En Sıcak Konular

Seçilmişlik Duygusu Üzerine

12 Haziran 2018 08:29 tsi
Seçilmişlik Duygusu Üzerine Seçilmişlik Duygusu Üzerine

                                     SEÇİLMİŞLİK DUYGUSU ÜZERİNE  

 

     Bu yazıda öjeni, ırk hijyeni gibi yaklaşık 70 yıl boyunca devlet politikalarına biçim vermiş düşüncelerin kısaca tarihsel bağlamlarına ve niteliklerine değinilerek; seçilmişlik olgusu ile bağlantıları incelenip, bu olgunun yol açabileceği sonuçlar irdelenmeye çalışılacaktır. Bu yapılırken öjeni ve ırk hijyeni kavramlarının açıklanmasına ve uygulanmasına uzun bir bölüm ayrılmayacak, yazının esas yazılma amacı olan seçilmişlik duygusunun psikolojik ve sosyolojik alt yapısı ve sonuçları üzerinde durulmaya çalışılacaktır.

 

     İnsanların fiziksel özelliklerinin, karakterinin ve eğilimlerinin doğa tarafından belirlendiği ve ırklarına bakarak tüm bu özelliklerin kavranabileceği iddiasının geçerli olduğu 19. Yüzyıl sonlarında, kalıtsal olarak tekrarlananı ortaya çıkarmak, doğanın gizemini ve medeniyetin şifresini keşfetmekle eş anlamlı görülmüştür. Beşeriyeti tıbbi müdahaleleri içeren nüfus politikaları aracılığıyla bilhassa irsi kaynaklı biyolojik ve ruhsal hastalıklardan kurtarmak ve kaliteli nesiller yaratmak; güvenli ve sağlıklı bir geleceğin inşasını mümkün kılan temel ön şart olarak görülmektedir. Modern devletler kutsadıkları bilimin yanılmazlığına sarılıp sıkı bürokratik ağlar kurarak ve bu sayede sağlık hizmetlerini standartlaştırarak insanların bedenleri üzerinde gündeliği kapsayan iktidar pratikleri kurmaya başlamışlardır. 

 

     Sosyal Darwinist paradigmanın bir uzantısı olan öjeni düşüncesi, tam da bu tarihsel bağlamda doğmuş ve bilim çevrelerinde rağbet görmüştür. Öjeni terimi ilk olarak Francis Galton tarafından 1883 tarihli “İnquiries into Human Faculty and its Development” adlı eserinde beşeriyetin biyolojik gelişiminin bilimi sıfatıyla kullanılmıştır.  Çok geçmeden öjeni terimi Galton’a atıfla akademik çevrelerde rağbet edilen, üzerinde tartışılan bir konu oluverir. Bu tartışmalarda nüfusun kalitesini artırmak için devletin bilimsel çevrelerle iş birliği yapmasına yönelik savlarla başlayan süreç giderek batının ırka dayalı üstünlük ve bu üstünlüğe dayalı seçilmişlik  temeline dayanan ve insanlıkla asla bağdaşamayacak uygulamalarına doğru evrilecektir. 

 

     İki dünya savaşı arası dönemde uygulanan öjeni politikalarının meşrulaştırılma zemini savaşta kaybedilen kaliteli nüfusun yeniden inşa edilmesi ve harbin biyolojik etkilerinin silinmesidir. 1. Dünya Savaşı sonrasında Asya ve Afrika kıtalarının birçok bölgesinde diğer renklere mensup ırklardaki nüfus artış oranı beyaz ırklardaki çoğalma katsayısını geçmiştir. Müttefiklerin düşmanlarına karşı cepheye sürdüğü beyaz ırktan olmayanlar savaşta modern silahları kullanmayı da öğrenmişlerdir ve Batılı siyasetçilerin nazarında bu durum beyaz Avrupa’nın başına yeni sıkıntılar açabilecektir. Bu anlamda uygulanan öjeni politikaları literatürde olumlu ve olumsuz öjeni olmak üzere ikiye ayrılır. Olumlu öjeni, irsi olarak üstün, kaliteli görülenlerin bir başka deyişle çocuk sahibi olmaya elverişli olarak nitelendirilenlerin çoğalmalarının siyasal iktidar marifetiyle teşvik edilmesidir. Bu bağlamda saf ırktan geldiği düşünülen seçilmiş ve kutsanmış sağlıklı çiftlerin verimliliğini artırmak amacıyla devletin sosyal yardım fonları tahsis etmesi, çiftlere değişen oranda çocuk aylığı bağlanması, vergi kolaylığı getirmesi, hatta yeni iş ve barınma imkanları temin etmesi olumlu öjeni uygulamaları olarak listelenir. Burada bir noktaya değinmek gerekiyor. Tabi ki devletin kendi çıkarları ve bekasına yönelik nüfus politikaları uygulamasında anormal bir durum yoktur ancak burada tehlikeli olan seçilmiş bir saf ırk anlayışı üzerinden bunun yapılmasıdır. Buradaki seçilmişlik olgusunun tehlikelerine ve bunun kalıtsal manada ırk temelli ele alınmasının ne gibi sakıncalara yol açabileceğine yazının ilerleyen kısımlarında değinilmeye çalışılacaktır. Bu noktada öjenik politikalar sıkı bir nüfus kontrolü gerektirdiğinden özellikle bulaşıcı hastalıklar konusunda büyük başarılar kazanıldığından da bahsedilmelidir. Olumsuz öjeni ise kalıtsal olarak cılız ve hastalıklıların, bunun yanında toplumdaki saf ırktan olmayanların doğumlarının sınırlandırılmasını, hatta toplumdan dışlanmasını içerir. Bu eksende 20. Yüzyılda modern olarak lanse edilen Avrupa Devletleri’nde ırkın saflığını ve üstün niteliklerini korumak adına alkoliklerden şizofrenlere, bedensel engellilerden sağır ve dilsizlere kadar birçok kişinin toplumdan tecrit edilmesi önerilmiştir. Yine Avrupa’da ve ABD’de 19. Yüzyılın tamamı ve 20. Yüzyılın ikinci yarısı boyunca insanlık adına bir utanç vesilesi olacak insanat bahçeleri faaliyet göstermiştir. Buralarda Afrika’dan getirilen siyah ırka mensup kişiler, cüceler, kalıtsal olarak eksik ya da fazla uzuvları olanlar öjenik politikaların propangadif ayağı olarak halkı korkutmak ve ikna etmek için sergilenmiştir.

 

     Bu noktaya kadar öjeni kavramı kısaca açıklanıp uygulama pratiklerine değinildi. Bu noktadan sonra bu kavramın ardında yatan psikolojik temeller incelenmeye çalışılarak bu temellerin yol açtığı ve açabileceği sonuçlara dikkat çekilmeye çalışılacaktır. Öjenik politikaların altında yatan temel motivasyon kaynağına baktığımızda bunun ırk temelli yani kalıtsal bir seçilmişlik duygusu olduğunu görüyoruz. Öncelikle bu seçilmişlik duygusu kalıtsal temelli olduğu için doğuştan gelmektedir. Yani bu seçilmişliği elde etmek için bir çaba göstermeye gerek yoktur, seçilmişlik ve üstünlük doğumunuzla birlikte sizinle gelir. Bu manada bir sistemi açık olarak Hindistan’da görmek mümkündür. Hindistan’da da hangi kasta mensup olduğunuz doğumla belirlenir ve kastlar arası geçiş yapılamaz. Ancak Hindistan’da var olan reenkarnasyon inancına göre iyi işler yapanlar bir daha dünyaya gelişlerinde daha üst bir kasta mensup olacaklardır. Bu bir anlamda alt kasta mensup olanlar için ümidin hala var olması anlamına gelir ve sosyolojik manada alt  kasta mensup olanların isyan etmesini engelleyerek toplumsal düzeni sağlar. Ancak ırk temelli seçilmişlik anlayışında böyle bir durum da yoktur. Ari ırka mensup olanlar diğerlerinden üstündürler, seçilmişlerdir ve bu durum değişmeyecektir. Üstüne üstlük  Hindistan’da alt kastlara mensup olanlar bu durumu kabullenmişlerdir yani ortada bir çatışma yoktur. Ancak Batılılara göre ari ırka mensup olmayanlar son derece doğal bir şekilde ari ırktan olduklarını iddia edenlerin doğuştan getirdiklerine inandıkları bu üstünlük ve seçilmişliği kabul etmemektedirler. Peki bu durumun nasıl sonuçları olacaktır? Bu noktada konuyu devletler düzleminden bireyler düzlemine getirerek konunun psikolojik yönlerini ele almak ve birey üzerinden devlete projeksiyon yapmak faydalı olacaktır. Bir birey seçilmiş ve üstün olduğunu düşünürse  kendisi üstün bir birey olduğuna ve seçilmiş olduğuna göre diğer insanları yönetme ve tahakküm etme hakkını  kendisinde görecektir. Her şeyin en doğrusunu bildiğini düşünen ve eleştiriye tamamen kapalı olan bu seçilmiş bireyin sürükleneceği duygulardan en tehlikelisi kibir olacaktır. İkinci olarak bu seçilmişliğinin kalıtsal olarak yani doğumla birlikte kendisinde olduğunu düşünen birey için sürüklenilecek büyük tehlikelerden biri de üstün olma düşüncesinin getireceği atalettir. Yine bu  seçilmiş olduğunu düşünen bireyin kendi adına inanacağı olgulardan biri de sorgulanamazlık olacaktır. Bu anlamda bu bireyin hislerini devlete doğru genişlettiğimizde karşımıza doğrudan Sanayi Devrimi sonrası Avrupa Devletleri’nin profili çıkacaktır. Beyaz Irktan olmayanları insan olarak dahi görmeyen, onları yönetme hakkının kendisinde olduğuna inanan, kibir dolu emperyalist politikalar izleyen bu devletlerin bütün bu profillerinin arkasındaki duygu seçilmişliktir. Yine tarihte yer alan diktatörleri incelediğimizde hepsinin kendilerini seçilmiş olarak gördüklerini gözlemleyebiliriz. Yukarıda dikkat çektiğim seçilmişlik olgusuna bağlı olarak gelişen sorgulanamazlık düşüncesi açısından dikkat çekilmesi gereken bir olgu da tarikat ve cemaatlerdir. Bu yapılara baktığımızda bu yapıların başında şeyh denilen ve seçilmiş olduğuna inanılan bir kişi mevcuttur. Bu tarikat ve cemaatin mensupları da o seçilmiş kişiye bağlanarak seçilmiş hale geldiklerini düşünürler. Bu noktada şeyh birey olarak sorgulanamazken var olan cemaat de bir toplumsal beden olarak sorgulanamaz hale gelir. Sorgulanamazlık öncelikle birey olarak ya da grup olarak dışa kapanmaya yol açar çünkü sorgulanamaz bir birey ya da grup için diyalog ya da münazara anlamsızlaşır. Bu birey ya da grup için sadece monolog vardır. Bu dışa kapanma ve kendini başka insanlara, gruplara ya da fikirlere karşı izole etme zamanla toplum içinde bölünmelere yol açar. Toplum içinde fikirsel manada bölünmeler tabi ki normaldir ve kaçınılmazdır ancak bu bölünmeler seçilmişlik duygusu ve bu temelde gelişen sorgulanamazlık olgusu üzerinde temellenirse bu bölünmeler kemikleşir ve onarılamaz bir hal almaya başlar. Bu noktada meşhur fırka-i naciye hadisi (“Ümmetim ilerde 73 fırkaya ayrılacak, bunların içinden yalnızca biri ehl-i necat yani kurtuluş ehli olacaktır”) bütün cemaatler tarafından sahiplenilir. Kanımca bu hadis israiliyyat uydurmasıdır. Doğrudan seçilmişlik duygusunu besleyen bu hadis yine bu duygu temelinde derin bir bölünme yaratacaktır ki seçilmişlik duygusunun en yoğun halini diğer ırkları köle olarak gören Yahudilerde görüyoruz. Sonuç olarak bu minvalde doğum temelli ırka dayalı ya da tarikat ve cemaatlerde gördüğümüz şekliyle benzer şekilde hiçbir çaba gerektirmeyen sadece mensubiyete dayalı bir seçilmişlik anlayışının bireysel ve toplumsal manada onarılması çok zor olan sonuçlara yol açabileceğini görüyoruz.

 

     Peki bu noktada komutanımızın bize Deruni Devlet Kutsal Halı kitabında anlattığı Türk milletinin seçilmiş olması konusunu nasıl anlayacağız? Öncelikle burada anlaşılması gereken en önemli nokta komutanımızın yaptığı Türk tanımının ırk temelli olmadığı ve Türklüğün bir yaşam biçimi ve yol olduğudur. (Ben henüz o yolun yanına bile yaklaşamadım.) Bu anlamda Türklük doğumla gelen bir olgu çaba göstererek kazanılan bir olgudur. Kazanılan bir olgu olması da onu değerli kılar. Bu anlamda komutanımızın yaptığı Türklük tanımı Necm Suresinin 39. Ayeti olan “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” ayeti ile paralellik göstermektedir ki bu ayet doğumla geldiği varsayılan bütün üstünlükleri bir çırpıda tuzla buz eden bir ayettir. Yazımı Deruni Devlet Kutsal Halı’da Latif Babamızın söylediği bir sözle noktalamak istiyorum.

 

“Bize SOY’dan gelen değil,  YOL’dan gelen lazım.” (Her ne kadar ben gelemesem de)

Not: Komutanım! Vereceğiniz emri dahi hakketmediğimi düşünsem de lütfeder de emir verirseniz iki elim kanda da olsa emrinizdeyim.

Melih Kölük 




Bu haber 4,547 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    11278 µs