En Sıcak Konular

Ötüken'de Vuslat

6 Ağustos 2017 06:47 tsi
Ötüken'de Vuslat Ötüken'de Vuslat

ÖTÜKEN'DE VUSLAT

Herkes sever bir şeyi; bir arabayı, bir evi yahut bir spor dalını, kimi sever gezmeyi, kimi sever yüzmeyi. Bazıları avcılığı sever, bazıları resim yapmayı, kimi fotoğraf çekmeyi çok sever, kimi insan da kitap okumayı.
 
 

Herkes sever bir şeyi, olağandır. Kimse, kimseyi sevdiği bir şey için yadırgayamaz. 

        

     
Ben de öyle, çok severim bir şeyi; nereye gitsem O, nereye baksam O.  
Hoş gelenler anlatır, O. Hoş gidenler anlatır, O. 
Avrupa'nın en büyük dağlarında Onun adı. Ölüler Ülkesinde Onun izi.  
Kıtalarda Ona ait isimler. 
Kayalarda Ona ait çizimler. 
İnananların inandığı metinlerde, İnanmayanların eşelediği, kazdığı topraklarda O. 
O, tarihin başında; tarihten de önce yaratılmış. Tarih Onsuz bir hiç. 
Peki, O kimdir dostlarım? 
Bir insan neyi böylesine, niye böylesine çok sever ki?
 
 

Herkes bilir bunu; 
        

     
bazı haller insanın kendi kontrolünde değildir. 
     
Bazı duyguları tarif etmek zordur; sadece o duyguyu yaşarsınız ya.. 
 
.. işte dostlarım, bana bu duyguları hissettiren, beni bu tarifsizliğe, bu hallere sokan: 
Tengri Kulu Yüce Türk'ün ta kendisidir...
 
 Ya Tengri, Ya Allah

     
Nihayet o kutlu buluşmanın ilk sabahına uyanıyorum. Kamp programı için bütün eksikleri tamamlayıp, sözleştiğimiz üzere İzmir'e beraber gideceğimiz arkadaşları almak için Kutlu Ocağa doğru yola çıkıyorum; arka fonda "Gel gidelim Ötüken'e, Şenlendirelim yurdu" çalıyor.  
 
İçimden sesleniyorum içimdeki Ötüken çocuğuna:

     
"Kağan çağırır da, biz gitmez miyiz?" "Gideriz ağam, gideriz" diyorum. Uçmak istiyorum, bir an önce varayım kutlu ocağa...

     

Derken bizim çocuklarla, nam-ı diğer Börükan, Kopuz, Kıbrıslı Murat abi ve Çağlar ile buluşup; sizin Tire diye bildiğiniz, bizim içinse Töre olan buluşma noktasına doğru marşa basıyoruz.

     
Ya Tengri, Ya Allah diyorum; yolumuz açık, seyrimiz bereketli olsun inşallah.

     

1000 yıl önce akıncılar nasıl giderse akına, sanki 1000 yıl sonrası gibi biz de öyleyiz; coşkulu, düşünceli, kâh hüzünlenir, kâh sevinir haller içinde 5-6 saatin sonunda varıyoruz gönüllerin bir olduğu yere; Beyimiz Oktan Bey'in köyüne.

     


Ne güzel bir köy; dar sokakları, sıcak insanları, doğallığını koruyan fakat dışarıya, biraz daha merkeze yakın yerlere göç veren sakin bir köy. 

     
Oktan Keleş'e geldiğimizi duyan her köylü tebessüm ile "ooo Oktan abi.. Oktan bey.. Oktan kardeşimiz çok iyi biri, bilgili, usul erkan bilen biri.." gibi hep olumlu cümleler kuruyor.

        

     
Araçlarımızı park ediyor, huzura varıyoruz. Baba her zamanki gibi, dumanın deminde, demleniyor nargilesi ile. Hasret böyle bir şey, "vay ağam, paşam, sultanım" diye sıkıca sarılıp şöyle sarasım gelse de, edebin, erkanın müsade ettiği kadar selamlıyorum can abimi.

     
Hal-hatır, yolculuk nasıl geçti derken; "oturun oğlum, çay için" diyor. 

     
Çaya şeker istemiyorum, niye isteyeyim ki? Bilgi mi tatlı, şeker mi? 
Çayımızın şekeri, Deruni Babamızdır bizim; bilen bilir işte.
        

     
İlk yudumu çekmek için başımı arkaya doğru hafif kaldırınca, karşıda ki manzarayı görüyorum. Derhal çayı bırakıp, manzaraya odaklanıyorum.  
Belli ki burası bir tepe değil, doğal bir tepe değil.  
Soruyorum, "sultanım, karşısı...?"  
"Kurgan, oğlum" diyor.  
Acaba diyorum içimden, Bayındır Han'ın mezarı mı? Zira bu bölgenin adı Bayındır.
        

     
Bir ara Hocamız, "gelin evi göstereyim" diyor. Onun rehberliğinde evi geziyoruz. Evin geçirdiği değişimi anlatıyor. 
 
Not alıyorum: diyor ki hocamız: "bu evin temeli dualar ile atılmış. Zikir evi olarak kullanılmış." Zikir Evi.  
 
Derken yan taraftaki eve geçiyoruz, yukarı kata çıkıp. Benim derhal dikkatimi çekiyor, soruyorum; "Sultanım, evin pencereleri yere çok yakın, tavan alçak ve kapılar dar ve kısa?"
      
"Çünkü diyor, bu evde daha önce cüce olan bir çift yaşıyormuş." Not alıyorum, ilginç.
        

     
Aşağı bahçeye inmek için merdivenlere yöneliyoruz, benim gözüme duvarda çok belli olmayan bir yazı takılıyor: "Kulbak Bilge - Ötüken Tasavvufu" 
 
Yüzünde bir tebessüm ile geri geliyor Oktan Baba o duvarın dibine ve şöyle diyor: "evet, burada ziyaret etmişlerdi beni. Ben de buraya hatıra düştüm." 
 
Vay be, Ötüken Uluları.. onların yürüdüğü yerden yürüyoruz. 
 
İnşallah diyorum, Hakikatine erenlerden oluruz.
        

     
Akşam oluyor yavaştan, gelenlerin sayısı her geçen dakika artıyor. Dostlar...  
Nasıl güzel sarılmalar, o selamlaşmalar yok mu, şu an bile tebessüm ediyorum.
        

     
Birisi dese ki, şu köy evinin tahta kapısını açınca 80 kişi göreceksiniz, kimse inanmaz. Evet, inanılmaz olaylar hadisesi yavaş yavaş başlıyordu. 
 
Derken iki kedi giriyor bahçeye, Oktan Baba şöyle diyor: "bu kedi, bunun annesi."  
 
Herkes şaşırıyor, çünkü anne olan kedi de çok küçük. Fakat az sonra öğreniyoruz ki anne kedi de cüceymiş. 
 
Allah Allah diyorum,  
 
Cüce aileden sonra cüce kedi. Not alıyorum, ilginç. 
 
Velhasıl kelam sohbetler, hal-hatır, sabah olsun diyoruz, sanki olmayacakmış gibi.
        

     
Nihayet oluyor sabah. Kahvaltı, sohbet derken Kopuz 5'te sözleşilen yere gidiyoruz. Ehh be, var ol İzmir. Bizi gören herkes misafirperverliğini konuşturuyor. Hoş geldiniz, hoş geldiniz. 
 
"Safa geldiniz dostlar" diye bir nağmeli ses yükseliyor; içimden diyorum "yahu, böyle insanlar kaldı mı?" Selamlar sanadır isimsiz abi. Ellerinden öperim. 

     
Erol Baba bir şey söylüyor bana. İçeriği bende kalsın. Hayret verici bir olay, ben onun düşüncelerinde kaybolurken, köye doğru yola koyuluyoruz. 
 
Oğlak vakti. Getirenden, pişirenden Allah razı olsun.  
 
Ne oğlak ama.. 80 adamı doyurdu, üstüne arttı. Gönüllerin bereketi olsa gerek.

     
Vira bismillah. Araç bin komutu geliyor. 22 araç, benim düşümde 22 birlik. Ötüken'e gidiyoruz. 
 
Ötüken'e gidiyoruz dedik ama bir ara Ötüken gökyüzünde zannettim; öyle yükseğe çıktık ki. Hoş, gökyüzünde Ötüken olmadığını kim iddia edebilir.  
 
Demişti bir gün Sultanım ocakta; "Türk'ün olduğu her yer Ötüken'dir." Eee... Anladınız.
        

     
Molalar, manzaralar, toplanmalar derken Sultanımızın aracı aniden bir çeşme başında duruyor, bir mola daha.

     
Bizim araca yaklaşıyor Deruni Baba, "Ogün, nasıl oğlum? Beğendin mi?" diyor. Sultanım bu nasıl coğrafya? Dehşet-ül vahşet, diyorum, çok gülüyor Deruni Baba ve ekliyor "Sen daha dehşet-ül vahşeti görmedin"

     
Araç bin komutu geliyor, marş. 
        

     
Ve artık Ötüken'deyiz.

     
Kutlu Ötüken...
        

     
Hoş bulduk.
        

     
Tırmanıyoruz, kadınlar, erkekler, eşler, bacılar, abiler... 
 
Birbirine destek olarak, kâh kolundan tutup, kâh elindeki sopayı uzatıp.  
 
Sultan, "burada kamp yapacağız" diyor. Çantamı bir köşeye atıp, coğrafyayı izliyorum. Onca yeşilliğin, ağaçların arasından bu çorak yere neden oturduk, düşünüyorum.  
Düşünüyorum.. 
El cevap: 
Bozkır. 

     
Gözlemlerime devam ederken Recep Babayı bir ağacın dibinde görüyorum, yanında bizim Kopuz Burak; benim Ötüken'den ufak kardeşim. 
 
 
Varıyorum yanlarına, botanik bilgim pek yoktur. Soruyorum "bu ne ağacı abi?"  
Alıç, diyor Baba Recep. 
 
 
Daha önce alıç ağacı gördüğümü hatırlamıyorum lakin duymuştum; Türkler, bu ağaçtan mezarlara dikermiş. 
 
 
Not alıyorum, ilginç. Buralarda bir mezar, diyorum acaba kimin? Şimdi anlam veriyorum kıt aklım ile, burada olmamızın hikmeti başka. Burada da bir kurgan olmalı, gibi şeyler düşünüyorum.

     
Sonra kendi kendime söz veriyorum; "bu akşam bu ağacın dibinde istirahat edeceğim." İçgüdülerim beni kampın en dış halkasında, en uç noktasında durmam konusunda ikna ediyor. Çantamı, metimi, 1 adet suyumu bu ağacın dibine taşıyorum.

     
Derken Oktan Babanın, gün batarken tavşan avı hazırlığına başladığını görüyorum. Ok-Yay. Deruni Baba, bir kaç arkadaşı av alanına götürüyor.  
Soruyorum kendime, neden ve niçin gece karanlığında av alanı oluşturmak, tavşan avlamak?

     
Acaba, Oktan Baba bir şey mi diyordu hal dilinde?  
 
 
Ötüken, Av alanı- Avolon. Kral Arthur un mezarı. Alıç ağacı. Mezar. Düşünceler.. Düşünceler..
        

     
Hava iyice kararmış, sessizlik iyice çökmüştü. Bir kaç arkadaşa, "Oktan Baba, bu gece karanlığında tavşan vurursa, bilin ki ilmi bir hadise yaşayacağız." diyorum. 
Nitekim, şaşırmıyorum; Oktan Baba tavşanı vuruyor.

     
Derken Ali Rıza ve benim Ötüken'den diğer kardesim Börükan Muhammed, tavşanı temizlemek için aşağı, benim olduğum tarafa geliyorlar. 
 
 
Hemen bir şey dikkatimi çekiyor, tavşanın ayakları kesilip, alınmış. 
 
 
O an aklıma acaba Oktan Baba bir tılsım mı yapacak suali geliyor, henüz olgunlaşmamış bir tez olarak kafamın odalarında dondurucuya koyuyorum.
        

     
Sonra Ali Rıza tavşanın bir kaç parçasını Tilki avlamak için tuzak olması maksadıyla ileride bir yere bırakacağını söylüyor, Sultan emretti diyerek.   Sorular, sorular içimde..
     
        

     
Tılsım tezini dondurucudan hemen çıkarıyorum ve tavşandan alınan parçalar ile bağlantı kuruyorum tekrar; evet, bu bir tılsım diyorum kendime.

     
Artık kamp ateşi iyice yükselmiş bir hal alıyor, ben ise grubun en uzak noktasında, yıldızların bir el mesafesinde olduğu, alıç ağacının hemen 2 metre önünde derin bir tefekküre dalıyorum.  
 
 
10-15 dk sonra Sultanın beni çağırdığını söylüyorlar.  
-buyrun sultanım. 
 
 
-oglum, Ali Rıza ile birlikte bir kam ayini yapın.
        

     
İlyas'tan pançoyu, Ayşe Demet'ten börkü, Uğur'dan davulu alıyorum. Bir de tokmak gerekiyor, ateşin kenarından bir sopa kapıyorum. 
 
 
Herkesin meraklı ve heyecanlı bakışları içerisinde ben ve davulun o ruhani sesi dönüyoruz, dönüyoruz, dönüyoruz. Kendimi gerçek bir kam hissediyorum. 
 
     
"Ateşe odun atın, yükselsin. Beni bırakın, gidin diyorum" içimden.  
 
 
Belki de "Don Değiştirme" dedikleri ilim buydu. Kam beni ele geçiriyor ve ben artık Ötüken'in zirvesinde, Gökbörülerin önünde kocaman bir Kam'a dönüşüyorum. Dan, dan, dan..
        

     
Kayalarda bir gölge yükseliyor, "Tanrım bu benim gölgem mi? diyorum, 15 metre kadar bir gölge, film sahnesi değil, ışık, ses, efekt yok. Herşey kendi seyrinde. 
 
 
Deruni Baba işareti veriyor, Kurtların Hu zikri başlıyor; ya davul patlayacak, ya tokmak kırılacak. 
 
 
Dağlar bize karşılık veriyor, Huuuuuuuuuu...
        

     
Kırılan tokmak oluyor. Parçalanıyor, öyle şiddetli vuruyorum. Çünkü artık ben Ogün değilim.  
 
 
Verdiğim nefes ile aldığım nefes arasındaki uyum bozuluyor, Bam!      
   
 

Nihayet tören bitiyor. Geri çekiliyorum, kam gidiyor. Ben tekrar benim. 
 
 
Herkesin "o nasıl bir gösteriydi, gösteri değildi. Gerçek bir kam seyrettik. Sen değildin o" gibi söylemleri arasında görev yerime, kendi kendime tayin ettiğim ruhani görev yerime dönüyorum; Ağacın altı.
        

     
Biraz dinlenmek istiyorum, 5 dk, 10 dk.. Gece yarısı oluyor. Arkadaşlar ateşin etrafında toplanmışlar. Artık gezmek, yürümek yasak.  
     
 
Sonra yavaştan kopuz sesi yükseliyor, Hu ile zikir başlıyor.  
 
 
Bense dağlardan yankılanan o kurt sesleri ile mest olmuş vaziyette, Tefekküre devam ediyorum.  
 
 
Tak, tuk..
        

     
Allah Allah, bu neydi diyorum kendime. Birileri yürüyor mu ne? Başımı kaldırıp, bakıyorum görünürde kimse yok. 
 

Çok eminim, arkamda ki alıç ağacından birisi yere atladı. Evet, bu yüksekten toprağa atlayan bir ayak sesiydi.  

 

 

Tam bunu düşünürken Ali Rıza geliyor koşarak,  
 
     
"Temir Baba kalk lan, Kulbak Bilge geldi" diyor. Hemen zikir alanına gidiyorum, bizim o 80 kişi elleri Bozkurt yapılmış halde göğe doğru uluyor; Hu zikri. 
 
 
Nasip böyle bir şey; Kulbak Ata'ya yetişemiyorum.  
 
 
Fakat bir şey görüyorum, insan değil, hayvan değil. Bir şey çok hızlı bir şekilde, o gece karanlığında, o bayırlı arazi yapısında, koşarak yattığım yerdeki Alıç ağacına doğru gidiyor. 
 
 
"Tanrım bu ne böyle?" diyorum. 
 
"Aklıma mukayyet ol."

     
Evet, haklıydım. Ağaçtan gelmişti birileri ve ağaca geri gidiyordu. Duyduğum o ayak sesi onlara ya da ona aitti.  
 
 
Fakat ağaçta ne bir kıpırdama vardı, ne de ağaçtan öteye geçen bir silüet.
 
      
Adeta o kişi ağaçta yok olmuştu.
 
 

Ben bunları düşünürken, Oktan Baba aşağıdan bize doğru geliyordu.  
 
 
Oktan Babanın orada olması hepimize cesaret veriyor ve bizi kamçılıyordu; Tefekkür, Tefekkür... 
 
 
Allahualem diyorum, "Kulbak Ata, Yesevi Sultan ve Hz Ali'den edebi bir musade almadan bu çağa gelmez."  
 
 
Yoksa, diyorum... "Beraber mi geldiler?"

     

Derken Oktan Baba, "herkes yatsın, gökyüzüne baksın. Birazdan göklerde bir savaş çıkacak" diyor

 

Ve hemen yanımızdaki Kemal abiyi işaret ediyor; "Gel oğlum" 
 
 
diyerek aşağıya doğru iniyorlar. Bizler kendi aramızda ne oldu, ne bitti diye şaşkınlıkla konuşurken, bir zaman sonra Oktan Baba ile Kemal abi geliyor. Belki de Kemal abi gelmiyor, gelemiyor. Rengi solmuş, titriyor, kendi kendine tekrarlıyor: "aman Allahım, onlar da neydi öyle ne çirkin şeylerdi, aşağıda mevzilenmişler. Yüze yakın yaratık, üçgen sivri çeneleri vardı."
 

Kemal abiyi oturtuyoruz, su veriyoruz. İç abi, iç. 
 
 
Sonra bir uğultu çıkıyor, sesler yükseliyor grubumuzda. Evet.
 

Evet, göklerde bir savaşa şahit oluyorduk. Parlayan, büyüyen, küçülen gök cisimleri.. aniden ortaya çıkan ışık kümeleri.. yükseliş, alçalış.
 

Sonra Erol abinin sesini duyuyorum; "aranızdan birini alabilirler, Göktürkler". Ben zaten gönüllü olmaya gönüllü biri olarak tam ağzımı açacakken, Sultan ya da Erol abi şöyle diyor: "fakat kimi alacaklarını onlar seçecek, geri getirecekler, korkmayın"
 

O an arkadaşlara dönüp, "eğer ben gidersem, kızım ve eşim size emanet." diyorum ve ekliyorum: "Tanrım, bizi taşıyamayacağımız yükle imtihan etme. Aklımıza mukayyet ol."  
 
 
Yaşadığımız olaylardan herkes tedirgin olmuş olmalı ki, bu duaya kalabalık bir grup, "amin" diyor.
        

     

Bir müddet sonra, Erol abi ile konuşurken şöyle diyecekti: "şerliler, şu noktaya kadar gelmiş." 

 

 

Alıç ağacına kadar... 
 
Alıç ağacı.. 
 
Benim yatıp, kendimce nöbet tutup, tefekkürde bulunduğum yer. 
 
Vay vay vay.

     

Erol abi devam ediyor: 

 

- "siz neye şahit olduğunuzun farkında mısınız? 
 
Yüz yılda bir olacak bir olay. 
Tarihe tanıklık ettiniz. 
Tarihe geçtiniz."

     
Dinliyorum...

     
"Siz abinin saz çalıp, söz yazdığına aldanmayın. Abi çok önemli bir adam. Allahualem, abiye bir şey verdiler ya da bir görev."

     
Bu sefer Recep abi konuşuyor: "belki de bir makam." 
        

     
Artık bizim için gece, normal seyrine oturuyor. Dinlenenler, Tefekkür edenler, ısınanlar derken sabah oluyor.

     
Kahvaltı ve ayrılık vakti. 
 
Yolcu yola düşüyor, gönüller Tire'de kalıyor.  
 
Akıllar? Benim aklım Ötüken'de hâlâ.

     

Sorular vardı, hem de çok...

     
Vakit içinde vakit sır olmuş, mekan içinde mekan büyümüş gibiydi Ötüken'de.  
Kulbak Ata ve yarenleri, Oktan Baba ve yarenlerini ziyarete mi gelmişti?

     
Oktan Baba tılsım mı yapmıştı?
        

     
Şerliler ve Hilaliler, örtüsü bir miktar kaldırılan bu savaş için neden bu bölgeyi seçti?
        

     
80 kişi değil de, 10 kişi olsaydı orada, şahit olunan bu hadiseler karşısında soğukkanlılığını kim koruyabilirdi? 

     
Kemal abi tam olarak kimleri gördü, inenler Kalperenlerin dibine kadar gelip neden geri döndü? 

     
Kulbak Ata ile gelen diğer 2 kişi kimdi?
        

     
Ağactan gelen ve tekrar ağaçtan kaybolup, giden varlığın hakikati neydi?

     
Ağacın orada ki mezar kimindi?

Köy evinde yaşamış olan cüceler ile cüce kedilerin ne bağlantısı var?

En önemlisi Kalperenler bundan sonra hayatlarına nasıl devam edecekler?

Bir anı olarak mı kalacak yaşananlar yoksa bir milat mı? 

Ogün


Bu haber 4,331 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    9310 µs