En Sıcak Konular

Sinop’lu Diogenes (Diyojen)

2 Mart 2019 11:07 tsi
Sinop’lu Diogenes (Diyojen) Kadir Sevencan Yazdı:Sinop’lu Diogenes (Diyojen)

Sinop’lu Diogenes (Diyojen)

 

Diogenes M.Ö. 411 yılında Sinop’ta doğmuş M.Ö. 324’de Atina da vefat etmiştir. Hayatı hakkında fazla bilgi mevcut değildir. Sinop’ta yaşamış olduğu dönemde kuyumcu olan babası altına katkı ekleyip değerini düşürme suçundan dolayı sürgün edilmiş, bundan sonra hayatlarının geri kalan dönemini Atina’da devam etmiş oldukları söylenmektedir. Bunun yanında katkıyı yapanın bizzat Diogenes olduğunu yazan bazı kaynaklarda vardır. Bu konu hakkında internette birçok söylence mevcuttur. Sürgünlüğünün Atina topraklarına olması Diogenes’in felsefesini oluşturması açısından büyük bir etkisi vardır.

Sinop’ta zengin bir tüccarın oğlu olarak dünyaya gelen Diogenes zamanında Kastamonu Bölgesi yani Paflagonya, Hitit İmparatorluğunun çok önemli bir bölgesi idi. Roma idaresine Helenistik Dönemin başlangıcı yani M.Ö. 400’lü yıllarda geçmiştir.

Bu noktada Mitoloji ile ilgili yazacaklarımız sadece içinde ki Hikmetin ne olduğunu anlayabilmek ve o zaman ki halkın karakterlerini, örflerini hangi inanç sistemiyle yoğurduklarını ve hayata bakış açılarının hangi zihniyetin şekillendirdiğini anlamak içindir. Bütün zamanlarda oluşturulmuş olan inanç sistemleri ilk önce Ruhbanlık sistemi üzerine inşa edilmiş, zamanla bozulmuş ticari araç haline getirilmiştir. Biz işin politik yönünden ziyade sosyolojik yönünü ele almaya çalışacağız.

Diogenes döneminde Atina’nın en önemli tapınağı olan Delphoi (Delfoy) Tapınağı Azizlerin, Rahiplerin, Felsefecilerin kesin uğradıkları bir mabetti. Bu tapınakta gelecekten haber veren kahinlerin bulunduğu söylencesi doğru olsa bile aslında Aziz veya Azizelerin yöneticiliğini yapmış olduğu mabedin misyonu çok daha farklı idi. Bu Tapınağın aynısı Türkiye’de Didim de mevcut olduğu gibi Mısır’da Philae (İsis) Tapınağı aynı misyonu yüklenmiş, aynı bilgiyi öğretmeyi amaçlayan yapılardı. Philae ismi hiyerogliflerde Apo olarak geçer. Apo, Halikarnas Balıkçısının bahsetmiş olduğu Of, Ofa yani Boğa demektir. Boğa, Zeus’un sembolü olmakla beraber Athena, Boğa’nın başından yani Zeus’un başından doğmuştur. Apollo ile Artemis Kültü aynı öğretileri anlatır. Apollo Tapınağında Baş Rahipler erkek olabilir mi bilmiyoruz fakat Artemis Tapınağında erkeklerin Baş Rahip olabilmeleri için erkekliklerinden vazgeçmeleri gerekmektedir.

Delphoi Tapınağında ki Baş Rahibe “Pythia” ünvanıyla isimlendirilirdi. Delphi ismi de Phyto’dan türetilmiştir.

https://en.wikipedia.org/wiki/Pythia

Phyto, yılan kültünü anlatır fakat yılan kültürleri çok çeşitlidir. Her birinin kullanım yerine göre farklı anlanları vardır. Apollo bir şey yapmak isterse ya da birilerini cezalandırmak isterse kardeşi Artemis’i kullanarak yapmaktadır. Bunun tapınakta ki görüntüsü Pythia (Artemis) ile eşleşirken, Delphoi yani Yunus’ta (Apollo) ile eşleşir. Tapınak Kahineleri evlenmezler çünkü Artemis’te evlenmemiştir. Konumuzdan çok fazla sapmamak için yılan kültünün sadece bizi ilgilendiren bölümüne biraz değinmek gerekiyor.

 

Yılan Sembolü en çok kullanılan sembollerden biridir. Üstteki rölyef Amphitrite (Peri) ve Delphinus (Yunus) Hikayesi gibi gözükse de Apollo’nun simgesi de Yunus’tur. Altta ki ise Athena’nın Zeus’un başından çıkışını anlatır. Zeus burada yılan formundadır. Her iki rölyefi dişil özelliklerin ön plana çıkarılması şeklinde yorumlamak gerekir. Fakat Zeus bir erkek tanrı olarak doğurması akla yatkın gelmeyebilir onun için Yunan Mitolojisi, Athena’yı, Zeus’un başından doğduğu inancıyla akla yatkın hale getirmiştir. Yani erkekler doğurmaz ama bunlar tanrı olduğu için başından çıkmıştır gibi. Tabi bu bilgiyi insanların akına sokmak içindi. Ayaklarımızı yere basarak düşündüğümüzde gerçekte doğmuştur deriz. Basit bir şekilde bakarsak fikirler düşüncede var olurlar ve madde olarak insan onları vücuda getirir. Daha uç notadan tersten okursak aslında Athena, Zeus’u doğurmuştur. Artemis’te Apollo’yu var etmiştir. Yani Tanrıyı yenmiştirler. Ve görüntülerini, bilgeliklerini, toptan bütün niteliklerini kendilerinde birlemişlerdir. Bu konu hakkında Oktan Abi’nin yeni kitabında başka bir boyutta dişilerle erkeklerin savaşını yazacağını belirtmişti. Kitap çıkınca bu konu hakkında daha anlaşılır bilgilere sahip olacağımıza inanıyorum.

Diogenes Dönemi Apollo inancının baskın olduğu zamandır. Bu inancın detayları alttaki linkten okunabilir.
Apollo Kültü hakkında akademik bir çalışma.

acikarsiv.ankara.edu.tr/browse/3528/4413.pdf

Roma Dönemi, Diogenes zamanında sürgün edilen kimseler yerleştikleri yerde ki kazançlarını Apollon Tapınağına hibe etmek zorundaydılar.

Diogenes için hayatında yaşamış olduğu ve onun yaşamını 180 derece ters yöne gitmesine sebep olan bir anısı vardır. Bu anıyı ve Diogenes’in hikayesini, felsefesini C. Cengiz Çevik Hocamızın anlatımıyla linktten izlenebilir.

https://www.youtube.com/watch?v=0UXrtyIfNNo&index=1&list=PLD3ftp7YLfG_tjP4VDSEcrvAc3Esa1bDv

Delphoi Tapınağının kapısında “Kendini Bil” yazmaktadır. Kendini Bilme okulları Heretik Felsefe ile yayılmıştır. Bilinen ilk kökeni Mezopotamya diye bilinir fakat Göbeklitepe Sembolleri okundukça tarihi ve coğrafyası değişmesi muhtemeldir. Oradan Mısır’a ve Mısır’dan, Roma’ya, Yunanistan’a ve Anadolu Bölgesine geçmiş bir öğretidir. Öğretinin temeli vahiye dayanır. Bu konu hakkında fazla bir şey yazamayacağız çünkü Hermes’in Öğretisini birçok kişi anlamamıştır. Thot’un Babası (Hermes) ile konuşması Tanrı ile konuşmak gibidir! Dolayısıyla Heretik Felsefede direk Tanrı ile bir bağlantı vardır. Delphoi, Apollo Tapınağında ki Baş Rahip Apollo’yu sembolize eder. Rahibin söylediği Tanrı Apollo’nun söylediğidir. Yine hatırlatmakta yarar var bizim çalışmamız politik değil, sosyolojik açıdan görülmelidir. Rahiplere zengin sınıfın çıkarları doğrultusunda söyletilen bir takım yarar sağlayacak söylemler elbet olmuş olabilir ama biz Hikmetin peşinde olduğumuz için doğrulardan dem vurarak hikayeyi görmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla yazdıklarımızın çatlaklarını görmektense doğrularını görmeye çalışarak okumak daha verimli olabilir. Rahibin söylediklerinin Apollo’nun söyledikleri olması ve Bütün Roma’nın Tapınağa itibar etmesinin nedeni söylemlerin doğruluğa ne kadar isabet ettiğiyle orantılıdır. Haklı olarak şöyle bir soru akla gelebilir; Pagan olan bir kurumun söyledikleri ne kadar isabetli olabilir ki? Bunun cevabı şu olabilir! İnsanlar şaşırabilir fakat Meczuplar bu konuda oldukça isabetli olabilirler. Bunun için Oktan Abi’nin “Bir Meczubun Rüyası” isimli Kitabına bakmak ve Meczuplar hakkında bilinmeyenleri öğrenmek yeterlidir. Meczuplar Din Kurumu ile mi inanç ile mi mükelleftirler. Eğer inanç ise bütün dünyada ki meczupların dini algılayışı aynı noktadan şekillenir. Nitekim Linkte söylendiğine göre Diogenes kendisinin Kozmopolit olduğunu söylemiştir. Yani “ben herhangi bir şehir devletin değil; dünya vatandaşıyım” demek istemiştir.

Delphoi Tapınağı bir mağaranın üstüne kurulmuş ve ortasında “Omphalos” (Omfalos) yani “Göbek taşı” olduğu söylenir. Omphalos denilen taş varoluş bilgisini sembolize eder.

 

 
Semboller çok iyi okunabilirse aslında Sümer ve Yunan mitolojisinin Göbeklitepe’ye dayandığı fark edilecektir. Medeniyetlerin arasında yüzyıllar ile telaffuz edilen bir zaman dilimleri olabilir. Sembol yazısı evrensel bir dildir. Hangi çağda olursanız olun, hangi çağda ne gibi hafızaların saklandığını sembollerden okuyabilirsiniz.

Üstten Üçüncü resim gösterilen Tapınakta olduğu söylenen taştır. Yukarıda anlattığımız konumuzla ilgili olan Yılan Kültünün artık madde boyutunda gözükmesi anlamını taşır. Burada ki desenler yılan ile sembolize edilir. Desenler Apollo’nun müziğinin ezgilerinin titreşimleri idi. Omphalosun konumuz açısından önemi ise vazolara resim işleme sanatı olmasıdır. Loutrophoros denilen vazolara, kaplara var oluş sembolleri işlenip bir nevi kayıt alınıyordu.

Bir örnek:


 

C. Cengiz Çevik’in anlatımından; Bir gün Diogenes, Delphoi Tapınağına kahine gider. Kahin kendisine “parakharaksai ta nomisma” der. Bunun düz anlamı, parayı yeniden bas demekmiş. Fakat bir başka anlamı da bozmak, içini boşalmak, saflığından taviz vermek, değersizleştirmekmiş. “Nomisma”nın anlamı para olmasının yanında ayrıca “Yasa” demekmiş.

Bir hikaye:

http://www.halukcangokce.com/selamsiz-ali-20120611.html

Üsküdar’da Selamsız semti vardır. Bunun hikayesi Selami Ali Efendi’den gelir. Bu zat çarşıda pazarda dolaşırken kimseye selam vermezmiş. Sonunda kendisini Esnaf Şeyhi denen kişiye şikayet etmişler. Selami Ali Efendi, Esnaf Şeyhine esnafı gezerken gönül gözüyle bakmasını tavsiye etmiş.

Esnaf Şeyhi sağındaki-solundaki dükkânları işletenlere gönül gözüyle bakar bakmaz şaşırmış: Zira kimisi ayı, kimisi köpek, kimisi tilki, kimisi domuz, kimisi sırtlan ve çakal şeklinde gözükmüş gözüne: Dehşet içinde kalmış.
Selâmi Ali Efendi sormuş Esnaf Şeyhi’ne: “İç yüzlerini gördün mü?”
“Gördüm şeyhim!”
“Peki sen böylelerine selâm verir misin?”
“Veremem, verilmez!”
“Ben de veremiyorum. Zira her baktığımda iç yüzlerini görüyorum.”

Bu hikayede ki hayvanlar tabi ki masumdur fakat kişilerin kendisinde belirmiş olduğu sıfatlar Selami Ali Efendi’ye onlara karşı selam verme isteğini oluşturmuyordu. Bu sıfatlar hayvanlarda iki yönlüdür. Mesela köpek en üst sadakati temsil ederken aynı zamanda Nefsin en alt seviyesiyle ilişkilendirilir. “Köpek olan eve melek girmez” sözü bunu anlatmak içindir. Yani nefsi arzularına kapılan bir kişi tefekkürle zihin melekelerinin kanatlarına binip yolculuk edemez gibi. Selami Ali Efendi’de esnafa baktığı zaman açgözlü, ihtiraslı, kişiliksiz, kurnaz sıfatları görüyordu. Onun için esnafla temas kurmuyordu. Burada en önemli husus Selami Ali Efendi onların bu hallerini suretlerinde de görüyor olmasıydı. Yani onları insan suretinde görmüyordu. Çünkü Esnaf Şeyhi de aynı şeyi gördü. İki kişinin gönül gözüyle aynı şeyi görmesi benzetmeden öte bir durumu gerektirir. Bu olaya şahit olmadan tam anlamıyla anlayabilmemiz zor gözüküyor ama anlatmak istediğimiz anlaşılmıştır sanıyoruz.

Kahinin de Diogenes’e baktığında Selami Ali Efendi gibi bir durumun olmuş olması muhtemeldir. videoda izlersek bu vaka gerçekleştiği zaman Diogenes’in oldukça sarsıldığı anlatılmıştır. Diogenes’in bam teline basılmıştır.

“Nomisma” görülen anlamıyla para, devlettir deniliyor. Para da devleti Atatürk’ü dolayısıyla yasayı görürsünüz tespiti vardır. Bu devlet yasasını anlatır. Kainat ta devletin kolları gibi yasalarla işleyişini sürdürür. Kainat yasası da devletin işleyişi gibidir der isek çok yanlış olmaz. En basite indirgemeye çalışarak açıklarsak; bir tohum yasadır. Bu tohum toprakta kendisinde olan şifre ile ne olması gerekiyorsa o şekilde büyür nihayetinde meyve olarak yine tohuma döner. Yani yasanın başlangıcı ve sonu vardır. Sonra o meyvenin tohumu ile yasa yine bir surete bürünür ve aynı şekilde yoluna devam eder. Buna devletin ruhu da denilebilir. Türklerin Devletlerinin sürekli birbirinin devamı niteliğinde olması bu yasaya bağlı olduklarının göstergesidir. Nitekim Atatürk’te Osmanlıyı reddetmemiştir. Kahin’in ( Bizim düşüncemizde meczup) Diogenes’e söylediği “parakharaksai ta nomisma” Kendi yasanın (Hakikatinin) içinde ki değersizleri boşalt, saf haline dön, Altın’da ki yani ruhunda ki ( yasanda ki) katkıları boşalt demek istemiştir. Bu söz Diogenes’i derinden etkilemiştir. Bu etki, Yüzüklerin Efendisinde ki Froto’nun kuleye çıkması ve şimşek çakması akabinde Gandalf’ın gelmesi gibi düşünülmelidir. Kahinin konuşması Diogenes’e de şimşek etkisi yapmış daha sonra Piri Antisthenes’le tanışmıştır. Sonuç olarak “parakharaksai ta nomisma” cümlesinde ikircikli bir yapı görmekte mümkündür. Yani kahin Diogenes’e baktığında “ya arzularının peşine düşerek en alt basamakta köpek gibi yaşa, ya da yasaya bağlı kalarak en üst basamağa sadakatinle yüksel demek istemiştir.


 

Diogenes, Antisthenes’in konuşmalarından, öğretisinden çok etkilendiği ve ona tabi olmak istediği söylenir. Fakat Antisthenes buna ilk başlarda yanaşmaz. Temsili resimde olduğu gibi kendisine sopa kaldırmış ve şiddetle bunu reddetmiş olduğu söylenir. Aslında burada öğrencileriyle Diogenes’i dövdüğü de rivayet edilir. Bana karşılık Diogenes “Bana öğretecek bir şeylerin olduğu sürece beni senden uzaklaştırabilecek bir sopa bulamazsın” demiş ve hocası pes etmek zorunda kalmıştır. Daha sonra Diogenes bir şekilde öğrencisi olmayı başarmış. Resme baktığımızda sopa ile sanki bir köpeği kovalıyormuş izlenimi verdiği görülür. Bu resim her ne kadar temsili olsa da sürekli peşinde dolaşıp öğrencisi olmayı istemesi düşünülürse bu şekilde bir durumun yaşanmış olma olasılığı yüksektir. Diogenes’e Atina halkı köpek muamelesi yapmış olduğu halde kendisi de bundan rahatsız olmamıştır. Çünkü Pirine karşı sadakatinden dolayı zaten o yaşamı kendi yaşam felsefesi olarak benimsemiştir.

Diogenes araştırıldığın da Hocası ile Sinop’ta iken mi? Yoksa Atina’ya sürgün edildikten sonra mı? Tanıştığı muallaktır. Epiktetos’un, Diogenes hakkında yazmış olduğu yazılara bakılırsa insanlar bunu Sinop’ta iken tanışmış olabileceği izlenimine kapılmışlardır. Yazıdan çıkarım yaparsak aslında Sinop’ta da, Atina’ya sürgün edildiklerinde de aslında zengin oldukları gözükmektedir. Epiktetos’un kayıtlarına “Beni zenginken dilenci yaptı, büyük bir ev yerine bir fıçıda yaşamamı sağladı.” Diye söylemiş olması O’nun en azından Atina’da da zengin olduğunu gösterir.

Videoda anlatılana göre bir gün Atina’nın zenginlerinden birinin evine davet edildiği söylenir. Ev sahibi kendisine etrafa kesinlikle tükürmemesini tembih eder. O zaman Diogenes ev sahibinin yüzüne tükürür. Çevresinde en kirli o yüzü görmüştür. Bu ev sahibi belki de babasıydı!

Diogenes’in Felsefesi:

Resimde ki alıntıdan;

“Antisthenes’in beni özgürleştirmesinden beri artık köle değilim”

Videoda bu konu çok net bir şekilde incelendiği için sadece çarpıcı olsun diye bir örnek vererek anlatmaya çalışacağız. Ortalama yaşam süren insanların yaz tatiline gitmek için kredi çekmesi ve bir sonra ki yaz tatiline gelince kadar çalışıp onu bitirmeye çalışarak arada kaybettikleri zamanı köleleşmek olarak görüldüğünü anlayabiliriz.

Evi barkı olmak nedir? dedim;
Biraz keyfetmek için
Yıllar yılı dert çekmek dedi.
Ömer HAYYAM

Videoda ki Alıntıdan;

“İnsanlarla yaptığım konuşmalar, hiçbiri bana ait değil.
O halde sana ait olan nedir?
Görünümleri değerlendirme gücü”

İşte asıl Diogenes’in zirvesi budur. Bu öyle bir zirvedir ki Türk Tasavvufuna Hiç’lik olarak girmiş mahiyetini sadece gerçek Ariflerin anlayabileceği bir mertebedir. Bunu açıklaması da anlaması da zordur. Biz bunu açıklarken okuduklarımızın ne anlama geldiğini anlamaya çalışarak okuyup anladıklarımızdandır. Yoksa onları görüp yaşamanın yanında bu anlatımın esamesi bile okunmaz. Onun için örneklere başvurarak anlatmaya çalışacağız.

Bir gün Plato masada ki bir bardağı göstererek;
“Her şeyin gerçek varlıklarını tanımlayan saf bir özü vardır demiştir” Plato burada bardağı göstererek aslında cevhere atıfta bulunmuştur. Bu cevher ruhtur. Türk Balballarının kalp hizasında gösterdikleri kap, Loutrophoros denilen vazoların yüklenmiş olduğu anlamı kastetmiştir. Birçok Rönesans ve Reform Dönemi resimlerinde küp bazen fıçı ve vazo olarak çizilmiş olan Ruh, eğer devrik çizilirse ölümü, eğer ayakta çizilirse yaşamı sembolize eder.
Diogenes ise “ben orada bardaktan başka bir şey görmüyorum” demiştir.
Plato: “sen bu inceliği anlamazsın” demiş.
Diogenes: “Peki içinde ki bu boşluk nedir? demiş,
Plato: “!?” kısa devre yapmıştır.

Plato, Diogenes’in ne demek istediğini ancak Mağara Alegorisini keşfettiği zaman anlamıştır. Diogenes’in ne demek istediğini Münir Derman Hazretlerinin “Son Yazısı” nda bulabiliriz.

http://www.onaltiyildiz.com/?haber,3016

“ Vecealna minel mai külle şey'in hay. Canlılık. Hayat. (Hay)'yın sudan geçmesiyle başladı. Allah'a her şey kolaydır demek bile doğru değildir. (Ve) suyu da halk eden O'dur. Minel mai külle şey'in hay. Biz her şeyi sudan halk (ettik). Ana madde su değil, dikkat. (Hay). Hayyın görünmesi su ile olmuştur. Su, ruhun geldiği geçtiği bir vasatdır. (Su neden halk edildi) bilinmiyor. Suda ifade edilemeyen bir ahenk var. İfadeye kalkarsanız, bu ahengi bozarsınız, izah edilebilen (ahenk) değildir. Bir testinin kullanmaya yarayan kısmı onun içinin boşluğudur. Her şeyi halk etmek için suyu katalizör aracı yaptık... Hay sudan geçtikten sonra tahammül hududuna iniyor. Her şeyi ölçülü. Hacimli. Sikletli bir plân dahilinde (yarattık).

Bu sırrı suda gizledik. İnsan vücudunda, her şeyde bir damla bile olsa su vardır. Vücut bir mabetdir. İnsan bir mekândır. Dünya mekânındadır. Aslı la mekândadır. Allah, insan gönlünde insan sözü şeklinde (Allah'ça kelâmı) ile tecelli ettik. Biz semadan (mübarek) su indirdik. Mübarek kelimesi başka dilde yoktur. Tercüme edilemez. Gönülleri coşkun, alnında görünmeyen secde izi (Min eseris sücud) olanlara, kalbinde Allah lâfzını sezenlere ve islâm olanlara söylüyoruz.”
Dr. Münir DERMAN

Bu makalede Münir Derman Hazretleri suyun oluşumunu, daha doğrusu varlık sahasında ki görünümleri sağlamak için suyun kat ettiği yolun sonunda su olarak vücut bulduktan sonra;

“Bir testinin kullanmaya yarayan kısmı onun içinin boşluğudur. Her şeyi halk etmek için suyu katalizör aracı yaptık” diyorlar. Yani değişen suyun kendisi değildir. Gördüğümüz bütün görünümlerin ana maddesi aynıdır fakat şartlara göre maddenin halden hale geçmesi vuku bulmuştur. (Kulbak Bilge 15’te “Su bir cüruf yüklendi” ayetiyle anlatılmak istenen ilgili bölümlerin dikkatli okunması halden hale geçişin ne olduğu hakkında bilgiler verecektir.)

Örnek:
Suyun içindeki eriyik halde ki madenlerin aşırı hararetten tepkimeye girmesi ve aşırı soğuktan taşlar halinde gözükmesi gibi düşünülebilir. Bunu bir tencerede ki aslında ısıtıldıktan sonra anlaşılan kesmiş sütün tane tane hale gelmesi şeklinde de düşünebiliriz.

Sonuç olarak Münir Derman Hazretleri “Bir testinin kullanmaya yarayan kısmı onun içinin boşluğudur” derken, kullanılan işe yarar kısım orasıdır. Testinin var olmasında ki murat onun içinin kullanılması içindir. “Testinin içinde ki boşluğun vücuda getirilme isteği aslında testiyi var etmiştir” demek istemiştir. 

Kulbak Bilge 17’de 347. Resimde Robotlar bize kendilerini icat ettiriyorlar sözü de buraya oturtulabilir.

Diogenes’in de bardağın içinde ki boşluk nedir? derken anlatmak istediği; Aslında işe yarar kısım olan boşluğun bardağın var olmasına sebep olduğu hikmetidir.

Nedir dedim bu yaşamak?
Bir düş, dedi; birkaç görüntü.
Ömer HAYYAM

Bu noktada düş hükmünde ki boşluk ise, görüntü bardaktır. O boşluğa çıktıktan sonra bardağın gerçekliği kavranır ki bu eşyanın hakikatiyle alakalı bir durum olabilir. Yani bardak deyip geçmemek gerekiyor gibi. Boşluk fena ise bardak beka olabilir. Ama bu sefer hakikatini bilerek. Sokrates’in de her şeye teslimiyeti bu şekilde okunmalıdır.

Enbiya suresi 58. Ayet:
Sonunda onları parça parça etti. Yalnız en büyüklerini bıraktı ki, dönüp ona başvurabilsinler.

Şimdi Felsefe de ki varoluş kavramını kullanarak, konu ile ilgili, Kuran nasıl okunabilir? Mantığıyla Bir Ayet okuması yapalım.

Konumuzla ilgili olarak burada gözüken en belirgin obje “bardak”tır. Ayette sonunda onları parça parça etti derken, Baal Putu en büyük puttu. Ona gelinceye kadar olan bütün putlar kırıldı. Yani bardağın yaratılış aşamalarını oluşturan bütün varoluş evreleri (kum, su, vs) geçildi, kırıldı. Sonra “dönüp ona başvurabilsinler.” Cümlesinde yani Baal’dan dileklerini dileyip ona göre yaşantılarını şekillendiriyorlardı. Ticari ya da bireysel faaliyetleri için adaklar adıyorlardı. Bu noktada ticari ya da bireysel bir takım şeyleri meydana getirdiklerini en azından niyetlerinde çabaladıklarını anlıyoruz. İnsanların niyetlerini, duygularını balyoz ile kıramazsınız! Onları düşünen insan kendi isteğiyle, özgür iradesiyle ancak kırabilir. Bardak, kum formundayken Baal putu yok muydu? Var olduğunu eski insanların dağları oyarak ya da mağaralar oluşturarak ev yapmalarından anlayabiliriz.

Bu bazı kavimlerin Mikail AS’a veya Cebrail AS’a tapınmalarına benzer ki Allah bunun da ötesinin olduğunu bize Hikmet diliyle anlatmaktadır. Boşluk sırrından, Bardak formuna geçişte görülen bardak ilk baştaki görülen bardak gibi değildir. Bu İlhami Abi’nin Batının batını diye söylemiş olduğu nokta olabilir.

 

Çok popüler olduğu için Diogenes ile İskender’in diyaloğunda aslında ne yaşandığına da değinelim.

Bir gün İskender, Diogenes’e, “dile benden ne istersen” demiş.
Diogenes ise “Gölge etme başka ihsan istemem” demiş.

Video’da Cengiz Hocamız bu şekilde bir çeviri vardır ama aslında İskender Güneşin önünde durduğu için, Diogenes O’na, kenara çekil de Güneş gelsin anlamında kenara çekil demek istemiştir diye söylüyor. Gerçekte Diogenes’in sözünde ki hikmet, dileğim odur ki, senin kenara çekilmen. Bu şekilde İskender’in Güneş’ten çekilmesini sağlaması ona bir şey veremeyeceğini ancak kendisi isterse bir takım şeylere sahip olabileceğini ispat etmesinin yanında İskender’in eylemi de bir nevi Diogenes’e bir şey vermiş oldu. Sonuçta Diogenes, Güneş istedi İskender de çekilerek vermiş oldu.

Kadir Sevencan

  



Bu haber 3,025 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    18491 µs