İrade

İrade

İrade


4 Haziran 2017 06:48
font boyutu küçülsün büyüsün


İRADE

Ey iman edenler, iman ediniz!

  

 

(Dikkat Allah ateiste yada hıristiyana vb. demiyor iman ediniz diye. Zaten hali hazırda iman etmiş Müslümanlara iman ediniz diyor.) 
 


Sultanımızın mutlak irade, külli irade, cüzzi irade, kader, kaza konularını aşşağıdaki ayetler ışığında incelediği dersin notları
 



Tekvir 29
Alemlerin Rabbi olan ALLAH dilemedikçe, siz dileyemezsiniz.
 


Enfal 17
Attığın zaman sen atmadın. Allah attı.
 


Hadid 22
Yeryüzünde ve nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta belirlenmiş olmasın…
 



Allah (c.c.) bir olayı ancak olduktan sonra bilebilir sözü kabul edilecek bir şey değildir. Allah (c.c.) her şeyi bilir. Zaten böyle bir Allah (c.c.) algısı yoksa bizim Allah'a (c.c.) bakışımız değişir. Allah (c.c.) bilmiyorsa ben de bilmiyorum, o zaman benle eşitlenmiş olur gibi bir anlam çıkıyor. Allah (c.c.) hakkıyla her şeyi bilendir. Görmediklerimizi görür, duymadıklarımızı duyar. Bu bile yeterli değildir. Göremeyeceğimiz, duyamıyacağımız şeyleride görür, duyar. Bu, kudreti ve gücünden gelir. Ama bilmesi başka bir şey. Şimdi bu bilmesi ve o kitapta kaydedilmiş olması; Bir sinema filmi düşünün, film çekildi ve bir Cd’de  kayıt altına alındı, sonra CD’yi tekrar takıp, startı verip, tekrardan filmi oynattığı zaman, oynayan oyunculara can verdiği zaman, İçindeki oyunculara diyor ki; yaşadığınız yaşayacağınız her şey bu Cd'de (kitapta) kayıtlı. Biz bunu tekrar yaşattığımız için siz bunu yaşıyorsunuz. Dolayısıyla siz bilmiyorsunuz ama biz biliyoruz gibi bir anlam çıkıyor. Bütün bunların yanı sıra cebri ekolüyde buradan doğmuştur. Cebri ekolünün kökeninde, Allah (c.c.) dilemeseydi ben bu günahı işlemezdim vardır. Bütün meseleler kaza ve kaderin hep yorumlanması ama bir türlü İslam dünyasının ve ulemasının üzerinde mutabakata varamamasından kaynaklanmaktadır. Cebriler derki ben günah işliyorsam bana o günahı Allah (c.c.) işletiyor. Onun için biz de ona sapkın bir görüştür deriz. Allah irade vermiş. 
 

(Salih Komsere Hitaben) Sen şimdi diyorsunki külli irade var, cüzzi irade var ve cüzi irade külli iradenin bir parçasıysa, o zaman oradan olan bir parça kendisi müstakil olmaz. Ve delil gösterdiğin ayetlerle okuyup anladığımız kısmıyla bu işte bir iş var ama algılamamız bu yönde çıkıyor. O zaman seçme hakkımızı Allah'mı bize veriyor;
 

1. Tanıyor mu? 
2. Tanıdığını biliyoru mu? 
 

Tanıdı ama bizim ne seçeceğimizi biliyor. Burada zaten biz biliyor diye iman ediyoruz. Bunda hiç şüphe yok. Peki kaza kader nasıl olur? Kaza kelimesinde de biraz sıkıntı var. Kaza klasik anlamda senin yaptığın şeyler. Eee ben yapıyorsam onu, oda kaderden oluyor. Ne kazası yani. Şimdi kadere baktığımız zaman bizim gücümüzün dışında güç yetiremeyeceğimiz şeylerde oluyor. O zaman irademizde mutlak değil veya irademizin gücü de mutlak olmuyor fiiliyatta. Mesela kim durup dururken trafik kazası geçirmek ister. Bu durumda adamın biri diyebilir ki 100 km hızla gideceğine 50 km hızla gitseydin. Yavaş kullansaydın diyebilir. Başka bir örnek verecek olursak adam yolda falan bile değil evinde otururken evinin içine araba dalıyor. Ya da alakasız milyonda bir  olacak bir şey oluyor ya da hastalanıyoruz, sakat doğuyoruz. Buna bir çok örnek verilebilir. Bunlarda bizim gücümüzün yetmediği kaderden yaşantılar. O zaman bunu Allah (c.c.) yapıyor. Evet Allah yapıyor. Yaptığını imtihan olarak bize sunuyor. Evet imtihan olarak sunuyor. Peki o zaman bizim irade hakkımız, seçme hakkımız nerede? O zaman külli irade ve cüzzi iradeyi tanımlarken nasıl tanımlayacağız. İşte sorun burada başlıyor. 
 

Soru: külli irade " Allah (c.c.) dilemedikçe siz dileyemezsiniz " ayetiylede bağdaştırılabilir mi? Yani bizim dilememiz onun dilemesine bağlı.
 

Cevap: Dilemesine bağlı değil. Zaten dilemiş onu! Sen şimdi bu konuşmayı yaptın ya, Allah (c.c.) sanki şimdi dilemiş gibi algılama onu. Kitapta dilemiş onu. Bu konuyu şema çizerek anlattığımda belki sorunuz değişebilir.
 

 


Külli irade dediğimiz yaratıcının mutlak iradesidir. Yaratıcıya ait bir irade var, bir de mutlak irade diye bir şey var. Mutlak irade daire dışında. Yarattıklarını kuşatmamış. Yarattıkları külli iradenin içerisinde. Külli irade de mutlak iradeden besleniyor. Mutlak iradesini biz bilmiyoruz. Ama külli irade mutlak iradeden beslendiği için mutlak iradeyi külli iradenin içerisinde görebiliyoruz. Örneğin güneş her gün doğudan doğuyor. Burada mutlak irade var. Mutlak iradesini külli iradesinden bize yansıtıyor. Bir gün o güneşin oradan doğumayacağını da söylüyor. Bu onun mutlak irade tanımı. Bunu bir kenara bırakalım. 
 

Şimdi gelelim külli iradeye. Şemadaki örneğimizde mutlak iradeyide İçine alacak şekilde külli İradeyi Kabul edelim. 
 

Şimdi bir de cüzzi irade var. Cüzzi irade nedir dediğimiz zaman, Yaratıcının kendi külli iradesinden bir parçasını yarattıklarına tanıma hakkı yani irade ve idare hakkı diye tanımlayabiliriz kısaca. Cüzzi çok küçük yani okyanusdan bir damla. Şimdi bir yanılgı da burada başlıyor. Aşşağıdaki şemadaki gibi cüzzi iradeyi külli iradeden ayrı bir noktada düşünürsek o ayette cevap veremiyoruz. (Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz)
 

 


Yukarıdaki şemada cüzzi irade tamamen yanlış konumlandırılmıştır. Cüzzi irade külli iradeden ayrı bir şey değildir. Külli iradenin içerisinde cüzi irade var.

 

Dolayısıyla cüzzi irade külli irade içerisinde iken, külli irade ile hiçbir şekilde bağlantısını kesmemiştir. Ayrı, kendine müstakil bir noktada değildir. Okyanustan bir damla okyanusu terk etmemiş, dışarıya çıkmamış, hala okyanusun içerisinde. Zaten cüzzi irade dediğimiz şey de külli iradenin içerisinde olduğu için bütün bu yaşanan kader dediğimiz şeyler külli iradenin içerisinde meydana geliyor. Peki cüzzi iradeyi tanımlarken imtahanı nereye otur atacağız? İmtihan meselesi, insanın seçme, hata işleme hakkı yok mu? Var. Bunlar külli iradenin içerisinde değildir dikkat edin. Cüzi iradenin içerisinde var. O da cüzi irade dairesinin dışına çıkamıyor. Dikkat edin. Bir anda çıktığını varsayalım, çıktıktan sonra nereye geliyor, külli iradeye. Kaçış yok. Külli iradeden zaten dışarı çıkması mümkün değil. Cüzzi iradenin dışarı çıkmadığını kabul edelim. Cüzzi irade bölgesinin içinde kaldı, debeleniyor. Yine külli iradenin içerisinde kalmış oluyor. İşte kader denen mesele, bu daire içerisinde cereyan ediyor. Yani bir sınırı var o sınır külli iradenin içerisinde. Yani diyor ki Allah (c.c.) “Dilemeseydim, külli iradem olmasaydı senin cüzi iraden olmazdı. Külli iradem olmasaydı cüzi iradesiz hiçbir şey yapamazdın.” Hiçbir şey yapamazdın dediği zaman, sana cüzzide olsa bir irade vermiş ki yapıyorsun. Ama yaptığın her şey külli iradenin içerisinde. Peki o zaman bizim seçme hakkımız ne oluyor? Günah işliyorsak o mu yaptırıyor? O mu yaptırıyor kelimesini bireysel anlamda söylersek işte orada kafa karışıyor. Külli iradenin içerisinde o günahta var. Neresinde, cüzi iradenin içerisinde. Allah (c.c.) o yasaya koymuş onu. Ama okyanusta bir damla olan bir şeyden bahsediyoruz. O damlayı da okyanusta Allah (c.c.) zaten yok ediyor. Sen o günah işlediğin zaman onun için amellerle cennete girilmez, lütfu ile girilecek deniliyor. Bunun manası çok açıktır. Kimse cüzzi iradesiyle cennete giremez. Külli irade ile cennete girilebilir. Yani ameliyle kimse cennete giremeyecek Allah'ın (c.c.) lütfuyla girecek. O zaman cüzi iradenin ne anlamı kaldı ki? Okyanusta bir damlanın, cüzi iradenin içerisindeki hadiselerde bize ispat oluyor. Bu da kaderden yani külli iradedendir. Topyekün baktığımız zaman külli irade olmasaydı cüzzi irade olmazdı. Dilemeseydik diliyemezdiniz karşılığı oluyor. Kıt anlayışla ben adamı öldürdüm bunu ben yapmadım Allah (c.c.) yaptı demek ne kadar doğru? Evet Allah'ın (c.c.) külli iradesinde böyle bir şey vardır, yani cüzi irade kısmında. Bu bağlamda Allah (c.c.) müsaade etmeseydi yapabilir miydik, hayır yapamazdık. Bu yüzden kanununda var, ama fiiliyatın kendisi var. Dikkat et. İşlemesi yok. İşlemesi cüzzi iradenin içerisinde sana bağlı. Sen işlemezsende bu külli iradeden kader, işlersende külli iradeden kader. Dolayısıyla zaten bütün kapılar kadere çıkıyor. İşlesekte kader, işlemesekte kader. Bütün kapılar burada külli iradeye çıkıyor. 
 

Dolayısıyla çocukça sorulan o basit soru, ben mi öldürdüm, Allah mı öldürdü sorusuna şu ayet akla gelebilir. "Oku sen atmadın biz attık" Burada da Allah (c.c.) açıkça beyan ediyor ki benim külli iraden var. O oku biz attık sen atmadın, sadece atmayı seçtin. Bu ayette oku atan kişi, oku attıktan sonra, ok hedefe doğru ilerliyor ama hedefi neresinden vuracağını bilmiyor. Oku 12'den vurma niyetiyle atıyor ama neresinden vuracağını bilmiyor. Fakat ne yaparsa yapsın sonucu belirleyecek olan külli iradedir. Ok 12'ye giderse de atanın maarifetinden değil, kişi sadece atma iradesini seçiyor. Sonucu belirleyen Allah (c.c.).  Oku 12'den vurduran Benim sen değilsin diyor Allah (c.c.). Burada da yine kader var. Seçsende seçmesende her şey kader. Sen sadece iradeyi gösteriyorsun. Adam 5. Kattan intahar etmek için atlıyor ama ölmüyor. Sonucu belirleyen Allah. Örnekler çoğaltılabilir. Külli iradedeki mesele de acaba biz mi yapıyoruz sorusunun cevabı, hayır biz seçiyoruz, meylediyoruz, külli irade yine de önümüze engeller çıkartıyor. Buradaki önemli nokta külli irade hep sonucu hayra yönlendirmeye kuruludur. 
 

“Ameller niyetlere göredir” hadisi şerifinin sırrı da burada ortaya çıkıyor. Diyelim ki birisi adam öldürmek üzere silahını çekti ve ateş etti, ateş ettiği adamda öldü. Sonucu belirleyen Allah’tır, kişiler niyetleriyle yargılanır. Bu kişi hem bu dünyada hem öteki dünyada katil hükmüyle yargılanacaktır. Diyelim ki ateş ettiği adam ölmedi, sonucu belirleyen Allah olduğu için, kişi niyetinden yargılandığı için bu dünyada katil olarak yargılanmaz ama öteki dünyada katil sıfatıyla yargılanır.
 

Örneği biraz daha değiştirerek anlatalım. Diyelim ki birisi sizi çok kızdırdı. Dersini bildirmek için o kişiyi korkutmak istediniz. Çektiniz silahı adama doğrulttunuz. Silah istemeden ateş aldı. Korkutmak istediğiniz kişi öldü. Ateş eden kişinin niyeti öldürmek olmadığı için bu dünyada katil sıfatıyla yargılanırken, öteki dünyada katil sıfatıyla yargılanmaz. Burada şu soru akla gelebilir. Peki Allah’ın (c.c.) adaleti buruda nerede? Sonuçları belirleyen O ise, benim silahı öldürmek niyetiyle değil de, korkutmak niyetiyle çekmeme rağmen neden karşımdaki kişinin ölmesine müsaade etti. İşte tam buruda da çaprazlama adalet sistemi devreye giriyor. Allah (c.c.) mutlak adildir. Geçmişte adam öldürmek niyetiyle tetik çektiğimiz bir olayda Allah (c.c.) rahmet gösterip en azından bu dünyada katil damgası yememizi engellemiş, öbür dünya içinde tövbe beklemiştir. O gün orada patlak vermeyen bu olay, bu gün burada patlamıştır. Bu yüzden Allah (c.c.) ayetlerinde günah işlemeyin, zina yapmayın, içki içmeyin, adam öldürmeyin vb. (örnekler çoğaltılabilir)  demiyor. Günaha (hiç) yaklaşmayın, zinaya yaklaşmayın, içkiye yaklaşmayın, silahı çekip adam korkutmaya yeltenmeyin diyor (mealen). Bu tür eylemlerin çevresi mayınlarla doludur. Mayınlı arazinin tam ortasındadır. Neden mi? Şimdi yapacağın buna benzer bir eylemin, geçmişte de yapmışsan ve orada mayın patlamadıysa, orada patlamayan mayının  şimdi yapacağın bu eylemde patlamıştır. Çapraz adelet sisteminden kastımız budur. İşte Allah (c.c.) o yüzden peygamberlerle ve varisleriyle (salihlerle) beraber olun der ve bu bize farzdır. Günahkarlarla, kötü insanlarla beraber olmaksa onlara farzdır. Onlara olan bu farz durumdan dolayı Allah (c.c.) rahmet gösterip bu gibi durumlarda mayınlı arazilerin krokisini o salih kullara vermiştir.  Salih kullarının (Peygamber Varislerinin) elinde bu mayınlı arazinin krokisi olduğu için bizleri doğru bir şekilde yönlendirirler. 
 

Bu durum için çok güzel bir Ata Sözümüz vardır “Kışın yediğin hurmalar, yazın bir tarafını tırmalar.” O yüzden kışın hurma yemeyeceksin. Yiyeceksen de şükrünü yapmayı unutmayacaksın. Şükrünü yapmazsan yazın başına böyle dertler açar. Şükür demişken. Zaten şükrünü yapmazsan yediğin şey sana helal olmaz! Günümüzde helal olduğu söylenen yiyecekleri yemek aslında helal değildir, o yiyecekleri yemek sadece caizdir. Caiz başka helal başka. Peki caiz olan yiyecekleri yerken helal olması için ne yapmamız gerekir? Yemeği yemeye Bismillah ile başlayıp bitirince de şükrünü yapmamız gerekir. İşte o zaman o yiyecek bize helal olmuş olur. Şükrünü eda etmediğin yiyecek helal değildir. Sadece caizdir. Şükrünü eda edersen o yiyecek sana helal olur.
 

Şükür yaratılan şeyler için yapılır, Hamd Halk edilen şeyler için. Halk etmek başka, Yaratmak başka. Yaratmak Halk etmenin binde biri kadardır. Yaratmayı gözünüzde o kadar büyütmeyin. Esas önemli olan Halk etmektir. Müminun Suresi 14. Ayet “Yaratanların en hayırlısı (en güzeli) Allah’tır.” (Saffat 124-125-126… vb.) Yaratanların en hayırlısı derken bir çoğulluk ifadesi var. Demek ki Allah’tan başka yaratma fiiliyle uğraşanlarda var. Ayete göre yaratma fiiliyle uğraşanların içerisindeki en hayırlı varlık Allah’mış. Gerçi şöyle bir ayette var “Sizin yaptıklarınızı da yaratan Allah’tır.” Bu Ayete de şöyle bir mana vermek daha doğru olur “Sizin yarattıklarınızı da Halk eden Allah’tır.” Halk eden tektir. O da bir ve tek olan Allah’tır. Ama yaratan tek değildir. Yaratma fiiliyatıyla uğraşan bir çok insan vardır. Ben bunu şu hikayeyle daha iyi anlıyorum (Serdar Kazanç olarak);
 

Bir gün bilim adamları insanı da yaratmayı başarır. Bunun verdiği sevinç ve coşkuyu yaşarlar. Sonra bir toplantı yapıp şöyle bir karar alırlar “Eee artık insanı da yaratmayı başardık. Artık Tanrı’ya ihtiyacımız kalmadı. Eee ne yapalım o zaman? Gidip bu durumu Tanrı’ya anlatalım. Artık O’na ihtiyacımızın olmadığını söyleyelim” derler. Toplanıp Tanrının huzuruna çıkarlar. Tanrı sorar “Neden geldiniz?” Bilim adamları cevap verir “Biz artık insanı da yaratmayı başardık dolayısıyla sana ihtiyacımız kalmadı. İstifanı ver” derler. Tanrı “Bu yarattığınız insanları nereden yarattınız.” diye sorar.  Bilim adamları “Topraktan yarattık” derler. Tanrı “İşte orada durunnnnn bakalım. Gidin kendi toprağınızdan yaratın ondan sonra gelin.” der.
 

Ben bu konuyu bu hikayeyle çok daha iyi anlıyorum. Oyun hamurunu yoktan Halk eden Allah, o oyun hamurundan çeşitli aletler yaratansa biziz.Halk etmek başka yaratmak başka. Halk etmek Allah (c.c.) mahsustur. Zihninizden bir araba hayal edin. Şu anda zihninizde hayal ettiğiniz araba, kendi kendine beni kim yarattı, beni bir yaratan olması lazım diyor. Bu örnekten de başka bir konuyu da aydınlatacak olursak, araba benim zihnimizin içinde, arabanın bakış açısından baktığımızda araba kendisini benim bir parçam olarak görüyor. Okyanusa düşen bir damla ben okyanusum demesinde ne desin. Dolayısıyla araba şöyle düşünebilir. Ben yaratıcımdan bir cüz olduğuma göre ben aynı zamanda O’yum. Ama benim bakış açımdan bakarsak ben hayalimdeki araba değilim. Tasavvufta kendini hiç etmiş kimseler ben O’yum diyebilir ama O biz değiliz. Sen o’sun ama O sen değil. Enel Hak meselesi. 
 

Hz. İbrahim ne yapmıştı? Göğe, güneşe, aya, yıldızlara bakıp Halıkın (Halk edilmiş varlıkların) içindeki bir şey benim Tanrım olamaz diyor. Yaratılan bir şey benim Tanrım olamaz diyor.
 

Konumuza yeniden dönecek olursak tek Halk eden Allah olduğuna göre ona şirk koşmak imkansızdır. Ona eşit olabilecek Halk etme yetkisine başka bir varlık sahip değil ki Allah’a eş koşalım. Yani insan istese de Allah’a şirk koşamaz. Şirk koşması için Halk etme yeteneği olan bir varlık olması lazım ki eş koşabilsin. Peki o zaman Allah Kuran’da şirk koşmayın derken neyi kastediyor? Yukarıda anlattığımız gibi, niyetine bakıyor. Ortak olmayı istemiş mi, istememiş mi.
 
 




Sohbeti Derleyen :

Serdar KAZANÇ








Bu haber 5,272 defa okundu.





Yorum ekleYorum ekle


Yorumlar (26)
  • kalperen adayı / 7 Haziran 2017 06:37

    Beklenen mahlaslıya

    yorumlarına katılmıyorum yazıyı iyi anlamamış görünüyorsun
    fetva gibi yorumun hoş değil,ama senin yorumlarından çıkardığım yönlendirici ve bir yerlerin polomik kılasiği,gibi yanılıyor olabilirim.inşallah egon değildir o bir yerler.bir not Allah müsade etmediği bir fiilden ceza vermiyor tejrar
    yazıyı okumanızı tavsiye eder hayırlı ramazanlar dilerim.ayrıca bu muhteşem yazı ve sohbet için Allah razı olsun.
  • .... / 6 Haziran 2017 21:56

    Kazım Mirşan ile Türk Tarihi Üzerine Sohbet (1. Bölüm)

    https://www.youtube.com/watch?v=2nxUG4cIXV0
  • Serdar Kazanç / 6 Haziran 2017 15:56

    Teşekkür

    Yazıda bahsedilen tüm ilim, irfan Gönül Sultanım Ata Begim Oktan Keleş'e aittir. Acizane bu fakir sadece sohbetteki notları yazıya dökmüştür. Allah'ıma şükürler olsunlar böyle bir Gönül Sultana talebe olmayı nasip eyledi.
  • beklenen / 6 Haziran 2017 12:24

    İRADE HAKKINDA
    İrade seçim hürriyeti gibi görünmektedir. Ancak seçimini ortamı ve niteliği çok önemlidir. Seçenekler olabildiğince eşit koşullarda olmalıdır. Eğer koşullarda yeterli eşitlik yoksa özgür iradeden söz edilemez. Yönlendirilen bir irade vardır.
    Konuya tek bir yönden baktığımızda sanki pilli bebekleriz” gibi hissiyata kapılırız. Elbette durum daha farklıdır. “Pilli bebek” mantığında özgür iradeden söz edilemez. Ciddi sıkıntılara yol açar. Neden ve nasıl sıkıntı olur? Anlamaya çalışalım. Çünkü bizler geleceği bilemeyiz. Gelecekte neyin bizim için faydalı veya zararlı olacağını bilemeyiz. Bir adım sonrasına zararlı gibi görünen durum, üç adım sonrasına olmazsa olmaz bir faydaya dönüşebilir. Geleceği bilemeyeceğimiz gibi, hangi olayların bizim için ne tür faydasının olabileceğini de bilemeyiz.
    Yapmış olduğumuz bir seçim ardında yapılacak olan bütün seçimleri geri döndürülemez biçimde etkileyebilir. Yapılan bir seçim daha sonraki olayları iyi veya kötü yönde çok fazla etkileyebilir. Hangi olayın bu kadat etki yapabileceini de bilemeyiz. İşte bu noktada Allah’ın, Allahlığı devreye girer. Dahası Allah’ın rabb’lik sıfatı devreye girer. Daha doğrusu bir şekilde daha ortaya çıkar. Zaten bütün sıfatları ile her an devrededir. Bir kaç adım sınrasına yaptığımnız seçimlerden zarar görmememiz için seçimlerimiz üzerinde yönlendirme yapılır. Bu yönlendirme bizim için anlık değerlendirmelerimizde zararlı gibi görünebilir. Ama bir kaç adım sonrası son derece faydalı olabilir. Mesela yusuf peygamberin kuyuya atılması, hapislere düşmesi vb. anlık değerlendirildiğinde iyi değil gibi durur. Ama sonuç itirarıyla bütün olaylar bir diğerine vesile olmuştur. Ama bu vesileleler pozitif yönde gelişmiştir. İşte biz bunu kontrol edemeyiz. Çünkü kontrol edilen eleman biziz. Bunun anlamı yapacağımız seçimlerimizde seçeneklerin bizim lehimize, biz farkında olmadan yönlendirildiğidir. Zarar göreceğimiz seçimi olabildiğince gözümüzden uzak tutar. Bazende o zararı zaten peşinen bildirir. Haramlar bu şekilde anlayabiliriz. Konu çok daha derinlerde olan bir kavramdır. Allah bizi normalde anlayamayacağımız ve takip etmekte zorlanacağımız biçimde korur, gözetir. Allah’ı kuluyla konuşması olaylarladır. Bizler bir olayı bir kavramı veya ifadeyi anlatmak için aracı olarak kelimeleri kullanırız. Ama Allah’ın kelimelere ihtiyacı yoktur. Olayın bizzat kendisi onun kelimeleridir. Bize zarar verecek bir seçeneği, seçenek olmaktan bile çıkarır. Ya otobüse yetişemeyiz, ya o gün hasta oluruz. Ya karşılaşmamamız gereken biriyle karşılaşmamızı önlemek için başımız bir iş gelir vs. Vs... Bizim hayatımız Allah’ın Rabb’liğinin icra alanıdır.
    Evet belki cüz’i iradeden söz edilebilir. Ama bunu en önemli koşulu daha sonra ki olayları etkileyememesidir. Mesela durduk yere, hiç kimsenin hiç bir anlam çıkaramayacağı bir şekilde parmalarını şıklatmak, bir seçimdir. Burada cüz’i iradeden belki söz edilebilir.
    (Sadece bir yorum olarak şunuda eklemek istiyorum. Allah’In varlığını birliğini kabul etmek, bizim kontrolomüz dışındaki bu olayların bizim lehimize gelişmesinde çok büyük bir etmendir. Allah’ın Allahlık hakkını tanımayanlara Allah bir yerden sonra işte bu açıkladığımız yardımı yapmaz. Varlığına inanmadıkları güç neden yardım etsin?)
    Mesela genç Muhammed’in düğüne gitmek istemesi, onun seçimidir. Ama o seçimden gelecekte olacağı peygamberliğini etkilenmemesi için onu düğün ortamında uyutarak uzak tutmak Allah’ın onun üzerindeki Rabb’liğini tecellisidir. Dikkat edin tecelli pozitif yönde oluyor. Eğer düğün zararlıysa düğündekileri neden korumadı? İşte burada da Allah’ın gelecek olaylara ilişkin dilemesi devreye girer. Genç muhammedin düğünden alabileceği pozitif hiç bir katkı yoktur geleceğinde. Bizler ise bunu örnek alırız veya almayız. En azından bir risk olduğunu bilmiş oluruz. Kendimiz uzak tutabilirde, önemsemeyip o ortama girebiliriz de. Bizim o ortamdan kaynaklanacak sonuca ihtiyacımız vardır.
    Yazıda irade konusu Mutlak irade / Külli irade / Cüz’i irade olarak adlandırılmış. Yukarıda cüz’i irade hakkında düşüncelerimi yazdım. Temelde cüz’i irade diye bir kavramını varlığını kabul etmekle birlikte sınırlarının nasıl saptanacağının bilinemez olduğuınu düşünüyorum. Yani hangi olay hangi koşullarda olursa cüz’i irade kapsamına girer. Bizim ona iat tanımlamalarımız Allah’a göre ne kadar geçerlidir; hiç bir şekilde bilemeyiz. Aynı belirsizlik mutlak irade ve külli irade denilen kavramlar içinde geçerlidir. Ancak bu kavramdan daha önce cevap vermesi gereken bir sorusu vardır. Bir kez daha tekrar ediyorum; biz kuların hayatı, Allah’ın Allahlık hakkının ifa alanıdır. Allah, Allahlık hakkını sıfatları ile kullanır. Gereken yerede gerektiği kadar. İşte bu haklarını kullanması irade meselesi midir? İrade kavramını kullananların öncelikle bu soruyla muhatap olması gerekir. Allah bizim kavralarımıza göre değerlendirilemez. Asla ve asla kategorileştirilemez. Kişisel görüşüm Allah, Allahlık hakkını her koşulda her an icra eder. Bu icra irade olarak tanımlanamaz.
    Bir hususu hatırlatmakta fayda. Cüz’i irade konusunu temelde kabul etek derken kast ettiğim sınır şudur: Allah’ın yarattığı sınırların bir kısmını zaten doğal olmak üzere, onun üstünde biz varız anlamında. Yoksa örnek verdiğim parmak şıklatmakta doğrudan Allah’ın lütfuyla olandır. İlk satırlarda örnek verilen Allah dilemezse biz dileyemeyiz bunun açıklamasıdır. Aslında bu ayet, Allah indinde bir iradenin olamayacağı ifade etmektedir bana göre.


    ALLAH’I BİLMEK BİLGİSİ
    Kimi insanlar Allah’ın düzenini anlamaya çalışırken hataya düşerler. Hatanın sebebi bilgisizlik, ard niyet gibi gerekçeler değildir. Samimiyet ve bilgiyle bile bu hata oluşabilir. Bunu sebebi benim ALLAH’I BİLMEK BİLGİSİ (ABB) olarak tanımladığım bu bilgiye vakıf olamamasından kaynaklanmaktadır söz konusu hata.
    O halde soralım; ALLAH’I BİLMEK BİLGİSİ (ABB) Nedir, ne demektir? Bu bilginin kaynağı nedir, ne kadar güvenilir?
    Bunun için önce (ABB) olmadığı bilgiyi anlamamız gerekir. Eleştirel veya kötü anlamdaki bilgiden söz etmiyorum. Açıklamakta da çok zorlanacağımı biliyorum.
    Bizler; (her ne kadar bütün varlık alemi “bizler” hitabının içindeyse de konu özelinde insanları kast edeceğim.) sınırlı, sınırları oldukça dar bir alanda olan varlıklarız. Zaman, mekân gibi veya fizik kuralları diye tanımladığımız aitliklerimiz vardır. Nedensellik gibi bir bağımız var. Bütün kavramlarımız, algılarımız fizik alem denilen bu sınırlara göre oluşur. Normal şartlarda her bir adımda ‘yer’ var mı diye sorgulama yapmayız. Işık varsa görürüz, ses varsa işitiriz. ‘Doğal’ dediğimiz kavramlara yol açar. Ve ‘mantık’ dediğimiz zemini oluşturur bu durum. Bu duruma uymayan durumlar mantıksızlık olarak nitelendirilebilir.
    Sayamayacağımız kadar çok sınırlarımız vardır. Doğuştan gelen bilgilerimiz de bu sınırlara göredir. Var olanın dışında yeni bir durumla karşılaştığımızda, o durumu anlamak veya tanımlayabilmek için ne yaparız? Elbette tanımlayacak olan bizlerde, var olan bilgiye göre bir tanımlama yapacağız. Kapasitede ne varsa ona göre bir tanımlama ortaya çıkar. Ancak asıl ilginçlik bundan sonra başlar. Yeni duruma ilişkin yapılan tanımlamaların tamamı benzetmeler üzerine kurgulanmıştır. Benzetmeler aslına çok yakın olabileceği gibi, ilgisizde olabilir. Bunu değerlendirebilek bir ölçü bulmak çok zordur.
    Açıklamaya çalıştığım bu durum bizim temel kavramlarımızın, mantık yapımızın, algılarımızın kaynağıdır. Dünya, evren ve olayları bu var olan algılarımıza göre değerlendiririz. Daha ileri giderek diyebilirm ki, algılarımızla görürüz. Varlığımızın temel ölçütlerinden biridir algılarımız.
    Bizim bilgi dediğimiz olayı, olabildiğince açıklamaya çalıştım. Bilmek ve bilginin aktarılabilmesi farklı konular. Açıkça bu konuda sıkınıtı yaşadığımı söyleyebilirim.
    Asıl konumuz olan (ABB) bu bilginin olabildiğince dışında olan, olması gereken bilgidir. Tamamen dışında da olamaz. Çünkü o bilgini muhatabı biziz. Hiç yoktan belli seviye üstünde dışında olması gerekir. O zaman belki (ABB) yi daha iyi kavrayabiliriz.
    (ABB)’nin temel kaynağı bizzat Allah’ın zatıdır. Ancak bu bilgiye bir aracı olmadan ulaşamayız. Elbette o aracıyıda yaratan Allah’tır. Akıl, feraset, hikmet dediğimiz kavramlar bu aracıların başında gelir. Peygamberler, kitaplar ve Allah’ın uygun gördüğü diğer yollarla akıl gereken değerlendirmeyi yapar. Gereken sözünün altını özellikle çiziyorum. Bu değerlendirme bir nasip olarak ortaya çıkar. Kişisel değerlendirmem, bu nasibin çok az dağıtıldığıdır.
    (ABB)’nin en önemli, en temel noktası konunun Allah olduğu gerçeğidir. Allah’ın bizim algılarımızın üstünde bir sınırsızlıkta olduğunu peşinen kabul etmemiz gerekir. Sınırlı bir donanımla sınırsız olanı anlamak gibi bir işe giriştiğimizi bilelim. Çıkacak hiç bir sonucun gerçeği tam olarak ifade edemeyeceğini de bilelim. Bu durumda gerçek, bizim ulaşabileceğimiz, dahası Allah’ın bizleri ulaştırdığı seviyedir.
    (ABB) ye ulaşmak için Allah’ın 3-4 tane sıfatının çok iyi anlaşılması gerekir.
    Er-Rahman (hemen ardından Er-rahim)
    El- Evveli (öncesizlik) - El-Ahiri (sonrasızlık) Yani Allah’ın zamana tabi olmadığını bilmeliyiz. Mekâna da tabi değildir Allah. Kendinden başka hiç bir aitliği yoktur. Kategorize edilemez.
    Bütün samimiyetimle iddia edebilirim ki, Er-Rahman (hemen ardından Er-rahim) sıfatı bütün sosyal bilimleri kaynağı ve çözümüdür. El- Evveli (öncesizlik) - El-Ahiri (sonrasızlık) sıfatları ise bütün fizik vb. bilimlerin kaynağı ve çözümüdür.
    Allah’ın bu sayılan sıfatlarını çok iyi anlamalıyız. Bu bilgileri göz ardı ederek hiç bir doğru sonuca ulaşamayız. Bu sıfatları kullanılmadan yapılabilecek olan çıkarımlar, sadece bizim algılarımıza göre olandır. Yanlış olma ihtimali her zaman ağır basar. Bilimdeki yanlışlanabilir lik kavramı burada başlar. Allah’ın sıfatlarının kullanıldığı sonuçlarda ise yanlışlanabilirlik bizim algılarımızdan kaynaklanır.
    Olayları zamandan ve mekandan ayrı nasıl değerlendiririz? Allah’ın bize vereceği ilimden başka yolu yoktur. Kaldı ki bu ilme sahip olabilmek için illa ki Müslüman olmak gibi bir şart da yoktur.
    Asıl konumuza fazlaca ara verdik gibi.
    Asıl konumuz iradeydi.
    Son olarak ta “iradelerimiz, hayatımız Allah’In sıfatlarının icra alanıdır” demiştik. Allah’In dilemesi olmadan ne cennete gidebiliriz, ne de cehenneme. İşte bu noktada şeytana verilen saptırma iznini çokmiyi anlamalıyız. Şeytan isyan etmek için bile izin ister gibi görünen durum bile Allah’ın iznine tabidir.

    Yazının devamında kişiler niyetleriyle yargılanır gibi bir ifade var. Verilen örneklere göre doru bir ifade değildir bu. Ameli olmayan bir kötülükten dolayı insanlar yargılanmaz.
    Allah’ın adaleti bu şekilde çalışmaz. Ameli olmayan niyetler sadece pozitif sonuçla değerlendirilir. Bir iki yapamasada kalbinden geçiridiği iyilik için 2 sevap alır. Yapabilcek iken kalbinde olan bir kötüğü yapmadığı için bir sevap alır. Öldürme kastıyla yapılan bie eylemin sonuc kurtulmuşsa kişi, öldürmüş gibi yargılanamaz. Olayda Allah buna izin vermemiş, izin vermediği bir olaydan kul nasıl sorumlu tutulabilir? Veya tam tersi, öldürme kastı olmadan kazaen kişi öldü. Yine aynı durum söz konusudur. Kazen ölüm kavramı olduğu için zaten fidye kuralı gelmiştir. Kısas uygulanmaz. Kısas için niyet ve amel birlikteliği şartı vardır. Buradaki değerlendirmeye katılmıyorum açıkçası. Ve konu hassas olması itibarıyla fetva niteliğine bürünmüş durumda. Bunu söyleyen de yazanda ağır bir vebale düşebilir. Kardeşlerime tavsiyem, bunu bir fetva gibi ele almayıp sadece bir görüş olarak bilsinler.
  • Nihal Kaya / 5 Haziran 2017 22:04

    Bu sohbeti yaptiran Allaha şükürler olsun, bu sohbeti yapan derunu babamizdan,derleyen serdar kardesimizden,sohbete katkida bulunan kalperenlerden Allah razi olsun hayretlerini arttirsin insallah..
  • Enes / 5 Haziran 2017 13:20

    Gerçekten çok güzel Bir yazı. Çok akıcı anlaşılır. Allah hepinizden razı olsun.
  • Hüseyin Bulduk / 5 Haziran 2017 12:36

    Teşekkürler

    Üzerinde detaylı düşünülüp, tefekkür edilmesi gereken bir yazı. Allah razı olsun, ilminizi arttırsın Serdar koldaşım,
  • niyazi Akgül / 5 Haziran 2017 12:28

    DERUNİ BABA

    boşuna demiyorlar oktan beyim Allah razı olsun sohbetiniz bal üstüne bal yazıya döken kardeşede minnettarız.
    gerçekten yanınızdan feyizlenenler çok ama çok nasipli vesselam.
  • Seytanla dans / 5 Haziran 2017 11:52

    Uzun zamandır böyle güzel akıcı, sade, anlasılır, derun bir yazı okumamıştım, hiç bitmesin istedim, kalp erenler olarak çok şansılısınız, yazının güzelliği, sohbetin güzelliğinden oktan abinin güzelliğinden olduğunu iyi biliyorum, yazının içeriğindeki bilgilere, örnekler o kadar çok ki, yazmakla bitmez, elinize dilinize gönlünüze sağlık, ALLAH ilimimizi arttırsın insallah.
  • Savaş / 5 Haziran 2017 09:31

    Farkındalık

    Eline sağlık Serdar koldaşım, çok güzel istifade ettik,

    Rabbim ilmini arttırsın İnşAllah.

    Bizlerede faydalanmayı nasip etsin.

    Selam ve dua ile...
  • Ihvan / 5 Haziran 2017 08:29

    Aman yarabbi

    Tek kelimeyle muhtesem bir sohbet olmus. Söyleyenden, yazandan, okuyandan Allah (cc) razı olsun. Söyletene, yazdırana ve okutanada şükürler olsun.
  • c.d / 5 Haziran 2017 05:12

    Anlatandan hazırlayan dan yayınlayan dan sebep olanlardan Allah razı olsun..
  • mete / 5 Haziran 2017 03:54

    Derse tefekkür teşekkürlerimle

    İnsanın nefsine ve şeytani dürtülerine, Allah'ın meleklerin söylemediği insanın kalbi iyilik duyguları ve beliğ deyişi dorultusunda izin verildiğini düşünürsek, Külli irade çizimi doğru olmuş ve fakat Samed ve Ahad olan Allah'ın Mutlak iradesine bu ikileme karıştırmadan çizilmiş ki, insan tekamulunde her tevbesiyle Mutlak iradeye yaklaşsın inşallah...
  • erdal kaynak / 4 Haziran 2017 22:38

    irade

    daha güzel anlatabalirdin,ama cüzzi iradenle bu kadar anlatabaldin,lakin bu anlatış bile benim cüzzi irademin sınırlarını zorladı, :) Allah razı olsun
  • sabri emre / 4 Haziran 2017 21:36

    tansiyon

    maşallah allah ilmini daim etsin .
  • Abdulvahap Ünalmışer / 4 Haziran 2017 21:35

    harikulâde

    EyvAllah. Alımımızı aldık.
  • Zafer YAVUZ / 4 Haziran 2017 21:05

    İrade

    Serdar komutanım Allah ilminizi arttırsın çok güzeldi...
  • Cem T. / 4 Haziran 2017 18:30

    BismilALLAH

    Sofraya oturduk, bu ilim ziyafetinden sonra sofradan kalkerken şükürler olsun diyoruz... Eyvalllah
  • Kıbrıs Fatihi / 4 Haziran 2017 17:35

    Var ol serdarım

    Allah senden razı olsun serdar can. Çok emek vermişsin, hakkını helal et. Dualarımızdasın inşallah. Sıradaki yazıyı bekliyoruz.
  • DADAŞ .ADEM / 4 Haziran 2017 16:50

    Cok sukur elhamdulillah

    Allah razı olsun
  • beklenen / 4 Haziran 2017 16:20

    Okudukça yorumlarıma devam edeceğim. Ama ilk olarak şu Allah'ın bilmek konusundaki düşüncelerimi yazmam lazım.

    Buda benim düşüncem: Sandığımız gibi Allah her şeyi bilendir gibi bir olay, kavram yoktur. Dahası bilgi ve Allah bu şekilde yan yana gelemez. "Allah bilir" dendiğinde bilmezliği de getirir. Hayır öyle bir şey olamaz. Bilgi ve bilgiye olan bütün her şey sadece ve sadece Allah'ın dilemesidir. Zaman ve mekandan münezzeh bir dilemedir. Bir şeyin olmasını dilediğimiz de" ol" dememiz yeter ayeti bile aslında bizim anlayışımıza göre dizayn edilmiş bir yapıdır. Yani "ol" kavramının bizim gibi sınırlı bir akla zekaya sahip varlıkların anlayabilmesi için bu şekilde bir ifade kullanılmıştır. Yoksa Allah bir şeyi farklı "ol" kavramında yaratmaz. Yani zaman mekan ve aitlik sınırları içinde "ol" kavramı yoktur. Bu açıdan Allah'ın" el evveli ve ahiri" sıfatının çok iyi anlaşılması gerekir.

    "Allah bilmez" dedim, evet bilmez, bilmesine gerek de yoktur. Dahası bilgi gibi bir kavramın varlığına gerek yoktur Allah için. Allah "ol" dediğinde olan neyse zaten bütün bilgi "ol" dan sonra oluşur. Ve bilgi Allah'tan sonrası için vardır. Yani kullar için vardır. Allah'ın "ol" dediğinde olan her neyse zaten en mükemmelidir. Kıyası yoktur. Olamazda zaten. Neden olamaz? Allah 1 dir de onun için olamaz. Bilgi varlığa ait kavramdır. Varlığın olmadığı bir alemde bilgiden bahsedilemez. İşte bu açıdan Allah bir değer kavramı ortaya koymuştur. "ben gizli bir hazideydim bilinmek istedim" kavramı bilginin bir değer ifadesi biçimidir. Eğer bir değeri başkası bilmiyorsa, değer ifade etmez.
  • MERALOV / 4 Haziran 2017 15:44

    SLM

    ben bu yazıdan şunu anlıyorum. ''Doğru tercihler yaptığımızda Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmış oluruz ''.
  • aziz ateş / 4 Haziran 2017 12:59

    Allah razı olsun abi.
  • Hamdi cenk düzgit / 4 Haziran 2017 12:37

    Muhteşem bir anlatım...önemli bir katkı...Tekvir 29da bir öz var ki o öz ,anlattığınız konunun en özü...onun halk ettiği şeyler ve fiiller içinde hareket eden Adem'in hikayesi...o fiillerde bizim şimdiki bilimimiz ile bilemedigimiz bilim kurgu dediğimiz şeyler de var...burada açamiyorum daha fazla ancak size şunu söyliyim: enam 59... Allah yar ve yardımcımız olsun...Huuuuu Erenlere.....
  • Aydın Adıyeke / 4 Haziran 2017 11:07

    Emeğinize sağlık. Var olun.

  • cafer Ali Yılmaz / 4 Haziran 2017 09:33

    melami piri

    oktan baba sen kendini ne kadar nargile arkasına gizlesende gerçekten büyük bir Alim ilim nasiplisi, gönül erisin.
    Allah senden bu sohbeti yazıya dökenden kat kat razı olsun.






ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

En Çok Okunanlar