EMİR YILDIZ'DAN

EMİR YILDIZ'DAN

EMİR YILDIZ'DAN romanının 14. bölümü: Hz. Yahya’ya ait olduğu iddia edilen kol ve kafatası kemikleri gerçekte kimin? Yüzyıllardır süregelen gizli savaşın perde arkası…


13 Kasım 2012 00:01
font boyutu küçülsün büyüsün


 

EMİR YILDIZ'DAN 14. Bölüm

 

 

Hz. Yahya’nın (as) Kol ve Kafatası Kemikleri ile Stefan’ın Kılıcı

 

Hz. Yahya’ya ait olduğu iddia edilen kol ve kafatası kemikleri gerçekte kimin?

Yüzyıllardır süregelen gizli savaşın perde arkası…

 

                                                         Hak tecelli eyleyince her işi âsân eder,

                                                          Halk eder esbâbını bir lahzada ihsân eder.

                                                                                      İbrahim Hakkı Hazretleri

 

Araya yine uzun bir ayrılık girmişti. Yaz gelip geçmiş, Osman  Baba  ile en ufak bir irtibatım olmamıştı. En son   güzel bir bahar sabahında  Bursa’da bir araya gelebilmiştik. Aradan yaklaşık üç ay geçmesine rağmen ondan hiçbir haber alamamıştım.

Birkaç sefer arasam da kendisi ile görüşememiştim. Artık yavaş yavaş umudumu kaybetmeye başlamıştım. “Herhalde benimle buraya kadar,” dedim kendi kendime. Demek ki, yaptığım hizmetlerde bir kusur vardı. İyice evhamlanmaya başlamıştım.

Acaba neden irtibat kesilmişti? Yoksa Osman  Baba’nın başına bir şey mi gelmişti? Yavuz Selim de olumlu olumsuz bir şey söylememişti en son ki konuşmamızda. “Abi ben de epeydir görüşemedim.” demişti, hepsi o kadar.

Bu nasıl bir şey, anlatmak çok zor. İnsanın etleri sanki lime lime oluyor. Bütün dünyası alt üst oluyor. Kafesteki kuş gibiydim. Küçücük demir parmaklıklar arasındaydım. Beni özgürlüğüme kavuşturacak el’i bekliyordum.

Araya aylar girmişti. Araya hasret girmişti. Araya kelimeler, sözler, saatler, mesafeler girmişti… Araya dünya girmişti.

Hani bir şairin de dediği gibi: “Araya giren yıllar olmasa… Hasretin olmasa…”

Bu neydi? Alışkanlık mı, beklenti mi, beklemek mi, özlemek mi?

Halimi hangi taşlara anlatsam. Hangi dağa çıksam bağırsam…Acaba Osman Baba beni duyar mı?

Kıvrıla kıvrıla giden yollara bakıyordum. Sanki kıvrılan her yol, içimde düğümlenip kalıyordu. Yollar, bende başlayıp bende bitiyordu.

İbrahim Hakkı Hazretleri’nin de dediği gibi: “Hak tecelli eyleyince her işi âsân eder, Halk eder esbâbını bir lahzada ihsân eder .” Esbab bekliyorduk. Yani sebep. Ey sebep, neredesin?

Osman Baba’nın hediye ettiği, Osmanlı kehribarı tespihi elimden düşmüyordu. Her çekişte özlemimin azalacağını umuyordum. Onun verdiği ile ona yakın olmak…

Geçen ay İstanbul’a bir vesile ile gitmiştim ama yine görüşememiştim Osman Baba’yla. Boynu bükük dönmüştüm Ankara’ya. Ankara’ya ilk defa bu kadar zor dönüyordum. İstanbul’dan bir sevgiliden ayrılır gibi ayrılıyordum….

Artık umudum iyice azalmıştı. Acaba neler oluyordu? Neden beni yalnız bırakmışlardı? Neden bir haber yoktu?

İş yerimden bir grup arkadaş ile iş için yine İstanbul’a gidecektik. Gerekli hazırlıklar yapıldı ve İstanbul’a doğru yola çıktık.

Yazın sıcak günleri kaybolmuştu. Sonbahar bütün güzelliği ile İstanbul’u sarmıştı. İş yerimiz ile anlaşması olan, Üsküdar’da, denize bakan muhteşem manzarası olan bir otele yerleştik heyet olarak. Odam çok güzeldi. Camdan  bakınca İstanbul Boğaz’ı bütün güzelliği ile karşımdaydı. Bu manzaranın muhteşemliği karşısında  kelimeler yetersiz  kalıyordu. Böyle bir otel de benim kalmam maddi imkânlarımın dışındaydı. Ama iş yerimizin otel ile  özel anlaşması olduğu için uygun fiyata kalabiliyorduk. Ne diyelim:

“ Allah Devletimize zevâl vermesin!”

İstanbul’a iner inmez, Osman Baba’ya iletilmek üzere, “İstanbul’da olduğumu, iş için geldiğimi,” bildiren bir mesaj attım Yavuz Selim’e.

O geceyi otelde geçirdikten sonra sabah iş için erkenden İstanbul yollarına düştük. Ankara’daki trafiğe göre, İstanbul’un trafiği çok daha yoğundu. Bu yüzden bazı randevularımıza heyetimiz hep  geç kalıyordu. Ankaralı alışkanlığı, İstanbul’a uymuyordu.

Akşam olunca yorgun argın otele kendimizi zor attık. Görüşmelerimiz oldukça yoğun geçmişti.

Odama çekildim. Boğaz, gece de bir başka güzeldi. Işıklandırılmış Boğaz Köprüsü bir başka güzel görünüyordu.

Saat 22.30 gibiydi. Odamın lambalarını söndürmüştüm. Penceremin perdelerini açmış, Boğaz’ı seyrediyordum. Cep telefonumun ışığı yanıp sönmeye başlamıştı. Bir mesaj gelmişti. Telefonu elime alıp, mesaja baktığımda, Yavuz Selim’den geldiğini görünce, kalbim küt küt atmaya başladı.

“Eren Abi, Osman Baba müsaitsen seni evinde bekliyor şimdi...”

Mesaj aynen böyleydi. Defalarca mesajı okudum. Çok şükür nihayet haber gelmişti. Hemen gerekli eşyalarımı yanıma alıp, kendimi dışarı attım. Hızla otelden çıkıp, Üsküdar Vapur iskelesine ulaştım. Eminönü vapuruna bindim. Mesajı almamla, vapura binmem arasında 15 dakika bile geçmemişti. Bir an evvel Osman Baba’nın yanında olmak istiyordum.

Vapurda dışarı oturdum. Denizin esintisi yüzümü yalıyordu. Çay içerek bu muhteşem manzaranın tadını çıkarıyordum.

Kız Kulesi’nin yanından geçerken el salladım bu güzel mekâna. Çevremdekiler garip garip baktılar; “Bu adam da ne yapıyor?” gibisinden. Onlar bilmezlerdi ki bu güzel mekânın sırrını…



Vapur, Eminönü iskelesine yaklaşınca hemen inip, bir taksiye bindim. “Eyüp’e, abi” dedim taksi şoförüne. 

 

Osman Baba’nın evine 500 metre kala taksiden indim. Eve doğru hızlı hızlı yürümeye başladım. Nihayet  o eski ahşap evin önündeydim. Tek katlı, küçük bir bahçesi olan bu evi dışarıdan bir müddet öylece seyrettim. Evin ışıkları yanıyordu. Kalbim duracak gibiydi. Kendimi toparlayarak kapının tokmağını çaldım. Kapı ağır ağır açıldı. Kapının açılma süresi sanki bana saatler sürmüş gibi geliyordu. Nihayet Osman Baba’nın yüzü gözüktü, gülümsüyordu. Gür bıyıkları, siyah saçları, siyah gözleri ile işte karşımdaydı. Kollarını uzatarak;

“Hoş geldin Eren evladım, hoş geldin, geç içeri.” dedi.

Ben ise hemen Osman   Baba’nın elini öptüm ve ona sarıldım. Bu “hasretlik” bir sarılmaydı. Ne kadar sürdü bilmiyorum. Ağlamış mıydım, bilmiyorum…

İçeri girdik. Yine o her yeri kitap ve evrak dolu olan odadaydım. El yazması eserler, hat yazıları, tablolar… Sanki tarihin başka bir zamanına geçmiş gibiydim bu odada.

Osman Baba :

“Nasılsın bakalım evladım. İyisindir inşallah görüşmeyeli? Mesajlarını aldım, meraklanma, seni bırakmış değiliz. Bizim de bazen böyle inzivaya çekildiğimiz dönemler olur…” dedi ve  gülümseyerek bana baktı. Ben ise:

“Efendim size ulaşamayınca benimle irtibatınızı kestiniz sandım. ‘Bir hata yaptım’ diye kendi kendimi suçluyordum. Gerçi yaptığımız hiçbir çalışma size, erenlere, onların hizmetine layık değil ama…” diye sözlerime devam edecektim ki Osman  Baba sözümü keserek:

“Hayır hayır evladım. Dedim ya, bazen böyle inzivaya çekiliriz. Senden ve hizmetlerinden memnunuz. Hangi  taşları oynattığınızı bir  bilseniz. Allah razı olsun.” dedi ve derin  bir nefes alarak tekrar yüzüme baktı:

“Yavrum, bizler artık yaşlanıyoruz. İnşallah bizlerin yerlerini sizler alacaksınız. Bu emanetler böyle böyle devredecek. Bizler bir mücadelenin içindeyiz. Bu iyi ile kötünün mücadelesi. Hak ile Batılın mücadelesi. Bu topraklar, sıradan topraklar değil. Bu ülke, sıradan bir ülke değil. Bu millet asil bir millet. Resûlü zişân (SAV) Efendimiz boşuna İstanbul’u işaret etmedi. Bak biz bugün çok şükür O’nun (sav) işaret ettiği yerdeyiz. O’nun (sav) ev sahibinin komşusuyuz…” dedi.

Osman Baba ayağa kalkarak; “Çay demlemiştim, içeriz değil mi?” dedi. Ben ise hemen atılarak: “Siz durun efendim, ben hazırlar getiririm,” diyerek başka şey söylemesine fırsat vermeden  hemen küçük mutfağa girdim.

Mutfağa girdiğimde aslında her şey hazırdı. Buharı tüten çaydanlıktan bardaklara çayı doldurarak odaya getirdim.

Osman Baba: “Allah razı olsun evladım. Hakkını helâl et.” dedi. “Estağfurullah Osman  Babacığım, ne yaptım ki, esas sizden Allah razı olsun, siz hakkınızı helâl ediniz. Bizlere bu kadar vakit ayırıyorsunuz, bilmediklerimizi öğretiyorsunuz…” dedim.

Osman Baba ile hem çay içiyor hem de sohbet ediyorduk.  Osman  Baba, boşalan bardağını sehpanın üzerine koyarak ayağa kalktı. Eski dolabın kapağını açtı ve bazı notlar, gazete kupürleri çıkararak:

“Ee ne dersin, biraz çalışalım mı, yorgunsan başka zaman da yaparız?” diye sorunca ben bu fırsatı kaçıramazdım, hemen atıldım: “Hayır, Osman  Baba, yorgun değilim,  size zahmet olmazsa çalışalım.” dedim. Osman  Baba’nın yüzüne belli belirsiz bir gülümse yayıldı. Yerine oturarak notlarını karıştırmaya başladı. Ben boşalan bardakları tekrar çay doldurarak getirdim. Osman Baba notlarını gözden geçirirken, ben de o sırada  not defterimi çıkarıp beklemeye başladım. Osman Baba anlatmaya başladı:

 

                     Hz. Yahya’nın Kafatası, Kol Kemiği ve Stefan’ın Kılıcı

 

Hz. Yahya’nın Kafatası,  ve kol kemiği ile  Stefan’ın Kılıcı dedik ama,  gerçekte bunlar  onlara ait değil. Bu saydıklarımın hepsi Topkapı Sarayı’nda sergileniyor. Bugün inşallah yüzyıllardır sürdürülen bir yalanı bozalım. Konu biraz karışık, dallanıp budaklanmış ama bizim için işin özü önemli.

Bak evladım. Öncelikle baştan tekrar söyleyelim. Bugün  Topkapı Sarayı’nda Mukaddes Emanetler  bölümünde sergilenen ve Hz.Yahya’ya (as)  ait olduğu iddia edilen kafatası ve kol kemiği ona ait değil! Düpedüz uydurma bu. Bu anlatacaklarımızın özeti. İşin aslı bu. Ha, bu iş nasıl buralara gelmiş, şimdi ona bakalım.

Bazen Saray’ı ziyaret ettiğimde, bizim milletin Peygamber Hz. Yahya’ya ait olduğuna inanılan kafatasının ve kol kemiğinin önünde durup Fatiha okuduklarını görünce, üzülüyordum. Acaba oradaki kemikler gerçekte  kime aitti de, bizim millete onlara Fatiha okutuyorlardı. Millet bilmiyor, orada yazılanlara bakıyor, ne yapsın? 

Bir defa mantıklı olmak lazım evladım. Osmanlı Padişahları aynı zamanda İslâm Halifesi olarak kabul görürler. İslam Halifesi, Müslüman bir Padişah, bir Peygamber’e ait bir kafatasını veya kol kemiğini öyle muhafaza eder mi? İslâm inancına göre hemen defnetmesi gerekmez mi? Bırakın bir Peygamberi,  herhangi bir Müslüman’a  ait olan beden  parçaları bile hemen toprağa kavuşturulur. İslâm inancında bu vardır.

Bir Peygamberin kafatası öyle duracak,  bu kafatasına mücevher çakılacak. Bu İslâm ahlak ve edebi ile bağdaşmaz. Demek ki, orada sergilenenler, asla bir Peygambere ait olamaz!”



Osman Baba’nın anlattıkları oldukça ilgimi çekmişti. Hafif bir uyku halim vardı ama bu anlatılanları duyunca, tüylerim diken diken olmuştu. Uykudan eser kalmamıştı. Bu konu gerçekten de çok önemliydi. Yıllardır bu milleti nasıl da kandırıyorlardı. Ben de bugüne kadar öyle biliyordum, anlatılanlara inanıyordum. Ama şimdi işin rengi değişmişti. 

Osman Baba’ya: “İyi ama orada sergilenen kafatası ve kol kemiği  kime ait efendim?” diye sordum.       

Osman Baba yeni doldurduğum çayından bir yudum alarak, anlatmasını sürdürdü:

“İşte işin mihenk noktası o. O kafatası ve kol kemiği parçaları kime ait ve bazılarınca  neden önemseniyor? Konu biraz karışık dedim amma bizim açımızdan değil. Çünkü bu meseleyi o kadar girift hale getirdiler ki...

Seni daha fazla meraklandırmayayım; o kafatası Voyvoda III. Vlad’a yani  meşhur Kazıklı Voyvoda’ya  ait!”

Ben bunu duyunca şoke oldum. “Nasıl yani? Mukaddes Emanetler bölümünde sergilenen ve Hz. Yahya’ya ait olduğu söylenen kafatası, Kazıklı Voyvoda’ya mı ait? Ama nasıl olur?”

Osman Baba bir yandan elindeki notları karıştırıyor, bir yandan da beni izliyordu. Hayretimi görünce:

“Evet evladım. Durum gerçekten de söylediğim gibi. Bu gerçekten şaşırılacak bir durum. Ben de ilk öğrendiğimde oldukça şaşırmıştım. Yıllardır bu sırrı taşıyordum. Ama artık vakti geldi. Üstelik bugün  çok daha şaşırtıcı bilgiler öğreneceksin. Artık bazılarını deşifre etme zamanı geldi. Daha yeni başladık.” diyerek  tebessüm etti. Anlaşılan bugün oldukça ilginç, şaşırtıcı şeyler öğrenecektim.

Osman Baba konuşmasına devam etti: “Hz. Yahya Peygambere ait değil o kafatası, dedik. Peki nasıl oldu da ona atfedildi. Bunun için tarihi kaynaklara baktığımızda şunları görürüz:

Birçok vahşete imza atan bu Voyvoda Vlad’ın Osmanlı’ya karşı bir kini vardı. Bunun sebebi ise babasının, küçük Vlad’ı Osmanlılara rehin vermesidir. Yani bir esir olarak büyüdü Vlad.

III. Vlad, daha sonra Eflak Beyliği’nin voyvodası (prensi)  oldu. Bu beyliğe karşı Voyvoda, Fatih Sultan Mehmet’e her yıl vergi ödeyecekti. Başlarda her şey iyi gidiyordu. Voyvoda bu görevini  1456'dan 1462'ye kadar  sürdürdü. Ancak Voyvoda bir canavar haline geliyordu. Rakiplerini, esirleri kazığa oturtması ile ün salmaya başlamıştı. 1459 yılından sonra da Fatih’e vergi vermeyi reddettiği gibi, Fatih’in elçilerini de kazığa oturttu, elçilerin  başlarındaki kavuklarını başlarına çiviletti. Dedim ya artık tam bir canavardı bu Voyvoda. O kadar yaşattığı vahşet var ki, anlatmaya dilim varmıyor.

Fatih Sultan Mehmet bu olayları duyunca Osmanlı ordusu ile 1462 yılında Eflak voyvodasına karşı sefere çıktı.

III. Vlad'ın ordularının yenilmesiyle Eflak yeniden Osmanlı Devleti'ne bağlanmıştı. Vlad  bu saldırı sırasında Macaristan'a bağlı bir beylik olan Erdel'e kaçtı.

Macar kralı Osmanlı’dan korktuğu için Vlad’ı korumadı, hapishaneye attı. Ancak Vlad’ın bu hapis ve sürgün dönemi 1474 yılında sona erdi. 1476 yılında kuzeni Stefan Cel Mare (Büyük Stefan) ile birlikte Eflak'a döndü ve voyvoda ilan edildi.

Şimdi burada bu Stefan’ı unutma Eren evladım. Daha sonra ondan da bahsedeceğim. Vlad'ın kuzeni Ştefan'ın cel Mare (Büyük Stefan)  Türk mahkumları 1473 yılında birbiri üzerine göbeklerinden çaprazlama olarak şişlediği bilinmektedir. Ve ardından kutsal bir kişi olduğu ilan edilmiştir. Şimdilerde övülen işte bu Stefan.

Neticede Kazıklı  Voyvoda 1476 yılında kellesini kaybeder. Burada Voyvoda’nın başı, kendi kılıcı ile kesilir ve kesik başı İstanbul’a getirilir. Voyvoda’nın kellesini uçuran bu kılıç, kuzen Stefan’a geçer. Stefan’ın kılıcı olarak anılmaya başlanır. Kılıç meselesini birazdan anlatacağım. Şimdi konumuza devam edelim.” dedi Osman Baba.


 


Ben ise anlatılanları pür dikkat dinliyor, bir yandan da  anlatılanları not alıyordum. Osman Baba hem elindeki notlarını karıştırıyor hem de anlatmasını sürdürüyordu: 

“Halkının, 'Şeytan' anlamına gelen 'Drakul' adını verdiği Voyvoda’yı, yazar Bram Stoker,   Dracula adlı romanı  ile –kendilerince- ölümsüzleştirmişlerdir. Böylece Vlad, meşhur vampir Kont Drakula'ya dönüşerek birçok efsane türetildi, sinema filmi yapıldı. 

Eren evladım, Kazıklı Voyvoda’nın başı İstanbul’a getirildi, dedik. Aradan  yıllar geçiyor. İşte burada bir rivayet devreye sokularak, Drakula’nın yani Kazıklı Voyvoda’nın başı Hz.Yahya’nın başı oluyor. Güya Fatih’in üvey annesi Sırp Prensesi Mara Despina, ülkesine dönerken bu  kafatasını yanında götürmüş. Kafatası bir müddet de Ayanaroz’da Vaftizci Yahya’ya atfedilen Dionisis Manastrı’nda muhafaza edilmiş. İşte bu Vaftizci Yahya  hikayesinden  sonra Voyvoda’nın kafatası oluyor Peygamber Hz. Yahya. Yani Yahya’lar karıştırılıyor.

Bu baş çalınarak Kıbrıs, Rodos gibi yerlerde Kutsal eşya olarak dolaştırılıyor ve nihayetinde de Cezayirli Hasan Paşa vasıtası ile tekrar İstanbul’a getiriliyor ve sonraları tekrar Saray’a intikal ediyor. Hatta bu kafatasının mahfazalığında Sırpça yazılar var. Hz Yahya’nın kafatası olsa,  Sırpça o yazıların orda işi ne?

Şimdi gelelim kol meselesine. Mukaddes Emanetler bölümünde Hz. Yahya’nın kol kemiği diye altın mahfaza içersinde sergilenen bir kol parçası vardır. Bu kol parçası kimindir?

O kol parçası da Papa’nındır. Neden Papa’nın kolu kesilmiştir? Bunun sırrı da Cem Sultan ile alakalı.” deyince Osman Baba, benim gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Bu bilgiye de oldukça şaşırmıştım. Ama benim bildiğim kadarı ile  kolu kesik bir Papa yoktu. Kadın Papa Joan’ı biliyordum ama kolu kesilen Papa kimdi? Ve neden hiç kaynaklarda geçmiyordu?

Topkapı Saray’ında, Mukaddes Emanetler bölümünde  benim de daha önce gördüğüm, Hz. Yahya’ya atfedilen bu kol,  oldukça ilgimi çekmişti. Mahfazalığın elin üst kısmına küçük bir pencere açılmıştı ve bu küçük yerden de, kemikler görülüyordu.  Hz. Yahya’ya ait olduğunu sandığım bu kol, meğer Papa’nın imiş. Aman Allah’ım yıllardır bizler nasıl da uyutulmuşuz. Ben bunları düşünürken Osman Baba anlatmaya devam etti:

“Fatih Sultan Mehmet vefat edince iki şehzade taht kavgasına giriştiler. 2. Beyazıd Cem’i yenince, tahta 2. Beyazıd oturdu. Daha sonra Cem Sultan birkaç defa daha iktidar kavgasına girişti. Sonra da Rodos Şövalyelerine sığındı. Daha sonra Fransa’ya oradan da Roma’ya gitti. Papa, Şehzade Cem’i Osmanlı’ya karşı kullanmak istiyordu.

 Papa VIII. Innocentius, Cem Sultan'ı bahane ederek Osmanlılara karşı bir haçlı seferi düzenlenmesini istiyordu. Ancak bunda başarılı olamadı. Cem Sultan'a Hıristiyan olması yönünde teklifte bulundu. Ancak Cem Sultan bunu kabul etmedi. Cem Sultan bu teklife karşılık: "din-i mübin-i İslâma ihanet edemeyeceği ve dinini cihan saltanatına değişmeyeceği,” söylediği rivayet edilir. Hatta  böyle bir teklife karşı, Cem Sultan’ın sinirlenerek Papa’nın kolu kestiği de rivayetler arasındadır. Papa’nın kolunu Cem Sultan mı, başkası mı kesti bilemiyoruz. Ancak kesin olan Papa’nın kolunun kesildiğidir.


           


Papa’nın bu kesik  kolu da İstanbul’a getirilir. Cem Sultan’a karşı Papa’nın kolu kullanılır.  Bir de VII Konstantin zamanında Antakya’dan gelen Vaftizci Yahya’nın kolu vardır. Bu kollar karıştırılarak Papa’nın kolu bir anda oldu Yahya Peygamberin kolu. 

Bu el kemiklerini korumak için yapılmış bir mahfaza vardır. İşaret parmağında, "Tanrı'nın sevgilisi" ibaresi var. Bileğinde ise "Bu vaftizcinin elidir" yazısı net bir şekilde okunmaktadır.         

Bütün bunlardan sonra bu kafatası ve kol kemiği Hz. Yahya’nın olarak sergilenmeye kadar gidiyor. Vaftizci Yahya söylentisi Hz. Yahya’ya dönüşüyor. Burada şunu özellikle vurgulamak lazım evladım. Hıristiyanlığın da kendilerince kutsal emanetleri vardır. Ancak burada emanetler ve rivayetler iç içe geçerek, bugünkü karışıklık ortaya çıkıyor.

Hatta Papa’nın kolunun kesilmesinden yıllar sonra kinayeli bir şekilde konu şöyle gündeme  geliyor:

İnebahtı’da Osmanlı donanmasının büyük bir kısmının yok edilmesi üzerine, Sokullu Mehmed Paşa Venedik elçisine şu tarihi cevabı vermişti: “İnebahtı muharebesinden sonra cesaretimizin sönmediğini görüyorsun. Sizin zayiatınızla bizimki arasında fark vardır. Biz sizden bir krallık yer (yâni Kıbrıs adasını) alarak kolunuzu kestik. Siz ise, donanmamızı yok etmekle sakalımızı traş etmiş oldunuz. Kesilmiş kol yerine gelmez. Lâkin traş edilmiş sakal daha gür çıkar.”

Hatta bu arada bir not ekleyelim,  iskambil kağıtlarında dikkat çekici bir şey vardır. Kağıtlarda bulunan karo papazının kolu neden kesiktir?


 


Şimdi gelelim bu işin günümüze kadar olan yansımalarına: Papa’nın kolunun kesilmesini Vatikan hiçbir zaman hazmedememiştir. Bu olayı kendilerince gizlemişlerdir. 

4 Haziran 1876 sabahı haremdeki kadınların çığlıklarıyla Sultan Abdülaziz’in vefât ettiği, hatta intihar ettiği söylenir. Abdülaziz intihar etmemiştir. Abdülaziz, Baryan ailesinin de içinde bulunduğu bir tertiple öldürülmüştür. Niye? Çünkü  Vatikan, Abdülaziz’den Padişahlığı döneminde  Saray’da saklanan Papa’nın kolunu istemiştir. Hatta sadece kolu istemesi şüphe uyandıracağı için kafatası ve kolu beraber istemiştir.  Padişah Abdülaziz Vatikan’a red cevabı verince, onlar da onu öldürerek intikam almışlardır.         

Şimdi burada yine bir tarihi sırrı daha ifşa edelim: Papa’nın koluna karşı, Vatikan Abdülaziz’in kolunu kesmiştir! Sonra da bileklerini keserek intihar ettiği yalanını uydurmuşlardır. Abdülaziz’in kolu yoktur. Vatikan, Osmanlı’nın bu zayıf döneminde Papa’nın intikamını  almıştır!

Kuru Kafa ve Kemikler örgütü, Topkapı Sarayı’ndaki Voyvoda’nın kafatasını  Turgut Özal’dan da  istemiştir. Özal’ın “dostum Bush” dediği kişi bizzat istemiştir. Özal  Voyvoda’ya ait bu başı  Kuru Kafa ve Kemikler örgütüne vermemiş, onların  koleksiyonuna katkıda bulunmamıştır. Yıllar sonra bu örgüt de değişik bir şekilde intikam alacaktır!

Vatikan daha sonraları da  defalarca bu kolu istemiştir. Ancak Vatikan Abdülaziz döneminde yaptığı gibi yine sinsice hareket ederek, kafatası  ile beraber kolu da istemiştir. Vatikan için önemli olan kol’dur. Kafatasını paravan olarak kullanıyor Vatikan.

Vatikan kol’un peşinde, Kuru Kafa ve Kemikler ise kafatasının… Romanya’da kafatasının peşinde. Onların ki, akrabalık. Kuru Kafa Kemikler örgütünün bu ısrarı niye?

Şimdi gelelim şu Stefan’ın kılıcı meselesine.  Bir iki gün evvel o kılıç yine gündeme  geldi. Topkapı Sarayı Müzesi'nde 1/2676 envanter numarası ile kayıtlı olan Stefan Cel Mare'nin kılıcı ki,  bu kılıç gerçekte Kazıklı Voyvoda’nın kılıcıdır. Voyvoda’nın başının kesildiği kılıçtır,’ dedik. Az önce söylediğimiz gibi bu kılıç Stefan’a geçince, Stefan’ın kılıcı olarak anılmaya başlanıyor.  Voyvoda bu kılıç ile çok Türk’ün kafasını kesmiştir. Bu övülen Stefan’da binlerce Türk’ü işkence ile öldürmüştür! Şimdi de dostluktan bahsediyorlar.

Moldova Başbakanı  Vladimir Filat, Başbakanımız Erdoğan’dan  o kılıcı  yani Voyvoda’nın, yani Stefan’ın  kılıcını  tekrar istedi. Başbakanımız da Büyük Stefan'a ait Topkapı Sarayındaki kılıcın replikasını hediye etti. Moldova Başbakanı ise  kılıcı öperek aldı.


         


   

 Peki daha önce kimler istemişti bu kılıcı:    

Kılıcı daha evvelde, Romanya devleti 1992 yılında istedi. Yine eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 1994’te Romanya’yı ziyareti sırasında Stefan’ın kılıcı gündeme gelmiş ve Demirel’den kılıcın iadesi istenmişti. Hatta kılıca karşılık, Türkiye’ye bir Osmanlı eseri bile teklif edilmişti Romanya daha sonra 2001’de, dönemin TBMM Başkanı Ömer İzgi’nin Romanya seyahati sırasında resmi olarak kılıcı istemişti.

2002’de dönemin Romanya Başbakanı Adrian Nastase , Türkiye ziyaretinde dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’ten Stefan’ın kılıcı istedi.  Bu konuda çok ısrarlı olunca,  2004 yılının Mayıs ayında Başbakan Erdoğan kılıcın imitasyonunu yaptırarak Romanya Başbakanına hediye etmişti. Ama bu replikası yaptırılan kılıç, Romenleri memnun etmemiş olacak ki, bu sefer aslını istediler.

Sonuçta, Temmuz 2004 tarihinde de ‘Stefan'ın 500. ölüm yıldönümünü’ nedeniyle düzenlenen anma törenlerine katılan Cumhurbaşkanı Sezer, Stefan'ın Topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunan kılıcının aslını  geçici bir süre için Romanya'da sergilenmesi için götürmüştür. Bu sergi Romenler tarafından da oldukça ilgi görmüştü. Kılıç bir ay sergilendikten sonra Türkiye'ye getirilmiştir. 

Kılıcın aslının o sergiye götürülmesi hatalıdır evladım. Götürülmemeliydi.

Görüyorsun yıllardır bu Stefan’ın kılıcını istiyorlar. Bu konuda yıllardır bir mücadele sürüyor. Bu kılıcı isteyenler, Voyvoda’nın şimdiki akrabalarıdır.”

“Anladın mı evladım?”

“Anladım efendim. Allah razı olsun, bugün tarihin sırlı kapılarından birini daha açtınız.”

 

     

Emir Yıldızdan 

buulkem@gmail.com

 

NOT 1: Bu yazıdan sonra Vatikan herhalde kolu kesilen Papa'yı açıklar...

 

NOT 2: EMİR YILDIZ'DAN ROMANIN SON İKİ BÖLÜMÜ YİNE YUKARIDAKİ GİBİ ÇARPICI İKİ KONUYU GÜNDEME TAŞIYACAKTIR. BU BÖLÜMLER SİTEMİZDE YAYINLANMAYACAK OLUP, İLK DEFA KİTAPTA YER ALACAKTIR.               

 

Birinci bölümü okumak için:

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=45

İkinci bölümü okumak için :

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=211

Üçüncü bölümü okumak için:

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=237

Dördüncü bölümü okumak için:

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=401

Beşinci bölümü okumak için :

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=489

Altıncı bölümü okumak için :

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=954

Yedinci bölümü okumak için








Bu haber 54,805 defa okundu.





Yorum ekleYorum ekle


Yorumlar (36)
  • meral köylü / 18 Mart 2014 06:07

    Kızılderililerin efsane savaşçısı Geronimo'nun kafatasının George W. Bush'un dedesi tarafından çalındı iddiası.

    Yale Üniversitesi’nin gizli klübü Skull&Bones’un (Kafatası ve Kemikler) en ünlü üyeleri arasında Prescott Bush, oğlu George H. W. Bush ve onun oğlu George W. Bush da var. Prescott Bush,(George W. Bush'un dedesi) yıllar önce klüpteki arkadaşlarıyla birlikte Geronimo’nun mezarını kazarak kafatasını çaldı ve üniversitedeki büroya getirdi.bu hikaye 2008 yılında Yale Üniversitesi’nin dergisinde yayımlanınca Geronemo’nun torunu Harlyn harekete geçerek okula, Bush ailesine ve federal hükümete dava açtı. Ünlü avukat Ramsey Clark’ın baktığı dava geçtiğimiz yıl mezar bile açılmadan delil yetersizliğinden düştü. Fakat tartışmalar bitmedi. Bush ailesi gizli Skull&Bones klübü ile ilgili yorum yapmayı reddederken Apaçi kabilesi içinde de anlaşmazlık baş gösterdi. “Dedemin rahat uyuması için kafatasının bulunması gerekiyor” diyen torun yeniden dava açmaya hazırlanıyor.
    (1909 yılında bir savaş mahkumu olarak yerleştirildiği Oklahoma’da ölen Geronimo’nun cesedi kaybolmuştu).
  • Ali KAYA / 2 Ocak 2013 17:35

    Peygamber naaşları

    Allah (CC) toprağa,peygamber naaşlarını yemeği(Çürütmeyi) haram kılmıştır.Zaten bu bilgi kırıntısı bile o kemiklerin bir peygambere ait olamayacağını ispatlar...
  • merakli / 19 Kasım 2012 21:25

    yediremezler

    Yediremezler Erol Hocam bunlar kendilerine, aciklayamazlar bizim bir papamizin kolunu bir turk kesti(belki) diye
  • hacı.i. / 17 Kasım 2012 17:25

    tarihi bir yazı

    valla bende fatiha okudum,ulan nasıl düşünemedik peygamberin sergide işi ne!!
    Allah razı olsun erol kardeş.
  • Oya Kisir(Oya Kara) / 16 Kasım 2012 16:57

    Yorum

    Hayatta bildigim en iyi sey,hicbir sey bilmedigimdir...
    Allah razi olsun bu bilgileri bizlere aktarip,hakikatleri ogrenmemize vesile oluyorsunuz....Allah,bakip da gorenlerden,isitip de duyanlardan,dinleyenlerden eylesin cumlemizi...
    3 gun olmus haber yayinlanali,bilgiler verileli,fakat Kultur Bakanligimizdan olumlu ya da olumsuz yonde ses seda yok...?Onalti Yildiz'da yayinlanan bu onemli bilgiler de mi gormezlikten gelinecek...?Ne dogrulanacak...Ne de yalanlanacak...?
    Selametle kalin,Allah yar ve yardimciniz olsun...
  • Selçuk KARACA (Battal Gazi) / 15 Kasım 2012 10:51

    16 Yıldız

    Erol ELMAS Hocamız hazırlamış olduğu enfes yazı dizisi ile bütün tarihi bilgilerimizdeki noksanlıklara Oktan Hocamız ile beraber DERMAN olmaktadır. Cenab-ALLAH sizlerden ebeden razı olsun.
    Türklerin başlangıç koordinatlarını okumaktan ve yorumlamaktan aciz “içimizdeki irlandalılar” olsa da 16 Yıldız sevgisi gün be gün artmaktadır. Yorumlardan ve konferans’daki ilgiden bunu anlamak mümkün.
    VATİKAN, Papa Leo’nun Hun İmparatoru ATTİLA’nın önünde diz çöküp elini öptüğünü UNUTMA. Aşağıdaki olayı da hatırlamanızda da fayda var.
    “Papa XIII.Leo’ya Sultan II.Abdülhamid’in hediyelerini takdim için Roma’ya giden Hariciye Nazırı’nın gezip gördüğü yerlerde büyük iltifatlar gördüğüne; Avrupa’da müşahede edilmeyen ayin serbestisinin Osmanlı memleketlerinde serbestçe icra edildiğine ve Kayseri olaylarına dair Avrupa’nın büyük gazetelerinde beyanatlarının yayınlandığına; ayrıca Papa’nın jübilesi alayında Roma’da Saint Petro adlı büyük kilisede 70-80 bini aşkın cemaat toplanmış olduğu halde, adı geçen Papa’nın kiliseye girişinde bütün cemaat bir ağızdan “yaşasın papa!” diye bağırdıkları sırada, Osmanlı elçisini gören Papa’nın “Sultan Hamid Han yaşasın” diye nida ederek saygısını göstermişir.“
    Kaynak: Başbakanlık Osmanlı Arşivleri – Yıldız Perakende Evrakı Hariciye Nezareti Maruzatı, 33/25, 1320, Z.29 (29.03.1903)
    Kuru Kafa ve Kemikler Tarikatı…
    Yale Üniversitesi Amerika’daki şer tarikata ev sahipliği yapan üniversitedir. Kuru Kafa ve Kemikler Tarikatı 1833 yılında General William H.Russell ve o dönemde savaş sekreteri olan Alphonso Taft tarafından kurulmuştur. Bu tarikat üniversitedeki zeki öğrencileri seçerek dünyadaki stratejik, siyasi, askeri ve ve ticari mevkilere yerleştirerek nihai hedeflerine ulaşmaktadır. ABD eski başkanlarından George Bush bunlardan bir tanesidir. Örgüt sembolü hepinizin bildiği üzere bir kurukafa ve etrafındaki çapraz kemiklerdir. Amblemin altında 322 sayısı yazılıdır. Bu sayı 322.örgütün kuruluşunu temsil eder.
    Bu şer tarikat edepsizliğini sürdürmektedir. Fakat unutmamaları gereken asıl nokta Türklerin Dolunay zamanında ortaya çıkarak akınlar yapmaları ve kurt kıyafeti ile asıl can alıcı darbeyi vurmalarıdır.
    Evet Dolunay vakti… Bir gece ansızın gelebiliriz… Ve dilimde Yahya Kemal’in o müthiş mısraları “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik, Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik…” “Şu kopan fırtına Türk ordusudur Ya Rabbi! Senin uğrunda ölen ordu budur Ya Rabbi!, Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın, Galip et, çünkü bu son ordusudur İslam’ın! Vesselam...
  • necdet ersönmez / 15 Kasım 2012 09:16

    ne kadar körmüşüz

    bir peygamber kafatası nasıl olur sergilenir islam itikatında bunu bile akıl edemeyip bende ziyaret edip fatiha okudum yuh olsun bana.
  • çağdaş / 15 Kasım 2012 09:00

    kafayı yedireceğiniz bize

    biz bu kadar net bu kadar gerçek bilgilere toplumca hazır değiliz Allah razı olsun erol bey.
  • Elmas / 14 Kasım 2012 16:17

    Yazınız için teşekkür ederim elinize yüreğinize sağlık.Diğer yazılarınızda da olduğu gibi yine görüyoruz üzerinden asırlar geçmesine rağmen onlar hiç bir şeyi unutmuyor yanlış yolda da olsalar amaçlarına hizmet etmek için ellerinden geleni yapıyorlar.Allah onları doğru yola sevk etsin lakin her kötünün içinde bir iyi vardır ya ders çıkarılması gereken bir şey yada, bunlardan ders almak şart diye düşünmekteyim.Bizlerde davalarımıza, Türk büyüklerine, inançlarımıza böyle sımsıkı sarılalım.Adamlar bi kıçı kırık Stefan'ın kılıcının peşinde 500. ölüm yıl dönümü diye kutlamalar bilmem neler yapıyorlar, bizlerde ise saymakla bitmeyecek hakiki kahramanlar var ama çoğunu unuttuk...
  • Soner Bahadır / 14 Kasım 2012 15:10

    Hakk-Batıl

    ''Hakk geldi, batıl zail oldu''. Hak uğrunda çalışan erenlere, onaltılara selam olsun... Allah birliğimizi pekiştirsin.
  • ArdaGultekin / 14 Kasım 2012 12:33

    Değerli Erol abi,sizler sayesinde hakikat diye bildiklerimizin hikayeden baska birsey olmadıgını anlıyoruz.Bizleri aydınlattığınız icin Allah sizlerden razı olsun.Daha oncede Oktan Abi'mizin dediği gibi Özal'ın kafatasi nerde cok merak ediyorum.insallah bizlerde sizin gibi vakti zamanı geldiginde hizmet edenlerden oluruz.Hakkınızı helal edin dualarımız sizinle.Ellerinizden operim hürmetler.
  • YD / 14 Kasım 2012 12:06

    Dikkat ederseniz tarihimizi yazanlar genellikle yabancılardır.
    Onlar da ne kadar tarafsız kalmaya dikkat etseler de yine içlerindeki kendilerini
    kayırma duygusu ön plana çıkıyor.
    Bazılarıda tamamen kendilerini kayırmışlar.
    Barbar Türkmüş! Ne demek barbar Türk….
    Bu onların kininin dışa vurmasından başka bir şey değildir.
    Kendilerinin tarihte ve şimdi günümüzde yaptıklarına baksınlar barbarın ne olduğunu
    görsünler. Bunlara kesinlikle güven olmaz. Güçsüz olduklarında paçalarınızı yalarlar,
    bitleri biraz kanlanınca da başlarlar size hırlamaya….
    Stefan’ın kılıcını öpüp başına koyuyor.
    Bunun anlamı; İşte Türkleri öldüren bu kılıç bizim için kutsaldır demeye getiriyor.
    Osmanlıda, dikkat edin bütün ihanetlerin arkasında yabancılar ve masonlar vardır.
    Onlara güvenmenin bedeli çok ağır olmuştur.
    Kinleri hala devam etmektedir,aman safları sıkı tutalım.
    Bilmediğimiz gerçekleri gün ışığına çıkartan Oktan hocamıza ve OAY ekibine
    ne kadar teşekkür etsek azdır. Allah(cc), kendilerinin yar ve yardımcıları olsun.
    Çok zor bir görevi yerine getiriyorlar.
    Selam ve sevgilerimle.
  • Bekir Öztürk / 14 Kasım 2012 08:22

    vay demiyorum hiç bir şey artık beni şaşırtmıyor.

    şaşırmadığım gibi daha neler var heyecanla bekliyoruz..... ağzına kaleminize sağlık dualarımla
  • Volkan Ç. / 13 Kasım 2012 17:04

    Adamlar hangi davaya hizmet ettiğinin farkında, 5 asırlık hesap güdüyorlar, şeytana hizmet etmiş kendierince kutsal olan dangalak voyvadanın ve stefanın kılıcını öpüp başına koyuyor...Yani karşı taraf için değişen bir şey yok, şeytana hizmette kusur yok... Sorun bizimkilerde, hala bütün dünya buna inansa hayat bayram olsa saflağı içerisinde barış türküleri söylemeye devam... Uyanın millet, bunlar komplo teorisi değil, insanlık tarihinin başlangıcından bu tarafa devam eden hak ile batılın mücadele sembolleridir... Eee ne olmuş kılıç 1 aylığına verilmişse değil işte...
    Öte yandan, Özal ile ilgili verilen bilgi, galiba kafası ile alakalı; Oktan hocam sormuştu geçenlerde, Özalın kafası yerinde mi diye?
    Son olarak; artık bende bu sitede verilen bilgilere, ifşaatlara ve istihbaratlara hiç şaşırmıyorum. Bu işin aslı da buymuş meğerse diyor kapatıyorum... Hayır mı şer mi bilemem artık.
    Selam ve dua ile...
  • Kamil Türk / 13 Kasım 2012 14:36

    Emir Yıldız...

    Yalancı tarihi yazanlar utansın. Bu yazıyı okuyup doğrusunu öğrensinler,insanları nasıl kandırdıklarını anlatsınlar,tabi ki uyumayanlar var.Zamanı gelecek bu yazılanlar ders kitaplarına girecek, zamanında biz size bile bile yanlış tarih öğrettik doğruları bunlardır diye.Selam olsun doğru tarihi korkmadan yazan ellere...
  • cansel / 13 Kasım 2012 14:06

    sırlar bizler tarafından bile paylaşılmaya başladığına göre vakit yaklaşıyor.. ne mutlu ki sizlerin osman babası ilhami abisi var .. inşallah bizimde böyle muhteşem zatlara hizmet etme yetkimiz olur. amin..
  • cem tunc / 13 Kasım 2012 13:33

    allah sizlerden ve sizlere doğruların ve bilinmeyenlerin kapılarını bizlere acanlardan razı olsun.gercek su kı turkun turkten baska dostu yoktur.adamlar katıllerını vahsetlerını bunları yapanları bıle kutsuyoken biz ve bızı yonetenler hala kendılerını onlardan hıssedıyo onlara hızmet ıcın bırcok vahsete goz yumuyor.sureklı aldıgınız ısıkla cemaatı bılgılendırın ve dogrularla halkı aydınlatın.bu mılletın asıl evletları her zaman bu mıllete sahıp cıkacaklardır.bu mıllet en zor sartlarda dahı kendı kullerınden allahın ıznı ıle dogacak ve butun dunya ummetının ısığı olacaktır
  • Ömer Faruk Gümüşer / 13 Kasım 2012 13:31

    Büyük Türkiye Yolunda...

    Bu haberlere her nekadar bizim uyumamızdan dolayı bilhassa yönetici kadrosunun uyumasında dolayı üzesede zamanımızın pir sultanı Oktan Abinin kitabındaki Kaygusuz Abdal gibi "Onların planı varsa, Allahında bir planı vardır. Allah plan kuranların en hayırlısıdır."
  • murat uzun / 13 Kasım 2012 11:06

    Hergün yeni bir bilgi

    Sayenizde hergün yeni bir bilgi öğreniyorum.Yeni bir bilgiyle uyanıyorum desem daha doğru olur.

    Not:Genelde yeni bir şey duyduğum gördüğüm zaman hemen sorgulama ayıklama yöntemine giderim gerçekciliğini araştırırım ancak bu sitede yazılanlar özellikle Oktan abinin yazdıklarında önce gönülden sonra beynen sorgulamaya gerek kalmadan bilgiyi kalbim ve beynim kabul ediyor.Bunuda yaşamak çok ayrı bir tat.Allah c.c. yardımcınız olsun.Sizi başımızdan eksik etmesin.
  • bahadır uz / 13 Kasım 2012 10:41

    bizim büyükler uyumaya devam etsin iyi uykular
  • Metin Muhtar / 13 Kasım 2012 10:28

    Enfes bir paylaşım. Allah razi olsun. Allah kalemimizi de kılıcımızı da keskin eylesin... Görünen o ki Roma'yı kalemle alacağız... Kurşun kalemle...
  • Birisi / 13 Kasım 2012 09:56

    Kafatasi

    Bilgileriniz için MEVLAM razı olsun sizlerden.
  • özkan tor / 13 Kasım 2012 09:45

    Allah sizden Razı olsun

    İşte yıllardır tarihi araştırdım her kaynağpı inceledim, olaylara ve tarihlere önem vermedim, ezberik bir yapı kullanmadım hep doruyu aradım. en doğru kaynak onaltı yıldıza ulaştım bunca birikim boşuna değilmiş. kul neyi arasa Yaradan onu ulaştırıyor.selam ile ey türk.
  • Yasin Akdoğan / 13 Kasım 2012 09:05

    BUÜLKEM sahipsiz değil!

    16 Yıldız'ın EMİR'inde görevli olan ER kişi! ER OL'an varisler BUÜLKEM'i ya HAFIZ c.c olan ismi ile tecelli edecektir ya ŞEHİD c.c!!!

    Topkapı Müdürlüğü nasıl bir duruş sergileyecektir merak ediyorum...bilmemek ayıp değil! Daha önce kayı boyu damgası ile bilgi eksenini değiştirmişti.. Oktan Baba sağolsun!

    Erol abi duy sesimizi! "Ateş" ile göreve tutuşan askerlerin var! safları sıklaştırıyoruz!
    Dilimiz ile elimizde bulunan bu iki kılıcı üst üste koymaya niyet eyledik adına ZÜLFİKAR dedi GÖRKLÜ MUHAMMED (sav).
    Ancak asır değişti,kılıf değişti ZÜLFİKARIN kuvveti BİLGİ OLDU!
    Bu açığa kavuşan muhteşem bilgiler ile ONLARIN TORUNLARINI KAZIĞA OTURTTUN!
  • Kurtuluş / 13 Kasım 2012 07:00

    Ezberlediklerimiz

    Yıllarca bildiğimiz bazı sözde doğruların yalan olduğu ortaya çıkınca insanın tüm bildiklerine daha temkinli yaklaşması "artık" doğru olur. Doğruya, bilim yanılabiliyor fakat ilim kesinlikle Allahın izniyle yanılmaz. Bu arada yaklaşık 7 saat içinde 4183 kez bu makalenin okumasıda çok şeylere işarettir maşaallah.Erol Abi Allah(c.c) sizlerden ve büyüklerimizden razı olsun maşaallah.
  • dertli mümin / 13 Kasım 2012 01:36

    çok önemli bilgiler

    milletimizi bir yanlıştan bir batıldan kurtardığınız için teşekkür ediyorum bu arada illuminati oyun kartlarında drakulada yer alıyordu galiba netpanodaki bu yazıda okunabilir http://www.netpano.com/haber/5263/Drakulanın/Şeytanla/Antlaştığı/Kale yazıya göre drakula devrin şeytanilerinin BAŞIYMIŞ !!!! teşekkürler 16yıldız
  • Bilge garip / 13 Kasım 2012 01:09

    bir kafatasına karşılık 2 devlet adamı

    selamlar olsun erenlere. Türk Tarihinin yeniden yazılmasını hayranlıkla ve heyacanla izliyorum.
    Sizlere gönülden teşekkürler. Allah razı olsun. Merhum Cumhurbaşkanımız Turgut Özal'ın suikastine dair ucu açık ipucu verdiniz. Inşallah dava sonuçlandığında gerisi de gelir.
  • Samet / 13 Kasım 2012 01:04

    Kız kulesi

    Elinize sağlık hocam soluklanmadan okudum fakat kız kulesinin resmini koymuşsunuz kız kulesinden hiç bahsetmediniz biyerlerimi kaçırdım acaba gecenin su saatinde
  • burak başarır / 13 Kasım 2012 00:50

    kazıklı voyvoda



    bir detay var abi

    Drakul'un manası şeytan demektir. Türk milleti buna Drakula diyor
  • isekiz / 13 Kasım 2012 00:46

    Bilgiler için teşekkürler..
  • Sevan / 13 Kasım 2012 00:41

    Eyvallah

    ☾✫
  • ateş / 13 Kasım 2012 00:25

    birilerinin uykusu kaçacak!

    Değerli Erol hocam, Allah(c.c.) emeklerinizi zayi etmesin. Hakınızı helal ediniz. Dilerim, Osman babalar görevlerini sizlere tevdi ettiğinde, sizlerin yerini de bizler alırız, nasipte varsa...Amin. Kim bilir, bu sırların teker teker ifşasıyla, kimlerin rahatı bozuluyordur. Bir de istirhamım olacak, hazır yazıda papalardan bahsetmişken...Acaba, şu papalar kehaneti ile ilgili bir bilgi paylaşımınız olabilir mi? Son papa, zenci papa, 113. papa gibi bir sürü dağınık kehanetler uçuşuyor ortada...İşin aslını, ehillerinden öğrenmek dileriz, vesselam.
  • Yiğit AKKOÇ / 13 Kasım 2012 00:24

    Tüm emeği geçen ONALTIYILDIZ ekibinden Allah razı olsun..
  • Hüseyin Eroğlu / 13 Kasım 2012 00:23

    Hey Maşallah. Gece Gece Gelde uyu şimdi.
  • merakli / 12 Kasım 2012 23:48

    Yeni Ifsalar...

    Allah'im bu nasil bir yazi, Erol Abi Allah sizden ve Osman Babadan razi olsun, bence bu yazidan sonra topkapidaki kilic ve kemikler ya kaldirilmali yada adlari degistirilip ibret-i aleme sunulmalidir `Seriatin kestigi parmak acimaz` diye.. Bu arada Osman Baba acaba 16lardan biri midir bunu sorun olmazsa yorumumum altina not duser misiniz ?:)
  • erdoğdu / 12 Kasım 2012 23:41

    sıtkım sıyrıldı

    onaltıyıldız nasıl bir site Allah cc razı olsun.
    nutkum tutuldu bir şey diyemiyorum.