Sırdaş 10. Bölüm: Robot Alamet ve Ertuğrul Fırkateyni

Sırdaş 10. Bölüm: Robot Alamet ve Ertuğrul Fırkateyni

Robot Alamet ve Ertuğrul gemisinin sırlı yolculuğu...


24 Mayıs 2010 21:33
font boyutu küçülsün büyüsün


 

ROBOT ALAMET VE ERTUĞRUL FIRKATEYNİ

 

Alamet'in Sırlı Öyküsü Ve Ertuğrul Fırkateyni Hakkında Bilinmeyenler:
 

Musa Dede huzurdan ayrılır. Ayrılır ayrılmasına ama hem düşünceli hem de endişelidir. Nasıl endişeli olmasın ki? Görevi Sultan Abdülhamid Han'dan almıştır. Eşi benzeri olmayan bir saat yapılacaktır. Yapılacak olan bu saat, Japon İmparatoru'na hediye edilecektir. Bu öyle bir hediye olmalı ki, hem Osmanlı Devleti'ni hem de tüm İslam Alemini temsil edebilecek bir yapıt olmalıdır.

 Sultan, Musa Dede'ye, saat üzerinde yapması gereken ekleri kendi elleri ile çizmiş ve vermiştir. Musa Dede, bu işte Sultan'a karşı mahcup olmamak için elinden geleni yapacaktır. Musa Dede, huzurdan ayrıldıktan sonra bu düşüncelerle Mevlevihane'nin yolunu tutar….

 Mevlevihane'ye varır, kapı girişindeki Derviş Yusuf'a selâm verir. Yusuf'a ; "Görevli dervişlerin içeride olup olmadıklarını" sorar. Musa Dede'nin selâmına 'baş keserek' karşılık veren Derviş Yusuf ; " Evet Efendi Baba, dervişler içerdeler, sizlerin teşriflerinizi bekliyorlar" diye cevap verir.

 Musa Dede, Besmele ile eşikten adımını içeri atar. Düşünceli ve endişeli bir tavrı olduğu her halinden bellidir. 'Baş keserek' dervişlere selâm verir. (Baş kesme, Mevlevi ve bazı tasavvuf muhiplerince verilen selâm.)

 Herkes ayaktadır. Musa Dede'nin selâmına mukabele edilir ve sedirlere hep beraber oturulur.

 Musa Dede, elindeki rulo haline getirilmiş kağıtları açar. Saatin (robotun) yapımında görevli derviş ustalar, kendi yaptıkları çizimleri Musa Dede'ye gösterirler. Musa Dede, "her şeyin iptal olduğunu" söyleyerek ekler; " Sultan,  saate yeni çizimler ekledi. Sultan'ımız, ayrıca bu saatin ezan okumasını" istediğini dervişlere söyler.

 Derviş ustalar, bu sözler karşısında, şaşkınlıkla birbirlerinin yüzlerine bakarlar. Ustalardan biri: " ezan mı okuyacak?" diyerek şaşkınlığını sesli olarak ifade eder.

 Musa Dede; " hem de  her saat başı ezan okuyacak!" der. Derviş ustalar hayret içersinde kalarak hep bir ağızdan; " her saat başı mı?" derler…

 Ustalar, Sultan'dan gelen bu talimat karşısında sabaha kadar görüş alışverişinde bulunurlar kendi aralarında; ' bu ezan okuma  işinin nasıl olacağını' tartışırlar…Bir ara dervişlerden biri, latife yaparak: " Bu kadar düşünmeyin, olmazsa ben bu saatin içerisine girerim, her saat başı ezanı okurum, hayatımı bu işe vakfederim, ferman Sultan'ımın değil mi, olmaz mı diyeceğiz?" der. Dervişin bu latifesi karşısında Mevlevihane'deki gergin hava biraz dağılmış, dervişlerin yüzlerinde tebessüm belirmiştir.

 Tartışmalar sabah ezanına kadar sürmüş, müezzininin sabah ezanını okumasıyla, Mevlevihane derin bir sessizliğe bürünmüştür. Dervişler abdest  alıp namazlarını kılarlar…Sabahın ilk ışıklarıyla, herkes kendi hücresine çekilmiştir. Biraz istirahat ettikten sonra, herkes  yatsı namazından sonra toplanmak üzere dağılırlar….Dağılırlar ama geceki buluşmaya bütün dervişler, hazırlık yaparak, proje ve çizimlerle beraber gelmek kaydıyla.

 Gece olur, ekip kararlaştırılan vakitte dergâhta toplanırlar…(Bu dergâhlar oldukça enteresan yerlerdir. Birçok devlet işinde önemli rol oynamış merkezlerdir. Örneğin Anayasa bile bir vakitler burada yazılacaktır.)

Tekrar meşveret başlar. Derviş ustalar, ellerinde projelerle beklerler ama hiçbirisi projesinden memnun değildir.

 Musa Dede, tartışmalardan sonra en son söz alır: "Dervişlerim, dün gece Sultan'ın yanından  ayrıldıktan sonra, yolda Fakir Dede'ye rastladım" der. Bu lafı der demez, derviş ustaların gözlerinin içi güler, sevinirler. Çünkü bu Fakir Dede oldukça ilginç bir kişiliktir. Hatta söylentilere göre Fakir  Dede, Hz. Hızır ile halvete girmiştir. "Bu  saat meselesinde de  muhakkak bir fikir beyan etmiş olmalıdır," diye düşünürler.

 Dervişler, pür dikkat, büyük bir saygı ve edep içersinde, Musa Dedelerini dinlemeye devam ederler.

 Musa Dede, Fakir Dede'nin, kendisine, "gramofon diye yeni icat edilen bir aletten" söz ettiğini anlatır. Bu konuda bu aletten faydalanılabileceğini, bu aletin içeriği ile ilgili bilgileri kendisine verdiğini söyler.

 Derviş ustalardan Salih Derviş; " Ey canımın canı, gözümün nuru Musa Dedem, neden dün geceden beri emdiğimiz sütü burnumuzdan getirdin, dün bu haberi neden söylemedin, hikmeti ne ola ki?" diye sorar.

 Musa Dede bu soru üzerine şu cümleleri söyler: " Bilemem, Fakir Dede bana öyle tembihledi. Muhakkak bir sırrı vardır cancağızım,"diye karşılık verir ve susar….

 Derviş ustalar, bu konuda Fakir Dede'nin bir tembihi olduğunu öğrendikleri zaman, 'vardır bir hikmeti' diyerek sükût ederler.

 Saat (robot) için yeni bir strateji oluşturarak kendi aralarında görev bölümü yaparlar. Artık izleyecekleri yol-yöntem bellidir. Hepsinin bir anda adeta keşifleri açılır. Proje üzerine proje üretmeye başlarlar. Fakir Dede'nin ufak bir fikri dokunuşu adeta işi halletmişti.(Dokunanlar, dokunuşlar önemlidir.)

 Bu prestijli proje için Sultan Abdülhamid Han, kendi kesesinden harcama yapıyordu. Bunun için en iyi malzemelerin kullanılmasını istemişti. Bu saat için altın ve gümüş malzemeler kullanılacaktı. Özellikle kaideler altın ve gümüşten olacaktı. Çünkü bu bir şeref meselesiydi. Kendisi,  tüm Müslümanların temsilcisi yani Halifesiydi. Bunun için en ufak ayrıntılara bile dikkat ediliyordu.

 Saatin özelliklerine baktığımızda, kollarını açarak semazen gibi dönecekti. Derviş ustalar bu şekilde hiç düşünmemişlerdi. Çünkü hepsi mekanik ilminde mahirdiler. Guguklu saatler deri körük ve zemberekle çalışıyorlardı. Bunların çalışma sistemlerini çok iyi biliyorlardı. Ne de olsa, Cezeri'nin torunlarıydılar. Cezeri ilk robotu icat eden bilgindi. Onları düşündüren tek konu, ezan sesi idi. Bu da çok şükür Fakir Dede'nin yol göstermesiyle hallolmuştu.

 Saatin yapım çalışmalarını derviş ustalar, büyük bir gizlilik içersinde sürdürüyorlardı. Yalnız hoşa gitmeyen bir durum vardı ki, bu da alışkın oldukları bir  durumdu. Ne zaman Musa Dede ve ekibi bir araya gelse, özellikle İngilizlere ve Ruslara çift taraflı ajanlık yapan BOLAT isimli casus hemen faaliyete geçiyordu. Bu casus; hem Teşkilatı Mahsusa, hem de Yıldız İstihbaratı tarafından tespit edilmişti. Teşkilat,  tiyatrocu ve kumpanyacı  Bolat'ın casus olduğunu biliyor, strateji açısından takip ediyordu.

 Bolat, Japon İmparatoru Meiji'nin Sultan'a   özel elçi göndermesinden sonra, efendileri tarafından bu iş için özel olarak görevlendirilmişti.

 Bolat'ın görev alanı genelde tekke ve dergâhlardı. Buralarda sureti Hak'tan görünür, zaman zaman eski kahramanlık hikâyeleri adı adlında bir sürü yalan- yanlış şeyler anlatır ve etrafına topladığı cahil halkı fitneye sürüklerdi. Amacı onlardan da bilgi toplamaktı.Yani tam bir kulak hırsızı idi.

 Geceleri gizlice dergâhların pencereleri önünü yaklaşır, türlü kıyafetler içersinde görünür ve kendine hizmet eden üç beş kişi ile beraber  dinleme yapardı. Bolat konusunda, Musa Dede daha önceden uyarılmıştı.

 Derviş ustalar, görev bölümü yaptıktan sonra her biri ayrı ayrı yerlerde çalışıyorlardı. Kısa zaman sonra, belirlenen bir vakitte, ayrı ayrı yapılan çalışmalar bir araya getirildi, parçalar birleştirildi. Tüm bu çalışmalar büyük bir gizlilik içersinde yapılıyordu.

 Parçalar birleştirilince; ortaya insan boyuna yakın semazen şeklinde bir saat çıkmıştı. Saat kurmalıydı, semazen şeklinde kollarını kaldırıyor, dönüyor, ilerliyor ve tekrar yerine gelip duruyordu.

 Casus Bolat bu saat ile ilgili bir türlü bilgi alamıyordu. Bu yüzden Musa Dede ve ekibine devamlı Babıali'nin tanınmış simalarını gönderiyor; nargile tüttürme, çay içme bahanesiyle davet ettiriyor, bu kişiler, eninde sonunda sözü Japon Elçi'nin Sultan'ı ziyaretine getiriyorlar bir bilgi elde etmeye uğraşıyorlardı…

 Saatin montajı nihayet tamamlanmıştır. Saat, gecenin ilerleyen vakitlerinde  Sultan'ın görmesi için gizlice Saray'a götürülür. Bolat ve ekibi götürülen nesneyi öğrenmek için büyük uğraş verirler ama Musa Dede ve ekibi şaşırtma teknikleriyle onları atlatırlar.

 SAAT ALAMET YILDIZ'DA

 Saat, teşhir için hazırlanan odaya götürülür ve  üzerine kadife bir örtü örtülür. Sultan'ın teşrif etmesi beklenir. Sultan'a saatin hazır olduğu haberi verilir verilmez, Sultan, vakit kaybetmeden, 'Alameti' görmek ve çalışma şeklini incelemek için beklendiği odaya doğru gider.

 Derviş Dede, Musa Dede ve derviş ustalar, Sultan'ın teşrifini ayakta beklemeye başlarlar. Hepsi oldukça heyecanlıdırlar. Zira Sultan'ın çok önem verdiği bu proje bitmiş ve Sultan  bu eseri görmeye gelmektedir. Ya iltifata mahzar olacaklar ya da….Bu ikinci ihtimâli kimse düşünmek istememektedir.

 Nihayet Sultan Abdülhamid Han, odaya teşrif eder. Selâm verir, orada bulunan Hazirun selâma mukabele ederler…Kadife örtü ile örtülen eseri işaret ederek:

 -Açın!

 Musa Dede, esere doğru yaklaşarak, Besmele ile kadife örtüyü kaldırır. Saat semazen şeklinde ortada durmaktadır.

 Sultan: "Neymiş hünerleri, gösterin hele bir!" diye talimat verir.

 Musa Dede: " Ferman Sultanımındır" diyerek  saate doğru yaklaşır, elindeki kurma kolu ile saati kurar ve çalıştırır…

 Akrep ve yelkovan ayarlanarak, saat başına getirilir. Saat başı olur olmaz; saat yürümeye, kollarını açıp sema eder şekilde dönmeye başlar ve beklenen ezan sesi duyulur. Çok ilginçtir, plağa ezanı, Musa Dede okumuştur. Bu plağa ezanı okuma hadisesi başlı başına bir maceradır. Biz yine konumuza dönelim:

 Ezan biter, saat tekrar kollarını kapatıp, ilk hareket noktasına döner. Sultan saati inceler, çok etkilenmiştir. İşte bu sırada ağzından o tarihi isim çıkar:

 "Tam Bir Alamet Bu"

 İşte bu saatin (robotun) ismi  Sultan'ın demesiyle  "ALAMET" olmuştur…İsmini Sultan Alamet olarak söyler ve artık saat  bu isimle anılacaktır.

 Sultan, ustaların hepsini tebrik eder. Ayrıca, saatin yapımında çalışan ustaların baş harflerini işlettiği ve kendi Tuğrası bulunan, özel yaptırmış olduğu cep saatlerini, kendi eliyle  ustalara takdim eder.

 Bu saatleri, daha sonra Hicaz Demiryollarında emeği geçenler için yaptıracak ve takdim edecektir.

 Alametin yapımı bitmiştir ama işin önemli bir ayağı daha vardır. Bu Alamet,  emin bir şekilde Japonya'ya nasıl gönderilecektir?

 Bunun için Derviş Dede'ye derhal bir ekip kurması hususunda 'Ferman' buyurur…

 Tüm hazırlıkların gizlilik içersinde yapılması gerekmektedir. Çünkü Osmanlı-Japonya yakınlaşmasından rahatsız olanlar vardır. Rahatsız olanların başında; İngilizler, Siyonistler ve Ruslar gelmektedir. Bu ülkelerden herhangi biri "gönderilecek" gemiye bir sabotaj yapabilirlerdi. Bunun için, Sultan tarafından kusursuz bir plan hazırlanır….

 Bu çalışmaları yakından takip etmek isteyen ajanlar artık iyice azıtmışlardır. Japon İmparatoru'na gönderilecek "hediyelerin" yerine varmaması için var güçleri ile çalışıyorlardı…

 Teşkilatı Mahsusa, Yıldız İstihbaratı ve Sultan Abdülhamid'in Melami İstihbaratçıları, Sultan'a bu konu ile ilgili çok özel istihbaratlar sunmaktaydılar…

 NEDEN ERTUĞRUL FIRKATEYNİ SEÇİLMİŞTİR?

 Şimdi yine bilinmeyen bir konuyu ilk defa açıklıyoruz:

 

 Yola çıkacak bu gemiyi, Osmanlı-Japonya yakınlaşmasını hazmedemeyenler takip edip batıracaklardır. Bu istihbaratı alan Sultan, bir plan hazırlatır. Taktik şudur: Japon İmparatoru'na, Osmanlı Sultan'ı ve İslam'ın Halifesi Abdülhamid Han tarafından hediye ve nişanlar gönderilecektir. Bu hediyeleri taşıyan gemiden önce ayrı bir gemi gönderilecektir. Bu gemi, Osmanlı'nın haşmet gösterisi olarak önden gidecektir, hediyeleri taşıyan gemi ise daha sonra arkadan gönderilecek olup, bunun için halkında katılacağı çok büyük bir tören yapılarak, gemi Japonya'ya doğru yola çıkartılacaktır.

 Böylece herkesin gözü "ikinci" gemide olacaktır….

 Bunun için düşmanların gözü, hediyeleri taşıyan ikinci gemide olacaktır. (Aynı taktik bugün ABD Başkan'ın gezilerinde de uygulanmaktadır.)

 Aslında ikinci gemi diye bir gemi ortada yoktur. Tamamen bir taktiktir bu. Herkesin dikkati büyük bir ustalıkla ikinci gemiye çekilir.

 Plan bu şekilde yapılır ama bir sorun vardır: Acaba bu plana herkes inanacak mıdır? İşte bu tarihi olayı yine ilk defa burada açıklıyoruz:

 Neden İlk Gemi Olarak Ertuğrul Firkateyni Seçilmiştir?

  Tarihçilerin bir türlü cevap bulamadıkları, "neden Ertuğrul Firkateyni" seçilmiştir? Sorusunun cevabını biz verelim inşallah…

 Ertuğrul Firkateyni okyanusları geçebilecek yapıda bir gemi değildir. İç denizlerde kullanılması için yapılmıştır. Hele  deniz aşırı bir ülke olan Japonya'ya gitmesi ise imkânsız olarak görülmektedir. Tarihçiler, Ertuğrul Firkateyni'nin seçilmesini, "yerli imâl" olmasına bağlarlar. Bunun dışında da pek yorum yapmazlar…İngilizlerin bile bu gemi, "Japonya'ya gidemez, yüzde yüz batar," dedikleri Ertuğrul Firkateyni bu yolculuk için neden seçilmiştir?

 İşte bu tarihi sorunun cevabı:

 Derviş Dede, Sultan'a bir gece şunları söyler: " Sultan'ım, eğer biz Japonya'ya kuvvetli bir gemi yola çıkaracak olursak, bu gemiyi yolda  batırmak isteyeceklerdir. Bu durumu göze alamayız. Hediyeleri taşıyan gemiyi riske atamayız."

 Sultan sorar: " Peki bu konuda önerin nedir?"

 Derviş: "Sultan'ım, KEHF Suresi'ndeki, "kusurlu gemi" Ayetini uygulayalım. Bu Hz. Hızır'ın bilgisi…"

 Sultan heyecanla sorar: " Nasıl?"

 Derviş: "Sultan'ım öyle bir gemi seçtim ki, sizlerde tasdik buyurursanız, bu gemi Ertuğrul Firkateyni olsun. Çünkü bunun okyanusları aşmaya mecâli yoktur…"

 Sultan sorar: " Eee Ertuğrul Firkateyni nasıl aşacak okyanusu ?"

 Derviş anlatmaya başlar: "Sultan'ım, Hint Okyanusu tecrübesi olan Süvari Ali Bey ile konuştuk. Onun da onayını aldık. Yapılan tetkikler neticesinde, bu geminin maharetli kaptanı ve personeli, Allah'ın izni ile oraya gider, geriye dönerler mi, Allah Kerim, onu bilemeyiz…"

 Padişah Sultan Abdülhamid Han  "emir" vererek, gerekli  görevlendirmeleri yapar…

 Alınan karar dahiyanedir. Hediyeler, iç denizlerde yüzebilecek olan ve kömür-yelkenle çalışan  Ertuğrul Firkateyni ile götürülecektir. Böylece kimse Ertuğrul Firkateyni'ni batırmaya tenezzül bile etmeyecektir. Çünkü zaten kesin batacak gözüyle görüldüğü için kimse bu gemiyi dikkate almayacaktır…İngiliz ajanlarının talimatları ile hareket eden korsanlar, ikinci gemiyi bekleyeceklerdir…

 Ertuğrul Firkateyni yola çıkacak haberi o dönemin tüm kaynaklarında yazılıdır. İngilizler alay ederek "kesin batacağından" emin olduklarını açıklarlar…Bunlarda gösteriyor ki, yürürlüğe konulan bu plan kusursuz bir şekilde işlemiştir.

 Derviş, tıpkı KEHF Suresi'ndeki, Hz. Hızır'ın gemiyi delerek kusurlu göstermesi ve  korsanların elinden; hem gemiyi hem de içindekileri kurtarması taktiğini uygulamıştır:

 Kehf Suresi 71.Ayet: "Bunun üzerine ikisi beraber yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman, o kul (Hızır) gemiyi deldi. Musa, ona şöyle dedi: 'Geminin içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.'"

 Böylece Sultan Abdülhamid Han'ın "çok değerli" hediyeleri bu gemi ile göndermeyeceğine herkes kanaat getirmiştir. Ertuğrul Firkateyni'nin önden gideceğini duyan İngilizler ve gayri Müslimler bu konuyu alay konusu yapmışlardır. Onlara göre birinci gemi olan Ertuğrul Firkateyni zaten batacaktır, önemli olan ikinci gemidir. Hatta bu ikinci geminin hangisi olacağına dair tahminler, Sultan'ın Melami İstihbaratçılarınca halk arasında, bilinçli bir şekilde yayılmıştı. Mükemmel bir plandı bu…

 Tarihi kaynaklarda, geminin seyir rotası olan Süveyş Kanalı'nda geminin birkaç kaza atlattığı, geminin kömürden tasarruf amacıyla yelkenlerle ilerlediği, Aden'de mola verdikten sonra Bombay'a hareket ettiği yazılıdır…Bu olaylardan sonra İngilizlerin, geminin hangi limana varmadan batacağına dair bahisler oynadıkları tarihi belgelerde yazılıdır. Bu konuda bilinmeyen sırrı Allah'ın izni ile yine ilk defa biz açıklayalım: "Uğranılan her Liman'da casuslar yine iş başındadırlar. Bunlara yem olsun diye yapılan kazalar, kasıtlı olarak (bilinçli bir şekilde)  yapılmış ve konu  abartılarak bu söylentinin  limanda  yayılması sağlanmıştır. Böylece casuslar, atılan yemleri yutmuşlardır….

 Bu kusursuz planlar,  hangi şartlar altında hazırlanıyordu? Biz bunları böyle kolayca anlatıyoruz ama ye bu olayları yaşayanlar? Onlar hangi şartlarda bu planları yapıp uyguluyorlardı? Başta Cennet mekân Abdülhamid Han nasıl bir  haldeydi? Zemini tahta olan küçük bir oda…Oda da sadece bir çini soba. Sultan bu oda da sabahlara kadar devleti için tefekkür halindedir. Böyle bir gecede, yine Sultan Devleti'nin bekası için derin düşüncelere dalmıştır. Derviş Dede'yi huzura çağırır, istişare yapar. Derviş, Sultan'ın huzurundan ayrılırken, Sultan'a:

 "Bağışlayın Sultan'ım. Gece gündüz, içinde bir küçük soba olan bu küçücük odada Devlet-i Aliye'yi düşünürsünüz…Sizi Yıldız Sarayı'nda, saltanat içinde sananlar, şu manzarayı görseler….İrade buyurun Efendim, şu halinizi bir fotoğraflayalım da, halkınız bir görsün," der.

 Sultan, arada sırada, çok nadir olarak sarılmış tütün sigara içerdi. Yine elinde sigara, derin düşünceli bir yüz ifadesi ile Derviş'e : "Bu yaptığımız meziyet, marifet değildir. Vazifemizdir. Bırak, kim nasıl biliyorsa bilsin" der…

 Dervişin ısrarı üzerine, "tasarruf sende" diyerek, ricasını kırmak istemez. Bunun üzerine Derviş Sultan'ı bu şekilde fotoğraflamak istemez ama hayali çizimini yaptırarak gazeteye verir. Devrin Osmanlıca gazetelerine bu çizim yansır.Birkaç kez gazetelerde yayınlanır.

 Aşağıda, bu  çizimin orijinalini ilk defa yayınlıyoruz:

  

Sultan Abdülhamid Han  gazeteyi okuyup, resmi gördüğünde şöyle latife yapar: " Şimdi de Sultan sigara tiryakisi diye yazar ve yayarlar. Hadi bu ne ise de, çıkar bir deyyus, içki içtiğimiz konusunda iftira atar."

 Bunun üzerine Derviş: "Haşa Sultan'ım, sizi kıyamete kadar; torunlarınız, evlatlarınız, milletiniz gayet iyi anlayacaklardır, " der.

 Evet, Yıldız Sarayı'nda çok büyük yemek davetleri verilirdi. Sultan, bu yemeklere görevi gereği katılırdı. Oysa hayatı, küçük bir oda da, derin tefekkürler içinde geçiyordu…

 Tekrar Ertuğrul Firkateyni'ne dönecek olursak:

 ERTUĞRUL FİRKATEYNİ JAPON YOLNDA

 Ertuğrul Firkateyni Japonya'ya doğru hareket etmeden evvel, hediyeler ve Robot Alamet büyük bir gizlilik içinde gemiye yüklenir. Geminin çürüyebilecek tahtaları değiştirilir. Çok iyi eğitimli askeri personelin yanına bir de marangoz ustası eklenir. Gemide Derviş Dede'nin özel yetiştirdiği birkaç personel de vardır. Bunlar Alamet'in güvenliğinden sorumlu kişilerdir.

 Derviş Dede, Musa Dede'ye bir gün şöyle diyecektir: "Bizim delilerden birkaç kişi koyduk gemiye…"

 Ertuğrul Firkateyni, 14 Temmuz 1889'da  612 kişilik heyetle İstanbul'dan Japonya'ya doğru hareket eder. Birçok badireler atlatılır yolda…Uğranılan limanlarda gemiye karşı büyük bir ilgi vardır. Bombaylılar,Ertuğrul Firkateyni'ni görmek için limana akın ederler. Singapur'da, küçük gemiler, Ertuğrul Firkateyni'ni Osmanlı Sancakları ve sloganlarla karşılarlar…Gemi ile ilgili daha birçok anlatılacak olay var ama biz Alamet ile olan bölümüne devam edelim:

 Başta İngilizler olmak üzere, diğerleri de, bu gemide bir şey olmadığını sandıkları için gemiyi pek dikkate almadılar…Böyle sanmalarının diğer bir nedeni de, gemi uğradığı limanlarda halkın ziyaretine açılmasıydı. Bu da gemide önemli bir şey olmadığı intibaını uyandırdı…

 Derviş Dede'nin, "deliler" dediği ekibin içinde bir Aşık Derviş vardı. Bu Aşık'ın hikâyesi de şöyle idi: Japon elçinin İstanbul'u ziyaret ettiği gemi ile beraber gelen, bir gemi görevlisinin kızına "aşık" olmuştur. Bunu bilen Derviş Dede, Japonya'ya giden heyete bu Aşık'ı da katar. Olur da Japonya'da aşık olduğu kızı görür diye…Musa Dede bu olayı şöyle yorumlar: "Aşık  dağ deler, sevdiğine kavuşsun diye. Bu Aşık'ta Alamet'in sağ selim yerine ulaşması için canını ortaya koyar. Ne güzel düşünülmüş, hem sevap hem…."

Saygılarımla...

Oktan KELEŞ

oktankeles@gmail.com

 








Bu haber 9,572 defa okundu.





Yorum ekleYorum ekle


Yorumlar (5)
  • samet / 6 Temmuz 2014 13:01

    fotoğraflar

    fotoğraflar görüntülenemiyor. linkleri yeniler misiniz?
  • sedat çelebi / 24 Mart 2013 01:26

    gerçek mi kurgu mu?

    burada anlatılanlar gerçek mi kurgu mu?
  • Osman Sekban / 13 Mart 2012 19:39

    Q

    Özellikle Abdülhamid Han mehruma, çok büyük bir ilgim vardır. Hatta bu aralar Kadir Mısıroğlunun Bir Mazlum Padisah :Sultan 2 Abdülhamit Han eserini okuyorum,ve de tavsiye ederim okumanızı.Sizden Onaltıyiıldız. ailesinden bir istirhamım olacak.Merhumun kurdurduğu Hamidiye Alayları ve bu alayın neler yaptıkları benim bir meçul. Bu konuyla ilgili bir makale yayınlayıp bizleri aydınlatabilirmisiniz
  • tarık ay / 4 Ocak 2011 13:56

    atalarımıza teşekkür etsinler

    anlaşılan japonlara bizim robot Alamet ilham vermiş,japonlar sayemizde dünya devi oldular.Osmanlıya nekadar teşekkür etseler azdır.
  • aydın / 12 Haziran 2010 07:53

    oktan baba seni seviyorum Allah senden razı olsun.






ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

En Çok Okunanlar