Koca Gözler!

Koca Gözler!

Dünyanın her yerinde bulunan meczublar, Koca gözler! Sizlere selam olsun.


20 Ekim 2016 08:11
font boyutu küçülsün büyüsün



KOCA GÖZLER


Bu Koca gözler meczubların gözleri. Âlemlerde bütün olup biteni görürler. Onların gözleri bu âleme bakarken kendileri dünya hayatındadırlar. Fakat iradeleri bizimki gibi olmadığından burada olup biteni gördüklerini müşahede âleminde; yani dünya hayatında anlatamazlar. Anlatsalar da anlaşılamazlar. Deli, aklı yitik olarak anılırlar.


Latif Baba’yla tepelere doğru yürüyorduk. Asıl hedefimiz “Gönül tepesi”ydi. Yolda yürürken şunları düşünmeden edemedim. Gönül gerçekten çok önemliydi. Sık sık bu konuya atıfta bulunulmasına rağmen gereken ciddiyeti ve hassasiyeti biz Müslümanlar tam olarak algılayamamıştık. Yunus Emre Hazretlerinin şu dizesini bir anlayabilseydik her şey çok farklı olacaktı.

“Bir gönül kırdı isen kıldığın namaz değil.”

Geçen ömrümüzün sayfalarına bir baksak yarısından fazlasının sevdiklerimizin gönlünü almak için yazıldığını görecektik. Alabilmek için bunca emek sarf ettiğimiz şey belli ki çok değerliydi.

O gönüldü. Gönül almak, dost bağlarından güller devşirmekti. Gönül almak doruklardan gelen bir davetiyeydi. Kanatlar üzerinde seyirdi cennet bahçelerini. Gönül bir sır merdiveniydi. Her sevgi, her merhamet adımıyla çıktığımız. Gönül bir ummandı. Irmak olmasını bilenler, candan cana akanlar ancak ulaşabilirdi ona.

Ömrün cevabı buradaydı işte. Bulabilseydi böyle mi yaşardı insanlık? Bulabilmek için aramak gerekirdi. Her cana can gibi bakabilenlerin tadındaydı onun huzuru. Candan cana gezmek için gönlün eşiğini öpmek gerekirdi. Rengini ayırmadan koklamak.

Bıkmadan, yorulmadan aramak... Ve gerçek kapıdan girebilmek. Yiğit mi arıyorsun? İşte yiğit de, gerçek insan da buydu. Bir ben vardır benden içeri.

Ne kadar sadeydi cevap. Ama o kadar da zor... Bizler hep dıştakini görüyor, hep onu süslüyorduk ve sen bende, ben de senin süslerinde avunuyorduk. Yorgun düşen bir günün sonunda yine dışarıdaydık. Neydi benden içeri olan? Yunus gönüller yiğitti. Yorulmadan, bıkmadan yollar kat eden onlardı. Arayan  onlardı...

“Her arayan bulamazdı belki de ama bulanlar hep arayanlardı.”

Bir tek Yunus gönlüm olsaydı ne isterdim.

Bunlarla dopdolu iken bir patlama sesiyle ne olduğumu şaşırdım. Bir patlama daha... Kulakları neredeyse sağır edecek kadar bir bombardıman kapladı her yeri. Ayaklarımızın altındaki yer tir tir sarsılıyordu. Karşıdaki tepelerden biri adeta bombalanırcasına dev mancınıklardan atılmış ateş toplarıyla dövülüyordu.

Çığlıklar o tepeden yükseliyordu. Endişeyle:

- Latif Baba. Bunlar nedir? Neler oluyor?

- Şeytanîler müşahede âleminde aldıkları kararı uyguluyorlar.

Bu patlayan tepe “İnsanlık tepesi”. O tepe düşerse “Gönül tepesi” de düşer ve Şeytan galibiyetini ilan eder.

Latif Baba bunları söylerken çok üzgün ve endişeliydi. Daha sonra şunları da öğrenecektim:

Müşahede âleminde meşhur 11 Eylül olayları meydana gelmişti.

O gün, o an Latif Baba şunları da söylemişti:

- Şu an dünyada insanlık çok zor durumda. Müslümanlar tehlikede.

Bir an arkaya bir dönüp baktım. “İyilik duvarı”nın yarısı yıkılmıştı. Allah’ım ne dehşet verici bir manzaraydı. Toz, duman göğe yükseliyordu. Latif Baba bir an durdu:

- Acilen “Müşahede âlemi”nden birini uyarmamız lazım.

Ben hemen atıldım:

- Uyaralım o zaman.

- Bu âlemden şu an müşahede âlemine geçip tasarruf yapamayız.

Yetkimiz yok. Mücadelemiz bu âlemde sürecek. Kural böyle.

Bütün bunlar endişe vericiydi.

- Peki ne olacak şimdi? Müşahede âlemdeki uyarılması gereken kişi nasıl uyarılacak dedim.

Nefes almadan sıraladığım bu sorular karşısında Latif Baba gözlerini kıstı ve kaşlarını hafifçe çattı:

- Müşahede âlemiyle irtibatımızı sağlayacak tek unsur : “KOCA GÖZLER.” 

- Koca gözler mi? Onlar da ne?

- Etrafına bir bak Âdem dedi.

- Bakıyorum; ama hiçbir şey göremiyorum Baba.

- Tekrar iyi bak; ama gözlerini kısarak.

Dediğini yaptım. Mavimsi, gök mavisi gibi, bulutumsu bir hava rengi içinde koca koca gözler gördüm. Bu gözler bizlere oranla on katlı bir bina yüksekliğinde ve büyüklüğündeydiler.

Heyecan içinde merakla sordum:

- Bunlar da nereden çıktılar?

- Bir yerden çıkmadılar. Onlar hep buradaydılar; fakat sen dediğim gibi dikkatli bakmadığından göremedin.

Aynı üç boyutlu resimler gibiydi. Ancak gözlerini iyice kıstığında ve bir noktaya odaklandığında görebiliyordun. Böyle bir şeydi.

- Peki bu koca gözlerin fonksiyonu nedir?

Ve bu sorumla her kelimesi ayrı bir şok dalgası gibi açıklamalar gelmeye başladı:

- Dinle Âdem. Bunlar, bu Koca gözler meczubların gözleri. Âlemlerde bütün olup biteni görürler. Onların gözleri bu âleme bakarken kendileri dünya hayatındadırlar. Fakat iradeleri bizimki gibi olmadığından burada olup biteni gördüklerini müşahede âleminde; yani dünya hayatında anlatamazlar. Anlatsalar da anlaşılamazlar. Deli, aklı yitik olarak anılırlar. Anlattıkları şeyler deli saçması nazarıyla değerlendirilir.

Uzaklarda kalmış bir olayı hatırladım bunları dinlerken ve o olayla bu anlatılanlar arasında bir bağlantı kurduğumda jetonlar düşmeye başladı. Bir gün akşam ezanına yakın bir vakitti. Pendik Merkez Camisi’ne doğru gidiyordum. Daha önce de gördüğüm bir meczub, birine çarparak heyecanla bağırmaya başladı:

- Cadı kazanı ateşledi! Cadı kazanı ateşledi! İtfaiyeyi çağırın!

Çevreden biri şakayla:

- Nerede bu cadı kazanı?

- Tuzla’da... Tuzla’da...

İşte bu olaydan bir gün sonra ben Pendik’te idim. Binaları sarsacak kadar şiddetli bir patlamayla ne olduğumuzu şaşırmıştık. Sonradan öğrendik ki Tuzla tersanesinde bir gemi patlamış. Onlarca itfaiye eri, hatırlanacağı gibi, yanarak can vermişti.

Latif Baba bu gözlerden birinin önüne gelerek, çeşitli işaret ve hareketler yaparak sözlerine devam etti:

- Bu göz Deli Hıdır diye bilinen bir İngiliz vatandaşının. Londralılar kendisine George derler.

Kendimi tutamayarak sözün arasına girdim:

- Yani aslı İngiliz mi?

- Evet diye cevapladı Latif Baba.

- Peki Müslüman mı?

- Hakikati gören başka bir şey olur mu?

Böyle mükemmel bir cevabın karşısında sustum. Etrafta hengameler kopuyordu; fakat önünde durduğumuz Koca göz’den -Hıdır ya da George’dan- hiçbir emare yoktu henüz.

Beklemeye başladık ve nihayet Latif Baba bir nara atarak Koca gözün önünde zıplamaya başladı. Kızgın bir ifadeyle:

- Hadi Bismillah! Ne duruyorsun!

Koca gözün, meczub Hıdır’ın gözü kırpıldı.

Latif Baba:

- Tamam dedi. Çok şükür...

- Neler olup bitiyor Baba?

Her sorumun karşılığı yine şok edici bir cevap oluyordu:

- Birazdan İngiliz Bakan evinden çıkacak ve İngiliz istihbaratından üst düzey biriyle buluşacak, tam da Hıdır istihbaratçının evinin önünde dolanırken… Latif Baba sustu. Bir müddet böyle sessiz geçti. Nihayet:

- Çok şükür halloldu dedi.

Bu muammaları anlayabilmem için hep soru sormam gerekiyordu; yoksa buzlu cam arkasından film seyreder gibiydim.

- Şimdi ne oldu?

- Hıdır istihbaratçıya bisikletle çarptı. Adam yuvarlandı. Bir su birikintisine düştüğünden üstü başı ıslandı. Tabii bu durumda evine dönmek zorunda kaldı kıyafetini değiştirmek için. Bu da bize zaman kazandırdı. Böylelikle onun İngiliz Bakanla görüşmesi gecikti. Bakanın işi acil. İstihbaratçıda yapılacak Müslüman katliamının listesi var ve planın krokileri. Şimdi bu zaman zarfında kara karga Kraliçe’nin saray odasından içeriye girecek ve Kraliçe’yi korkutacak. Bunun sonucunda Bakan ile randevusu etkilenecek. Tabii ki iptal olacak. Çünkü saati saatine, saniyesi saniyesinin tetikleyeceği bir planda, bir saniye bile eş zamanlı operasyonu iptal edecek… ve etti de çok şükür.

- Evet. Çok şükür diyebildim ben de.

Dünya sahnesinin geri planında neler oluyordu da bizler sadece görüneni gerçek değer sayıyorduk. Geri planda neler vardı, neler. Ne olaylar, ne mücadeleler, ne hesaplar... Şimdi de Koca gözlerin sırlarını öğrenmiştim. Bunlar âlemlerde olup biteni görebilen, seyreden meczubların gözleriydi.

İşte böyle gözlerdi bunlar. Noktanın sonsuzluğa açılan cazibesinde gözbebekleri vardı kainat kadar. İşte böyle gözbebekleriydi ... Fakat, Latif Baba’nın daha önce belirttiği gibi, iradeleri farklıydı ve bizler gibi olmadıklarından orada gördüklerini burada dile getiremiyorlardı. Hem getirseler de kim inanırdı ki? Deli der, garip der geçerdik. Bu dünyanın dilleri dönerken belki akılları alıyordu. Bu döngünün cazibeli bakışlarında belki de akıllar kalıyordu; ama gelin görün ki gerçek aşk, ruhu tanıyordu işte.

Ve bu aşkla dönenlerin garip gönüllerinden çıkan o bir hecelik ah ile coşuyordu devran. Bizler gariptik esas. Hakikat böylesine yakınken gaflete dalanlara başka ne denirdi. Günlerimiz gündemde ne varsa, ne popülerse onunla geçiyordu. Sadece yaptığımız, anlayamadıklarımıza garip damgasını vurmaktı. Damgayı vuruyor, gülerek geçiyorduk. Oysa bizler öyleydik. Dost’a yakın yüceleri göremeyecek kadar deliydik. Örneğini biraz evvel yaşadığımız olayla da anladım ki bu meczublar oradan bu âleme büyük işler yapıyorlardı. Bir laf, bir hareket, birçok planı bozabiliyordu.

Daha sonra bir gün Eyüp’te buna benzer bir olaya şahit oldum.

Bir meczub yine birine şöyle laf atıyordu:

- Atlılar... Atlılar... Şeytanın adamları şekeri aldı. Sen hâlâ dur pezev....

Ağızdan çıkan küfürdü; ama artık anlıyordum ki o bir Koca gözdü ve kim bilir böylesine hitap ettiği adamla ilgili neler görmüştü de bu laflarıyla onu uyarmaya çalışıyordu. Zavallı adam da:

- Pezev... sensin deli diye karşılığını vermişti kendince.

Olaylar geliştikçe her gerçek beynimde yerine oturuyor, daha iyi anlamaya başlıyordum. Sadece bakmıyordum artık; görebiliyordum.

Âlemlerde olup bitenin az da olsa özünü okuyabiliyordum. Bu Koca gözler bu âlemlerle müşahede âlemindeki tek vasıtaydı.

İcra vasıtası gibiydiler; ama bazen faaliyete geçmiyorlardı öğrendiğime göre. O da Allah’ın “Murad dairesi”ndenmiş.

Neyse ki Allah’tan, Hıdır’ın faaliyetiyle birçok plan bozulmuştu çok şükür. Bu koca adamı ben daha sonraları İngiliz Hıdır diye anacaktım.

Dünyanın her yerinde bulunan meczublar, Koca gözler! Sizlere selam olsun. Deli denilen sizler biz akıllıların yaptıklarını düzeltiyorsunuz.

Deli dediklerimiz, garipler! Sizlere selam olsun!

Oktan Keleş

Melekler Ağlarken Kitabı (sh 181-188) 








Bu haber 5,245 defa okundu.





Yorum ekleYorum ekle


Yorumlar (8)
  • alaca / 23 Ekim 2016 02:30

    Selam..

    Selamlar Onlara ve Onları yönlendirene olsun.
  • Yasin / 20 Ekim 2016 22:36

    http://m.haberler.com/ayasofya-nin-4-minaresinden-5-vakit-ezan-sesi-8879817-haberi/
  • Zafer YAVUZ / 20 Ekim 2016 22:25

    Koca gözler

    Kurban olayım.... selam olsun deruni babama selam olsun meczuplara.... Selam olsun gönülerenleri Kalperenlere...
  • dertli mümin / 20 Ekim 2016 14:33

    selam olsun

    gerçek asıl HERŞEYİ GÖREN GÖZ LERE selam olsun varolsunlar mevla onlardan razı olsun
  • Taner Gür / 20 Ekim 2016 12:09

    Selam olsun

    Namsiz,ünsüz is görenlere..
    Degerli Basbugumuz Oktan Kelese,gönül insani Erol Elmas abimize ve degerli kalperenlere..
  • Murat Birkent / 20 Ekim 2016 11:03

    .......

    Kurban olam senin yoluna ,kurban olam seni yaratana senin sesine canim Oktan hocam...
  • halil ibrahim çelebi / 20 Ekim 2016 09:37

    selam olsun

    selam olsun 6. bölüğe selam olsun Allah dostları na.
    tanımakla müesser olduğum Bursa daki 6.bölük görevlilerine öte aleme göçenlere.
    gidenlere gelenlere hep O görünenlere.
    bakmasını görmesini bilenlere bizim gözümüzü açanlara SELAM OLSUN.
  • Yasin / 20 Ekim 2016 08:39

    Benin aklimin almadigi neden bu saniye saniyesi randövu onemli,bir iki saat gec olsa veya ertesi gun yapilsa olmuyormu.sır zamandami gizli? Yoksa tutmuyormu. Bu gizliligede acıklık getirirseniz sevinirim.