARDA AMİNİMİZ,
    TÜRKÇE ALAŞ, BİZ TÜRKÇEYİZ.

 Oktan hocamız, pirimiz yazımızın başında da söylemiş olduğu gibi İslam alemindeki ayrılıkların içtihadi fıkhi değil şahısların tutumları ve siyasetleri kökenli olduğu noktasından sohbetine şöyle devam etti.  “Allah niyetlerimize bakacak mı? Evet. Bizler amellerimiz ile cennete gidebilecek miyiz? Hayır. E o zaman ameller ve fıkıh üzerinden neden kavga ediliyor? Allah ın kimi cennete alıp almayacağı konusunda bizler söz sahibi miyiz? Hayır.

İşin aslı biz daha elimizdeki Kuran-ı kitap olarak kabul etmemişiz. Eğer bunu yapmış olsaydık Sünni kelimesini İslam’ın önüne koymazdık. Bugün kendine din adamı görüntüsü vermiş sarığı cübbesi ile nam yapmış kişilerin en büyük hainlikleri bu mezhep olaylarını kaşımasıyladır. Bunu kendi inandıklarını yapmak yerine başka ekollere saldırmakla yapmaktadırlar. Aslında farklı ekoller de aynı dinden yani İslam’dan değil mi? Evet. Ama aynı sarıklı cübbeli, masonlara tek söz söylemiyor. Tam da burada Şems Hazretlerinin şu sözlerini söylemek pek de yersiz olmaz sanırım;

 
    “ALLAH’I İSPAT EDEYİM DERKEN, İNKÂR EDENLERİ GÖRDÜM.”

 Genel temayı şöyle özetleyebiliriz, biz İslam Alemi olarak Müslümanlık adı altında farklı bir şey yaşıyoruz ve din aslına döndürülene kadar mücadele etmek gerekir. İnşallah bizde bu yönde çalışıp gayret edelim. Şeytan insanın hakikatini örttü, oysa insan bu hakikatin farkına varmış olsa bu tuzaklara da düşmeyecek. Ne yazık ki bugün akademisyen, alim diye geçinenler deve sidiğine şifa vericidir demekte oysa aynı zamanda sidik necistir de demekte.

    ŞEYTAN İNSANLA NASIL DALGA GEÇİYOR GÖRÜYOR MUSUNUZ?

Ala gözlü Pirime son olarak şöyle bir sual etmeden de konuyu kapatmak doğru olmazdı sanırım. Sualim bizim bu gece burada pak gönülle yapmış olduğumuz gibi ülkemizde veya dünyada bu konuları akademik, ilmi olarak ele alan hakka hizmet niyeti ile yürüyen kimseler var mıdır? Demirci baba nargilesinden derin bir nefes alarak sözlerine başladı.  "En eski el yazması Kuran Türklerin elindedir. Bu Kur’anı yazanlar da Hz. İmam ALİ ve onun takipçileridir. Bu eser Taşkent Müzesindedir. Önce TÜRK kimdir ? Onu öğren, diğerleri de Müslümanlığı öğrensin.  Aynı zamanda ‘ALİ MUSHAFI’da Kerbela faciası sonrasında Maveraünnehri tarafına sürülen Ehlibeyt mensuplarınca Türk milletine ulaşmıştır. Mushafı bekleyene selam olsun. Din aslına dönecektir elbet “Allah nurunu tamamlayacaktır” ayeti gereğince. Lakin burada en öncül husus şudur; toplumlar, mezhepler ve ekoller kendilerini düzeltme gayretinde olup “biz nerde yanlış yapıyoruz” dedikleri anda “Hakikat” zuhur edecektir. İşte o vakit ALİ MUSHAFI ortaya çıkacaktır.

 O güne selam olsun, o güne hizmet edenlere selam olsun, hak bizi hizmet edenlere hizmetçi kılsın. Son olarak bu muazzam muhabbeti bizlere lütfeyleyen, sırları gönüllerimizde faş eyleyen Gönül Sultanımız OKTAN KELEŞ’e hepimiz adına teşekkür ediyor yüce Allah tan kendilerine uzun ve bereketli ömürler niyaz ediyorum. Kendilerine son olarak tüm kalperenler adınına şu iki mısrayı armağan etmek istiyorum.


   ALA GÖZLÜ PİRİM PİRİM, SEN HİMMET EYLE
   GEL DE BU YAYLADAN PİRİM, ŞAHA GİDELİM.

 Muhammed TAŞDEMİR    
  16 EKİM 2017    
   
   




Bu haber 5,160 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    Yazarlar


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    29771 µs