Tefekkür Dersleri: Beka Nüshası

Tefekkür Dersleri: Beka Nüshası

Tefekkür Dersleri: Beka Nüshası


11 Haziran 2013 09:43
font boyutu küçülsün büyüsün


NÜSHA-YI BEKÂ


Makam-ı eşref-i mahlûk –maddî ruhî mahlûk- Esma-ül Hüsna’dan tanıdığı Rabbi, gölgesinden görür. Makam-ı eşref-i hakikatte maddî mahlûkluk biter, ruh kalır. Rabbi gölgesinden görür ama yine de bu görüş Rabbi tanımasına yetmez. Artık burada muhabbet-i hakikat başlar. Makam-ı muhabbet-i hakikat, Rabbi ile muhabbet, muhabbetle onu tanımadır. Yaradan, bu aşamada kuluna iki yol önerir: Ama bu yollar, dünyadaki gibi değildir. Dünyadaki iki yol; Rahman ve Şeytan yoludur. Burada ise iki yol da Rahman’a aittir. Birincisi insanın hakikatiyle Rabbi bilmesi, ikincisi ise kulun Rabb’e teslimidir. İkisi de aynı makama çıkar: İdrak-i hakikat makamı. Kuran’ın inmemiş hâlidir. Dünyada bir sebeple nüzul olan ayetler, burada kendi anlamlarını taşır. Gerçek idrâk buradadır. Burada sevgi yoktur, sevgi mahlûk içindir. Burada Yaradan kuluna bir pencere açar; kendini ona seyrettirir. Her anlamda bu makamda dünyaya dönüş çok hakîr görülür. İblis’in insanı neden küçük gördüğü sırrı meydana çıkar. Yaradan’ın dilediği andır, sonrası değil. Yaradan ve kul vardır. Burada hâlâ ikilik var gibi gözükse de aslında teklik vardır. Çünkü dünyevî her şey matematikteki anlamını yitirmiştir. İki diye bir şey yoktur. Bir-iki dünyevîdir. Burada güneş var, bir de ışığı, iki olmaz. Dünyadaki çokluk, Yaradan’ın Tek’liğine hâlel getirmediği gibi burada da kulu Yaradan’ın Tek’liğine hâlel getirmez. Burada bir’e anlam veren ikinin sırrı meydana çıkar. İki olmasa da ‘bir’ hep vardır. Bir’in bilinmesi maksadıyla iki yaratılmıştır. Sıfır mahlûk içindir. Asıl olan hep bir’dir. İnsanın hakikati kalkar, kendi hakikatini seyrettirir. Bekâ vuku bulur. Bekâ'dan sonra sonunda ne olur, son diye bir şey yoktur. Çünkü Allah sonsuzdur. Allah’ın dediği olur.

TERCÜMESİ

Önce eşref-i mahlûkat olunur. O rütbe takılır. Maddî ve ruhî mahlûk konumu her iki unsurla Rabb’e rızasınca teslimdir. İkinci makam, eşref-i hakikat’te sadece ruhî unsur kalmıştır. Kendi hakikatine ulaşmıştır. Maddi unsur gölge varlıktır, ona ait değildir. Bu makamda insan Rabb’i, Esma-ül Hüsna’sından yani Esma-ül Hüsna’nın yansıttığı gölgeden, gölgenin profilinden tanır, bir fikir sahibi olur. Gölge varsa, gölgenin sahibi vardır. Gölgeye bakarak hakikat ne kadar bilinir, tanınır? Bundan sonra muhabbet-i hakikat makamı başlar. Kul, Allah’ın kuluna lütfuyla, Hâlık’ıyla muhabbete başlar. Kul, Rabbi’ni bu aşamada muhabbetiyle tanır. Bu, tabiri caizse, iki kişinin yaptığı sohbetten, elde edilen intiba ile olan tanımadır. Bu makamda Yaradan kuluna iki yol önerir. Bu önerme, Yaradan’ın kuluna irade verme nezaketidir. İki yolun tercihinin sonucu aynıdır. İki yol önerilmesi, kulun iradesinin Rabbi tarafından kabulüdür. Bu yolların sonucunda, idrak-i hakikat makamına erişilir ki bu, gerçek idrak, kavrayış, anlayıştır. Burada birçok sırların hakikatine vâkıf olunur. Bu makamın en önemli sırlarından biri; Kuran’ın yeryüzüne inmemiş halini idrak, gerçek anlamlarını idraktir. Bu makamda sevgi yoktur, dedik. Sevgi mahlûkun aczindedir. Yaradan kulunu, kulu için sever. Kul ise kendi için. Kulun gönlünün derinliklerinde yine de bir menfaat vardır. Sevgi bu makamda hakaret gibidir. Bir misâl: Veliyullah yaptığı ibadetlerden tövbe eder, diğer insanlar ise günahlarından. Çünkü hiçbir ibadet Allah’a hakkıyla yaraşmaz. Zaten ibadet de kulun menfaatinedir. Allah’a ulaşan bir eylem yoktur. Yaradan, kuluna lutfen bir pencere açar, kulunun  kendini daha iyi tanımasına müsaade eder. Burada kul dünyayı çok hakir görür. Bu Makam Şeytan’ın izzet-i dergâhtan kovulmadan önceki yeridir. Yani burada kul, tabiri caizse Şeytan makamındadır. (Şeytan evliyası.) Şeytan da insanı, dünyayı  bulunduğu makama oranla değersiz, hakir gördü (kıyasla). Burada insanla Şeytan’ın farkı, Şeytan bulunduğu yere kıyasla dünyayı değersiz bulmasına rağmen insan şöyle dedi: “Mademki Rabbim dünyayı yarattı, benim buradan anlayışım onu (dünyayı) ne kadar değersiz görsem de, Rabbim yaratmış, eyvallah. Yaratılanı Yaradan’ın hatırına severim. (imtihanlar çileler)” Bu makam bir dönüm noktasıdır. Eğer kul burada bu imtihanı veremez, kibir tepesine çarparsa, buradan sonra ilerleyemez ve hep o makamda kalır. Şeytan gibi kovulmaz.


Burayı da aşan kul, tüm yaratılmışlık âlemini de, melekeleri de geride bırakır. Artık Yaradan’ın  dilediği ‘an’ olan makama gelir. Yani ‘kün’ dediği ana.  ‘Kün’ dedikten sonraki ana değil. Burada kul sadece Rabb’ini görür. Hiçbir yaratılmışlık yoktur. Bir Allah vardır, bir de kendi. Burada, ‘Kendime bir halife yaratacağım.’ lafzını duyar; Allah’ın sırrı yani bilinmek sırrı meydana çıkar. Bu biliniş Allah’ın kendi için değil, yaratığı içindir. Bunu kul orada anlar ve hamdeder. Elhamdülillâhi Rabb’ül-Âlemin,  hamdolsun tüm yaratılmışların Rabbi’ne. ‘Bir halife yaratacağım’ lafzını bir daha duyar. Kul zanneder ki, kendinden başka yaratılan (dilenen kün) olmadığı için kendine Rabb’i söylüyor. Öyle olmadığını, bu lafza karşılık söylenen bir başka lafız duyunca anlar: ‘La ilahe illallah. Allah’ım neylersen güzel yaparsın.’ Buna karşı ‘Muhammeden Resulullah’ denir Yaradan tarafından. Kul anlar ki, Allah’ın yanında Hz. Muhammed (sav) Resulullah var. Burada meleklere söylenildiğinde onlar tereddüt etmişlerdi. Oysa Resulullah (sav); ‘Rabbim ne yaparsa güzel yapar’ buyurmuştur. Kul şunu anlar; ‘La ilahe illallah Muhammeden Resulullah.’ sırrını. Bu ibarelerden şu anlaşılır ki, kalem gıcırtılarından Efendimiz (sav) herkesten önce ordaymış. Tüm bunlar, sonradan Kuran’a ayet olmuş. “EY RESULÜM DE Kİ, BU KURAN MUAZZAM BİR HABERDİR.” (Sâd/67.) “MELEKLER YÜCE MECLİS’TE İNSANIN YARADILIŞINI TARTIŞIRLARKEN BENİM BUNDAN HABERİM OLAMAZDI.” (Sâd/69.) “BU BANA AÇIK UYARICI OLDUĞUM İÇİN VAHYEDİLİYOR.” (Sâd/70.)

 Burada Efendimiz (sav), Yaradan; ‘HALİFE YARATACAĞIM’ derken meleklerin tartıştığını bilmeden, ilk kendine sorulduğunda; ‘Rabbim ne güzel yapar!’ demiştir, tartışmamıştır sırrı vardır. Bu haberlere de sonradan vakıf olduğunu öğrenir. Kul bundan sonra bekâya varır. Bu bekâ son değildir. Artık Rabbin sonsuzluğunda, ‘Rabb’in dediği olur’ ibaresince, kuluna sonsuz nimetler ve sürprizleriyle yol aldırır. ‘Allah’ın dediği olur’ ibaresinin sırrı ilkte, sonda, sonsuzlukta, ‘O’nun dediği olur’ bekâ sırrıdır. Nüsha-yı bekâ ve tercümesi her bir sayılan makamlar arasında sayısız makamların ana başlıklarını zikreder. Nüsha-yı bekâda, Kuran-ı Kerim ayetlerinin tercümesi gözükür. İnsanın toprakken, nutfeyken ve daha önce ‘Ruhumdan üfledim’ sırr-ı ruhuykenki haller, ona döndürülüş, ana kitabın yaradılış sebebi, melekler, makamlar ve yaradılış sebebi, Hz. Muhammed Efendimiz (sav)’in sırrı ve bekâ sırları akledenlerce görülür.

Nüsha-yı bekâda ilk makam, eşref-i mahlûkat makamı olarak başlar ki eşref-i mahlûkat öncesi makamlar, nefsin halleri bekâ yolculuğundan zikredilmez. Çünkü asıl ilk hedef eşref-i mahlûkat makamıdır. Nefsin halleri, merhaleleri eşref-i mahlûkat rütbesine ulaşmak içindir. Eşref-i mahlûkat rütbesi ise bekâ yolculuğunun ilk makamıdır. Teşbihlerden Allah’a sığınırız.

BEKÂ-YI VİCDAN HAKİKATİ

Bekâ yolcusu şunu bilmelidir ki, vicdan Hakk’a yakındır. Arşta, bekâ nurunu seyir eder haldedir. Vicdan, Hakk’al-yakîndir. Bekâ nurunu görür. Bu yüzdendir ki hep doğruyu söyler. Neyi doğru söyler, neyi sana söyler, aslında sen düşün. Bu durağa kadar gelen bekâ yolcusunun hali şudur: Kâinata başka bir gözle bakılacak göz olduğunu bilir. Bekâyı arzular ama bu arzulayış nereden bir düşün; aklından mı, nefsinden mi, kalbinden mi? Hayır, bu menzilde olan yolcu şunu idrak etsin; bu arzulayış vicdanındandır, vicdanının sesindendir. Buraya kadar gelen yolcuya aklı şöyle der: “Ben kim, bekâ kim?” Akıl cevheri, kristal olmadan bekâyı ve varlığını hayâle bağlar. Ümitle ümitsizlik arasındadır. Unutma, çünkü din akla gelmiştir. Böyle olunca, dinin akla gelmeden önceki hâli ile dinin akla teklif edilmiş hâli mücadele eder ki, bu irade sırrıdır. Bu mücadele, aklı zaaf sahibi yapar. Bu da mutlak bekâ gayesini algılayamaması demektir. Şimdi düşün, akıl yaratıldığında Rabb’ini tanımıştı. Öyleyse neden Hakk’ı ile bekâyı tanıyamıyor? Bu sorunun cevabının bir kısmı şudur: Evet akıl Rabb’ini tanıdı ama bekâsını değil. Rabb’i tanımak başka, bekâsını bilmek, bekâsına ermek başka. Üstelik akıl Rabb’ini tanıdı ibaresine dikkat et, tefekkür et! Demek ki Rabb’ini unutmuştu ki tanıdı. (Din gelmeden önceki hâli ve din geldikten sonraki hali.) Demek ki akıl tek başına bekâyı tespit edemez. Peki nefis eder mi? Sen bil ki nefsin bekâyı arzulamaz, bîhaberdir. Biri ona anlatmalıdır, bekâyı arzulasın diye onu ikna etmelidir. Peki biri kimdir? Akıldır. Akıl kalbe, kalp vicdana hatırlatır. Sıralamayı tefekkür et. Vicdan Hakk’la yakın olduğu için hep görür, hiç unutmaz, hep kabul eder. Ayet, “VİCDANLARI KABUL ETTİĞİ HALDE” (Neml/14.) der ve nefse atfederek; “FAKAT BÜYÜKLENDİLER” diye devam eder. Demek ki vicdan hep doğruyu seslenir. Akıl tek başına bekâya eremez, dedik. Hiçbir unsur da tek başına eremez. Hepsi birbirlerine hatırlatarak, birbirlerini faaliyete geçirerek el ele bekâ yolculuğuna çıkar. Ya kalp? Bu da kalbin akılla işbirliğine bağlıdır. Akıl Rabb’i tanıdı dedik, ‘KİM YARATTI DESEN, ALLAH DERLER’ (Ankebût/61) buyurur ayet. Akıl yaradılışını ve Yaradan’ını bilir. Kalp, akıldan süzme incileri tutar ise gözü bekâdan başka bir şeyi görmez, anahtarlarını Yaradan’ına teslim eder. Şimdi kendine bir daha sor: Aklına, kalbine, nefsine sor; bekâ için ne diyecekler? Yine aynısı olacak. Ama bir de vicdanına sor: “Bekâ var,” diyecek, akıl onu destekleyecek. Diyecek ki “Vicdan doğru söylüyor. Kâinata bak, yaradılışa bak.” diyecek. Nefis, “Evet, en azından tat alıyorum.” diyecek. Kalp, “Ne duruyorsunuz, aşk ateşi tutuştu. Bilememek arzusu, ulaşma tutkusunu körüklüyor.” diyecek. “Bu kadar güzelliklerin sahibine, koşalım bekâya.” diye haykıracak. Şimdi sadece vicdanına sor “Bekâ var mı?” diye. Hiç, “yok” der mi? Akıl tek başına yeterli olsaydı hakikatleri görmeye, vahiy gelir miydi? Nefis göremez, akıldan bekler, akıl tepesini görür; akıl göremez, kalpten bekler, kalp tepesini görür; kalp vicdandan dinler, vicdanın tepesini görür; gözler vicdansa, bekâ nurunun tepesinin ışıklarını hep görür, hepsini söyler, bu yüzden hep kabul eder, doğruyu söyler.

 

Oktan Keleş

Deruni Devlet Kutsal Halı Kitabından (sh.84-88)

Diğer Dersler: http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=2113

 








Bu haber 3,831 defa okundu.





Yorum ekleYorum ekle


Yorumlar (5)
  • mete / 12 Haziran 2013 08:12

    vicdan

    vicdanlı kahır ...
  • HÜSEYIN AVLAYICI / 12 Haziran 2013 01:05

    HAK TEALA GÜZEL YARATIR
  • xxxxxx xxxxxx / 11 Haziran 2013 22:39

    cevap niteliğinde güzel bir yazı,eyvallah...gördük ,bildik,aldık...
  • Ahir Adem / 11 Haziran 2013 11:18

    UPDATE!

    Bademler tutuşmuşlar araba modeli, cep telefonu modelleri yükseltmeye.. (update)
    Zahir Adem ilan veriyor aleme "allahümmahşurna fi zümretissalihin"... Mucib esması yakalıyor bu sözü ve özüne kargoluyor (ısmarlanma).
    Beka yolcusu ilk başta korkak! bu korkaklık malesef "HAVF" değil şeytani anti yakınlaşma korkusu...

    Bu nasıl bir şerh? "İdrak-i hakikat makamı. Kuran’ın inmemiş hâlidir" akıl OFFLİNE!
    "onlar kalpleriyle aklederler (Hacc 46)" ONLİNE!

    Oktan Baba bizi güncelliyor! sağ tıkla çalıştır!
  • utku kılıçbay / 11 Haziran 2013 10:13

    insanı eritiyor

    hz insan yolundan kokular salıyor
    Allah cc razı olsun hocam.






ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

En Çok Okunanlar