Yitik Desenin Peşinde -4

Yitik Desenin Peşinde -4

Yitik Desenin Peşinde 4: Subutay Batur


16 Nisan 2018 12:21
font boyutu küçülsün büyüsün


YİTİK DESENİN PEŞİNDE 4:
SUBUTAY BATUR


1. Bölüm: http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=6230
2. Bölüm: http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=6241
3. Bölüm: http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=6314


Bu bölümde, yazı dizimizde neden Kopuz Ata’daki kör nokta kavramıyla başlamışken Kurzweil’ın singularity’sine ve ordan da alakası yokmuş gibi görünen başka alanlara geçildiğinin mantıksal temeli ve de bu temel doğrultusunda yazı dizisinin en baştan itibaren kurgulanarak nasıl “yitik desen” adını aldığı hususu açıklanacaktır.

Yazı dizisini, ilk etapta Kopuz Ata’daki kör nokta kavramının irdelenmesiyle elde edilen “görünen görünmeyen” ve “görünmeyen görünen” bakış açılarıyla Deruni Devlet Kutsal Halı’da bahsedilen Voynich elyazmalarının araştırılması üzerine kurgulamıştım. O aralar Komutan’la başka bir konu üzerinde konuşurken “Bu ismi kodla!” emrini müteakiben yaptığım bir dekodifikasyon çalışmasının sonucu, mevcut çalışmanın perspektifini genişleterek konuyu daha geniş açıda el almamı sağlayacaktı. Kodlanacak ismin kökü, eski Türkçe’de bir isimdi ve manası açıktı; bu isme gelen “tay” takısı esas dekodifikasyon noktasını oluşturuyordu. Benim kodlamadan anladığım sadece anlamı ortaya çıkarmak değildi; O anlam nereye götürüyordu? Götürdüğü yerde ne veya kim vardı? Bu yer veya kişi neyi anlatıyordu? Ve bu anlamı ben eyleme nasıl dökebilirdim?

Öncelikle Türk dilleri (Ural Altay) ailesinde bu takıyla oluşturulan sözcükleri incelemeye başladım. Kurultay, çalıştay, danıştay, sayıştay, yargıtay; bu isimler tay eki ile fiilden türemiştir ve tay eki genel manada iyelik (aidiyet) eki olarak kullanılmıştır. Çalıştay, çalışma eyleminin yapıldığı ortam veya birliktelik; yargıtay, yargılama eyleminin yapıldığı ortam veya toplantı, birliktelik gibi. Ancak kodlanacak kelime, isim köküne tay eki eklenerek bir isim haline getirilmiş olduğundan esas bu tip örnekleri incelemek gerekecekti. Bunlara bulabildiğim üç örnek Çağatay, Ögeday ve Subutay’dı. Çağatay (Çagantay), Beyaz Adam; Ögeday, Bilge Adam; Subutay ise Stratejik Adam demekti. Öncelikle bunlardan hangisiyle araştırmaya devam edileceği saptanmalıydı. Çağatay ve Ögeday, Cengiz Han’ın oğullarıdır. Cengiz’in en önemli generali olan Subutay ise bunlardan farklı olarak Türkler’in yazılı tarih sahnesine ilk çıktıkları yer olarak betimlenen Ötüken coğrafyasında binlerce yıldır bugün dahi gelenekleri bozulmadan yaşamlarını sürdüren, Tuva Türkleri’nden Uranhay kabilesine mensup bir demircinin oğludur. Moğolların esas meziyeti at biniciliği iken bu kabilenin esas meziyeti demircilik ve kılıç ustalığıdır. Elimizdeki kodlanacak ismin de bir Ötüken parametresi olduğundan, burada işaret edilen kişi Subutay’dır.

Yazılı tarihin az bilinen, ancak gelmiş geçmiş en büyük komutanlarından birisi olan Subutay, Subutay Batur (Bahadır) olarak da bilinmektedir. Rusya’yı tümüyle tek seferde fethedebilen tek komutandır. Rusların kendi kendilerine artık kültürel bir deyiş haline getirdiği “Rusya’nın en büyük generalleri General Ocak ve General Şubat’tır” ifadesindeki kış şartlarında Rusya’ya düzenlenecek her seferin baştan yenilgiyle sonuçlanacağı algısını orta yerinden delip geçmiştir. 2.Dünya Savaşı’nda Alman mühendislik teknolojisinin, eğitimli ve disiplinli birliklerinin bile yapamadığını yapmış; hiç tahmin edilmeyen bir zamanda, kışın ortasında donmuş nehirlerin üzerinden ilerleyerek Rusları şoka uğratmıştır. 73 yıllık ömrü boyunca 65 meydan savaşı kazanmış ve 32 millete diz çöktürmüştür.

Tüm bu başarılarının ardındaki temel unsurlar, hakkında yapılan bilimsel araştırmalarda 1) Orduda onluk sistemin kullanılmasıyla her onluk birimin başındaki komutanın esas hedefe hizmet edecek şekilde şartlara göre inisiyatif kullanabilmesi, böylece hızlı hareket etmeye olanak sağlayan manevra kabiliyetinin ileri noktalara taşınması, 2) Sert, disiplinli ve adaletli emir komuta düzeneği, 3) Zor şartlar altında yaptırılan dayanıklılık ve kurmaylık eğitimleri, 4) Uzun mesafe iletişimin kısa zamanlarda gerçekleştirilmesini sağlayan muhaberat düzeneği. 1241’de Macaristan’la yapılan Mohi savaşında Subutay’ın ordusunun iki kolu arasındaki 450 kilometrelik mesafe üzerinden yapılan bilgi alışverişi, 36 saat gibi kısa bir sürede gündüz bayrak, gece de ateş kodlarıyla atlı posta birlikleri tarafından gerçekleştirilmiştir ki bu 450 kilometrelik yolun 200 kilometresini Slovakya’nın karla kaplı Tetra Dağları oluşturmaktadır. 5) Stratejik planlama ve istihbarat uzmanlığı. Subutay, tüm Rusya ve Avrupa’nın fethedilmesi için gerekli olan süreyi 18 sene olarak planlamıştır. Doğu Avrupa seferine daha başlamadan, kendisi Rusya’ya ilerlerken bu arada  kurduğu etkin istihbarat ağı da Doğu Avrupa’daki krallıkların, derebeyliklerin ve güç odaklarının kendi aralarındaki dostluk ve düşmanlık yapısını çözümlemiş, bu odakların birbirlerine akrabalık ve evlilik bağları ile bağlı olduğunu, herhangi bir tehditle karşılaştıklarında aralarında düşmanlık olsa bile bir araya gelip birbirlerine destek oldukları istihbaratını elde etmişlerdir. Doğu Avrupa seferi daha başlamadan böylece elde Polonya ve Macaristan hakkında sosyal, politik ve askeri genel durumlar ayrıntılı bir şekilde ortaya çıkarılmış ve Subutay da Macarların ve Polonyalıların birleşmemesi için birden fazla cepheden eşzamanlı olarak hızlı saldırılar planlamıştır.

Subutay Batur’un farklı tarihçiler tarafından yapılan araştırma ve değerlendirmelerde iki önemli karakteristik özelliği bulunmaktadır.

1) Farklı veri noktalarını eşzamanlı olarak kafasında birleştirerek yeni bilgiler üretebilme yeteneği.
2) Yüksek hayal gücü yeteneği.

Peki bu iki madde ayrıca neyin tanımıdır?.. Bu iki madde, bilimsel düşünce tanımının ta kendisidir... Subutay Batur, sadece kahraman bir alp değil, askerlik biliminin zirvesindeki bilimadamlarından biridir. Bu durumun önemine dikkat çeken çalışmalardan biri de Abd’nin Virginia eyaletindeki Deniz Piyadesi Üniversitesi’nden deniz binbaşı Sean Slappy’nin yüksek lisans tezi için yaptığı “Sevk ve İdare Kavramı, Subutay Bahadır’la Başlamıştır” adlı bilimsel makale çalışmasıdır.


Yukarda özetlediğimiz 5 madde daha detaylı şekilde bu çalışmada örnekleriyle incelenebilir. Çalışmada dikkati çeken bir nokta da başlıktaki “Moğol Generali” ifadesidir. Subutay’ın Moğol değil, Tuva Türkleri’nden olduğunu başta açıklamıştık. Bu örnek, batının genel yaklaşımı hakkında fikir edinebilmek açısından önemlidir. Batıya kalsa zaten Türkistan coğrafyasındaki tüm askeri başarılar ve gelişmeler Moğollara, tüm bilimsel ve ilmi çalışmalar ve gelişmeler de ya Araplara ya da Perslere aittir. Her ne hikmetse batıya göre, binlerce yıldır bu coğrafyada hüküm süren Türklerden askeri ve ilmi alanda kayda değer bir etki bırakacak birileri çıkmamıştır. Elbette batının bu dezenformasyonlarına inanacak değiliz, zaten Abd’li deniz binbaşının bu çalışması da diğer yandan dezenformasyon örnekleri içermesi açısından önemlidir. Birtakım örnekler şu şekildedir: 1) “ordu” kelimesinin Moğolca bir sözcük olduğunu kaynak göstermeden iddia etmiştir ki bu kelimenin binlerce yıllık bir Türkçe sözcük olduğunu herkes bilir.

 



2) Makale başlığında “Sevk ve idare kavramı, Subutay Bahadır’la başlamıştır” ifadesi baştan yanlıştır. Makalede sevk ve idare kavramının temeli olarak gösterdiği ordudaki onluk sistem Subutay’la değil, ondan en az 1000 yıl önce, M.Ö. 200’lü yıllarda Hun İmparatoru Mete Han ile başlamıştır ki bu da yazılı tarih kayıtlarına göredir, belki de söylenceli tarih kayıtlarında başlangıç tarihi çok daha öncelere gitmektedir. Burada önemli bir nokta açığa çıkmaktadır:  Makaleyi yazan adam ya bunu bilmemekte, ya da bu bilgiyi bildiği halde açıklaması veya ortaya bir ipucu dökmesi durumunda, bu sistemi Türklerin icat ettiği durumu ortaya çıkacağından bilinçli olarak manipülasyon yapmıştır. Bu iki şıktan hangisinin gerçek olduğunu şimdi vereceğimiz üçüncü örnek açığa çıkaracaktır. 3) Makale eklerinde yer alan sefer ve harekat plan ve haritalarında bugünkü Türkiye coğrafyasının doğu kısımlarından Barzani ağzıyla bahsetmesi, makaleyi yazanın bu çalışmayı aslında bir yönüyle de algı operasyonu yapabilmek adına yazdığı gerçeğini ortaya çıkarmaktadır.


Bu durumda okuyucu şöyle bir soru sorabilir: “Madem adam sürekli dezenformasyon, manipülasyon, vs yapmış, ne diye bu makaleyi anlatıyorsun ya da içindeki diğer bilgilerin doğruluğundan emin olabiliyorsun?” Çünkü makale bilimsel makale yazım formatında olduğundan en sonda kaynakça kısmı vardır ve burada alıntılama yaptığı 88 adet kaynak noktasını isimleriyle ve sayfa noları ile sıralamıştır. Makalede anlatılan bilgilerden şüpheye düşüldüğünde hem bu kaynaklara gidip bakılır, hem de başka bilim adamlarının konuyla ilgili yaptığı çalışmalar incelenerek “çapraz araştırma” mantığıyla öne sürülen sav değerlendirilir. Abd’li deniz binbaşı, bu üç dezenformasyon noktasının dışındaki yukarda özetlediğimiz beş maddelik başarının altyapısını anlatan hususları, diğer bilgi kaynaklarından da herkesin doğrulayabileceği gibi doğru şekilde anlatmıştır. Zaten bu makaleyi incelememizdeki ana amaç, Subutay Bahadır ile ilgili hangi başka kaynakların var olduğunu, başka kimlerin araştırma yaptığını kaynakça bölümünden tespit etmektir, çünkü onun hakkında yapılan araştırma ve çalışmalar yok denecek kadar azdır.

Batı dünyasından başka Çin kaynakları da Subutay’a belli ölçüde yer vermiştir. Çin kaynaklarında yer alan aşağıdaki Subutay tasviri oldukça manidardır.



Genelde askerler, ya elde kılıçla veya ok atarken, ya da at sırtında savaşırken tasvir edilirken Subutay’ın düşünürken tasvir edilmesi, onun kurmaylığına yapılan bir atıftır. İşin ilginç tarafı ise gerek batılı kaynakların gerekse Çinlilerin ataları bu adamla savaşmışlardır, yani bu adam bunların düşmanıdır. Ancak düşman da olsa hakkını layıkıyla teslim etmişlerdir.

Peki hem batı dünyası, hem de Çinliler Subutay’a yazınsal ve görsel olarak yer verirken bizden çalışmalarında hiç yer veren olmamış mıdır? Olmaz mı yahu! Olmaz mı! Şimdi, Gazi Paşa’ya ve ailesine dil uzatma namussuzluğu da gösteren bizdeki(!) bu “çakma bahadır”lardan birinin romanlarındaki Subutay Bahadır tasvirlerini inceleyelim.

“Buhara Yanıyor” adlı romandan:
“..Her yana çıkardığı gözcüler, yerdeki kumlar gibi kaynaşan bir sürü koca kavuklunun üzerlerine geldiğini bildirince Cuci Han’ın sarı yüzü daha da sarardı. Kumandanlarından tek gözlü Subutay Bahadır’a baktı: “Kimlerdir dersin, Subutay?” Subutay, elindeki hançerle tırnaklarını parlatmakla meşguldü. Savaşmaktan vakit buldukça tırnaklarıyla uğraşırdı. Başını kaldırmadan sırıttı: “Gelirlerse gelsinler derim. Kimseden korkumuz yok.” Subutay çok konuşmaktan hoşlanmazdı. Onun için harp meclisleri, meşveret filan, hep zaman kaybıydı. Han olan bir anda savaşa ve barışa karar vermeli, hemen tatbike geçmeliydi...

“...Haber Cuci Han’ı memnun etmemişti, ama Subutay Bahadır’ın tek gözünü pırıl pırıl parlatmıştı. Cuci bunu görünce şaka etti: “Bakıyorum yine gözün parladı Subutay Bahadır. Galiba kan kokusu aldın. Lakin iştahlanma, muharebe olmayacak.” Subutay sadece homurdandı...”

“...Büyük kumandanları var Cengiz’in. Tek gözlü ifrit Subutay, Kurt Cebe, Tokuçay Noyan. Hepsi birbirinden daha gaddar ve daha yırtıcı. Önlerinden kaçamadık. Irgız ırmağını geçmeye çalışanlar buzların kırılmasıyla dibe gömüldü. Kısıldık burada. Hepimizi kılıçtan geçirdiler. Kadın, ihtiyar, çocuk. Hepimizi. Hayvanlarımızı aldılar. Otlaklarımızı ellerine geçirdiler...”

Elveda Buhara adlı romandan:
 “...Çinlinin başsız cesedi yana devrildi. Kızıla boyanmış boyun damarları daha bir süre çarptı. Sonra bütün vücuttaki hareket bitti. Boşalan kan küçük bir ırmak oldu, tek gözlü Subutay’ın ayaklarına doğru aktı. Subutay çizmeleri kirlenmesin diye yerini değiştirdi. Tek gözünü alabildiğine açarak Cengiz’e baktı: “Çok akıllıydı” dedi sadece...”

“...Cengiz yeni bir soru ile sükutu bozdu: “Bize yanaşmaya müsait kimlerdir? Onlardan başlayalım.” O zamana kadar hep susan ve tırnaklarına bakan tek gözlü Subutay Bahadır yüksek tonda öksürdü. Cengiz ona baktı. “Bir bildiğin varsa söyle.” Konuşmaktan nefret eden Subutay, eliyle bazı anlaşılmaz işaretler yaptı. Cengiz kızdı: “Ne demek istiyorsun be adam?” Sadece iki kelime dudaklarını sanki yakarak çıktı: “Erzeni Rum, Ahlat.” Sustu. Boş gözlerle Cengiz’e bakmaya devam etti. “Ne demek? Niçin açık söylemiyorsun?” Alpagu Noyan konuşmak için izin istedi: “Bilirsiniz Subutay konuşmayı sevmez. Büyük Kağan, ben galiba ne demek istediğini anladım”...”

“...Cengiz Han’ın en güvendiği kumandanlarından Subutay Bahadır, çenesini sıkmaktan dişlerini kanatmıştı. Ağzı kan içindeydi. Bu haliyle bir vampire benziyordu...”

Tuhaf Çocuk adlı romandan, bu çocuk romanı ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı’nın 25.2.1985/2183 tarih ve sayılı kararıyla Tebliğler Dergisi’nde yayınlanarak okullara tavsiye edilmiştir:
“...Askerler, Subutay Noyan’ın ne kadar zalim olduğunu çok iyi bilirlerdi. Bazen askerlerinden birini çağırır ve sorardı: “Benim için ölebilir misin?” Asker “hayır” dediğinde zaten öldürüleceğini bildiğinden çaresizce “evet” derdi. Subutay Noyan tekrar sorardı: “Hançerini göğsüne saplamanı istesem, saplar mısın?” Asker, çaresiz yine “evet” derdi. Subutay Noyan’ın affettiği çok az görülmüştü. Çoğunlukla bir kahkaha atar ve “Haydi o zaman kendini hançerle bakalım” diye emrederdi. Asker isteneni yaparken o katıla katıla gülerdi...”

“...Subutay Noyan çok kızgındı. Hayvanların dışında ne kadar çocuk, kadın, ihtiyar, genç varsa kılıçtan geçirilmesini emretti. Köyleri yakmalarını söyledi. Ne kadar insan varsa kılıçtan geçirdiler ve Cengiz’in ordugahına döndüler. Subutay Noyan, masum insanları öldürmek bir zafermiş gibi uzun uzun bastıkları köyleri anlattı...”

Bu da bu kitaptan görsel bir Subutay tasviri:



Bu kitapların yazarı, kara propaganda yaparken tüm kurguyu bilinçli bir şekilde planlayarak uygulamıştır. Tüm kitaplardaki en belirgin kara propaganda unsuru “tek gözlü” olma durumudur ki bu deccali vasıf ile Subutay karakterinin birleştirilerek özellikle küçük yaştaki okuyucuların bilinçaltına daha net yerleştirilmesi hedeflenmiştir. İkinci husus, kara propaganda yapılan kişinin kitlelerde birden fazla olumsuz hissi çaprazlama şekilde aynı anda uyandırmasıyla propagandanın gücünün katmerlenmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Dikkat edilirse okuyucuda hedef kişi ile ilgili hem nefret hem de tiksinme hissi uyandırma çabası vardır. Bu iki his kitleler üzerinde farklı zamanlarda uyandırılırsa fazla etkili olmayabilir, ancak aynı anda “tiksindirerek nefret ettirme” şeklinde çaprazlama bir yöntemle uygulanırsa psikolojik olarak daha derine nüfuz edecektir. Üçüncü husus, kara propagandası yapılan kişi, sözde İslam birliğini ırkçılıkla bozmaya çalışan ayrılıkçı ve fesatçı bir karakterde betimlenmiştir. Dördüncü husus, bu kişinin karşısındaki melek gibi anlatılan Harzemşah’ların kavuklu ve cübbeli oluşları sürekli tekrar edilmektedir. Tek gözlü bu deccalin(?) karşısında olanların kavuklu ve cübbeli oluşları da manidardır. Beşinci ve son husus da belki en sinsice olanı, propagandacının bile farkında olmadığı, kendisini maşa olarak kullanan daha üst seviye bir el tarafından kurgulanan, “şerbeti sirke şişesi içinde gösterme yoluyla” insanları geliştirebilecek ve onlara faydalı olabilecek yöntemleri, suni kötü karakter algılarıyla ambalajlamaktır. Böylece propagandacı, kitlelerde olduğu takdirde kendisine tehlike arz edecek meziyetleri, kitlelerin haberi olmadan onlardan ilelebet uzak tutmayı başarabilecektir. Yani tüm bu kara propagandayla amaçlanan aslında kitlelerin Subutay’ın kendi karakterinden tiksindirilerek nefret ettirilmesi değil; tarihçilerin de üzerinde hemfikir olduğu, onun “yüksek hayal gücü ve farklı veri tiplerini eşzamanlı birleştirebilme yeteneği”nin yani bilimsel düşünce yönteminin tiksindirilerek nefret ettirilmesidir...

Subutay’ın en önemli iki karakteristik özelliğinden biri olan “hayal gücü”nün bugünkü istihbarat biliminde de çok temel ve önemli bir yeri vardır. Tabi buradaki “hayal gücü”nü, “hülyalara dalma gücü”yle karıştırmamak gerekir; buradaki esas belirtilmek istenen husus, mümkün olduğunca çok olasılığı değerlendirebilmektir. Bu bağlamda, 11 Eylül 2001 terör saldırılarına yönelik Abd’nin hazırlamış olduğu devlet komisyonu raporunda bu saldırılar karşısında devletin zayıf veya etkinsiz kaldığı 4 ana husus, eleştirel bir mantıkla açıklanmıştır. Bu hususlar sırayla şöyledir: 1) Hayal gücü eksikliği, 2) Yanlış politikalar, 3) İmkan ve kabiliyet eksiklikleri, 4) Yönetim zafiyetleri.






Bu saldırıların Abd’nin planlı hamleleri olduğuna yönelik birtakım komplo teorileri, komplo teorisi olamayacak şekilde somut veri, analiz ve çıkarım içerse de şu an konu dışı hususlar olduğundan yazımızın kapsamı dışındadır. Önemli olan, bir devletin kendi kendini eleştirdiği resmi devlet komisyonu raporunda en büyük eksikliği “hayal gücü” olarak belirtmesidir. İkinci en büyük eksiklik olan politika yanlışlarının da aslında bu hayal gücü eksikliği ile tetiklendiği, yine raporun önemli bulguları arasındadır.

Hayal gücünün önemine Kopuz Ata 5’te de dikkat çekilmiştir:
 “...Neden bizim hayallerimiz yani iyi hayallerimiz, ya da Peygamberlerin hayalleri ve rüyaları dünya sistemi olmamış ve o rüyayı neden insanlık yaşamamıştır? Cevap basit, bir o kadar da derindir. O hayali kurgulayan, örneğin bir Yalvaç kişi, Hak’tan aldığı buyrukla senaryosunda oyunculara ve figüranlara elbette roller biçmiştir. Fakat biçilen ve seçilen o rolleri insanlık oynamamış, başka bir kişinin, yani şerli kişinin hayalini, rüyasını ve içindeki rolleri benimsemiştir...”

Hayalleri olmayanlar veya hayalleri, Büyük Türk Devleti’nin ve Aziz Türk Milleti’nin hayalleri ile uyumlu olmayanlar, kendilerini dolaylı veya direkt bir şekilde, isteseler de istemeseler de şer cephesinin hayallerinin hizmetkarları olarak bulurlar. Bundan dolayı özellikle hayal gücünü kötüleyen, aşağılamaya çalışan, “hayal balonunuzu patlatmak ve gerçeğin dünyasına adım atmak zorundasınız” şeklinde aklı sıra psikolojik operasyon yapmaya çalışan hokkabazların hangi cephede oldukları da ortadadır.

Subutay Batur’un en önemli iki özelliğinden biri olan hayal gücünün bu şekilde incelenmesinden sonra farklı veri tiplerini eşzamanlı olarak birleştirebilmesi özelliğinin değerlendirilmesine ise ismin manasından başlanmıştır. Subutay isminin kökü olan sube kelimesi “stratejik nokta” anlamına geldiği gibi bu kelimenin az bilinen başka bir manası daha vardır; bu da “iğne deliği”dir...



http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=3149

Kulbak Bilge 12’de “iğne deliğinden geçme” metaforu ile ses ve görüntü naklinin gerçekleştiğine ve sırada koku ve madde naklinin olduğuna dikkat çekilmiştir. Peki, günümüz teknolojisinde ses, görüntü, metin, vs. nasıl iletilmektedir? Bu farklı veri tipleri, eşzamanlı bir şekilde birtakım kodlama şemaları ile kodlanıp birleştirilerek elektrik sinyallerine dönüştürülmekte ve “yün kütlelerinin birbiri ile eğirme yöntemi kullanılarak iplik haline getirilip birleştirilerek iğne deliğinden geçirilmesi” gibi, ipliklere benzeyen elektrik kabloları üzerinden iğne deliğinden geçer gibi dünyanın bir ucuna iletilmektedir...

Bu “farklı veri tiplerini eşzamanlı olarak birleştirme ve bu yolla yeni bilgiler elde etme” hususu çok önemlidir. Bu duruma önemli bir örnek de insan gözünün 3 boyutlu görme sürecidir. Esasen insandaki iki gözün her biri, bir nesneye bakarken 2 boyutlu en ve boy görüntülerini alarak beyne iletmektedir. Bu optik veri iletimi kanalında 3. boyut olan derinlik boyutu yoktur. Beyin, kendisine küçük açı farklılıkları ile gelen bu birbirinin aynısı iki fotoğrafı birleştirdiğinde ancak 3. boyut ortaya çıkmaktadır. Yani optik verilerin eşzamanlı birleştirilmesi derinlik boyutunu ortaya çıkararak, insanın 3 boyutlu görmesini sağlamaktadır. Bunun testini herkes kendi kendine yapabilir. Mesela sağ veya sol göz kapalı iken masadaki bir bardağa uzanıp almaya çalışıldığında bardağın normalde olduğu gibi tam ve mükemmel bir şekilde kavranamadığı görülecektir, çünkü derinlik boyutu yoktur, her şey kitap sayfası üzerindeki 2 boyutlu fotoğraflar gibidir.

Peki insan beyninin gözün 3 boyutlu görmesi işlemi esnasında otomatik olarak yaptığı bu “mevcut boyutları eşzamanlı bir şekilde birleştirerek başka bir üst boyutun farkına varma” durumu, genel bir bakış açısı, olayları değerlendirme yöntemi olarak başka durumlara da uygulanabilir miydi?.. Eğer bu yapılabilirse, nasıl yapılacaktı ve uygulanacaktı? Can alıcı kısım, tam da bu noktada başlıyordu.

Bu sorunun cevabı ise Onaltıyıldız’da, Melami büyüklerinden Eşref Baba ile ilgili yayımlanan bir yazıda Eşref Baba’nın bir sözünü incelememle gelecekti.



http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=5830

Neyzen Niyazi Sayın, Eşref Baba ile vakit geçirebilmiş, sohbetinde bulunabilmiş nasipli ender kişilerden biridir. Niyazi hocanın evinde ney üflerken çekildiği aşağıdaki fotoda da sağ üst köşedeki sarı çerçeve içindeki fotoğraf, Eşref Baba’ya aittir.



Bir gün Niyazi Sayın, Eşref Baba’ya: “Amcacığım, Gülşen-i Raz’da ‘Apaydın gece, kapkara gündüz’ diye bir ibareye rastladım. Bu nedir?” diye sorunca: “Evladım bu, bakar köre işaret etmektedir.” cevabını alır.

Elimdeki kilidi açacak anahtarın hammaddesini bulmuştum. Bu, “bakarkör” kavramıydı. Bu kavram, halk arasında genelde bakıp da görmeyenler için kullanılırdı. Bakmak ve görmek farklı durumlardı ve bakmanın görmek için yeterli olmadığı algısı, genel olarak insanların zihnine yerleşmişti. Bu kavramı, dilbilimsel manada ameliyat masasına yatırdığımızda ise ortaya bambaşka bir durum çıkacaktı: Öncelikle neşteri bu bileşik kelimenin dikiş bölgesine vurarak dikişleri çözüyoruz. Şimdi elde iki ayrı kelime var: bakar ve kör. Bunlar gramer olarak aynı cinsten kelimeler değil, birincisi fiil, ikincisi ise isim halinde; kör ismini aynı manaya gelen “görmez” fiili ile değiştirerek gramer dokusunu eşdeğer hale getirdikten sonra elimizdeki kavram “bakargörmez” haline gelmiş oluyor. Bu işlemi öncelikle yapmamızın nedeni, dilbilimde fiillerin isimlerden daha fazla çağrıştırma gücü olmasından dolayıdır. İsim halini alan bir kavram, zaten çoğunlukla bir fiilin hal durumudur ve insanların zihninde bir önkabul, mutlak gerçek algısı olarak yerleşir; bu durumda da genelde yerleşik isim halini almış kavramlar fazla sorgulanmaz, fiil hali ise sorgulamaya daha müsaittir. 

“bakargörmez”in manası, bakıp da görmeyendir değil mi?.. Yani baktığı halde görmeyen, burada görebilmek için bakma eyleminin zorunlu bir önkoşul olduğu, ancak yeterli olamayabileceği manası vardır. Peki ya öyle değilse?.. Görmemenin nedeni, bakma eyleminin ta kendisiyse?.. Yani bu sözün manası, “baktığı halde görememe” değil de “baktığından dolayı görememe” ise?.. Eğer baktığından dolayı görememe durumu varsa, o zaman sonucun tam tersi yani “görebilme” durumu için de sebebin tam tersi olan “bakmama” eylemi içinde olmak gerekecekti. Kilidin anahtarı, bu iki fiilin birbiri ile dikişlenmesi ile ortaya çıkan bileşik kelime olacaktı: “bakmazgörür”...

Burdaki bakmama durumu, gözünü kapatma veya başka yöne çevirme, yani optik veri iletimi kanalını kapatma manasında değildir. Bakmamak burda, dikkatini belli bir noktaya kitlememe manasındadır...

“...on tane adam eşzamanlı saldırdığında, eğer dikkatin kılıçlarında olursa ne kadar usta olursan ol birkaç tanesini halletsen bile geriye kalanlardan birinin kılıcı muhakkak seni kesecektir. Dikkatini kılıçta kitlemediğinde ise, kılıç düşmanın elinde olsa bile artık senindir...

...bir ağaca bakarken, dikkatini yapraklardan birine verdiğinde diğer yaprakların sanki hiç orda yokmuşçasına görünmez olduğunu fark edeceksindir...ve ağaç ancak yaprakların hiçbirisine bakmadığında görünür hale gelecektir...dikkatin herhangi bir yaprağa kaydığında ise ağaç görüntüsü anında yok olacaktır...” 
Takuan Söhö, Zen Ustasından Kılıç Ustasına Mektuplar

Tüm bunları kafamda bu makale için toparlayıp yazıya hazırladığım sıralarda 10 Mart’ta Krt’deki Gönül Mimarları çekiminde bir başka önemli bilgi edinecektim. Bu bilgi, bu sefer Başbuğ Zeybek Bey’den gelecekti. Zeybek Bey, stüdyo hazırlıkları tamamlanana kadar genelde içerdeki büyük masa etrafında Kalperenlerle sohbet ederdi. Ben de Melih’le beraber biraz daha arka tarafta, ayakta Zeybek Bey’in sohbetini dinliyordum. Zeybek Bey bir ara başıyla Melih’le beni işaret ederek “Sesim oraya geliyor mu?” diye sordu. Şaşırmıştık, çünkü Zeybek Bey’in sesi o mesafenin en az iki katından bile rahatlıkla duyulabilecek tondaydı. “Geliyor Efendim.” diye cevap verdik. Aslında bu, “şimdi söyleyeceklerimi dikkatli dinleyin” mesajıydı. Zeybek Bey, birkaç cümle daha ettikten sonra kalktı ve stüdyoya geçti. Ben de bunları unutmamak için not almıştım. Şöyle demişti Zeybek Bey: “Tanrı, her yerdedir; ancak o yerlerin herhangi birine dikkatini verirsen O’nu göremezsin, kaybedersin. Tanrı, her yerdeki hiçbir yerdedir... ”

Tanrı’nın her yerde olması, ama nesne olarak herhangi bir noktaya dikkatin verildiğinde görülememesi; dikkatin ancak hiçbir yere verilmediği anda her yerde görülebilir olması, yukardaki Japon Zen felsefesi ile bakış açısı bakımından birebir benzeştiğinden Türk Tasavvufu ile Japon Zen’inin köklerinin aynı kaynaktan mı gelmekteydi?.. Kim bilir, belki de Türk’ün Ay’ı ve Japon’un Güneş’i (Yıldız’ı) bir “turna kuşu”nun kanatlarında birleşiyordur. Bu iki kültürü birleştiren önemli simgelerden biri de turna kuşudur. Türk kültüründeki Alevi-Bektaşi geleneğinde turna kuşu Hz.Ali’yi temsil etmekte, Yesevi Sultan da turna donuna girebilmektedir.
“Hazreti Şahın avazı,
Turna derler bir kuştadır...”, Pir Sultan Abdal

Japon kültüründe de turna önemli bir simgedir. Japonların kağıt katlama sanatı olan origaminin sembolü olan kağıttan kuş, turna kuşudur. Efsaneye göre hasta olan birisi 1000 adet kağıttan turnayı katlarsa sağlığına kavuşmaktadır. Japonya’ya 1945’te atom bombası atıldığında, evi bu noktaya 1 mil uzaklıkta olan 2 yaşındaki Sadako Sasaki adlı kız çocuğu 12 yaşına kadar normal bir hayat sürer, ancak daha sonra atom bombası hastalığı olarak nitelenen kan kanseri olduğu anlaşılacaktır. Sadako hastalığını öğrendiğinde bunu büyük bir cesaretle karşılayıp turnaları katlamaya girişir, ancak 25 Ekim 1955’te 644. turnayı 645. turnaya tamamlayamadan vefat eder. Arkadaşları, eksik kalan 356 turnayı katlayıp onunla birlikte gömerler. Sadako’yu tasvir eden bir anıt, Hiroşima’daki Barış Parkı’na dikilir ve her sene Ağustos ayının altısında kutlanan barış gününde dünyanın farklı coğrafyalarından birçok çocuk tarafından yapılan turna kuşu origamileri Hiroşima’ya gönderilir.



Bu konu, ayrı bir araştırma yazısı olacak kadar detaylı ve uzun olduğundan burda noktalıyoruz. Buraya kadar açıkladığımız bakış açıları ve yöntemlerle bir değerlendirme yaptığımızda ilk etapta birbirleriyle alakası yokmuş gibi görünen 3 farklı araştırma noktası seçilmiştir. Bunlar 1) Kurzweil’ın singularity’si, 2) 16. yüzyıl ressamı Hans Holbein’ın “Elçiler” isimli tablosu, 3) Tasavvuf ve bilim soslu “new age” yapılanmaları. Kurzweil’ın singularity’sini son iki makalemizde tamamlamıştık, bir sonraki makalemizde Holbein’ın tablosundaki mizansenler incelenecektir. Daha sonra da new age yapılanmalarının incelenmesiyle yazı dizimizin birinci modülü tamamlanmış olacaktır. Subutay Batur’un ordularını birbirinden bağımsız parçalar şeklinde farklı coğrafyalara yönlendirip en sonunda aynı hedefte birleştirmesi gibi, bu 3 farklı alanda da mikro bakış açısıyla ayrı araştırma ve inceleme yöntemleri izlenmiş, ağacın bağımsız yapraklarına benzetebileceğimiz ayrı sonuçlar ortaya çıktığında da makro bakış açısıyla, ağacın yapraklarına bakmayarak ağacın kendisi gözlemlenmeye çalışılmış ve bu 3 sonucun da aslında tek bir hususa işaret ettiği, bu hususun da Deruni Devlet Kutsal Halı’nın sonlarına doğru Komutan’ın Turan Bey’e sorduğu seri sorulardan birine aldığı cevapla çözümlendiği ortaya çıkarılmıştır.

Karşıt cephelere yönelik yapılan bu çalışmaların tamamlanmasından sonra, edinilen bu yeni bakış açsıyla rahmetli Barış Manço Ağabey’in bir şarkısının sözleri çözümlenmiş ve burdaki işaretlerle “Türk’ün Yitik Deseni”ne ulaşılmıştır. Dolayısıyla bu çalışmaların tümünün ana hatları, 9 ay önce eşzamanlı bir şekilde bitirilmiş, daha açıklayıcı olması bakımından verilen örneklerin çoğaltılmasıyla makale serisi haline getirilmeye çalışılmıştır. Bu noktada belirtmek istediğimiz önemli bir husus da yazı dizimizdeki hiçbir fikir veya açıklamayla mutlak gerçeklik iddiasında bulunmadığımızdır, bu çalışmaların tümü şahsi yorum ve değerlendirmelerimdir.


Eğer Yol üzere isek ne mutlu bize, Allah utandırmasın...

Eğer değilsek, Allah bir an önce Yol’a doğru doğrulmayı nasip etsin...

Yesevi Yolu’nda görüşmek ümidi ile...

“...Bize gelince, bize soydan gelen değil, yoldan gelen lazımdır...”,  
Latif Baba, Deruni Devlet Kutsal Halı, s. 266



Yasin Murat Yiğit









Bu haber 4,054 defa okundu.





Yorum ekleYorum ekle


Yorumlar (10)
  • feylesof / 19 Nisan 2018 23:42

    Yitik desenin pesinde 3 yazisinsa gorsellerin goruntulenmesinde sorun var. Duzeltilmesi dilegiyle. Yazi cok onemli cunku. Kezlerce okumaya deger.
    Selamlar
  • Zeliha Türk / 19 Nisan 2018 21:26

    Yasin koldaşım Allah razı olsun. Hayretle, ibretle okudum.
  • feylesof / 17 Nisan 2018 21:36

    Bizim kendi insanımıza bile dezenformasyon derin bir biçimde etki etmiş.

    Batıya göre Orta Asya coğrafyasında Moğollar vardır; Orta Doğu'da da Persler ve Araplar vardır. Bütün bilimsel, sanatsal hatta askeri başarılar bunlarla ilgilidir. Başka hiçbir başarı yoktur. Türk diye bir "topluluk" varsa da önemsiz bir "güruh"tur.

    Kesinlik böyle bir dezenformasyon var. Bunu arkadaşlarımla zaman zaman paylaşıyorum.

    Bu dezenformasyon yalnızca "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma ve oldurma" yoluyla da yapılmıyor. Batı orduları Irak'a girdiklerinde yaptıkları ilk işlerden biri zigguratlara girmek ne var ne yoksa almak ve geri kalanı da tahrip edip yok etmek olmuştu.

    Filistin'de 8 bin yıllık 10 bin yıllık taş yazıtlar, kartuşlari tabletler bulunuyor. Bunlara uygun olarak çeşitli araç-gereç, giyim kuşam ve benzeri materyaller ve buluntulara ulaşılıyor. Bulunan tabletlerdeki yazı en çok (belki birebir) Göktürk yazılarına benziyor. Bu buluntuları ya onarılmayacak biçimde tahrip ediyorlar yani yok ediyorlar ya da önemli gördüklerini özel depolara kaldırıyorlar. Asla ifşa etmiyorlar. Bunlar ortaya çıktığında Mısır'ın da Roma'nın da ve daha birçok uygarlığın da temelinde Türkler olduğu ortaya çıkacak.

    İnsanlarla bunu paylaştığımda tepkileri genelde şu oluyor: Saklayıp ne yapacaklar ki. Türkler tüm uygarlıkların temelinde olsa ne olacak ki? Onlara ne zararı var? Ve bunun benzeri tepkiler alıyorum.

    Aslında doğru bir soruyu soruyorlar. Bugün dünyanın geldiği nokta açısından bakarsak ve bilimsel temelde konuya eğilirsek böyle olması gerekir.

    Ama onlar açısında sorun şu ki, Türk'ün en eski tarihinin bu biçimde ifşa edilmesi ve dürüstçe araştırılması bugün bilindiği anlamıyla esas olarak Hristiyanlık ve Yahudilik'i tamamen şökertecek bir etki yapacak. Hatta Zerdüştlük, Maniheizm, Budizm ve benzeri birçok dinin temellerine bakış açısını tamamen değiştirecek bir etkiye sahip olacak. Daha ileri gitmek gerekirse Peygamberimiz dönemi Mekkesi ve civarının tarihi ve 23 yıllık saadet asrı bile yeniden gözden geçirilmesi gerekecek.

    Çok şey yazılabiir bu konuda. Adamlar utanmasalar yani bilseler ki dünyaya yedireceğiz Farabi'yi bile Pers ya da Arap kabul ederler. Kanıtlar ve bilgiler inkar edilemeyecek derecede açık olduğu için mecburen Türk kabul ediyorlar. Yoksa o da İbn-i Sina gibi, Mevlana gibi ve daha birçokları gibi çoğunlukla Pers bazen de Arap asıllı olacaktı. Acı olan şu ki Mevlana'nın Türk olduğunu bile Türk insanının kendisi çoğunlukla kabul etmiyor.
  • börübay / 17 Nisan 2018 14:26

    iilim ilim bilmektir

    Yasin koldşım kendini bilme yolunda ilim ile gidilen yolda derin görüş ve düşünce ile açılan kapılardan kokusu alınan ışığı görünenden haberler vermişsin.Yolda izinde olanlardan olalım inşALLAH.
    görüşmek üzere.
  • Zafer YAVUZ / 16 Nisan 2018 23:15

    Yitik Desen

    Allah ilminizi arttırsın... Allah razı olsun ne güzel bilgiler ne enteresan bilgiler... Var olun
  • Nihal Kaya / 16 Nisan 2018 22:41

    çok değerli bir çalışma

    Yitik desen ;Yiğit koldaşımızın herbiri farklı bir konu gibi görünse de ,puzzle parçaları gibi ,birbiriyle ilintili girişim desenleriyle bizlerin algılayışına ve gönlüne açılan bir kapı anahtarı gibi kilitleri açıyor. Asırlardır Türk' ün gücünü küçümseyip,tarihin her anında vurduğu damgaları yok saymak, verdiğiniz Sabutay komutanın örneğinde olduğu gibi gerçekleri çarpıtarak örtmeye çalışmak ,görünen deseni görünmez hale getirmek ..ama artık nafile görebilenlerin gözünde Türk'ün derin tarihi taşlarda , söylencelerde ,destanlarda öylece duruyor ve güneş gibi parlıyor.Allah razı olsun kardeşim ,ilmin dosdoğru yolunu aydınlatsın inşallah ..
  • Hamdi Cenk Düzgit / 16 Nisan 2018 21:47

    Allah ilmini arttırsın Koldaşım
    çok güzel
  • alaca / 16 Nisan 2018 16:28

    Teşekkür..

    Çok güzel bir yazı teşekkür ederiz. Ağaç yaprak öğretisi aynen Hu Sırrını anlatıyor gibi geldi. Emeğinize yüreğinize sağlık.
  • Ali Can / 16 Nisan 2018 14:39

    Yazı

    Merhaba,
    hazırladığınız bu 4. bölüm de çok ilginç.
    Emekleriniz,aydınlatıcı bilgileriniz için teşekkürler.
  • Özlem Genç / 16 Nisan 2018 13:29

    Teşekkürler

    Yasin Murat kardeşim bu yazı için ne kadar güzel yorum yapsak az gelir ve yorumlar basit kalır. Yazı dizisinin sonunu merak ve heyecanla bekliyoruz. Allah ilmini daha da artırsın inşallah.






ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

En Çok Okunanlar