En Sıcak Konular

Baran Aydın

Köşe Yazarı
Baran Aydın
8 Ocak 2018

Barbarosun Sırrı: İç İçe Geçmiş Üç Hilal



 

   Pirim kulağıma eyledi telkin:

           ‘’KORKMA SÖNMEZ BU ŞAFAKLARDA YÜZEN AL SANCAK’’

Yolun bitişinin değil, henüz yolun (tarik) başlangıcının şifresiydi Pirimin Göktürkçe okumamı istediği İstiklal Marşı’nın ilk dizeleri…

 İlham müessesesine tabii olan temiz akıl sahipleri bilirler ki; Allah’ın dileği Erenlerin himmeti olmadan yolda ilerlenmez. Bekası her iki cihanda kutlu olan Devlet-i Ali, Sırrı Muhammediye’ye hizmet edilmez.

Türk Ata’ya ve töresine hizmet ateşiyle yanan temiz akıl sahipleri bu sırra vakıf oldukları için isimleri Türk Tarihine kazınabilmiştir. İsmi devletin mücevher taşına kazınan her kul; erenlerin emanet ettiği deruni bilgileri, en önemli eserlerinde sırlamışlardır.

Sırlanan deruni bilgiler, Yahya Kemal’de olduğu gibi bazen bir şiire sırlanabilir… Ya da Piri Reis’de olduğu gibi bir haritada vücut bulabilir. Bazen ise, rüzgarların kesiştiği noktada Türk Savaş Gemilerinin her geçişlerinde top atışlarıyla selamladığı ulu bir bilgenin türbesinde açıklanmayı beklemektedir.

Piri Reis’in haritası, sırlarını gizlemeye devam ediyor. Tıpkı Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı eserin keşfedilmeyi bekleyen sırları gibi… Ne diyordu şiirde:


   ‘’ Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
       Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
       Adalar`dan mı? Tunus`dan m, Cezayir`den mi?
       Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
       Yeni doğmus aya baktıkları yerden geliyor;
       O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?’’

Rüzgarın oğlu Barbaros… Can adıyla Hızır… Devletin verdiği erlik ismi ile Hayreddin…

Doğumundan vefatına kadar geçen yaşam süresinde, Garp Ocaklarının denizlerdeki fütuhatını zirveye ulaştıran isim olarak tarihe geçti Barbaros… 

Barbaros’un seferlerine ait tarihçiler onlarca kitap ve roman kaleme aldılar. Ancak bu seferlere ait yazılanlar dikkatle incelendiğinde; açıklanmayan ve gözden kaçırılan öylesine noktalar var ki, bu noktaların altı deşildiğinde Türklük sırlarının bir bir ortaya çıktığı görülecektir.

Dikkatle incelenmeyen o noktalardan birine değinelim…

Avrupa’nın Türk korkusuyla inlediği günler… Türk Devleti’nin kara da düşmana hissettirdiği korkunun; Barbaros’un denizler hükümdarı vasıtasıyla dalga dalga denizlere de yayıldığı günler…

Aynı günlerde Avrupa’da iki büyük krallık birbirine diş biliyor… Bir yanda Kutsal Roma Germen İmparatoru olacağını ilan eden İspanya kralı Şarlken, diğer yanda Fransa’yı düştüğü aciz durumdan henüz yeni yeni kurtarmaya çalışan ve büyük reform hareketlerine girişen I. Fransuva… Birinci Fransuva’nın yaptığı reformlar yetmemiş olacak ki bu iki kralın giriştiği mücadelenin sonunda Şarlken tarafından Fransuva esir edilip, zindana mahkum edilmiştir. İşte tam bu sırada I. Fransuva’nın annesi Avrupa’da güç dengelerini yerinden oynatarak; Osmanlı hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman’a bir mektup yazmış ve oğlu Fransuva’yı, Şarlken’in elinden kurtarmasını dilemiştir. Hem de Osmanlı’nın kudretine tabii olduğunu belirterek ve ağlaya zırlaya… Bunlar tarihi bilgiler…

Yukarıda yazdığım tarihi bilgilerde de elbette ki gerçeklik payı vardır. Ancak tüm Avrupa’da hayretler içerisinde karşılanan ve ilk kez bir Hristiyan-Müslüman devletin ittifakına neden olan böylesine büyük bir diplomatik olayın, sadece bir kralın annesinin yazdığı mektuptan kaynaklanmayacağı gayet açıktır. Çünkü Avrupa bile bu ittifakı şaşkınlık içinde karşılamıştı. O kadar ki batılılar bu ittifakı "Zambak ve Hilal'in günahkar birliği" olarak adlandırmıştı.

İttifakın halk tabanında onaylanması (özellikle Fransız halkında) ve huzursuzluk yaratmaması için Fransa’da, Osmanlı ile ilgili bazı söylentiler psikolojik harp unsuru olarak bile isteye yayılmaya başlamıştı. Neydi o psikolojik harp unsuru olarak yayılan söylenti?

Osmanlı ile Fransa’yı birbirine bağlayanın sadece bir mektuptan ibaret olmadığı; asıl önemli olanın kan bağı olduğu hakikatiydi. Halk arasında özellikle yayılan efsaneye göre eskiden bir Fransız prensesinin bir Osmanlı Sultanının annesi olduğu söyleniyordu. Bu efsane öylesine etkili olmuştu ki, on yedinci yüzyılda Evliya Çelebi konuyu ayrıntılı bir şekilde yazacaktı. Tarihte gerçekten de bir Fransız prensesi bir Osmanlı Sultanının annesi olarak kayıtlara geçmişti. Ancak üvey anne olarak…

Efsanede bahsedilen Fatih’in üvey annesi Mary idi. Fatih’in, satranç tahtasındaki bir hamlesinin devletimiz tarafından zamanı geldiğinde nasıl ustaca kullanıldığı görmek çok önemlidir. Zira iki halkı birbirine ısındırmak için devletimiz tarafından kullanılan bu propaganda faaliyetini örnek alan Avrupa, yüz yıllar sonra aynı sistemi toprakları işgal etme aracı olarak kullanacaktı. (Napolyon’nun, Obama’nın, II. William’ın Müslümanlığı meseleleri, bu duruma örnek olarak verilebilir.) Üstelik bu da yetmezmiş gibi, bilerek kendi devletimiz tarafından psikolojik harp unsuru olarak Avrupa’ya yayılan iddialar (yukarıda açıkladığımız Fatih’in annesi mevzusunda olduğu gibi) dönüp dolaşıp günümüzde kendi kendimizi vurduğumuz bir silah haline dönüşmüştür.

Konuyu dağıtmadan devam edelim… 

İşte Barbaros böylesine bir ortamda, Preveze’de suya yazı yazılarak kazanılan zaferin hemen ertesinde; Kanuni tarafından Nice kuşatmasında Fransa’ya yardım için sefere gönderilmiştir.  Nisan 1543’te İstanbul’dan yola çıkan Barbaros’un 110 gemilik filosu; yol üzerinde İtalya’da ve daha birçok devlete ait kaleleri fethede fethede Nice ulaşmıştır. Nice’yi bir türlü fethedemeyen Fransızların şaşkın bakışları arasında Barbaros’un komutasındaki Osmanlı donanması Nice’teki kaleleri bir bir fethetmeye başlamıştı. Ancak bu sıralarda donanmanın barınma sorunu ortaya çıkmıştı.

Barınma isteği üzerine Fransa Kralı I. Fransuva emrini verir: ‘Muhteşem Türk Süleyman’ın büyük komutanı Barbaros Hazretleri ve asil savaşçılar için hemen Toulon şehri hazırlansın…’ 

O kış boyunca Toulon Katedrali camiye çevrilmiş ve çan kulelerinden beş vakit ezan sesleri yükselmiştir. Hatta Osmanlı Akçesi tüm bölgede kabul görmeye başladığından, o dönemin gezgin yazarlarından biri ‘Toulon’u gören Constantinopolis’e gitmiş kadar olur’ demiştir. 

Sadece Toulon’da da değil, o dönemin tüm Fransız topraklarında büyük bir Türk rüzgarı esiyordu. Türk kültürünün etkisi Fransa’nın en alt tabakasından en üst tabakasına, kralından soylularına kadar adeta her yerde hissediliyordu. Avrupa’da ki diğer krallıklar, Fransa’nın takındığı bu tutumu Hristiyanlığın yüzüne çalınan karar leke ve utanç kaynağı olarak damgaladılar. Avrupa’da ve Osmanlı’da, I. Fransuva için padişah denilmeye başlandı. (Osmanlı belgelerinde görülecektir ki yüzyıllar boyunca Fransa krallarına padişah denilmeye devam edilmiştir.) 

Fransa’daki yaşanan bu sürecin etkisini döneminin en ünlü düşünürlerinde de görmemiz mümkündür. Bu isimlerden en ünlüsü Guillaume Postel idi. Postel, özel bir görevle İstanbul’a gönderilen Fransız elçilik heyetinde iki kez bulunmuştu. Matematik ve Doğu dillerinde döneminin en iyisi olan Postel, Kraliyet Koleji’nin en önemli profesörlerinden biri idi. Postel’in, De La Republique Des Turcs adlı kitabı tüm Avrupa’da büyük bir yankı uyandırdı. Fransa’da bu yankı olumlu iken, başta İtalyan cumhuriyetleri olmak üzere tüm Avrupa Postel’i hain, deli, Osmanlı ajanı, kafir vs. gibi yaftalar yapıştırılarak engizisyona verilmesi istendi. Postel hain ilan edilmişti. Çünkü kitabında bir idealden, büyük bir vizyondan bahsediyordu. Neydi o vizyon? Devleti Ali ve Fransa’nın birleşerek kuracakları evrensel imparatorluk ideali, kurulacak dünya birliği fikri idi. Postel, dünya barışının kusursuz haliyle ancak bu şekilde sağlanabileceğinden bahsediyordu.

Fransız topraklarında başlayan bu Türk etkisi 300 yıl boyunca sürdü. Fransa’nın meşhur aydınlanma çağında bile Türk gibi giyinmenin moda olduğu kaynaklarla sabittir. 

Barbaros ile devam edelim…

Barbaros’un Toulon’a çıktığında ilk dikkatini çeken de bu Türk etkisinin muhteşemliği idi. Barbaros’un ve seferde yanında bulunan Matrakçı Nasuh gibi alimlerin çözemediği şey,  Türk kültürüne ait etkiye neden olan sebep veya güç kimdi?

Barbaros ve beraberindekiler, bu soruya yanıtı bir sembolde bulmuştu. İlginç olan ise, bu sembol Barbaros’un kadırgaları dahil olmak üzere tüm Osmanlı donanmasında da bayrak olarak dalgalanıyordu. Kadırgalarda dalgalanan bayrakların üzerinde ki sembol Üç Hilal idi…

Dünya tarihinde sırlanan, gizlenen ve açıklanmayan öyle gizli teşkilatlar var ki, bu teşkilatların tarih içindeki belgeleri günümüzde bile hala araştırılıp, açıklanmayı beklemektedir. 16. yüzyılda Fransa krallığı, topraklarında bu teşkilatlardan en önemlisine ev sahipliği yapıyordu. Fransa krallığı, bu teşkilatın Avrupa’daki üssü haline gelmişti. Barbaros’un bulduğu cevap olan Üç Hilal sembolünü, batıya korku salan bu teşkilat amblem olarak kullanıyordu. Ayrıca Teşkilat, Barbaros’un ilk kez gördüğü haliyle üç hilalin kriptolanarak iç içe geçmiş halini de ‘cihanın şifresi’ diyerek adeta kutsal sayıyordu.

 



  


Teşkilatın üyeleri kendilerine ‘Hilal’in Şövalyeleri’ ismini takmışlardı. Teşkilat, Avrupa’daki Türk korkusunun başlıca sebebi idi. Çünkü teşkilat üyeleri Avrupa’ya Türk kültürünü yaymakla kalmıyordu. Dönemin Osmanlısın da bile pek sözü edilmeyen ve dönemi için çok fantastik sayılabilecek ( bilmeyenler için fantastik ) bir idealden bahsediyordu. Teşkilat, bu ideali Avrupa kültürüne uygun bir şekilde latince bir deyim olarak slogan haline getirmişti. Neydi bu latince deyim?     

‘’Donec Totum İmpleat Orbem!’’ … Türkçesiyle ‘’ Tekrar tüm cihanı kaplayana kadar…’’ 

Hilal’in Şövalyeleri, cihanın her yerinde teşkilatlarının destanlara konu olan zamanlardan beri var olduğunu; alemin her noktasında bulunduğu yerin kültürüne göre teşkilat üyelerinin sloganlarındaki ideal uğruna ant içip, yetiştirildiğinden bahsediyordu. Yine destanlara konu olan bir zaman diliminde tüm cihanda tek bir devlet ve bu devletin muhafızlığını yapan teşkilatlarının var olduğundan bahsediyorlardı. Teşkilat sayesinde bir gün tüm cihanda tekrar aynı günlerin geri geleceğinden bahsediyorlardı.

Oysa bırakın tüm cihanı kaplama fikrini; o çağda dünyanın hiçbir yerinde, geçmiş zamanlarda tek merkezden tüm cihanı yönettiğini iddia eden bir teşkilat bile yoktu.  Ortaçağ, Avrupa’da ki neredeyse tüm krallıkların; soyluluk ve kutsallık bilinci ile kendilerini Truva’ya bağlama yarışına girdikleri bir dönemdi.

Barbaros, Hilal’in Şövalyeleri’nden çok şey öğrenmişti. Teşkilat’ın bilgileri çok eski öğretilerden bahsediyordu ve bu Türk öğretilerinin İslam’a yorumlanması, Barbaros’un üzerinde inanılmaz bir etki yaratmıştı. Barbaros’un, Toulon’dan İstanbul’a dönüşünde teşkilat en büyük sırlarından birini ona emanet etmişti.

Bu sırrı açıklayacağız. Ancak öncesinde teşkilatın Fransa’ya damgasını vuran en önemli operasyonunu, iki kişi üzerinden ilk kez açıklayalım.

İki kişi… Diane De Poitiers ve batılıların deyimiyle Fransa Padişahı II. Henry…

Diane, soylu bir ailenin kızıydı ve düzgün bir eğitim almıştı. Eğitimi sırasında özellikle doğu mistisizmi üzerine okunmadık kitap bırakmamıştı. En büyük hayali Osmanlı topraklarına ve Kudüs’e yolculuk yapmaktı. Diane, tüm çağların kadim bilgilerine ait eline geçen en değerli eserlerden bir koleksiyon oluşturmuştu. Doğu mistisizmine ait bazı özel ilimler üzerinde sürekli çalışması ve çevresine sürekli Müslüman alim ve bilginlerden bahsediyor oluşu, bir dönem kafirlik ile suçlanmasına neden olacaktı. Diane’nın bu kadim bilgi arayışı onu Avrupa’nın ortasında kurulan bir Türk teşkilatı olan Hilal’in Şövalyeleri ile tanışmasına vesile oldu. Hilal’in Şövalyeleri gözetiminde kadim Türklük bilgileri ile tanışan Diane, gizli ilimlere olan açlığını sonunda giderebilmişti. Diane, teşkilata öylesine bağlanmıştı ki, teşkilatın destanlardan kalma zamanlardaki idealine ait olan sembolü şatosu dahil olmak üzere kendi şahsına ait önemli metaların üzerinde kullanacaktı.

 



         


Nitekim Hilal’in Şövalyeleri de Diane de Poitiers’i en önemli operasyonlarından birinde kullanarak ona olan güvenini gösterecekti.     

Operasyon başlamış ve Teşkilat’ın saray içindeki nüfuzu kullanılarak Diane, II. Henry’nin gözdeleri arasına yanına yerleştirilmişti. 

Fransa Krallığı’nın büyük bir Türk etkisi ile yeniden dirilmeye başladığını endişe içinde izleyen odaklarca hemen karşı hamle yapılmış ve harekete geçilmişti.  Kafirle ittifak kurmakla suçlanan ve ‘Fransa Padişahı’ denilen I. Fransuva’nın vefatının ardından yerine geçecek II. Henry’nin bu Türk etkisinden kurtulması için karşı bir hamle yapılması gerekiyordu. İşte bu hamle neticesinde II. Henry, meşhur banker ailesi Medicilerin kızı Catherine De Medicis ile evlendirilecekti. Evlendirilecekti ancak… Yeni kral II. Henry’nin gözü Hilal’in Şövalyeleri tarafından yanına yerleştirilen Diane’dan başkasını görmüyordu.

Bu dakikadan itibaren Fransa Krallığı, Catherine ve Diane üzerinden iki gizli güç odağının meydan savaşına sahne olacaktı. Catherine’nın, Diane’ı vurduğu en önemli nokta kullandığı üç hilalli sembol ile alakalı idi. Catherine De Medici’ye göre, Diane’nın kullandığı sembol ‘şeytanın sembolü’ idi. 

İki kadın arasında yaşanan meydan savaşı batı tarihine öylesine işlemişti ki, meşhur yazar Balzac Catherine’yı anlattığı kitabında iki kadının savaşı için ilginç ifadelerde bulunuyordu. Balzac’a göre Diane tam bir Türkopol vari kadındı. Catherine ise bilakis Floransalı ve Katolik...


  


II. Henry’nin hayatta olduğu sürece savaşı kazanan hep Diane olmuştu. (Diane konusu çok detaylıdır. Mesela Fransız ihtilali sırasında neden Diane’nın mezarı açılmıştır? Kimler tarafından açılmıştır? Başı neden kesilmiştir?)   

Kendinden yirmi yaş büyük olmasına rağmen II. Henry, Diane’ye büyük bir sevgi ile bağlanmıştı. Bu sevginin nedeni karşı cinse hissedilen basit bir duygu değildi. Diane, II. Henry’i deruni hayata, mistik bilimlere ve gizli öğretilere bağlayan hocası olmuştu. II. Henry, saatlerce Diane’nın anlattığı bilgiler ile kendinden geçiyordu. Sözün kısası; Hilal’in Şövalyeleri’nin, Diane ile giriştiği operasyon başarılı olmuştu. Bu başarı o kadar üst seviyedeydi ki, Avrupa kralları II. Henry’nin yeni ilan ettiği Fransız Krallığına ait sloganı gördüklerinde büyük bir korkuya kapılmışlardı. Korkularının nedeni, Fransa’nın yeni bir vizyon ilan etmesi değildi. II. Henry’nin ilan ettiği vizyona ait slogan ve sembol; Avrupa’nın uykularını kaçıran gizli Türk teşkilatı Hilal’in Şövalyeleri’ne ait idi. Ayrıca 1557 yılında Avrupa’nın en kapsamlı semboller kitabı sayılan ‘’Devises Heraiques’’ de, sembolün II. Henry tarafından nasıl sahiplenildiği yazıldığında, bu durum belgelenmiş olacaktı.    

 



  


Böylelikle bir Türk teşkilatı, Ortaçağ’da ilk kez Avrupa’da, kralları yönlendirebilecek kadar tehlikeli bir güç haline gelmişti. Üstelik bu tehlike artık açık açık tehdit haline gelmişti. (Avrupa’da bir Türk casusunun mektupları adıyla dolaşan evraklardaki korkunun sebebi bu teşkilattır.)     

II. Henry ile birlikte teşkilatın Fransa’daki gücü zirve noktasına ulaşmıştı. Avrupa krallarının yana döne paralı asker temin etmek için yarıştıkları bir dönemde, Fransa’ya gönüllü askeri destek sağlayan teşkilat sayesinde birçok ayaklanma büyümeden bastırılıyordu. Bordeux’ta başlatılan büyük ayaklanma (sadece bu ayaklanmanın nedeni ve tarihçesi bir kitap konusudur)  bunlardan sadece bir tanesi ama en önemlisi idi. Bu büyük ayaklanma teşkilatın yardımı ile bastırıldıktan sonra, Bordeux sokaklarında bazı sırlı noktalara teşkilatın sembolü işlendi. (1852 yılında kurulan, Bordeux futbol kulübüne ait sembol dikkatle incelenmelidir.) 

 



 
  


Dedik ya teşkilatın gücü zirve noktasına ulaşmıştı diye… Teşkilat, Avrupa devletlerinde henüz yeni yapılanmaya başlayan istihbarat kurumlarından haberdardı ve teşkilatın yardımıyla döneminin en modern yapılanmasına sahip bir istihbarat kurumunun ilk adımları Fransa’da atılacaktı. Ayrıca istihbarat kurumuna ait en önemli şey şifreleme sistemi olduğunun bilinci ile Fransa’da ilk kez bir kriptografi sistemi geliştirilerek; istihbarat alanında kullanılması amaçlandı. (Yıllar sonra bu sistem bilerek unutturulacaktı. Ancak onun karşıtı olarak yapılandırılan Cathrine de Medici tarafından desteklenen Vigenere’ye ait kriptografik sistem, şifreleme için milat sayılacaktı. Konuyu uzatmamak için işin bu taraflarını detaylandırmıyorum. Konu, Pirimizin himmetiyle çıkacak kitabımızda detayı ile işlenecektir.)      


  


Teşkilatın kendi sisteminden örnekleyerek Fransız istihbaratına hediye ettiği bu kriptografi cihazında; cihanın sırrı denilen üç hilal sembolü kullanılmıştı. Bu sırra binaen teşkilat, en gizli evraklarını üç hilal mührü ile mühürleyerek saklıyordu. (Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olan Türkiye Cumhuriyeti’nde hala en gizli evraklara üç hilal damgası vurulmaktadır.)   

Kadim Türklük bilgilerinin muhafızları Hilal’in Şövalyeleri’nin, Fransız topraklarında giriştikleri operasyonlardan bir damlaydı yazdıklarım…    


Sırası gelmişken; Teşkilatın muhafızlığını yaptığı kadim bilgilerin enginliğine, deruniliğine şahit olmak için Barbaros’a emanet ettikleri sırrı açıklayabiliriz… 

Teşkilata ait gizli kalelerden birinin duvarında belki de Hilal’in Şövalyelerine ait en büyük sırlardan birini barındıran kripto bir sembol yer alıyordu. Bu sembolün sırrı Avrupa’da yer etmiş gizli örgütlenmeler tarafından var olduğu günden bu yana hala araştırılmaktadır.  Bu araştırmalar neticesinde sembolü, İncil’deki semboller ile bütünleştirmek için çabalayanlardan tutunda; sembolün Türkler tarafından kaleye konulsa da aslında Hristiyan bilincini yansıttığını ifade edenlerde olmuştur.  


Resimde görmüş olduğunuz sembol kadim Türklüğün en deruni sırlarını haykırmaktadır. İç içe geçmiş üç hilal sembolü cihanın sırrına işarettir. Kripto sembolün aşağı tarafındaki bulunan sembol ise; bugün bazı kesimlerin bilim zihniyetine aykırı bir şekilde yoktur dediği ‘Türk Piramit’lerini temsil etmektedir. Kriptonun en üst tarafında ise; beş yıldız sembolü yer almaktadır.       

Hilal’in Şövalyelerine göre destanlara konu olan zaman diliminde, dünyanın beş farklı yerinde beş adet piramit yapılmış idi. Bu piramitlerin içinde sırrı Türk’e ait, beş kişiye ait mezar ve onlarla birlikte gömülen deruni bilgilere haiz olan eserler yer alıyordu.    

Peki, kimdi bu beş önemli kişi? Teşkilat’a göre bu beş kişiyi gökler vermişti. Beş kişiyi veren gökteki beş yıldız idi. Beş yıldız gökte bir arada değil, dağınık olarak bulunuyordu. Ancak iç içe geçmiş üç hilalin, yani cihanın sırrı bilinirse; işte o zaman dağınık olan yıldızların aslında tek bir yıldız kümesi oluşturduğu ortaya çıkıyordu. Bu yıldızların isimleri teşkilat tarafından sırlanarak, nesilden nesile aktarıldı. (Pirimizin Kulbak Bilge’de anlattığı beş yıldızlı sistemden gelen Türk Ata’lar kısmı yeniden tefekkür edilmeli.)    

Günümüz Türk destanları dikkatlice incelenirse; Teşkilat’ın, hakikat bildiği destanlarının yazılı kaynaklarda da geçtiği açıkça görülecektir. Teşkilat’ın, büyük kalın ciltli bir kitaba işlediği bu konular ile günümüze yazılı olarak aktarılan eski Türk destanlarında geçen Buku Han destanı birebir örtüşmektedir. (Kaldı ki, Hilal’in Şövalyeleri’ne ait bu kalın ciltli kitap ortaya çıktığında Türklüğün kadim bilgilerinin yazılı olarak kaydedildiği açıkça bilim çevreleri tarafından MECBUREN kabul görecektir!)

Kimdir Buku Han? 

Kaynaklarda geçen Buku Han’a ait Türk destanını aynen aktarıyorum: 

 ‘’Bu iki ağaç arasına gökten bir ışık düştü. Bu yığma toprak gün geçtikçe büyüdü. Bu garip sahneyi gözlemleyenler şaşkınlık içinde kaldılar. Bu tepeciğe saygı ve alçakgönüllülük ile yaklaştıklarında şarkıyı andıran uyumlu sesler işittiler. Her gece bu tepecik otuz adım ötesine kadar bir ışıkla kaplandı. Günün birinde aynı doğum anındaki bir kadın gibi, tepeciğin içinden bir kapı açıldı ve içeride her birinde bir çocuğun oturduğu çadıra benzer beş ayrı tepecik olduğu görüldü. Her çocuğun ağzında gereksinimi olan tüp sallanıyordu. Kavmin önde gelenleri bu mucizeyi görmeye geldiler ve saygı duyduklarını boyun eğdiklerini göstermek için de diz çöktüler. Bu çocuklar zamanla büyüyerek dört yana hükümdar olmak için kendi aralarında bir kişiyi han seçtiler. İsmi Buku Tegin idi. Diğerlerinin isimleri Sankur, Kotur, Or ve Tükel idi.’’

Bugünlerde en ünlü belgesel kanallarında, Ortaçağ’a ait tablolarda bahsi geçen; dünya dışı varlıklara ait gizli Ufo çizimlerinden tutun, edebiyat eserlerinden mimariye kadar, gizlenen dünya dışı yaşamın kodları açık açık tartışılır oldu. Bilinmelidir ki, Ortaçağın karanlık zihinlerine dünya dışı yaşam fikrini olumlu anlamda aşılayan bir Türk teşkilatı olan Hilal’in Şövalyeleri idi. Hilal’in Şövalyeleri’nin varlığını bin bir türlü yolla gizlemeye çalışanlar bilsinler ki; Türk’ün, batıdaki yüzü olan isimsiz kahramanların deruni kadim bilgilerini kendi bilgileri gibi çalıp, sahtekarca aydınlanmacılık oynayanların foyalarını bir bir ortaya dökeceğiz.

Barbaros ile devam edelim…

Barbaros’a emanet edilen sır, yukarıda ilk kez gündeme getirdiğimiz kripto sembol ile alakalıydı.

Barbaros hayatta iken çok önemli bir vasiyet bırakmıştı. Bu vasiyetinde kendisine ait bir türbe yapılmasını istemişti. En önemlisi de ‘’ Türbemi tenvir edin! ‘’ isteğinde bulunmuştu. Barbaros’un isteğini yerine getiren Mimar Sinan, türbeyi daha önce hiçbir türbeyi planlamadığı şekilde inşa etmişti. Barbaros’un türbesinin en üst taraflarına turkuaz ve lacivert yumurtalar yerleştirmişti. Barbaros’un türbesine yerleştirilen yumurtalar sayesinde, türbeye gece vakti girilip, türbe içinde mumlar yakıldığı takdirde; en üst kısımda gökyüzündeki yıldızlar misali yıldızlar belirmeye başlıyordu. Turkuvaz renkli yumurtalardan yansıyanlar yakın, lacivert renkli yumurtalardan yansıyanlar ise uzak yıldızları gösteriyordu.

Barbaros’un türbesine çok ünlü bir edebiyatçımızdan sonra iki kişi daha girerek bu duruma şahit olmuştu. Türbeye daha sonra giren iki kişiden biri, türbeyle ilgili defterine bir not almıştı. İlgili notta; türbenin en üst kısmına denk gelen orta yerinde yatay eğri şeklinde beş yıldızın bir araya geldiğini yazmıştı. Ayrıca beş yıldızdan ikisi turkuvaz yumurtalardan, kalan üçünün ise lacivert yumurtalardan yansıdığını keşfederek notuna ekleme yapmıştı. Yapmıştı ancak bu beş yıldıza ait sırrın ne olabileceğine anlam veremediğinden o notlar öylece kaldı.

Türbedeki bu sır artık ne olabilir diye kimse kafa yormasın!

Avrupa’ya korku salan Türk Teşkilatı Hilal’in Şövalyeleri, Barbaros’a en gizli sembollerindeki yatay eğri şeklindeki beş yıldızın sırrını emanet etmişti! Emanet edilen bilgiyi Barbaros, en deruni sırrı olarak vasiyet etmiş ve türbesine usta eller sayesinde mühürletmişti!

Türk Deniz Kuvvetleri’nin şerefli mensupları bilmelidirler ki; Deniz Kuvvetleri’mize ait Türk Savaş Gemilerinin top atışlarıyla selamladıkları; hangi seherde geleceği belli olmayan ve içlerinde Türklük sırlarını taşıyan al sancak kodlu mübarek gemilerdir! Türk gemilerinin şafağın sırrıyla yerden selamladıkları; Barbaros’un türbesi vasıtasıyla Türk’ün göklerdeki sırrıdır! Gök Atalardır…

Tarihe notumuzdur! Türk’ün tekrar tüm Cihan’ı kaplayabilmesi için gerekli olan şifrenin mührü, dünyanın beş farklı coğrafyasında tek tek sökülüyor!

Göğün sırrına sahip, beklenen asil kanlı Türkler geri dönüyor…    
       

NOT: Yazıda bahsi geçen 1557 basımlı kitabın orijinalini bana 2011 yılında, ‘’Kitap, günü geldiğinde sana kendini yazdırır oğlum.’’ diyerek, hiçbir maddi ve manevi karşılık beklemeden emanet eden; İzmir’in en güzide sahaflarından Bektaşi muhibbanı Ali Haydar Dede’nin ruhuna bir Fatiha istirham ediyorum.
   
   

BARAN AYDIN 

baranaydin88@gmail.com       
         
         
      23.12.2017



Bu yazı 9,557 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 29 Ağustos 2018 Derin Abd'ye Deruni Hatırlatma
    • 24 Haziran 2018 Fatih'in Sırrı Hilal'in Şövalyeleri
    • 8 Ocak 2018 Barbarosun Sırrı: İç İçe Geçmiş Üç Hilal
    • 30 Ağustos 2017 Dokuzların Sırrı ve Ahirun
    • 10 Mayıs 2017 16 Krallığın Sırrı ve Kılıca Sarılı Yılan
    • 12 Mart 2017 Cernin Sırrı TURAN ve Neyzen Baba
    • 2 Kasım 2016 II. Abdülhamit Han ile Atatürkün Deruni Sırrı
    • 30 Ağustos 2016 Vira Bismillah

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    ON ALTI YILDIZ'da Ara Internet'te Ara  

    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    36574 µs